Connect with us

Yazılar

Helalleşmeden Önce Yüzleşme – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

CHP Genel Başkanı, parti olarak öteden beri gerek tek parti iktidarı döneminde ortaya koyduğu “devletlû” uygulamalar ile yaklaşık yetmiş küsur yıllık “ana” muhalefet döneminde -biri iki kez iktidar olma durumunu da ekleyelim- iktidarda bulunan partilerin icraatlarına karşı ordunun gücü ile bürokrasiyi kullanarak, hükümetler üzerinden birçok toplumsal kesime karşı uyguladığı baskıya binaen helallik dileme düşüncesini dile getirdi.

Bu helallik alma işi anlık bir çıkış mıydı, yoksa geleceğe yönelik plânlı, programlı bir açılım mıydı? Bu soruyu maksadı tam olarak anlayamasak da soralım. Zira karşımızda CHP ve onun kadroları var.

Helalliğe muhatap kılınan toplumsal kesimler

Bu toplumsal kesimler, kabaca başta Sünni kesim olmak üzere Aleviler, Kürtler sol kesim, “yerine göre” liberaller ve hatta Türk milliyetçileri…

Helalleşme olgu olarak, “insan-insan ilişkisi”ne dayanan dinî (İslamî) bir kavram olarak bilinmektedir. Bununla birlikte, Kılıçdaroğlu, bu “helalleşme” söylemini dile getirdiğinde, bu işin dinî boyutunu düşünmüş müdür? Buna bakmak gerek. Zira var olan Kemalist sistemin gadrine uğrayan toplumsal kesimlerin büyük bölümünün ortak paydasının İslam olduğu kabul görecektir. Ör. Sünniler, Aleviler, Kürtler.

Kaldı ki, sistemin gadrine uğramış seküler kesimlerin de var olan kültürlerinde, dini boyutta olmasa da,  helallik isteme-alma olgusu önemli bir yer tutmaktadır. Bu da, İslam’dan etkilenme ile izah edilebilir.

O halde ve o zaman helalleşme nedir?

“Helalleşme” meselesini şu şekilde tanımlayabiliriz: “İnsanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmeleri.” … “Helalleşme ile, zâlim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur. Allah’ın haram kıldığı şeyden hâsıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir.”[1]

İşin dinî boyutu esas alındığında, helalleşme işinin, yukarıda da belirttiğimiz üzere “insan-insan ilişkisi” çerçevesinde olacağı kabul edilir. Zira yukarıdaki alıntıda buna işaret edilmektedir.

Buradan hareketle, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme niyeti, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruluğu içeriyor olsa da, “kendisi hariç” dünden bugüne yapılagelen yanlış işlerin, işlenen zulümlerin büyük bölümünün mağdurları ile o yanlışları icra edenlerin kahir ekseriyetinin şu an yaşamıyor olduğunu düşündüğümüzde, helalleşme işinin “insan-insan ilişkisi”ne dair boyutu şu anki maddi zeminde anlamsızlaşmaktadır.

Dememiz o ki, eğer bu olgu dine dair ise ve o çerçevede bir helallik dilenecekse, helallik konusunda bir vekalet,  yani vekillik söz konu olmayacak ve işin muhataplarının uğradığı zulümlerin helalliği söz konusu olmayacaktır. Zaten, bu olguyu kendi dini boyutundan soyutlayıp seküler bir zemine oturmak istediğinizde iş kendiliğinden karikatürize olacaktır.

Zulme uğrayıp hakkını o yanlışların uygulayıcılarından gerek helalleşme yolu ve gerekse de adil bir yargılama neticesinde alamadan vefat eden insanların (Sünni, Alevi, Kürt vb.) hakkı İslami anlamda bakî kalacaktır.

Bu böyle ise, işin sonucunu Allah’a havale edelim.

Günümüzde yapılacak olanlara gelince: Eskinin hesabını Allah’a bırakarak, başta CHP (Kılıçdaroğlu) olmak üzere, onlarca yıldır bu topraklarda hükümet olup iktidar mevkiinde bulunan, “yürütme” konumunda bulunan tüm siyasi kadroların (sağ, sol, muhafazakâr) kendilerine biçtiği misyon gereği “muhalefette kaldığı halde” ideolojisi ve birçok uygulamaları açından, doğruların yanında yanlışları da bulunan siyasi, sosyal çevrelerin ve de bürokrasinin “daha vakit dolmadan” hem de “sıcağı, sıcağına” mazlum ve maznun kesimlerden, en önemlisi de icranın başında bulunan elemanları aracılığıyla helallik dilemeleri ve yapılan yanlışların izalesi için yoğun bir çaba içerisinde olmaları gerekir.

Daha sonra ise “yüzleşme!”

“Yüzleşme” sözlüklerde; “bir olayı ileri sürenle, inkâr eden kimselerin yüz yüze gelerek sözlerini tekrarlamaları ve yüz yüze gelmek” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yüzleşme ile ilgili olarak bu ifadeleri baz aldığımızda, yüzleşme eylemi salt “suçlu aramak değil” var olan yanlışların ortadan kalkmasına yönelik çabaları sahih kılma adına; yine “insan-insan ilişkisi” bağlamında muhatapların bir araya gelip olan biteni, işi daha da çetrefilleştirmeden oluşan zararı def etme eylemi olarak düşünülebilir.

Yüzleşme eylemini, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme söylemine uygulamaya çalıştığımızda; o yanlış uygulamalara kendi iradeleri sonucu imza atan kişilerin şahsında sistemin sorgulanması söz konusu olur.

Bu yolla o sistem, önünde ne kadar engel var olsa da geleceği teminat altına almak için ortadan kaldırılmalı, yenisi ve daha da orijinaliyle yer değiştirmeli ki, hem helalleşme, hem de yüzleşme sahih bir şekilde gerçekleşmeli! Yoksa bu söylem bir işe yaramayacak, var olan siyasi hengâmede yitip gidecektir.

İşin dışarısı ve içerisi…

İnsanların büyük bölümünün, kendi öncüllerine yapılan yanlışın sistemden geldiğini gördüklerinde ortaya koydukları tavır ile yanlışların sivil özneler tarafından icra edildiği gerçeği karşısındaki tavırları farklı olagelmiştir.

İşin içerisinde “hesap vermesi istenen” siviller varsa, buna yönelik karşı çıkış, çoğu kez “şüyuu vukuundan beter” bir hal almakta ve çoğu kez hak, hukuk ötelenmekte, geri plana itilmekte ve husumet bir şekilde devam edip gitmektedir.

Ama işin başına devlet, hükümet vs. varsa, iş bu kez farklılaşmaktadır. Çoğu kez getireceği hayır/iyilik dikkate alınmadan, gerek şahsi ve gerekse de toplumsal bazda elde edilebilecek faydalar göz ardı edilerek sistem yanlışlar içerisinde resmedilmekte, hükümetler ise seçim dönemlerinde oy vermeme yoluyla cezalandırılmak suretiyle yapılan yanlışlara karşı tepkiler ve tavırlar sergilenmektedir.

Bu genel çerçeveyi bir kenara koyalım ve pratik üzerinden yürüyelim; gerek helalleşme ve gerekse de yüzleşme için, o söylemde bulunduğu için Kılıçdaroğlu hariç olmak üzere sistemin ve CHP içerisinde var olan katı Kemalist blokajın kırılması nasıl mümkün olacaktır ki, bir hesap sorulmayacak olsa da, o kesimler yüzleşmeyi kabul etmiş olsunlar!

Bunun zor olduğu çok açık. Zira CHP’nin epey zamandır benimsediği ve parti için ideoloji olarak benimsendiği görülen sosyal demokrat kimliğe, birçok partili belediye başkanının şahsında sosyal demokrasiyle taban tabana zıt ideolojik söylemlerin vs. var olduğu bir vasatta, ne bir helalleşme ve ne de yüzleşme gerçekleşebilir.

Kılıçdaroğu’nun bu blokajı kırması bir hayli zor görülmektedir. Bir de bu blokaj kırıldığında CHP’nin, gelecekte var olması için geçmiş ideolojik bagajını, düşünce ve yaşam biçimini ne adına olursa olsun terk etmesi daha akıllıca olacaktır. Bu ifadeler, sağcı, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, solcu vb. tüm partiler ve ideolojik tortusu bulunan tüm çevreler için de gereklilik arz etmektedir.

Rejimin sahibi kim?

Bu konuda “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!” özdeyişini referans aldığımızda, seküler bir anlayışa sahip sosyal ve siyasal çevrelerin aksine, görünür planda Batıcı olmayan, bunun yanında özellikle de siyasi arenada kendi kimliğini gizleme sevdasına düşen siyasi partilerin “iki arada, bir derede” olduğu söylenebilir.

Bir de sürekli ve işi talim edercesine “devlet kuran parti” söylemini dillendiren CHP örneğinde olduğu üzere bir helalleşmeye ve yüzleşmeye “rejimin bekası adına” karşı çıkan siyasi partilerin (Ör. MHP) varlıkları devam ettiği sürece bu helalleşme, öyle görülüyor ki, Kılıçdaroğlu’nun bir tık sonrasında yapılacağı öngörülen seçimlere yönelik oy avcılığı olarak okunmaya elverişli bir durum olarak görülmektedir.

Kılıçdaroğlu’nu, yapılacak olan iş açısından arî bir şekilde değerlendirecek olsak da,  yapı (parti) içi katı Kemalist blokaj kolay kolay yıkılmayacaktır. Belki de Kılçdaroğlu’nun da böylesi bir yıkımı kabul etmeyeceği söz konusu olabilirdi.

En sonda şunu da ekleyebiliriz: Kılıçdaroğlu’nun görünen iyi niyetine rağmen, onun, helalleşme çağrısına son bir kez kulak kabarttığımızda şunu da görebiliriz: CHP, devlet/rejim kuran parti olarak “olan biteni, biraz da ‘balık hafızalı olduğu/muz için’ büyük oranda unuttuğu varsayılan halkın, yani bizim geçmişe takılmadan  bu söyleme kani olacağını düşündüğünü; on dokuz yıllık “muhafazakar” AK Parti iktidarından kaynaklanan yanlışların, seküler kafayla işlenen yanlışları gölgeleyeceği, hatta onları, hiç vuku bulmamışçasına yok sayacağını düşündüğümüzde  Kılıçdaroğlu hem kendi geleceğini teminat altına almaya çalışacak ve hem de rejim dimdik ayakta duracaktı.

Helalleşmeden önce, yapılan yanlışlardan ötürü yüzleşme ve sağlam bir geleceğin temellerinin atılması için “makul ve bir miktar faturası olacaksa da ‘kırıp dökmeden’ yapılması gerekli bir hesaplaşma” olmadan, bu helalleşme anlamsız kalacaktı. Bunu dikkate almak gerekir.

Tabii ki, mağdur kesimlerin kendi ideolojik hırsı ve hıncı için devr-i sabık oluşturmadan!

Görsel çalışma: Carlo Cordua

[1] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 376, https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/helallesmek

Yazılar

Tevhidî Mücadele, Ân’ın Fıkhı ve İslamcılık – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Coğrafi konumu ve kendine özgü şartlar açısından, en azından Ortadoğu çerçevesi bağlamında kendi halimize, dünden bugüne dek yapıp ettiklerimiz açısından bakarsak eğer, Kur’ani temelde ve tevhid ekseninde yapıp ettiklerimiz açısından bazı şeylerin bizlere umut verdiğini, umut olduğunu görebiliriz.

Onca geleneksel ve modern eksenli kirlenmelere rağmen bizleri var kılan kaynakların halen var olduğunu ve bizlerle birlikte bir devinim içerisinde kendisini durmadan var ettiğini çok rahatlıkla görebiliriz. Buna rağmen vahyi mesajın ilk anından bu yana olumluluk açısından yapıp edilenler ne yazık ki, hep az olagelmiştir. İşin burasında şöyle bir soru sorabiliriz; “Vahyi mesajın netliğine ve bu olguya bağlı olarak da insanlar İslam’ı bir din ve hayat nizamı olarak kabul etmelerine rağmen, neden ve ne tür saikler itibarıyla olumsuzluklar, olumlulukları geçip duruyor?

Burada, hatayı vahyi mesajda mı aramalıyız, yoksa o fevc fevc ve ölçüsüz bir şekilde dine dâhil oluşun iflah olmaz mantığında mı? Tabii ki, vahyi mesajdan yola çıkarak, olumlulukları asıl kaynağına irca edip, sorduğumuz sorunun cevabını o irca edişin zıddına oluşturulan bulanık -yer yer de simsiyah- kimlikte aramalıyız…

İşte yukarıda çizmeye çalıştığımız bu çerçeveden hareket ettiğimizde, bir nevi edinimlerimiz olan tarihi, sosyal, kültürel vb. -hatasıyla sevabıyla bize ait- mirasa ait tortuların imhamıza sebep olacak bir tarzda parmaklarımız arasından dökülen kumlar misali döküleceğini, onun yerine ise, hak edişimiz oranında vahyi mesaja uygunluk arz eden görünen hakikatlerin kalacağını bilmemiz gerekir.

İşte burada esas soru/n da bu;  yoğunluk arz eden ve bir popülerliği her daim var olan tortularla mı yaşayacağız, onlarla mı hayatımızı yeniden -ya da eskiyi baz alarak- anlamlandıracağız; yoksa, her türlü sıkıntıya, sağlam ama yavaş bir gelişime müsait tevhidi mesajla mı yaşamanın yollarını arayıp bulacağız?

Tabii ki, bu türden sorulara her kişinin, her zümrenin ve her topluluğun vereceği/verebileceği bir cevabı mutlaka olacaktır. İşte olası verilecek olan cevapların bütünü, dünümüzü bize hatırlatabileceği gibi geleceğimizi yönlendirebilmemizde de bizlere bir ipucu gösterecektir.

İşte kendi kıt imkânlarımızla kavramsallaştırmaya çalıştığımız çerçeveden baktığımızda günümüzün de bir fotoğrafını çekmiş oluruz. Burada yapmamız gereken teknik çalışma, bir bütün iken parçalara ayrılan, ayrıştırılan tabloya, yerine göre parçadan başlayarak, yerine göre de ilk önceki hali olan bütünsellikten bakmak. Böyle davranırsak, tevhidi mesajın ta ilk gününden bugüne oluşan tablodaki arızi durumları okuma imkânımız olur, içerisinden geçip geldiğimiz süreçte oluşan noktaları da safha safha inceler ve incelemelerimizi analitik bir okumaya tabi tutmuş oluruz.

Tevhidi mücadeleye ve İslamcılığa bir vurgu

Yukarıda serdetmeye çalıştığımız kavramsal çerçeveden yola çıktığımızda Peygamber (s) de dâhil mü’min, mücahit az bir topluluğun vahyi mesajı her türlü kimliksel ve zihinsel kirlilikten ve bu olguların hülasası sayılabilecek hurufattan azade kılmak uğruna ölümüne bir mücadele içerisinde olduğu, 14 asırlık zaman dilimi ele alındığında görülecektir.

Bu tespitimizin ispatı, tarihsel süreç içerisinde yerli yerinde durmaktadır. Ondan dolayıdır ki bugün bizleri kasıp kavuran milliyetçilik/ulusalcılık, millilik, yanlış ve hurafe yüklü bir din anlayışı düşünce eylemliğini bir fıkıhsızlık ve düşünce üretmeme anaforunda yitip gitme, akıcılığı olması gereken hayatı dondurma ve onun yerine bir selefizm ve “mahiyeti belirsiz” bir muhafazakârlık icat etme; onun yanında da yapıp ettiklerimizin bir nevi karşılığı olan topraklarımızı, zihnimizi işgal ve sömürü vb. olgular çözülmesi elzem olacak bir tarzda karşımızda durmaktadır.

Ele almamız gereken olgularımızı yukarıda çerçevesini az da olsa belirtmeye çalıştığımız kavramsallaştırma içerisinde tevhidi mücadeleden bahsetmeye çalıştık.

Bir Bütünlük ve Üç Süreç

O başat kavramı kendimiz açısından süreç olarak üç kategoriye ayırabiliriz: 1. Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar ki tarihi süreç, 2. Hz. Muhammed’den bu yana gelinen süreç ve 3. İçinde yaşadığımız modern/postmodern süreç.

Özellikle de yaşanılan bu süreçte verilmesi olası tevhidi bir mücadele; İslam’ı yeniden hayata hâkim kılma uğraşısı demek olan İslamcılık formunun da belirginleşmesini sağlar. Bizleri kuşatan güncel sorunlar, İslamcılık adına oluşturulacak form çerçevesinde ele alınmayı elzem kılmaktadır.

Form olarak İslamcılık en başta İslam dünyasının içerisine düştüğü, -şekli olarak da olsa varlığını sürdürdüğü hilafet kurumunu kurtarıp, kaynaklar muvacehesinde ıslah etmek- bir işgal ve sömürü durumunu yok etmeye yönelik bir dürüst çabayı içeriyordu. Özellikle de Mısır’da, Osmanlı’da, Hindistan’da vs. kötü gidişe karşı tavır alışı içeriyordu.

Bu yönüyle İslamcılık, yapısına/yönetim biçimine itirazı gerektirse de, devleti (Devlet-î Âliye-î Osmanîye) kurtarma, onu sahil-i selamete kavuşturma çabası idi.

İslamcılık ve ân’ın fıkhı

Dönemin birçok âlim ve münevverleri olan İslamcı şahsiyetler, o formun oluşup bizlere miras kalmasında hayli çaba sarf etmişlerdi. O şahsiyetlerin mücadele pratiği içerisinde spontane bir şekilde oluştura geldikleri teorik çerçeve ve o çerçevenin yer aldığı zemin bugün de işlevine kaldığı yerden devam etmektedir. İslamcılığı bir diriliş, bir uyanış, bir silkiniş olarak değerlendirebilir miyiz; elbette bu doğru bir çaba olarak imkânlar dairesinde değerlendirilebilir.

Belki de geldiğimiz bu ultra süreçte İslamcılık; kendine has bir selefizm (dışa karşı saldırganlık, içe karşı durağanlık) üretmeden, hayatın akıcılığı içerisinde fayda mülahaza edilebilecek fıkıh üreten, geçmişin kalıp yargılarını değil de  ân’ın fıkhı’nı baz alan bir mezhepsel form olarak da bir şekil alabilir. Zira sorunlar karşısında ortaya çıkan her düşünce, tarihi süreç içerisinde eninde sonunda belli bir forma kavuşmuştur.

Tabii ki, bu düşüncemizle geçmişten günümüze var olagelen mezhep olayına karşı durmuyor, aksine, ân’ın fıkhı’nın meyve vermesini baz alıyoruz.

Devamını Okuyun

Yazılar

Afganistan Kendi Hâline Terk Edildi – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Türkiye’de Taliban’a bakışta iki cenah var. Bunlar “terörist, Işidçi, cani tipler” diyenler; karşı tarafta ise “başta ABD olmak üzere batı ülkelerine karşı 20 yıldır (önceki süreçler ayrı mevzu) cihad edip zafer kazanmış, İslam nizamını kurmuş muvahhidler” diyenler… İki seçenek için de diyebiliriz ki tarihsel, somut, düşünsel veriler olmakla birlikte ikisi de büyük bir yanılsamadır. Olumlu-olumsuz, başta durumu doğru/sağlıklı/objektif tespit edip tanımlamak ilgili herkesin faydasınadır. Olguları olduğundan farklı, çoğu zaman da arzu ettiğimiz doğrultuda tanımlamanın, kendimizi kandırmanın kimseye bir faydası yok, özellikle de bölge halkına…

Başta şunu belirtip tespit etmek lazım, ortada bir zafer yok. ABD çıkarları doğrultusunda bölgeyi boşalttı ve Taliban’ın kendi deyimleriyle (rejim güçlerine karşı bile) hiç beklemedikleri kısa sürede gelişim sağlandı ve hazır değilken devleti ellerinde buldular. (Arzu edenlere delilleriyle ayrıntılı olarak ifade edebiliriz.)

Ne ölçüde İslami bir yapı ve anlayışta oldukları ayrı tartışma konusu, burada kimseyi ikna edemeyiz. Şahsen İslam’ı çok yanlış boyutlarda algılayıp yaşamakta olan sıkıntılı bir cenah var karşımızda. Taliban, bizim mahallenin ahmaklarıdır; buradan kastım hakaret değil, bir tespittir. Taliban müntesiplerinin çoğunluğu ne yazık ki gelecek tasavvuru olmayan, düşünsel olarak sığ ve kıt, pozitif/sosyal bilimlerde, ilimlerde hiçbir varlık gösteremeyen, doğma büyüme medreseden çıkmasalar da İslami olarak cahil insanlardan müteşekkil durumdadır. Samimiyetlerinde şüphe yok ama samimiyete endeksli değerlendirmek ve yobaz bir İslam düşüncesi üzerine anlayış inşa etmek kadar tehlikeli bir durum yok zannımca. Yapısal/teknik/siyasi/ekonomik sorunlardan ziyade muhatap olunan en büyük sıkıntı bu gibi makul bir anlayış çerçevesinde Batı hegemonyasını kırıp ülkesini özgürleştiren bir yapıya, hele de İslami bir yapıya kimsenin itirazı olmaz. Ama karşımızda makul bir akıl ve İslam düşüncesi işletilmemektedir.

Hangi İslam’da kadınlar mahremsiz sokağa çıkamaz, burka misali tümden kapanmak zorundadır, hatta saçları açık evinden çıkamaz diye bir kaide var? Kadınların giyimini boş verin, sakalsız erkeklerin toplum içinde barınmaları bile engellenmekte! Hangi İslam’da mahallede fişleme yapıp cami cemaatine katılmayanları tespit edip zorla cemaat namazına getirmek var? “Dinde zorlama yoktur!” ayetini hangi kafayla okuyup anlamışlar, anlamak mümkün değil, ki zorladıkları şey de dinden değil! Ayrıca hangi İslam’da televizyon, müzik, film ve on yaş üstü kızların okula gitmesi yasakmış? Bu vb. başlıklar “İslam” çerçevesinde midir, değil midir, diye konuşmak bile abes/saçma/komiktir. Kadın meselesi çokça mevzu edilmekte, sanki tek sorun buymuş gibi bir algı da var. Görünür ve hayata doğrudan dokunan mesele bu ama daha çok sorunlu başlıklar var. (Ayrıca irdelenip çözüm üretilmesi gerekmekte…)

Taliban yönetimi ve bir alt tabakası bilinçli, az çok eğitimli ama alt tabaka çok cahil ve kontrolsüz, kafasına göre ahkâm kesip halka zulmetmeye keyfi olarak öldürmeye, dövmeye başlamış durumdalar, özellikle küçük şehirlerde ve beldelerde intikam duygusuyla türlü sıkıntılar gözlemlenmekte… Belki de birçoğu iletişim kanallarının sığlığından bilinememekte…

Bu noktaya nasıl gelindi, Taliban nasıl bir yapılanmaya sahip biraz irdeleyip bilirsek daha sağlıklı okumalar yapılacaktır. Taliban 26 kişiden oluşan bir şûrâ yapısıyla yönetilmekte; ufaklar hariç güçlü 4-5 farklı yapıdan müteşekkil. Simasını görmediğimiz Haybatullah Akundzade emir’ul-mü’minin olarak anılmakta, hali hazırda Afganistan başbakanı Molla Hasan Akhund’dur. En güçlü yapı Hakkaniler, 5 yıl önce öldürülen Celaleddin Hakkani’nin ismiyle anılan (sonrasında örgütü fesh edip Taliban’a biat etseler de) iki oğlundan biri olan Sarajuddin Hakkani’nin başı çektiği bu örgüt, Taliban içinde en profesyonel ve güçlü gruptur. Taliban yönetiminden haricen talepleri var, ne yazık ki Taliban şûrâsının aldığı kararlara uymayabilir/uymamakta ve başka bir çatışma ortamı doğabilir. Bu gruptan kaynaklı sıkıntı olasılıkları haricinde günceldeki en mühim mesele, yıllardır aç karnına dağlarda cihad eden milislerin zafer ve sonra oluşan dengelerdeki talepleri. Elde edilen zafer sonrası ganimet ve şehir hayatında zorunlu olarak ihtiyaç hissedilecek ödenek talepleri iç bir isyana gebe. Ayrıca, devletleşen bir yapıya bürünülen yeni dönemde (modern manada bir devlet düşmanı olarak yetiştirilen) Taliban müntesiplerinin, hali hazırdaki yapıya karşı alacakları tekfirci tavırdan kaynaklı DEAŞ cephesine geçip içinden çıkılamayacak bir cendereye girilmesi kuvvetle muhtemel bir durumdur. Haricen Suriye ve Irak’taki (İslam devleti sevdalıları) Afganistan’a geçip, umduğunu bulamayıp DEAŞ cephesini genişleterek kaos ortamını derinleştirmesi, bölgede endişe ile gözlemlenmektedir.

Ek olarak, sırada Pakistan gözüküyor. Pakistan’ın İslami toplumsal yapısı malum, Taliban aslında orada örgütlü, arka planda konuşulduğuna göre “Afganistan’da yaptıysak Pakistan’da da bu tür bir girişim ve yönetim devri sağlayabiliriz” denilmekte… Pakistan’da da selefi ve radikal gruplar örgütlenmeye başlamış ve yakında orada da Taliban temelli bir ayaklanma bekleniyor. Bu olasılık gerçekleşirse Pakistan’ın başı belada demektir.

Bilindiği üzere Taliban eskiden güneyde aktifti hatta kuzeyde hiç etkisi yoktu ama son yıllarda kuzeyde güneydekinden daha kuvvetli hale geldi ve son başarısının sırrı da burada. Buradaki Özbek ve Tacik nüfusun Taliban’a (bu gerçek ışığında halk nezdindeki meşruiyeti tartışılmaz) katılımı ve desteklemesiyle oldu. İktidarı elde ettikten sonraki dönemde %30’luk bu Özbek ve Tacik kitleye, Peştun çoğunluk tarafından hak verilmemiştir. Kabil düştükten sonra Taliban içindeki Peştunlara birçok ganimet ve kadro verilmiş ama onlara verilmemiş. Verilmek bir yana, bazı Özbek/Tacik komutanlar görevden el çektirilip etkisiz hale getiriliyor, son olarak Makhdum Alim isimli Özbek komutan hapsedildi, Tacik komutan Qari Vekil de tutuklandı. Onlar da haklı olarak “Biz de savaştık, bizi niye dışarıda bırakıyorsunuz?” diyorlar, aralarındaki güç savaşımı hız kazanmış durumda. Kuzeydeki Faryab beldesinde insanlar günlerdir sokaklarda.

Eski yönetimin ve yeni muhalefetin durumu ise daha içler acısı; ABD ve Avrupa ülkelerinin her türlü desteğine rağmen 20 yılda ülkeye bir tek çivi çakılmamış durumdadır. Afaki gelecek ama kırsalın tümü bir yana Kabil’in çevre mahalleleri dâhil merkezin birçok yerinde su tesisatı ve kanalizasyon alt yapısı dahi yok. Elektrik ve internet zaten sıkıntılı, hastane sayısı çok çok az sayıda, yani ülkeye hiçbir yatırım yapılmamış. Yatırım bir yana verilen hibelerin büyük bir kısmı kirli politikacılar tarafından el altından yurtdışına çıkarılıp ailelerinin refahı için tüketilmiş. Ortalıkta Taliban ismini kullanıp halka zulmeden tiplerden ziyade eşkıyalık kol gezmekte, polisler dâhil mafyalık düzeni hakim durumdaydı. 8 aylık Taliban döneminde en azından can/mal/ırz güvenliği had safhada deniliyor. Ülkenin kaynakları şimdilik hiçbir şekilde hortumlanmamakta, halk güven içinde bir hayat sürmekte.

İlk dönemlerde Penşir’de toplanan Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud daha 32 yaşında olmasına rağmen babasının adıyla eski komutanlardan bazılarını çevresinde toplamış, diğer seküler muhalefet de kısmen arkasında. Penşir’in düşmesine yakın Tacikistan’a geçen Ahmed Mesud’un ve muhalefetin nasıl örgütlenip nasıl konumlanacağını ilerleyen dönemlerde göreceğiz. Yıllardır ön planda olan Raşid Dostum’un pislikleri herkesin malumu. Gelinen noktada özellikle eski mücahitlerin Afganistan halkına vaat edecekleri bir şey kalmadığı söylenmekte, Mücahidin komutanlarının neredeyse tamamının dünyalık sevdasıyla savruldukları ve ülkeyi hortumlayıp yurt dışında refah içinde yaşadığı dilden dile dolaşmakta… Zaten bu çürümüşlükten dolayı bu noktadayız.

Geçmiş hesaplaşmaların ve son dönemlerdeki güç savaşımının doğrudan taraflarından olmamasına rağmen, her iki yönetiminde türlü yöntemlerle baskılayıp zulmettiği Hazaralar ayrı bir konu. Eski yönetimin hiçbir yatırım yapmadığı, türlü sıkıntılar çıkarttığı Afganistan’ın en fakir bölgesi ve etnik yapısı olan Hazaralar şimdilerde de Taliban yönetiminin gadrine uğramaktalar.

Hali hazırda Taliban’ın kendi imkânlarıyla devleti yönetme kabiliyeti kesinlikle yok, ki onlar da bunu istemiyor. En kısa sürede ortaklaşa bir yapı kurulmalı yoksa iç savaş kaçınılmaz gibi, ki kurulsa bile iki yıla kalmaz iç savaş olur deniyor. Ne yazık ki Afganistan felah bulamayacak!

Halkın ahvali ayrı bir trajediye dönüşmüş durumda; savaşın bıraktığı umutsuz kitleler, harap olmuş koca bir ülke, milyonlarca uyuşturucu müptelası, ülkenin başından sonuna kadar suç ağlarıyla örülen eski rejimin bıraktığı izler, göç ve muhacir sorunu, yoksulluk, işsizlik her biri kan donduran boyutlarda. İktidar mücadeleleri içinde çıkmaza giren iktisadi çark bir an önce işlevselleştirilmelidir, yoksa büyük bir açlık ve çaresizlik hâkim olacaktır/olmak üzeredir.

Afganistan’ın dünya bankasındaki paralarının bloke edilmesi, ülke içindeki bankaların çalışmasını (kısmen açılsa da) sekteye uğratmış ve iktisadi sistemi felç etmiştir. Gümrükler çalışmamaktadır, ithalat ve ihracat tamamen durmuş vaziyette. Bölgede üretilen meyve-sebze ve pirinç gibi hayati öneme sahip ihraç ürünler sevk edilememekte… İşsizler ordusuna ülkenin memurları da eklenmiş durumda. Çocuklarını açlıktan satan anneler, geceleri caddelerde dilenmeye çıkan kadınlar, yollarda pazarlarda saatlerce dilenen insanlar neredeyse ülkenin üçte birini teşkil ediyor. Savaşta hamilerini kaybeden 1 milyona yakın yetim ayrı bir travma konusu… Sokaklarda soğuk havada beton üzerinde yatan yüzlerce çocuk olağan manzaralardan… Haricen savaştan etkilenmiş, evleri yıkılmış binlerce muhacir parklarda, çadırlarda yaşam savaşı vermektedirler. Ülkeye ilaç girişinin, bu adı konulmamış ambargoda yavaşlatılmasıyla büyük ölçüde aksayan sağlık yapısı hayati öneme haiz durumdadır.

“Yeni rejimin tanınması siyasi bir mesele, bu ülkelerin kendi maslahatları, devletlerin kaygıları/hesapları anlaşılabilir bir durum. Fakat göz göre göre bir felaket yaklaşmaktadır. BM saha raportörlerinin resmî verileri an itibari ile 14 milyon insanın açlık sınırında olduğu yönündedir. Kimi veriler 22 milyon gibi korkunç bir rakamı işaret ediyor. Buna çok acil bir çözümün üretilmesi gerekiyor. Yeni rejimin tanınma kaygısı bir kenara, adil siyaset adamlarına insani kriz meselesinin aciliyeti duyurularak ara bir formül ile bir çözüm geliştirilmelidir.” (İHH’dan Abdullah Alageyik) Makul görüp görmemek ayrı mesele, bölgenin ve mevcut durumun gerçekliğine uygun hareket edip Taliban yönetimi tanınıp hayatın kısmen de olsa normale dönmesine hizmet etmek gerekiyor.

Konuya duyarsız kalınmasını doğuran çarpık bir anlayış mevcut. Taliban iktidarı ele geçirdi geçireli yapılan ve yapılması gereken yardımlar, mevcut yönetimi destekler gibi algılanıp hareket edilmektedir. Bölgede tarih boyu görülmemiş bir insani kriz varken, bu tür yersiz düşüncelerle hareket edilmemelidir. İletişim çağında olmamıza rağmen malumat olarak da çok kurak bir ortam var, belki de duyarsızlıktan haber edinme ihtiyacı dahî hissetmiyoruzdur. Artık gündemlerimiz o kadar hızlı ve dolu ki, herkes kendi derdi içinde olan bitenden bile bihaber, haber kanallarımızda doğru dürüst bilgi aktarılmamakta.

Ümmetin mazlum coğrafyalarının başında gelen Afganistan’a sahip çıkıp ondan haberdar olalım, Afgan halkıyla dertlenelim; onlar için kapılar aralamaya, umut olmaya çalışalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Habersiz mi Sandınız?

Yayınlanma:

-

Kimi isim ve çevreler ülkede deizm ve ateizmin yaygınlaştığından şikâyet ediyor. Böyle bir şeyin nasıl mümkün olabileceğine hâlâ akıl-sır erdiremiyorlarmış. Hem de tarihin öznesi olarak kendi içlerinde böyle bir gelişmenin yaşanması kabul edilemezmiş.

Hem Müslümanlığı şoven söylemle birleştirip hem de bu söylem ve yapıyla İslam sancaktarlığı misyonunu sahiplenmek başka bir arıza olmakla birlikte bahse mevzu kişiler içinde bulundukları toplumsal ve siyasal işleyişe ne kadar yabancılaştıklarının farkında bile değiller.

İnsanlar, içinde bulunduklarını düşündükleri bir inanç sistemini hemen terk ederler mi?

Hz. Peygamberin Medine’de kurduğu siyasal düzen/toplumsal ahenk ister istemez çevre boy ve topluluklar tarafından yakından takip ediliyordu. Arabistan’da ittifaklarla vâr olan ve çoğu zaman saldırı ve yağmaya açık topluluklar yükselen bu yeni güce bîgane kalmadılar ve ona bağlandılar. Bu siyasal bağlılık ittifaklarla vâr olan mezkûr yapılar için yeni bir şey değildi ancak Medine’deki önder aynı zamanda Allah’ın elçisi idi ve insanları çok daha başka bir şeye davet ediyordu.

Hucurât sûresinin meşhur 14. ayeti buna işaret eder. Hz. Peygamberin yükselttiği siyasal yapının yakaladığı rüzgâra teslim olan bedeviler, daveti şeklen kabul etmelerinden mülhem, imana erdiklerini düşünüp beyan ediyorlardı. Ayetin cevabı ise bambaşkaydı:

Bedeviler, ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘Siz iman etmediniz; ancak ‘İslam (müslüman veya teslim) olduk deyin. İman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve Resûlü’ne itaat ederseniz, O, sizin amellerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.’ (Hucurât, 14)

İnsanların önemli bir kısmı, içinde bulunduğu şartlar nedeniyle iman ettiğini sanabilir. İmanın kalplere yerleşmesi ise bambaşka bir şeydir. Hidayet, emek verilerek yürütülen sorgulama ve arayış süreciyle ilahi lütfun kesiştiği noktada tecelli eder. Özgürlük, adalet ve dayanışma temelinde şekillenen “Dâru’s-Selâm”a katılmak imana ulaşmayı zorunlu kılmaz. Gerçekleşen hadise sadece o yapıya teslim olmaktır. İmanın, arzu edildiği takdirde bahsettiğimiz usulle bir nimet olarak gelmesi umulur.

Hz. Peygamberin hakiki ashabı kaç kişiydi? Kaç kişi iman lütfuna zorlu sorgulama ve bedel uğraklarını aşarak ulaştı? Sonra kaç kişi ya da topluluk fevç fevç/dalga dalga[1] bu rüzgâra katıldı? Onların iman iddiaları Kur’an’ın bedevilere yaptığı iman uyarısıyla ne kadar ve hani seviyelerde benzerlik taşıyordu?

Demek ki aslolan mü’min ve muvahhid, adanmış, öncü bir toplulukla barış, eşitlik, adalet, dayanışma ve özgürlükten yana bir rüzgâr yaratmakmış. O rüzgâr herkesi içine alır, peşine takar Dâru’s-Selam’a götürürmüş.

“Dâru’s-Selam”da, yani barış ve esenlik yurdunda huzur dolu ve her tür kötülükten emin bir yaşamın imanın kalplere nüfuzunu nasip etmesi umulur.

Dâru’s-Selam yerine her tür kötülüğün, huzursuzluğun, sömürü ve ifsadın egemen olduğu, muttakilerin yerine soytarı ve şarlatanlığın sahneyi ele geçirdiği bir yerde ne olur peki? İmanları kalplerine uğrayacak bir vasat bulmaktan aciz kişiler ne yapar? Barış, huzur, esenlik ve dayanışmayı vaat eden İslamiliğin yerine çıkar ve hoyratlığın geçer akçe olduğu, dinin ancak bir gösteriş malzemesi olacak kadar değer gördüğü bir yerde insanların imanı bütün bu kepazeliklerden nasıl etkilenir?

Yazının başında sözünü etiğim ve okuyanların pek rahat bir şekilde tahmin ettiği o isim ve çevreler kendilerini, toplumlarını, o toplumun hâl-i hazırdaki kuşaklarını peşinen müslüman/mü’min görüyorlar, hatta tarihin en mümtaz insan topluluğu addediyorlar ama işte maalesef onların Allah Resûlü’nden ve Kur’an ayetlerinden zerre haberdar olmadıkları böylece ortaya çıkmış bulunuyor.

Sünnetullahın/Allah’ın yasalarının sosyolojik boyutundan haberdar olmadan hiçbir süreç layıkıyla idrak edilemez. Siz, din-iman söylemleriyle ilerletilen arsızlık ve kabalıktan, yağma ve talandan, yani bilcümle hoyratlıktan gençleri habersiz mi sandınız? Kurduğunuz düzenin esenlik ve barış yurdu idealine hizmet edip etmediğini kimsenin anlamadığını mı sandınız?

Tarihin yasalarını, Hz. Peygamberin örnekliğini, Kur’an’ın rehberliğini tahkik edip kavramadan bir müddet hamaset yapılabilir ama bunun sonu elbette ancak hüsrandır. Teslim olunacak bir barış ve esenlik yurdu dairesi yoksa, adalet ve özgürlüğün, dayanışma ve direnişin rüzgârı insanları, halkları katıp önüne götürmüyorsa, iman da bütün rezalet ve pespayeliklerin toz ve toprağı sebebiyle görünür olmaktan çıkmışsa kendileri için endişelendiğiniz gençlerin durumu başka ne olabilir ki!

Keşke onlardan önce dönüp kendinize baksaydınız! Acaba, bütün bu tablonun neresinde, hangi noktasındayız, diye!

[1] Nasr Sûresi (110/1-3):  1. ALLAH’ın yardımı ve zafer geldiğinde, 2. ve insanların Allah’ın dinine dalga dalga girdiklerini gördüğünde, 3. Rabbinin sınırsız şanını yücelt, O’na hamd et ve O’ndan mağfiret dile: çünkü O, her zaman tevbeleri kabul edendir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM