Connect with us

Yazılar

Helalleşmeden Önce Yüzleşme – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

CHP Genel Başkanı, parti olarak öteden beri gerek tek parti iktidarı döneminde ortaya koyduğu “devletlû” uygulamalar ile yaklaşık yetmiş küsur yıllık “ana” muhalefet döneminde -biri iki kez iktidar olma durumunu da ekleyelim- iktidarda bulunan partilerin icraatlarına karşı ordunun gücü ile bürokrasiyi kullanarak, hükümetler üzerinden birçok toplumsal kesime karşı uyguladığı baskıya binaen helallik dileme düşüncesini dile getirdi.

Bu helallik alma işi anlık bir çıkış mıydı, yoksa geleceğe yönelik plânlı, programlı bir açılım mıydı? Bu soruyu maksadı tam olarak anlayamasak da soralım. Zira karşımızda CHP ve onun kadroları var.

Helalliğe muhatap kılınan toplumsal kesimler

Bu toplumsal kesimler, kabaca başta Sünni kesim olmak üzere Aleviler, Kürtler sol kesim, “yerine göre” liberaller ve hatta Türk milliyetçileri…

Helalleşme olgu olarak, “insan-insan ilişkisi”ne dayanan dinî (İslamî) bir kavram olarak bilinmektedir. Bununla birlikte, Kılıçdaroğlu, bu “helalleşme” söylemini dile getirdiğinde, bu işin dinî boyutunu düşünmüş müdür? Buna bakmak gerek. Zira var olan Kemalist sistemin gadrine uğrayan toplumsal kesimlerin büyük bölümünün ortak paydasının İslam olduğu kabul görecektir. Ör. Sünniler, Aleviler, Kürtler.

Kaldı ki, sistemin gadrine uğramış seküler kesimlerin de var olan kültürlerinde, dini boyutta olmasa da,  helallik isteme-alma olgusu önemli bir yer tutmaktadır. Bu da, İslam’dan etkilenme ile izah edilebilir.

O halde ve o zaman helalleşme nedir?

“Helalleşme” meselesini şu şekilde tanımlayabiliriz: “İnsanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmeleri.” … “Helalleşme ile, zâlim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur. Allah’ın haram kıldığı şeyden hâsıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir.”[1]

İşin dinî boyutu esas alındığında, helalleşme işinin, yukarıda da belirttiğimiz üzere “insan-insan ilişkisi” çerçevesinde olacağı kabul edilir. Zira yukarıdaki alıntıda buna işaret edilmektedir.

Buradan hareketle, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme niyeti, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruluğu içeriyor olsa da, “kendisi hariç” dünden bugüne yapılagelen yanlış işlerin, işlenen zulümlerin büyük bölümünün mağdurları ile o yanlışları icra edenlerin kahir ekseriyetinin şu an yaşamıyor olduğunu düşündüğümüzde, helalleşme işinin “insan-insan ilişkisi”ne dair boyutu şu anki maddi zeminde anlamsızlaşmaktadır.

Dememiz o ki, eğer bu olgu dine dair ise ve o çerçevede bir helallik dilenecekse, helallik konusunda bir vekalet,  yani vekillik söz konu olmayacak ve işin muhataplarının uğradığı zulümlerin helalliği söz konusu olmayacaktır. Zaten, bu olguyu kendi dini boyutundan soyutlayıp seküler bir zemine oturmak istediğinizde iş kendiliğinden karikatürize olacaktır.

Zulme uğrayıp hakkını o yanlışların uygulayıcılarından gerek helalleşme yolu ve gerekse de adil bir yargılama neticesinde alamadan vefat eden insanların (Sünni, Alevi, Kürt vb.) hakkı İslami anlamda bakî kalacaktır.

Bu böyle ise, işin sonucunu Allah’a havale edelim.

Günümüzde yapılacak olanlara gelince: Eskinin hesabını Allah’a bırakarak, başta CHP (Kılıçdaroğlu) olmak üzere, onlarca yıldır bu topraklarda hükümet olup iktidar mevkiinde bulunan, “yürütme” konumunda bulunan tüm siyasi kadroların (sağ, sol, muhafazakâr) kendilerine biçtiği misyon gereği “muhalefette kaldığı halde” ideolojisi ve birçok uygulamaları açından, doğruların yanında yanlışları da bulunan siyasi, sosyal çevrelerin ve de bürokrasinin “daha vakit dolmadan” hem de “sıcağı, sıcağına” mazlum ve maznun kesimlerden, en önemlisi de icranın başında bulunan elemanları aracılığıyla helallik dilemeleri ve yapılan yanlışların izalesi için yoğun bir çaba içerisinde olmaları gerekir.

Daha sonra ise “yüzleşme!”

“Yüzleşme” sözlüklerde; “bir olayı ileri sürenle, inkâr eden kimselerin yüz yüze gelerek sözlerini tekrarlamaları ve yüz yüze gelmek” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yüzleşme ile ilgili olarak bu ifadeleri baz aldığımızda, yüzleşme eylemi salt “suçlu aramak değil” var olan yanlışların ortadan kalkmasına yönelik çabaları sahih kılma adına; yine “insan-insan ilişkisi” bağlamında muhatapların bir araya gelip olan biteni, işi daha da çetrefilleştirmeden oluşan zararı def etme eylemi olarak düşünülebilir.

Yüzleşme eylemini, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme söylemine uygulamaya çalıştığımızda; o yanlış uygulamalara kendi iradeleri sonucu imza atan kişilerin şahsında sistemin sorgulanması söz konusu olur.

Bu yolla o sistem, önünde ne kadar engel var olsa da geleceği teminat altına almak için ortadan kaldırılmalı, yenisi ve daha da orijinaliyle yer değiştirmeli ki, hem helalleşme, hem de yüzleşme sahih bir şekilde gerçekleşmeli! Yoksa bu söylem bir işe yaramayacak, var olan siyasi hengâmede yitip gidecektir.

İşin dışarısı ve içerisi…

İnsanların büyük bölümünün, kendi öncüllerine yapılan yanlışın sistemden geldiğini gördüklerinde ortaya koydukları tavır ile yanlışların sivil özneler tarafından icra edildiği gerçeği karşısındaki tavırları farklı olagelmiştir.

İşin içerisinde “hesap vermesi istenen” siviller varsa, buna yönelik karşı çıkış, çoğu kez “şüyuu vukuundan beter” bir hal almakta ve çoğu kez hak, hukuk ötelenmekte, geri plana itilmekte ve husumet bir şekilde devam edip gitmektedir.

Ama işin başına devlet, hükümet vs. varsa, iş bu kez farklılaşmaktadır. Çoğu kez getireceği hayır/iyilik dikkate alınmadan, gerek şahsi ve gerekse de toplumsal bazda elde edilebilecek faydalar göz ardı edilerek sistem yanlışlar içerisinde resmedilmekte, hükümetler ise seçim dönemlerinde oy vermeme yoluyla cezalandırılmak suretiyle yapılan yanlışlara karşı tepkiler ve tavırlar sergilenmektedir.

Bu genel çerçeveyi bir kenara koyalım ve pratik üzerinden yürüyelim; gerek helalleşme ve gerekse de yüzleşme için, o söylemde bulunduğu için Kılıçdaroğlu hariç olmak üzere sistemin ve CHP içerisinde var olan katı Kemalist blokajın kırılması nasıl mümkün olacaktır ki, bir hesap sorulmayacak olsa da, o kesimler yüzleşmeyi kabul etmiş olsunlar!

Bunun zor olduğu çok açık. Zira CHP’nin epey zamandır benimsediği ve parti için ideoloji olarak benimsendiği görülen sosyal demokrat kimliğe, birçok partili belediye başkanının şahsında sosyal demokrasiyle taban tabana zıt ideolojik söylemlerin vs. var olduğu bir vasatta, ne bir helalleşme ve ne de yüzleşme gerçekleşebilir.

Kılıçdaroğu’nun bu blokajı kırması bir hayli zor görülmektedir. Bir de bu blokaj kırıldığında CHP’nin, gelecekte var olması için geçmiş ideolojik bagajını, düşünce ve yaşam biçimini ne adına olursa olsun terk etmesi daha akıllıca olacaktır. Bu ifadeler, sağcı, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, solcu vb. tüm partiler ve ideolojik tortusu bulunan tüm çevreler için de gereklilik arz etmektedir.

Rejimin sahibi kim?

Bu konuda “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!” özdeyişini referans aldığımızda, seküler bir anlayışa sahip sosyal ve siyasal çevrelerin aksine, görünür planda Batıcı olmayan, bunun yanında özellikle de siyasi arenada kendi kimliğini gizleme sevdasına düşen siyasi partilerin “iki arada, bir derede” olduğu söylenebilir.

Bir de sürekli ve işi talim edercesine “devlet kuran parti” söylemini dillendiren CHP örneğinde olduğu üzere bir helalleşmeye ve yüzleşmeye “rejimin bekası adına” karşı çıkan siyasi partilerin (Ör. MHP) varlıkları devam ettiği sürece bu helalleşme, öyle görülüyor ki, Kılıçdaroğlu’nun bir tık sonrasında yapılacağı öngörülen seçimlere yönelik oy avcılığı olarak okunmaya elverişli bir durum olarak görülmektedir.

Kılıçdaroğlu’nu, yapılacak olan iş açısından arî bir şekilde değerlendirecek olsak da,  yapı (parti) içi katı Kemalist blokaj kolay kolay yıkılmayacaktır. Belki de Kılçdaroğlu’nun da böylesi bir yıkımı kabul etmeyeceği söz konusu olabilirdi.

En sonda şunu da ekleyebiliriz: Kılıçdaroğlu’nun görünen iyi niyetine rağmen, onun, helalleşme çağrısına son bir kez kulak kabarttığımızda şunu da görebiliriz: CHP, devlet/rejim kuran parti olarak “olan biteni, biraz da ‘balık hafızalı olduğu/muz için’ büyük oranda unuttuğu varsayılan halkın, yani bizim geçmişe takılmadan  bu söyleme kani olacağını düşündüğünü; on dokuz yıllık “muhafazakar” AK Parti iktidarından kaynaklanan yanlışların, seküler kafayla işlenen yanlışları gölgeleyeceği, hatta onları, hiç vuku bulmamışçasına yok sayacağını düşündüğümüzde  Kılıçdaroğlu hem kendi geleceğini teminat altına almaya çalışacak ve hem de rejim dimdik ayakta duracaktı.

Helalleşmeden önce, yapılan yanlışlardan ötürü yüzleşme ve sağlam bir geleceğin temellerinin atılması için “makul ve bir miktar faturası olacaksa da ‘kırıp dökmeden’ yapılması gerekli bir hesaplaşma” olmadan, bu helalleşme anlamsız kalacaktı. Bunu dikkate almak gerekir.

Tabii ki, mağdur kesimlerin kendi ideolojik hırsı ve hıncı için devr-i sabık oluşturmadan!

Görsel çalışma: Carlo Cordua

[1] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 376, https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/helallesmek

Yazılar

Dört Mesele İki Akıl – Hasan Köse

Yayınlanma:

-

1 Üretilen malların tarladaki fiyatı ile pazar/market fiyatı arasındaki uçurum bir tarafta üreticiyi boğazı tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken diğer tarafta tüketiciyi fahiş fiyatla karşı karşıya getirerek yoksulluğu artırıyor. Burada kamusal genel yarar ilkesini bozan tedarik zincirindeki iki unsurdur. Bir tarafı aracı toptancılar/sermaye -ki bunlar ürün yer değiştirmeden kâğıt üzerinde el değiştirerek kâğıt üzerinde yürütülen hayali ticarettir; ikinci tarafı ise ürün kâğıt üzerinde “el değiştirirken” -ki çoğu zaman şirketler aynı kişilere ait olduğu için el bile değiştirmiyor- devletin bu “hayali ticaretten” aldığı katma değer vergisidir. Bir ürün kâğıt üzerinde takla attıkça oranı düşse de 4-5 kez katma değer vergisi alınarak devlet bu dolandırıcılığa ortak ediliyor. Bir taraftan fahiş fiyatla halk yoksullaştırılırken diğer taraftan piyasa reel üretim hacminden kopuk, şişirilmiş fiyat dengelerine ulaşıyor. Bu da enflasyonu şişiriyor. Çoğu zaman devlet bu şirketlerin ürüne takla attırarak yaptıkları “hayali ticaretle” tahakkuk eden vergi borcunu tahsil etmeyip, affediyor ya da en azından faizini affediyor. Bu da her şekilde sahtekâr “tüccarların” kazanmasına halkın yoksullaşmasına neden oluyor.

2 Asgari ücret, ücret, maaş ve aylıklara yapılan her zammı birkaç ayda fahiş fiyatlandırma yoluyla enflasyon yutuyor, kendi emeğine ve dolayısıyla gelirine fiyat koyamayan ücretli aylıklı ve maaşlı kesim yoksullaştıkça yoksulluk derinleşiyor.

3 Fiyatların kontrolsüz ve dengesiz yükselişi konut sahiplerini zam yapmaya itiyor. Düşük gelir grupları -ki zaten yüzde doksanı bir konuta sahip olamayacak bir gelire sahiptir- daha da yoksullaşırken ölü yatırımdan akar elde eden konut sahipleri yoksulların üzerinden ikinci, üçüncü konutları “yatırım” amaçlı olarak edinmeye devam ediyor. Bu gün sabit gelirlilerin bir meskene ulaşabilme imkânı tamamen ortadan kalktı. Çalışan yoksulluğu kronik bir ezilen sınıf ortaya çıkardı. Konut üreticileri betonarme maliyetine kudurmuş arsa rantını ekliyor ve en az %300 fiyat koyuyor. Bu fiyatlar ortalama gelir guruplarının erişimine çok uzak olduğu için vatandaş banka-kredi-faiz tezgâhına yöneliyor. Faiz yükü vatandaş için maliyeti en az %100 artırıyor. Böylece bir konut vatandaşa üretim değerinin %600 üstünde bir fiyatla satılıyor. Bu da yoksulluğu derinleştirip, sömürüyü kronikleştirip ezilen sınıfların genişlemesine neden oluyor.

4 Tarım yapılabilecek araziler yanlış tarım politikalarıyla toprağa yabancılaştırılan köylülerce terk edilip onların kente göç etmesine yol açtı. Ekilebilir arazilerin boş kalması bir taraftan tüketici kent nüfusunu artırırken diğer taraftan üretim dışında kalan araziler, üretici rekabetinin doğal çeşitliliğini ve hacmini daralttığı için gıda piyasasının doğal güç ve imkânları dışında muhteris “piyasa”  aktörlerinin eline geçmesini kolaylaştırdı. -Olanca üreticinin “hal yasası” dolayısıyla ürününü son tüketiciye ulaştırabilmesinin engellenmesi de çabası!- Bütün bunlar “piyasada” mal daralmasına, mal daraltılması da fiyat artışına, o da sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açıyor. Bütün bunlar “iç güçlerin” işidir.

Birinci meselede ürün tarladaki fiyatından tüketiciye kadar ortalama 7 kat büyüyor bu durum nakliye fiyatlarının petrol fiyatlarına bağlı olarak yükselmesine bağlanıyor ki bu külliyen yanlış. Nakliye hal fiyatını ikiye hatta üçe katlasa bile bu mümkün değil, gerçek de değil…

Mersin halinde 1 liraya satılan marulun içinde köylünün mazot yağ traktör bakımı sulama ilaçlama, gübre ve işçilik gibi tüm maliyet unsurları ve kabzımalın masrafları ve kârı da var! Halde 1 lira olan marul yine Mersin’de 11 liraya satılma nedeni nakliye mi? O zaman İstanbul’da en az 20 lira olması gerekmez mi? Bunu tespit edemeyen bir hükümet ve bürokrasi ya aptallardan ya da ortaklardan oluşmaktadır.

İnsanlar ve şirketler kendi çıkarını düşünebilir bunda şaşılacak bir şey yok fakat devlet dediğimiz organizasyon makûlatı ve orta yolu/iktisadı gözetmek denetlemek ve düzenlemek zorundadır, devlet aygıtı tam da bunun için vardır!

İkinci mesele, ücret aylık maaş ve asgari ücrete zam(!) -ki zam fazlalık demektir- ortada bir fazlalık olmadığı için iyileştirme ya da düzenleme denebilse de o da birkaç ay içerisinde “yok” hükmüne inmektedir. Bunu kontrol etmenin ve sürdürülebilirliğinin iki yolu vardır.

İlki fiyatlara sınır/narh koymaktır ki bu kapitalist sistem içinde hoş görülmez. Kapitalist üretim ilişkilerini aynen kabul etmiş bir idarenin yapabileceği ikinci şey yalnız asgari ücretin değil tüm ücretlerin ekonomik ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak iyileştirilmesidir. Sonra da sabit gelirlilerin %100 harcama kalemlerinin hareketlerine endeksli bir enflasyon hesabıyla yasal zorunluluk olarak artış yaparak nominal değerleri reel değerlerle eş güdümlü hale getirmektir. Bu kapitalizmi “serbest piyasaya” zorlamak olacağı için kapitalizm üzerinden itiraz edememeleri gerekir! Bunun uygulanması “2023 seçiminden sonra olabilir” ancak yasal düzenlemesinin hemen şimdi yapılmasının önünde bir engel yoktur.

Üçüncü mesele, kira ve konut fiyatlarının yükselişidir. “Mal ve paranın darlık ve bolluğu”  ilkeleri burada da geçerli olması gerekirken ODTÜ’den Prof. Osman Balaban, son 20 yılda yeni hane başına en az 3 konut üretildi” tespitini yapıyor. Demek ki şu kahrolası piyasa tanrısı şerefsizlik ediyor. İBB verilerine göre (Mart, 2022) İstanbul’da 1 milyon 800 bin konut boş durumdadır. (Birgün Gazetesi, 26.03.2022) Bunların hepsi yeni zenginleşen muhafazakârların metresleri için boş tuttukları konutlar olamayacağına göre(!) bu evler ya sermaye sınıfının elinde mevcut ve/veya beklenen fiyatlara rezerve ediliyor veya zaten kendine ait meskeni olan yüksek gelir grupları rant yükseliş değeri ve/veya torunları için rezerve ediyorlar. Nedeni ne olursa olsun bir stoklama/kenz olduğu açık. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratlara ve kiliseye dokunamayan kral, günümüzde de tekelleşip azmanlaşan muhteris sermayeye dokunamıyor/dokunmuyor. Piyasaya “Sağ baştan hizaya geç!” emrini veren “küresel, ulusal, yerel hatta semt pazarlarında bile mafyatik küçük kan emici tekellerce “serbestçe” yönetilen bir “kolpakalpazan” düzenidir. Bu da evde kurt besleyen adamın tragedyası, tam anlamıyla bir yapısal yönetim krizidir. Çözüm, serbest piyasa içinde mümkün “kapitalizm” veya “despotizm” içinde mümkün değildir. Piyasa içinde hükümet, devlet olmaklığın gereği ve aygıtlarıyla müdahale edebilir. Kamu arazilerinin toplumun en alt gelir guruplarından, mülkiyetsizlerden başlanarak konut yapılabilecek şekilde vatandaşa -Düsseldorf, Amsterdam ve başka birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi- sembolik bir kiralama yoluyla konut yapmak üzere verilebilir. Bu durum düşük gelir gruplarının 1/6 oranında daha düşük fiyatlara konut edinmesini sağlayacağı için 1- Stokçuların stokları elinde patlayacaktır, 2- Mecburen fiyatları makule doğru çekeceklerdir, 3- Aynı oranda kiralar da düşecek ve makul dengeye oturacaktır.

Dördüncü mesele, boş kalan tarım arazilerinin devlet tarafından kiralanıp kiraya verilmesidir. Burada “hibrit bir devletçi kapitalist” mantığa düşmemek gerekir. Konutta önerdiğimiz gibi ziraatte de kamu arazileri, kiralayanın kiralaması önlenerek kiralanabilir -ki bu kısmen ve makro olan olmaksızın yapılıyor.  Türkiye’de işlenebilir 7 milyon hektar tarım arazisi boş! Toprak sahibi vatandaşın akarını temin etmek, kentlerde yaşamaya devam etmesini sağlamak için onların boş arazilerine akar sağlayarak bir kasaba burjuvazisi yaratmak istiyorsanız bilemem fakat uygulanacak sistem bir taraftan kentten köye dönüşü de teşvik edecek maslahatı da içermelidir. “Toprağın sabit bir ücretle veya çıkacak ürünün bir bölümü ile veya işletilen toprağın bir bölümü ile kayıtlandırılarak” kiralanması” işlerin kötü gitmesi durumunda borç-alacak-faiz ve hukuki başka sorunlara yol açacak bir yöntemdir. Bunun yerine gerek kamudan kiralamada, gerekse özel mülkten kiralamada işlenecek olan toprağın ve yapılacak olan ziraatin cinsine/çeşidine/işlem türlerine göre elde edilecek ürünün en az %50’si işletecek olana verilmek üzere çıkacak ürüne endekslenmiştir. Bu modelin ucu Kutlu Nebi Hz. Muhammed’e kadar uzanan Anadolu’da da halen uygulamaya devam eden “yarıcılık” geleneğine göre yapılmalıdır. Bu sistemlerde üretilen değer, “emek, işletim araçları, tohum, su, toprak” arasında eşitlik zemininde adil bir bölüşümle yapılmıştır. Konu ile ilgili gerek klasik gerek modern İslami kaynaklarda mudarebe müşakat, muzara, kıraz gibi başlıklar altında icar meselesi teferruatıyla vardır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ölçü Olmalı – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Bir yanımız emperyalistlerin, ulus devletin koruduğu, dizayn ettiği, sunduğu İslami eğilimler; bir yanımız emperyalistler ve ulus devlet tarafından cezalandırılan, yok edilmek istenen İslami eğilimleri yaşıyoruz. İki eğilimi birbirinden ayırabilecek, gerçek olana dair duruş ve eylem belirleyip üretecek tevhidi ölçeğe/bilgiye sahip olmamız gerekiyor.

Her müslüman yaşamı boyunca tevhid-adalet-ahlak ölçüsünü, bilincini, eylemini elinde bulundurması gerekir. Eğer ölçünüz yoksa elinize her türlü ölçüyü verirler ve onunla oyalanıp durursunuz, onları gerçek sanırsınız.

Sömürünün panzehiri, “İslâm merkezli eleştiri/îtiraz/isyân/direniş”tir. Eleştiri yapmayan, îtirazda bulunmayan, isyân etmeyen ve bir direniş sergilemeyenler, emperyal egemenler tarafından sömürüldükçe sömürülmeye devâm edeceklerdir.

Bu konuda en önemli şey, “sömürüye müsâit ve hazır olmamak”tır. Zîrâ sömürüye hazır olanlara semer vuran çok olur!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sedat Roman Yazamazdı” yahut Yenigün’ün Siyaseti, II – Halil İbrahim Yenigün

Yayınlanma:

-

Ayaz mı ayaz bir İstanbul gecesinde yirmi beş yaşındaki Sedat ile arkadaşları Sahaflar Çarşısı’ndan Fatih’e doğru kitaplardan, edebiyattan, maziden konuşarak yürümektedirler. Daha cenazesi kalkmadan kütüphanesi satılan bir kişinin şahsında bir “iman medeniyeti”nin mirasyedi evlatlarınca nasıl tarümar edildiği üstüne derin düşüncelere dalmış, ah etmektedir. Saraçhane geçidi civarına geldiklerinde on beş on altı yaşlarında o saatte orada olmalarına anlam veremediği, çocuksu halli iki genç kız ile onları ayartmaya çalışan bir oğlana gözü çarpar. Sedat’ın nevri dönmüştür; hayatlarının kararacağından korktuğu genç kızlar için oracıkta felaket senaryoları yazmıştır ve derhal müdahale etmek ister. Arkadaşları başlarına iş almaya veya akşamlarının tadını kaçırmaya hiç niyetli değillerdir ama onu da caydırmak zordur. Arkadaşlarına göre alan da veren de razıdır, zaten kuyruk sallamasalar oğlan gelmez, bir de suçlu o çıkar. İşin nihayetinde biri Sedat’ı kollarından çekip götürürken hasta cemiyete lanetler yağdıran edebiyatçı arkadaşına şakayla karışık “Niye lanet ediyorsun bu kadar? Boşalmayı böyle yapacağına at içine, bir eser olsun!” der.

Bu hikaye bütünüyle böyle yaşanmış mıdır yoksa Sedat kurgusallıklar katmış mıdır bilinmez ama Yenigün’ün yaşama üslubuna o kadar yakışmaktadır ki onun “Ben Roman Yazmak İstemiyorum” başlıklı güzel bir yazısına konu olmuştur. Sedat neden roman yazmak istemez? Romancılığı kendi ifadesiyle “ızdırap tüccarlığı” yaparak para kazanmaktan, şöhret basamağından ibaret gördüğü için mi? Romancının sosyal yaraları teşrih etmesi, doktora tezini köy romanları üzerine yazacak kadar romanlara emek veren, 1984 gibi distopik romanları lise öğrencilerine okutup tahlil ettiren Sedat’a göre, beşeri ızdırabı toplumda duyup eserlerde çizgilendiren şöhret avcısı bir muhterisin, “insan ızdıraplarının komisyonculuğu” sıfatı mıdır?

Yazmak var oluşu, yaşamak siyaseti olan Sedat’ın, fikriyatının her bir cüzünü her dem taşım taşım yaşayan, serapa mânâ ve taşkın bir gönül insanı olduğu vakıası kavranmadan herhangi bir satırını anlamak mümkün değildir. Karakter tahliline bu denli mesafeli durduğunu düşündürten Sedat’ın, ya siyaset tahliline giriştiği onlarca yazısı kırk yıl sonra nasıl anlaşılsın?  Cemil Meriç’in deyişiyle, “hiçbir politika talihlisine yaltaklanmayacak kadar mağrur ve serazat” bir şahsiyeti daha yirmilerinde ete kemiğe büründürmüş Sedat’ın meçhule, bilinmez bir istikbale sözü ne olabilirdi?

Yaşasaydı ne olurdu sorusu, ayartıcı, bazen de vaad ettikleri gelecek üzerine masum bir zihin idmanı göründüğü kadar aslında çok da cür’etkâr değil midir? Kırkında kesilen Malcolm’un öyküsü, otuzunda bölünen Sedat’ın hikâyesi, bu insanların o taşkın halleriyle yaşayamazlık, hatta bu dünyada yaşatılamazlık durumunu özetlemiyor mudur? Kendi deyimiyle “devrimci” karakterini daha üniversite başlarında keşfeden Sedat’ın, Sedatların taşıdığı dönüştürücü, inkılâbî gücü bu denî dünya nasıl yaşatabilir, nasıl taşıyabilirdi? Hayallerin ve gerçeklerin İsa figüründe de eksik kalmış görünen bir hikâyeyi tamamlama arzusu varsa Sedatlar için nasıl olmasın? Ama tekrarla, bu şahsiyetlerin kalanlara bıraktığı en güzel miras ve örneklik, bıçak gibi kesilmiş kısacık hayatların ta kendisiyle hakikate şahitlik etmişlik değil midir?

Sedat, iyisiyle kötüsüyle devraldığı fikri miras içinden hakikat yolculuğuna çıkmıştır. Beslendiği geniş bir kişilikler ağı, temasta olduğu sayısız ekol ve dar gelirinin çoğunu adadığı kütüphane dolusu eser hayatından eksik olmamıştır. Yolu hakikat ise, derdi de mânâ, aşk, tahassüstür. Büyük bildiği şahsiyetleri can kulağıyla dinlemiş, temel bildiği eserleri titizlikle okumuştur. Fikir dünyası onlarla sınırlıysa da duygu ufku belki de hayatı boyunca sonsuzluğu sarmalamıştır. Sedat’ı Sedat Yenigün kılan da fikirlerinin ikna ediciliği, tefekkürünün derinliğinden çok doğrularını yaşama ve yaşatma çabasıdır. Nasıl ki yazarak  var oluyordur, yaşaması da Sedat Yenigün’ün siyasetidir. İşte bundandır ki Yenigün, fikir taşlarıyla siyaset bina etmez, ama siyaseti ahlâkında eritir.

Yenigün’ün düşünce yolculuğu eksik kalmış, fikrî tekamülüne varmasına cani eller fırsat vermemiştir. Malcolm ve Şeriati, fikri portrelerini çizgilendirecek kadar olgunlaşabilmişse de Sedat ancak aşkıyla, tahassüsüyle ve en çok da insanlığıyla bilinebilir. Onun görmek ve bulmak istediği bir gönül ve mânâ insanı vardır. Madde ile değil mânâ ile dürtülenen, hazla değil aşk ile yaşayan, yemyeşil bir adalet ve insanlık medeniyetinin banisi bir insan.

Yenigün, devraldığı fikri mirası olduğu gibi kabullenmedi. Devamlı bir sorgulama, soruşturma, devinme, gelişme halindeydi. On yedi yaşında kendini milliyetçiliğe adayarak özlediği mânâ insanı olacağı zannına kapılmışsa da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve İslamcı fikriyatta koyulduğu yol, hem kendini hem de hareketin kendisini dönüştürecekti. İşin ehlinin teslim ettiği gerçek, Sedat Yenigün’ün on yedisinden otuzuna aldığı yolun, Türkiye İslamcı hareketinin milliyetçilikten evrenselciliğe güzergâhının numunesi olmasıdır. Fakat Sedat’ın hikâyesi bundan ibaret değildir. Yarıda kaldığında, derin tefekkürüyle kendini devamlı sorgulamakta ve ıslah etmekteydi ama aradığı insan üstünde bütün müsemmasını taşıyan Müslüman, aradığı medeniyet de bütün kurgusallığıyla yemyeşil bir iman medeniyeti gördüğü İslâm medeniyetiydi. Bildikleri kadarıyla yaşanmış bir medeniyet, gerçekleşmiş bir ütopya ve hayallerindekini yaşamış bir insan bulduğuna kani idi. Geriye kalan bunun kavgasını vermekti. Beton duvarlara, yoksulların alınterinde tepinen zenginlere, gençliği emir eri slogancı ve afişçi yapan siyasetçilere, lapa lapa kar yağarken tir tir titreyen yoksulun ortasından kalantor arabalarıyla geçen müstekbir ve mütekebbirlere isyan, mânâyı ve aşkı reddederek madde ve haz imparatorluğu kurduğuna inandığı bütün düzenleri zalim ve müşrik düzen ilan etmişti. Bu uğurda erkek dünyasından kadına da medeniyeti inşa yükünün çoğunu yüklemekten geri durmamıştı. Kadın, mazideki düş ülkesinin en mutena en ve müstesna varlığıydı ama titizlenmek endişesinin onu nasıl da ezebileceği henüz kendisine malum olmamıştı.

Yenigün, Avrupa ile İslam ve şimdisi ile mazisi arasında özleştirmeler, silikleştirmeler ve inkârlardan beslenen anlatılarla madde ve mana zıdlarının dünyasında bekayı bulduğunu sanmıştı ama hayatının sonlarına doğru bu anlatı da lime lime olmaya başlamıştı. Yirmilerinin ikinci yarısında inkılâbî söyleminde olgunlaştıkça düşler ülkesindeki Osmanlı da, mazi de çatırdamaya başlamıştı ama o hâlâ o mânânın hayalini kovalamaktaydı. Nihayetinde o mânânın peşinde canını verecekti.

Sedat yazarak var oldu ama kitabını yazamadı. Çünkü Sedat biteviye kavga ve isyan halindeydi. Yeryüzünün lanetlilerinin ortasından konuştuğu inancıyla görüyor, gözlüyor, yaşıyor, eyliyor, yazıyor, en çok da isyan ediyordu. Ahlâkının isyanını ediyor, isyanının ahlâkını gözetiyordu. Onun için bilişin doğrusu ile eyleyişin doğrusu birdi; bilen, eylerdi. Vardığı doğruları yaymak için, için için yandı. Muhitini kendiyle hemhal sandı, “onlar da kuyruk sallıyor” diyen dostlarını hemdert… Mazisi çatırdarken, gençlikte o mânâ ve aşk insanını yoğurmak ve görmek istedi. Düşünce insanı oldu ama ideolog olmadı. Eylem ve mücahede insanı oldu ama teşkilât lideri olmadı. Dünyaya edibâne baktı ama kült bir edip heveskârı değildi. O yüzden biteviye yazdı, yazmadan var olamadı ama kitaplı bir yazar olmadı.

Sedat romanları çalıştı ve talebelerine romanları çalıştırdı. Karakter tahlil etti ama o coşkun ifade kudretini karakter kurmaya adamadı. Çünkü karakter cemiyette kurulmalıydı. Dert gördüğü zaman önce ona dert oldu. Cemiyetin hastalığı oracıkta teşrih edilmeli, yaralar oracıkta deşilmeliydi. İsyanına muhatap bulacağını sandı. Nasıl ki Malcolm Nation of Islam’dan o isyankâr diliyle uzaklaştırıldı, nasıl ki örgütte gördüğü kiri temizleyeyim diye çırpındı, ahlâksızlıkla mücadele ederken beyhude tasvip göreceğini sandı, Sedat da kendi dünyasında kendince ıslaha girişti. Ömrünün son yılında, derin kuvvetler eliyle Metin Yüksel cinayetinin İslamcı-Ülkücü silahlı savaşına döndürülmesine bedeniyle set çekerken bir yandan da çalıştığı lisede genç kadınları ağlarına düşüren bir ülkücü şebekeyle hesaplaşıyordu. Nice girişimden sonra hadiseyi intikal ettirdiği bir dini cemaatin mensubu bürokratların şebekenin tam göbeğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşecek, dünyası yıkılacaktı. Dünyaya nice açıdan mazisi de ümidi de yıkılmış olarak veda edecekti.

Yenigün’ün evlatlarına ve ülkesine ne bıraktığı, yaşasaydı nerede ne yapacağı üzerine hâlen cür’etkâr çok söz söylenmekte. Bütün hesapsız isyankârlığına, serazatlığına,  “Size ve [zalim] düzeninize nasıl rıza gösterilir?!” haykırışı ile dünyaya ölürkenki restine rağmen onu günümüz politika talihlilerine yaltaklanma hallerine katık eden çok insan çıktı. Yenigün’ün siyasetinin isim değil mânâ kavgası olduğunu anlamaktan uzak, asıl derdinin ahlâk ve adalet, yani onun özel anlayışıyla insanı ve yeşiliyle medeniyet kavgası olduğunu idrakten aciz çok söz sarf edildi. İsmi ne olursa olsun, müsemmasıyla bütün zalim düzenlerle kavgalı Sedat’ın gönül, aşk ve mânâ davası ile onların madde ve makamperest davasının farkının gece ile gündüz gibi aşikar olduğu çok göz ardı edildi. Yirmili yaşlarının Türkiyesi’nin kalıplarıyla ifadeye döktüğü nice sözü onun gönül dünyasının enginliğine nüfuz edilmeksizin, dolayısıyla çarpıklaşmaya mahkum biçimde anlatılmaya çalışıldı.

Sedat evlatlarına gelirleriyle müreffeh yaşatacağı meşhur bir yazar şöhreti bırakmadı. Beş yıllık yuvasında henüz borcunu bitirmediği mobilyalarının ortasında kitap zamlarının derdiyle yaşayan ilim ve düşünce ehli olarak ailesine veda edemeden gitti. Çokça mırıldandığı Yunusça bir deyişle ve kelimenin her bir anlamıyla “bir garip öldü.” Ama “Roman yazmak istemiyorum.” derken ne şöhreti ne de mülkü teptiğini söylüyordu. Sedat hasta bir cemiyetin teşrihgâhı olarak yazıyı değil, yaşamayı gördü. Doğruyla, yani ahlâkıyla erittiği siyaseti varlığı ve ahlâkıyla birdi. O yüzden bildiği gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı.

Sedat roman yazmadı. Otuz yıllık ömrüne roman sığar mı, sığardı. Ama Sedat roman yazamadı. Çünkü Sedat roman yazamazdı.

*Yazının ilhamındaki rolünden ötürü Mustafa Özel’e “Roman Yazmak İstiyorum” (Nihayet, Ocak 2021, s.4-7) başlıklı yazısı dolayısıyla şükranlarımı sunuyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM