Connect with us

Yazılar

Helalleşmeden Önce Yüzleşme – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

CHP Genel Başkanı, parti olarak öteden beri gerek tek parti iktidarı döneminde ortaya koyduğu “devletlû” uygulamalar ile yaklaşık yetmiş küsur yıllık “ana” muhalefet döneminde -biri iki kez iktidar olma durumunu da ekleyelim- iktidarda bulunan partilerin icraatlarına karşı ordunun gücü ile bürokrasiyi kullanarak, hükümetler üzerinden birçok toplumsal kesime karşı uyguladığı baskıya binaen helallik dileme düşüncesini dile getirdi.

Bu helallik alma işi anlık bir çıkış mıydı, yoksa geleceğe yönelik plânlı, programlı bir açılım mıydı? Bu soruyu maksadı tam olarak anlayamasak da soralım. Zira karşımızda CHP ve onun kadroları var.

Helalliğe muhatap kılınan toplumsal kesimler

Bu toplumsal kesimler, kabaca başta Sünni kesim olmak üzere Aleviler, Kürtler sol kesim, “yerine göre” liberaller ve hatta Türk milliyetçileri…

Helalleşme olgu olarak, “insan-insan ilişkisi”ne dayanan dinî (İslamî) bir kavram olarak bilinmektedir. Bununla birlikte, Kılıçdaroğlu, bu “helalleşme” söylemini dile getirdiğinde, bu işin dinî boyutunu düşünmüş müdür? Buna bakmak gerek. Zira var olan Kemalist sistemin gadrine uğrayan toplumsal kesimlerin büyük bölümünün ortak paydasının İslam olduğu kabul görecektir. Ör. Sünniler, Aleviler, Kürtler.

Kaldı ki, sistemin gadrine uğramış seküler kesimlerin de var olan kültürlerinde, dini boyutta olmasa da,  helallik isteme-alma olgusu önemli bir yer tutmaktadır. Bu da, İslam’dan etkilenme ile izah edilebilir.

O halde ve o zaman helalleşme nedir?

“Helalleşme” meselesini şu şekilde tanımlayabiliriz: “İnsanların birbirleri üzerindeki haklarını karşılıklı olarak helâl etmeleri; o hakkı bir diğerine bağışlamaları, haktan vazgeçmiş olduklarını bildirmeleri.” … “Helalleşme ile, zâlim, mazlumdan üzerindeki hakkı bağışlamasını dilemiş olur. Allah’ın haram kıldığı şeyden hâsıl olan günahı bir kimsenin helâl kılması mümkün değildir.”[1]

İşin dinî boyutu esas alındığında, helalleşme işinin, yukarıda da belirttiğimiz üzere “insan-insan ilişkisi” çerçevesinde olacağı kabul edilir. Zira yukarıdaki alıntıda buna işaret edilmektedir.

Buradan hareketle, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme niyeti, kendi bütünlüğü içerisinde bir doğruluğu içeriyor olsa da, “kendisi hariç” dünden bugüne yapılagelen yanlış işlerin, işlenen zulümlerin büyük bölümünün mağdurları ile o yanlışları icra edenlerin kahir ekseriyetinin şu an yaşamıyor olduğunu düşündüğümüzde, helalleşme işinin “insan-insan ilişkisi”ne dair boyutu şu anki maddi zeminde anlamsızlaşmaktadır.

Dememiz o ki, eğer bu olgu dine dair ise ve o çerçevede bir helallik dilenecekse, helallik konusunda bir vekalet,  yani vekillik söz konu olmayacak ve işin muhataplarının uğradığı zulümlerin helalliği söz konusu olmayacaktır. Zaten, bu olguyu kendi dini boyutundan soyutlayıp seküler bir zemine oturmak istediğinizde iş kendiliğinden karikatürize olacaktır.

Zulme uğrayıp hakkını o yanlışların uygulayıcılarından gerek helalleşme yolu ve gerekse de adil bir yargılama neticesinde alamadan vefat eden insanların (Sünni, Alevi, Kürt vb.) hakkı İslami anlamda bakî kalacaktır.

Bu böyle ise, işin sonucunu Allah’a havale edelim.

Günümüzde yapılacak olanlara gelince: Eskinin hesabını Allah’a bırakarak, başta CHP (Kılıçdaroğlu) olmak üzere, onlarca yıldır bu topraklarda hükümet olup iktidar mevkiinde bulunan, “yürütme” konumunda bulunan tüm siyasi kadroların (sağ, sol, muhafazakâr) kendilerine biçtiği misyon gereği “muhalefette kaldığı halde” ideolojisi ve birçok uygulamaları açından, doğruların yanında yanlışları da bulunan siyasi, sosyal çevrelerin ve de bürokrasinin “daha vakit dolmadan” hem de “sıcağı, sıcağına” mazlum ve maznun kesimlerden, en önemlisi de icranın başında bulunan elemanları aracılığıyla helallik dilemeleri ve yapılan yanlışların izalesi için yoğun bir çaba içerisinde olmaları gerekir.

Daha sonra ise “yüzleşme!”

“Yüzleşme” sözlüklerde; “bir olayı ileri sürenle, inkâr eden kimselerin yüz yüze gelerek sözlerini tekrarlamaları ve yüz yüze gelmek” şeklinde tanımlanmaktadır.

Yüzleşme ile ilgili olarak bu ifadeleri baz aldığımızda, yüzleşme eylemi salt “suçlu aramak değil” var olan yanlışların ortadan kalkmasına yönelik çabaları sahih kılma adına; yine “insan-insan ilişkisi” bağlamında muhatapların bir araya gelip olan biteni, işi daha da çetrefilleştirmeden oluşan zararı def etme eylemi olarak düşünülebilir.

Yüzleşme eylemini, Kılıçdaroğlu’nun helalleşme söylemine uygulamaya çalıştığımızda; o yanlış uygulamalara kendi iradeleri sonucu imza atan kişilerin şahsında sistemin sorgulanması söz konusu olur.

Bu yolla o sistem, önünde ne kadar engel var olsa da geleceği teminat altına almak için ortadan kaldırılmalı, yenisi ve daha da orijinaliyle yer değiştirmeli ki, hem helalleşme, hem de yüzleşme sahih bir şekilde gerçekleşmeli! Yoksa bu söylem bir işe yaramayacak, var olan siyasi hengâmede yitip gidecektir.

İşin dışarısı ve içerisi…

İnsanların büyük bölümünün, kendi öncüllerine yapılan yanlışın sistemden geldiğini gördüklerinde ortaya koydukları tavır ile yanlışların sivil özneler tarafından icra edildiği gerçeği karşısındaki tavırları farklı olagelmiştir.

İşin içerisinde “hesap vermesi istenen” siviller varsa, buna yönelik karşı çıkış, çoğu kez “şüyuu vukuundan beter” bir hal almakta ve çoğu kez hak, hukuk ötelenmekte, geri plana itilmekte ve husumet bir şekilde devam edip gitmektedir.

Ama işin başına devlet, hükümet vs. varsa, iş bu kez farklılaşmaktadır. Çoğu kez getireceği hayır/iyilik dikkate alınmadan, gerek şahsi ve gerekse de toplumsal bazda elde edilebilecek faydalar göz ardı edilerek sistem yanlışlar içerisinde resmedilmekte, hükümetler ise seçim dönemlerinde oy vermeme yoluyla cezalandırılmak suretiyle yapılan yanlışlara karşı tepkiler ve tavırlar sergilenmektedir.

Bu genel çerçeveyi bir kenara koyalım ve pratik üzerinden yürüyelim; gerek helalleşme ve gerekse de yüzleşme için, o söylemde bulunduğu için Kılıçdaroğlu hariç olmak üzere sistemin ve CHP içerisinde var olan katı Kemalist blokajın kırılması nasıl mümkün olacaktır ki, bir hesap sorulmayacak olsa da, o kesimler yüzleşmeyi kabul etmiş olsunlar!

Bunun zor olduğu çok açık. Zira CHP’nin epey zamandır benimsediği ve parti için ideoloji olarak benimsendiği görülen sosyal demokrat kimliğe, birçok partili belediye başkanının şahsında sosyal demokrasiyle taban tabana zıt ideolojik söylemlerin vs. var olduğu bir vasatta, ne bir helalleşme ve ne de yüzleşme gerçekleşebilir.

Kılıçdaroğu’nun bu blokajı kırması bir hayli zor görülmektedir. Bir de bu blokaj kırıldığında CHP’nin, gelecekte var olması için geçmiş ideolojik bagajını, düşünce ve yaşam biçimini ne adına olursa olsun terk etmesi daha akıllıca olacaktır. Bu ifadeler, sağcı, muhafazakâr, milliyetçi, ulusalcı, solcu vb. tüm partiler ve ideolojik tortusu bulunan tüm çevreler için de gereklilik arz etmektedir.

Rejimin sahibi kim?

Bu konuda “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim!” özdeyişini referans aldığımızda, seküler bir anlayışa sahip sosyal ve siyasal çevrelerin aksine, görünür planda Batıcı olmayan, bunun yanında özellikle de siyasi arenada kendi kimliğini gizleme sevdasına düşen siyasi partilerin “iki arada, bir derede” olduğu söylenebilir.

Bir de sürekli ve işi talim edercesine “devlet kuran parti” söylemini dillendiren CHP örneğinde olduğu üzere bir helalleşmeye ve yüzleşmeye “rejimin bekası adına” karşı çıkan siyasi partilerin (Ör. MHP) varlıkları devam ettiği sürece bu helalleşme, öyle görülüyor ki, Kılıçdaroğlu’nun bir tık sonrasında yapılacağı öngörülen seçimlere yönelik oy avcılığı olarak okunmaya elverişli bir durum olarak görülmektedir.

Kılıçdaroğlu’nu, yapılacak olan iş açısından arî bir şekilde değerlendirecek olsak da,  yapı (parti) içi katı Kemalist blokaj kolay kolay yıkılmayacaktır. Belki de Kılçdaroğlu’nun da böylesi bir yıkımı kabul etmeyeceği söz konusu olabilirdi.

En sonda şunu da ekleyebiliriz: Kılıçdaroğlu’nun görünen iyi niyetine rağmen, onun, helalleşme çağrısına son bir kez kulak kabarttığımızda şunu da görebiliriz: CHP, devlet/rejim kuran parti olarak “olan biteni, biraz da ‘balık hafızalı olduğu/muz için’ büyük oranda unuttuğu varsayılan halkın, yani bizim geçmişe takılmadan  bu söyleme kani olacağını düşündüğünü; on dokuz yıllık “muhafazakar” AK Parti iktidarından kaynaklanan yanlışların, seküler kafayla işlenen yanlışları gölgeleyeceği, hatta onları, hiç vuku bulmamışçasına yok sayacağını düşündüğümüzde  Kılıçdaroğlu hem kendi geleceğini teminat altına almaya çalışacak ve hem de rejim dimdik ayakta duracaktı.

Helalleşmeden önce, yapılan yanlışlardan ötürü yüzleşme ve sağlam bir geleceğin temellerinin atılması için “makul ve bir miktar faturası olacaksa da ‘kırıp dökmeden’ yapılması gerekli bir hesaplaşma” olmadan, bu helalleşme anlamsız kalacaktı. Bunu dikkate almak gerekir.

Tabii ki, mağdur kesimlerin kendi ideolojik hırsı ve hıncı için devr-i sabık oluşturmadan!

Görsel çalışma: Carlo Cordua

[1] Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, VII, 376, https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/helallesmek

Yazılar

Türkiye ile Mısır: Normalleşmenin Seyri – İslam Özkan

Yayınlanma:

-

AKP’nin ekonomi gündemi diğer alanlardaki fiyaskoları ciddi ölçüde arka plana itti. Örneğin Müslüman Kardeşler’e -ki AKP’nin siyasi müttefikidir- sahip çıkmaması hakkıyla değerlendirilmedi.

Son dönemde yapılanlar, iktidarın Sisi darbesi ve hemen sonraki süreçlerde Müslüman Kardeşler’in davasını sahipleniyor görünmesinin en önemli nedeninin, Mısır’da İhvan karşıtı gösterilerle neredeyse eş zamanlı yaşanan Gezi olaylarının iktidara yönelik tehdidi olduğu algısını güçlendiriyor.

İktidarın Rabia meselesini bu kadar sahiplenmesi, aslında bütünüyle koltuk mücadelesinden ve kendisini iktidarda tutma gayretinden ibaret kavgasını, sanki İslami-ideolojik bir kavgaymış gibi kamuoyuna sunma gayreti olarak açıklanabilir. Bu şekilde Müslüman dünyanın desteğini arkasına alarak hem dışarıda, hem içeride konsolidasyon amaçlanmıştı. Şayet sahiplenme fikri duruş ve dini inançlardan kaynaklanan ideolojik bir tutum olsaydı, aynı tavrın bugün de sürmesi gerekirdi. Ancak iktidarda yıllandıkça tıpkı bir Leviathan gibi taraftarlarını dahî yutan, kendisine daha çok kurban isteyen doymak bilmez güç arayışı inanç, itikat, fikri hedef gibi herhangi bir yüce değerle ilgisinin kalmadığını gösterir niteliktedir.

Önce Müslüman Kardeşler’e yakın kanallardaki siyasi programlar kaldırıldı. Ardından Nisan ayında doğrudan İhvan’ın kanalı olan “Mükemmilin”i kapattılar. Şimdi de birçok İhvan üyesi, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. En son gazeteci Husam el Ğamri, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alındı. Muhtemelen talimat en üstten gelmiş ve “Sisi yönetimi ne istiyorsa yapılsın, İhvan yetkililerinden Türkiye’de siyasi faaliyet yapmayacaklarına dair belge imzalatılsın!” denmiş. Arap basınına göre bütün İhvan yetkilileri taahhüt içeren belgeyi imzalamışlar.

Türkiye’nin Mısır’la ilişkileri normalleştirme konusundaki bu ısrarının arkasında Libya’da giderek etkisizleşen Ankara’nın, Mısır’la barışarak yeniden orada etkin hale gelme arayışlarının yattığı belirtiliyor. Bu arada Husam Ğamri’nin tutuklanma nedeni, Şermu’ş Şeyh’te yapılacak iklim toplantısı önünde gösteri yapılması çağrısında bulunması olduğu tahmin ediliyor. Zira Ğamri bu çağrıyı yaptıktan sonra oğlu Yusuf el Ğamri, Mısır polisi tarafından kaçırılmıştı.

Devamını Okuyun

Yazılar

İslamcılık Kavramına Hayır – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Allah’ın bilgisini kabul edip hayatına geçirmeye çalışan, insanlığa onuru için anlatmaya çalışan mümin ve muttaki devrimciler “İslamcı” kavramını kullanılarak dinci/yobaz/müşrik asalaklarla aynı kümeye konulmaya çalışılmaktadır.

“İslamcı” kavramı biyopolitika gereği egemenler tarafından üretilmiştir. Küresel egemenler ve onların köleleri burjuva sınıfı tarafından pozisyonlarını korumak, kendilerini yıkacak olan tek alternatif olan “İslam’ı” yok edip çıkarlarını devam ettirmek için pompalanmaktadır.

Batı bilgisi, epistemolojisi, felsefesi ile yetişen Müslüman kimlikler her zamanki/her şey gibi bunu da bünyelerine kabul etmişler; bireysel/toplumsal düşünce ve hareketlerini şekillendirmektedirler vahyi de ona göre yapılandırmaya çalışmaktadırlar. Sonuç, bozuk olanı kabul etmeyen vahiy hem insanı, hem de bilgiyi kusmaktadır.

Sonuç olarak ortaya çıkan durum “İslamcı” kelimesine hapsolmuş kimlikler Allah a değil egemen Tanrısına ibadet eder hale gelmiştir.

Allah’ın bilgisini kabul eden Müslüman, mü’min/muttaki/Allah’ın dostudur. Başka sembol/etiket/isim kabul edemez.

“İslamcı” kelimesi reddedilmeli kaldırılmalıdır.

No to Islamism!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Şûra Sûresinde Direniş ve Dayanışma Ahlâkı

Yayınlanma:

-

Şûra sûresinde direniş ve dayanışma ahlâkını/fıkhını işleyen hârikulâde bir bölüm var.

Bu bölüm belki de sûrenin en meşhur bölümüdür ya da bu bölümde yer alan kimi ayet ve kavramlar İslam tarihi boyunca, bir yandan da çağdaş dönemde tartışmalara sıkça mevzubahis olmuştur.

Sûreye adını veren “şûra” kavramı tartışmaların özünü oluşturmaktadır. Yukarıdaki paragrafta özellikle çağdaş dönemde bu bölümün sıkça tartışıldığını söylemiştim; özellikle Müslümanların, İslamcılığın yaşadığı krizlerin ele alındığı her tür düşünsel faaliyette mesele kaçınılmaz olarak “şûra” kavramına gelmiştir.

Batı karşısında yaşanan büyük, köklü ve sarsıcı mağlubiyetlerin ardından yine Batıya gerek fikrî düzeyde cevap yetiştirme, gerekse de mağlubiyetten bir an önce kurtulma kaygısı “şûra” kavramına kilit bir rol yüklenmesine sebebiyet vermiştir: Hanedanlıklar ve saltanat rejimlerinden kurtularak nasıl özgürleşecek; ilim, fen ve siyaset yolunda Batı gibi nasıl yol alacaktık? “Şûra” kavramı, Batı benzeri bir demokratikleşme sürecini bize armağan edecek miydi?

“Şûra” kavramını bağrında mayalayan Şûra sûresi ne diyordu bu duruma peki? Hangi bağlam ve bütüne bu kavramı yerleştirmişti?

Sûrenin 36. ayeti dünya hayatının, dolayısıyla ona bağlı zevklerin geçici olduğunu, Allah katında olanın ise daha iyi ve kalıcı olacağını beyan ediyor. Ardından da bu kalıcı ödül ve nimetlerin kimlere verileceği sıralanıyor.

Burada geçici olanla kalıcı olan arasındaki açık karşıtlık ve kalıcı olanın gaybî alanda vâr olacağına dönük metafizik vurgu dikkat çeker ve bu durum İslamî siyasetin membaını işaret eder. Tam olarak bu noktayı, bu mühim ve çarpıcı hususu işaretlememiz gerekmektedir. Bu hakikatin siyaset felsefesi tartışmalarında benzeri yoktur.

36 ile 43 arasındaki ayetleri bir bütün hâlinde okuyup değerlendirince ortaya çıkan siyasal kavrayışın imlediği direniş ve dayanışma ahlâkı perspektifiyle 37. ayetten itibaren sıralanan davranışlara bakalım. Bu davranışlar hep 36. ayetin ikinci bölümüne dönecek ve Kur’an tarafından ahiretteki kalıcı nimet ve ödülleri kazanma vesileleri olarak sunulacaktır.

İlk vesile 37. ayette sunulur: “bağışlanmaz günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınanlar ve öfke bastığında da kolayca affedenler [için][1]

38. ayette iç içe geçmiş prensipler, geniş bir ahlâk temeline oturtulmuş ilkeler bir arada verilir. “Rabbin çağrısına kulak vermek (Bu düstûr kulluğun tümünü ihata eden bütüncül bir vurgu olarak algılanmalıdır.) ve salâtta dikkatli ve devamlı olmak” bu ayette öncelikli olarak dillendirilir. Bir insan önce Allah’ın çağrısına kulak verir, O’nun mü’mini olur. Sonra onun razı olacağı bir kulluk düzeni/sistemi için mücadele eder. “Salat” kavramı o bütünü ifade eden mucizevi bir kavramdır ancak kendisine tarihsel akışta operasyon yapılmış, çok büyük çoğunlukla sadece “namaz” olarak karşılanmıştır. “Salât”ta dikkatli ve devamlı olmak dâimî biçimde teyakkuz durumunda olmayı, ayetlerin daha sonra sıralayacağı ilkeler bahsinde görüleceği üzere “direniş ve dayanışma” hâlini ikame edip yaşamsallaştırmayı ifade eder.

Rablerinin kalıcı ödül ve nimetine kavuşmaları için mü’minlerin yapmaları gerekenler sıralanırken sıra “şûra” kavramına gelir ancak bu kavram öncesi ve sonrasında gelen ayetlerden çıkarılması gereken “direniş ve dayanışma” ile vücut bulacak “salât”, amacına matuf olarak algılanmalıdır. Bunu tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor.

Bir siyasal anahtar kavram olan “şûra”nın metafizik bağlamda ele alınması bence yazının girişinde de vurguladığımız üzere siyaset felsefesi/teorileri bağlamında yürütülen tarihsel bütün tartışmalarda seçkin bir yerde durmaktadır. Ahiretteki kalıcı ödül ve nimetlere ulaşmanın şartı “şûra”ya inanmak ve onu pratize etmektir.

Bu durumda siyasal pozisyon almak imanın ve ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartlarındandır.

“Şûra”nın bu denli öne çıkan merkezîliği bir yandan şaşırtıcı, öte yandan bölümdeki ayetler toplamında tasvir edilen tevhidî direniş ve dayanışma hattı için normaldir. 37. ayetteki “bağışlanmaz günahlar”dan ve “hayâsızlık”tan kaçınma vurgusundaki temel ahlâkîlik şartı ile toplumsal mücadele hattındaki kişilerin  “öfke bastığında kolayca affedenler”den olmaları arasında kopmaz ve bütünleyici bir bağ vardır. Bu bağ, toplumsal mücadele sorumluluğunu taşıyanları pek tabii olarak “şûra”ya götürür. İşte o zaman iman tekâmül etmeye başlar.

Ele aldığımız bölümde 36. ayetten sonra gelen bütün ayetlerdeki ilke ve vesileler hep 36. ayette vurgulanan kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Burada bir aşamalılıkla karşı karşıya kaldığımız unutulmamalıdır. Temel ahlakî duruşu kuşanıp toplumsal mücadele içinde hangi amaca doğru, hangi ilkelerle yürünüleceği kayıtlanmıştır. “Salât”a giden yolda diğer kardeşleriyle “şûra” mekanizması çerçevesinde yola koyulmuş, seyrüsefer öncesi ve sırasında nefsini terbiye etmiş, mücadele hattı boyunca yol arkadaşlarına ve muhataplarına karşı öfkesini kontrol altına alabilmiş, şirk ve zulümden, zina ve katlden uzak durmuş, “infak” ile dayanışma sorumluluğunun zirvesine yükselmiş mü’minlerin tablosu bu anlatımda belirginlik kazanmaktadır.

“Şûra” kavramına ve kavramın işlevine tekrar dönmek kaydıyla devam edelim. Bütün bu birlikteliğin esas itibariyle odaklandığı, tabiri caizse bam teli mesabesindeki menzil 39. ayetteki vurgu olmalıdır: “(36. ayette vaat edilen kalıcı nimetler) … bir zorbalık ile karşılaştıkları zaman kendilerini savunanlar [için](dir).

Bütün bu ayet toplamının ıslah maksatlı, ıslahın büyük parça ve basamağının ise direniş hâli olduğu böylece Kur’an tarafından tespit edilmiş bulunuyor. Zorbalığa, zulme, baskı ve sömürüye karşı direniş haktır ve ahiret günü kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Direniş, “salât”a giden yolda kaçınılmazdır, belki “salât”ın bizzat kendisidir, muhakkak ve ancak “şûra” ile ikame edilip sevk ve idare olunabilir. Bütün bu halkaların oluşturduğu zincir iman edenleri cennetteki kalıcı nimetlere ulaştırır.

Bu yürüyüşün ya da benzetmemizden mülhem halka halka oluşun büyük bir hassasiyetle icra edilmesi gerekir yoksa kalıcı nimetlere ulaşmak mümkün olmaz. O hassasiyetin çerçevesi de 40. ayette çizilmiştir Rabbimiz tarafından ve direniş ahlâkının zirvesidir, benzeri yoktur: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir; o halde, kim [düşmanını] affeder ve barış yaparsa mükâfatı Allah katındadır, çünkü O, zalimleri sevmez.”

Demek ki “salât”a giden yolda “şûra” kılı kırk yaran hassasiyetlerle gerçekleşmelidir. Omuz omuza vermiş, infakla dayanışmanın zirvesine ulaşmış bütün hırs ve intikam arzularından arınmış, hem yoldaşlarına hem de muhataplarına öfkeyle muamele etmeyen, kendi ahlâkî bütünlüğünü ikmal ederek örnekliğini yetkin bir şekilde inşa edebilmiş öznelerin “şûra”sı, adalet ve hakkaniyetin ideal seviyesini amaçlamalıdır. İnsanlığı kurtaracak, Hz. Peygamber’in eşsiz bir şekilde modellediği merhamet ve adaleti sergileyecek tutum “şûra” tarafından ısrarla en önde tutulacaktır.

Şûra sûresi 40. ayette dikkat çekilen hassasiyet modern dönemde sanırız ki en çok Aliya İzzetbegoviç tarafından temsil edilmiştir.[2] Zalim düşmanın kötülüğünü intikamcı bir hırsla kuşanmayı reddeden ve nefislere ağır gelse de ahlakilik hassasiyetinde ısrar eden ve bunu bir örneklik olarak Müslümanlara armağan eden Aliya’nın tavrı insanlığın semasında bir yıldız gibi parlamaktadır.

Kendini direniş örgütü, hareketi ya da çevresi olarak tanımlamış herkes ancak bu hassasiyeti hayata geçirebildiği ölçüde ahlaki üstünlüğü ele geçirebilecek ve mutlak sûrette bütün tezvirat ve kara propagandaya galip gelecektir. Ahlaki üstünlük yitirildiği ve direniş zulüm üretmeye başladığı an insanların bellek ve vicdanında hakikat ağır bir yara alacaktır. Bu yaranın kolay kapanmayacağı ve düşmanın açtığı yaradan çok daha fazla kanayıp bünyeyi tahrip edeceği açıktır. O nedenle “şûra” bu minvalde aşırı duyarlı bir sinir ucu toplamı olmalıdır.

Bütün duyarlılıklara rağmen haklı bir direniş kimi çevrelerce mahkûm edilmek istenebilir oysaki zulme karşı direniş haktır! Bunu 41 ve 42. ayetler teyit eder: “Zulme uğradıklarında kendilerini savunanlara gelince; onlara hiçbir suç isnat edilemez ancak [başka] insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar suç işlemişlerdir: onları şiddetli bir azap beklemektedir.

Bölümün sonundaki 43. ayet, ahlakî hassasiyeti zirveye çıkarmaktadır. Burada, “sıkıntıya göğüs germe ve affetmenin gönülden istenen bir davranış olduğu”nu beyan eden Rabbimiz direniş ve dayanışma ahlâkını vahiyle çerçevelemektedir. Zulme karşı direnişin sinir ve tahammülleri tahrip edip zayıflattığı bir aşamada mü’min örnekliğine gölge düşürmeyecek bir tutum tavsiye edilmekte, af ve bağışlama rejiminin insanlık için tek hakiki kurtuluş olduğunun altı çizilmekte, böylece cennetteki kalıcı nimet ve ödüllere ulaşmanın bir başka mümkün yolu gösterilmektedir.

Direniş ve dayanışma ahlâkının “şûra” kavramını merkeze alarak büyük bir ahlâkî hassasiyetle ilerleyen yapısı bölüm boyunca hep 36. ayete irca olunan gaybî bağlanışla ilintilendirilmektedir, bunu görmüş olduk. Dolayısıyla temel siyasal bir organizasyon ya da anlayış olarak “şûra”, temel ibâdî bir yükümlülüktür, bu bahiste benzeri yoktur. İman ve teslimiyetle ilgilidir, doğrudan ahirete dönük sonuçlar doğurur. Şûra sûresindeki ölçülere göre “şûra”ya katılmak ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır, her mü’min için Rabbimizin, ifa edilmesi gereken temel buyruklarındandır. Bütün diğer emirlerle doğrudan aynı seviyededir.

Demokrasi ve “şûra” tartışmalarında ihmal edilen temel yönler bu değerlendirmeler ışığında gün yüzüne çıkmış olmalıdır. Her mü’minin doğrudan dâhil olduğu ve neticesinde ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmayı mümkün kılacak ıslahı hedefleyen direnişi dayanışmayla örgütleyen bir işleyiş mekanizması olarak “şûra” bütün siyaset teorilerinin ötesinde, bambaşka bir yerde durmaktadır.

Hayatın ifsada karşı bir ıslah yükümlülüğü içinde seyreden çizgisi içinde devredilemez sorumluklar bahsinde sıralanan ve birbirleriyle irtibatlandırılılarak zincir kılınan halkalar ancak dev bürokratik devlet mekanizmalarının dışında ve hatta onlara rağmen, küçük ama dayanışma ve ittifakı önemseyen birim ya da topluluklarla mümkün kılınabilir. Hantal bürokratik, siyasal mekanizma ve yapıları bir arada tutmak ancak diktatörlüklerin işidir.

Ahiret yurdundaki kalıcı nimetlere ulaşmanın yol ve yöntemlerini direniş ve dayanışma ahlâkı ilkeleriyle sunan Şûra sûresindeki bu bölümle ilgili yazımızı sûrenin başka bir pasajındaki çarpıcı ilkeyi içeren şu iki ayeti ekleyerek bitirelim:

İmana erip doğru ve yararlı işler yapanları ise [cennetin] çiçek dolu bahçelerinde [bulacaksın]; onlar Rablerinin katında diledikleri her şeye sahip olacaklardır: [ve] bu, büyük bir lütuftur, ki Allah onu iman edip doğru ve yararlı işler yapan kullarına bir müjde olarak vermektedir. De ki, [ey Muhammed]: “Bu [mesaj] karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı sevmenizden başka bir şey beklemiyorum”. Kim güzel bir iş yap[ma erdemine ulaşır]sa ona daha büyük güzellikler bağışlarız: ve gerçek şu ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir. (Şûra, 22-23)

Burada, üzerinde tefekkür ettiğimiz ayet grubundaki direniş ve dayanışma ahlâkına bir başka kıymetli ilke ekleniyor. Ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmak için yol arkadaşını sevmek, onunla her dâim dayanışma hâlinde olmak!

[1] Uzak durmanız emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, [küçük] kusurlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir meskene yerleştiririz. (Nisâ, 31)

[2] Düşüncesi ve Pratiğiyle Aliya İzzetbegoviç, Oğuz Bingöl, Tasfiye dergisi, sayı: 56

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM