Connect with us

Köşe Yazıları

Cinsel Özgürlük Söylemi

Yayınlanma:

-

Aktivizm

LGBT aktivistlerine bakalım: Cinsel yönelim veya tercihiyle tanınma, kabullenilme mücadelesi veriyorlar. Cinsel kimlikleri varoluş hâline gelmiş ve bunu gizleyip iki yüzlü davranmıyorlar. Heteroseksüelliğin kamusal, siyasal her alanda takdimini mümkün kılan haklara homoseksüelliğin, biseksüelliğin ve diğerlerinin sahip olması için uğraşıyorlar. Toplumsal cinsiyet dayatmasını kırmak için siyasileşmek zorundalar. Kişisel olanı politik olarak kodluyor ve özel alana hapsedilen cinsel kimlikleri aktivizmle kamusal alana taşıyorlar. “Ya dostsun ya düşman!” şeklinde hırçın bir siyaset yürütüyorlar.

Genetik, hormonal, nöroanatomik, çevresel veya tercih ortada bir LGBT gerçekliği var. Beden, arzu ve duygu yasakla engellenemiyor, yolunu bir türlü buluyor.

Kimi ulus aşırı şirket, devlet, siyasî oluşum, dernek, oyuncu, şarkıcı, yazar vs. LGBT’yi normalleştirip yayıyor. İşin içinde bar, kafe, otel, tatil köyü, tur, festival gibi koca bir pazar da mevcut.

Eşcinsel hareketler içerisinden baktığımızda kimi ülkelerde nikâh hakkının olması bir kazanımsa da devlet ve evlilik kurumu tartışmalı konular. Eşcinsellik devletin evlilikle tanıdığı bir hâl alınca diğer cinsel kimlikler dışarıda kalıyor.

İnsan iş gücünün çok gerekli olduğu dönemlerde aile, sermaye açısından işçi üretim yeriydi. Dijital çağda insan atıl konumda olunca eşcinsellik sermaye nezdinde kabul görmeye başladı.

Yıllar içerisinde eklemeler yapılan LGBT şemsiye bir kısaltma olsa da kendi içinde yekvücût değil. Bu harflere, aralarındaki çekişme ve farklara değinmeyeceğiz. Ancak örnek vermek adına ameliyatla cinsiyet değiştiren transseksüele (hepsi ameliyat olmuyor) kimi eşcinsellerce yapılan eleştiriyi vurgulayabiliriz: Onlar mevcut kadınlık ve erkeklik rollerini benimseyip geleneksel biçimde yaşamakla sistemi yeniden üretiyor.[1]

Cinsel Özgürlük

LGBT’ye dinen, örfen karşı çıkışlar nefret söylemi veya suçu kapsamına çabucak alınabiliyor. Oysa kendileri heteroseksizm adına neler sarf etmiyor! Tabi şiddete uğramaları, öldürülmeleri kabul edilemez.

Lût kıssası, antik Yunan, antik Roma eşcinsellik anlatısıyla nam salmıştır. Divan şiirinde, halk türkülerinde oğlancılığa dair bolca malzeme derlenebilir. Filan padişahın oğlan seviciliği, halktan evli erkeklerin oğlan düşkünlüğü anlatılır durur. Böyle örnekleri çoğaltmak durumu elbette olağanlaştırmaz.    

İslâm, kadın ve erkek arasında uygun şartlar dâhilinde nikâhlı ilişkiden yanadır. Diğer hiçbir cinsel ilişkiyi kabul etmez. Lût kıssasını eğip bükerek türlü cinsellikleri meşrûlaştıranlar var. Kimi dindar  “Bunlar haramsa bile Allah’ın insanları yargılayacağını, bu durumun kimseyi ilgilendirmediğini” söylüyor. Bu söylem “dini insanın içine hapseden katı laik anlayışa” paralel şekilde dini toplumsallıktan bireyselliğe havale ediyor.

Metni zorlama yorumlarla kendine uydurarak müslümanlıkta ısrar edenlerin Lût kıssasıyla ilgili iki görüşüne değinelim: Birincisine göre Lût kıssasında eleştirilen eşcinsellik değil tecavüz ve zorbalık. İkinci görüşe göre heteroseksüel erkeklerin melek kılığındaki erkeklere meyledip biseksüel davranmaları kınanmıştır yoksa eşcinseller başımıza imam bile olabilir.

Queer Düşünce

Queer’in anlamlarını şöyle sıralayabiliriz: meçhul bir orijine sahip olan, hasta ya da kötü hissetme hâli, heteroseksüel olmayan, karanlık, sapkın, eksantrik.[2]

Yukarıdaki açıklama girişiminde queer için tanımlama güçlüğü, belirsizlik öne çıkıyor. Evvelde “ibne” anlamında kullanılmışsa da 80 ve 90’lı yıllarla beraber ayrımcılığa maruz kalan kimlikleri ifade etmektedir. Kendisi bir kimlik değildir.

Queer düşünce, feminist ile eşcinsel hareketlerden beslenmişse de onlardan kopmuştur. Feminizm, “kadın” diye bastırdıkça “erkeklik” varlığını sürdürecektir çünkü kadın-erkek ikiliği birbirini besler. Trans kadınların kimi feministlerce dışlanmasına karşılık queer teoride “kadınlık özü”nün olmadığı vurgulanır. Eşcinsel hareket içerisinde de beyaz erkekler baskın ve onlar başka kimlikleri ötekileştiriyor.

Queer okumaya göre tarih içerisinde inşâ edilmiş kadın-erkek ikiliği aşılmalıdır. Cinsiyet, iktidar içeren bir yapı arz eder, dolayısıyla reddedilmedir. Cinsiyet; doğuştan sabit ve istikrarlı değildir, oluşum hâlindedir.

LGBT barındırdığı cinsiyet ve kimliklerle ayrımcılık içerir. Queer; hetero veya homo normlara karşı olup cinsiyetsiz, kimliksiz ve kategorisiz tahayyüldür.

Sonuç yerine

Queer düşüncenin aksine Allah insanı kadın ve erkek olarak yaratmıştır. Hünsâ veya cinsel organı olmadan doğmak olsun diğer etkenler olsun yaratılışta iki cinsiyetin ötesi yoktur. Hünsâ/intersex üçüncü cinsiyet değildir.

İslâm’ın haram saydığı -kadın ve erkeğin nikâhsız ilişkisi dâhil- her türlü cinsel yaşantının mahrem alanda kalmasına dair söylemler duyarız. Bunlara dikkatli baktığımızda tercih, insan hakkı ve günah işleme özgürlüğünden ziyade heteroseksüelliğin çoğunluk olduğuna dair güven göze çarpar. Tabi, mesele kalabalıkla onanma değil LGBT çoğunluk da olsa sapkındır. Nesli/ekini ilgilendiren cinsellik konusu toplumdan bağımsız değildir. Buradan da faşizm üretircesine “Herkesin özeline Platon’un devleti gibi müdahele edelim.” demiyorum.

Özgürlük söylemi her yeri etkiliyor ve dönüştürüyor. Lût kıssasını cinsel özgürlük bağlamında ele alan yorumlara değindik. Sol söylemlere baktığımız zaman da ibrenin sınıftan feminizm ile cinsel özgürlüğe kaydığını görüyoruz.

“Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?”[3]

 

[1] Pınar Selek, Maskeler Süvariler Gacılar, Ayizi Kitap, s. 75, Ankara, 2014.

[2] Judith Butler, Bela Bedenler, Sayfa 250, Pinhan Yayıncılık, Mart, 2014.

[3] Jean Baudrillard, Kötülüğün Şeffaflığı, s. 10, Ayrıntı Yayınları, Ankara, 2010.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Edebiyattan Pek Anlamam

Yayınlanma:

-

Bir söz, bir sözcük, bir fotoğraf karesi, bir bilgi kırıntısı zihnimize girdiğinde nasıl bir hale dönüşür, neye nasıl yol açar, bunu kestirmek kolay değil. Yediğimiz içtiğimiz vücudumuzda nasıl bir işlemden geçiyor, az çok biliyoruz. Peki ya okuduklarımız, gördüklerimiz zihnimizde nasıl bir süreç izliyor?

Öyle zannediyorum ki hayatta işimize yaramaz sandığımız, “alakasız” görünen bir bilgi bile insanın zihninde bir süre demini aldıktan, başka bilgilerle etkileşime girip harmanlandıktan sonra bir ilgiye, oradan da geçerse somut bir hamleye dönüşür.

İlme hürmet ve algıları açık tutarak merakları beslemek, değeri ölçülemez bir hazinedir.

Ernest Hemingway’in İhtiyar Adam Ve Deniz adlı kitabından altı çizili şöyle bir cümleyle karşılaştığımızı düşünelim: “Erkek yenilgi için yaratılmamıştır. Erkek mahvedilebilir ama yenilmez.”

Bu sözle “erkek olmak” ve ilişkili olarak “kadın olmak” üzerine düşünebiliriz. Ernest Hemingway de kimmiş diye sorup araştırabiliriz. Yahut, yazarı veya kitabı, okumak üzere adım atabiliriz. Bu isim ve kitabı, zihnimizin bir kenarına, “ileride bakarım” notuyla iliştirebiliriz. Bu bilgiyi zerre umursamayıp derhal çöp kutusuna yollamak da pekâlâ mümkün. Seçenek çok. Birini işaretlemek veya soruyu boş bırakmak herkesin kendi bileceği iş. Netice, büyük düşünürümüzün taksirle buyurduğu gibi: Herkesin hayatına kimse karışamaz.

Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmi izleyenler lise öğrencilerine hayat dersi olan dizeleri, o dizelerin şairini hatırlıyorlar mı?

bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben /ben gittim daha az geçilmişinden” (Robert Frost)

Yollar ayrılır ve bir tercihte bulunmak durumunda kalırız sıklıkla. “Herkes” ve “hiç kimse”yi ihtiva eden seçenekler işaretlenir ya büyük oranda. 

Büyülü gerçekçiliğin ustası Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez, nevi şahsına münhasır anlatım tarzını, “en fantastik şeyleri en normal şeylermiş gibi anlatan” büyükannesinden miras aldığını belirtmişti. 1982 yılında Nobel Ödülünü alırken, konuşmasında William Faulkner’i ustası olarak anmıştı.

Geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir diyen Faulkner’in romanlarında “geçmiş, şimdinin yakasını bırakmaz.”

Hukuk Edebiyat Okuma Grubumuzun bu sezonki 14 kitaplık listesinde “Kırmızı Pazartesi” ve “Döşeğimde Ölürken” kitaplarına yer vermemiz tevafuk olmuş.

Afro-Amerikalı Nobel ödüllü yazar Toni Morrison, bir konuşmasında, Amerika’nın kölelik tarihine adanmış hiçbir anıtı, hatta yol kenarında bir bankı bile olmadığını söylemiş. Bunun üzerine, 2008 yılında, Güney Carolina’da Charleston yakınlarında kendisine adanmış bir anıt dikilmiş: Yol Kenarında Bir Bank (A Bench By The Road).

Edebiyatla biraz ilgili biri “Uğultulu Tepeler” romanını okumamışsa bile duymuştur. Emily Bronte’nin bu tek kitabı dünya klasikleri içinde özel bir yere sahiptir. Emily’nin, edebiyata meftun üç kız kardeşten biri olduğunu biliyor muydunuz? Bir kardeşi (Charlotte), “Jane Ayre”, diğeri (Anne) ise “Agnes Grey” romanının yazarıdır. Victoria dönemi yazarı üç kız kardeş ve üç klasik. Hayli sıra dışı bir başarı.

Pek çok yazar henüz ilk kitaplarında büyük başarı elde etmiş, edebiyat dünyasına adını yazdırmıştır. Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger’in, Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar’ın, Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin, İnsancıklar ise Dostoyevski’nin ilk romanıdır.

Şilili dünyaca ünlü şair Pablo Neruda 1971’de Nobel ödülünü alırken yaptığı konuşmada “en iyi şair, günlük ekmeğimizi yapandır: Kendisinin tanrı olduğunu düşünmeyen, köşedeki fırıncı” diyerek şiire ve şaire bakışını veciz biçimde ortaya koymuştu. Neruda, Walt Whitman’ın resmini çerçeveletip evinin duvarına astırmıştı. Resmi duvara asan marangoz “portre büyükbabanızın mı” diye sorunca, Neruda “evet” cevabını vermiş.

Lev Tostoy’un ne büyük bir yazar olduğunu anlatmaya gerek yok. Time Dergisi’nin 2007 yılında yayınladığı, dünyanın en büyük romanları listesinde Anna Karenina birinci, Savaş ve Barış üçüncü sırada yerini almış.

Azizlerden daha çok, yenik insanlara yakınlık duyarım” diyen, iyi bir kaleciyken tüberküloza yakalanınca bu hayalinden vazgeçen Albert Camus doğma büyüme Cezayirlidir.

Stephen King dünyanın en ünlü ve üretken yazarlarından biri. Pazarı yılda birden fazla Stephen King romanlarıyla boğmamak için uzun süre takma adla da roman yayınlamış. Ne kadar düşünceli bir insan! (Yoksa o bir ahi mi?)

Siyasi mahkûm olarak Sibirya’da dört yıl çalışma kampında kalan Dostoyevski’nin okumasına izin verilen tek kitap İncil’miş.

Kim demiş edebiyat karın doyurmaz diye? J. K. Rowling’in Harry Potter ve Ölüm Yadigarları adlı kitabı 2007 yılında yayımlandığı ilk gün 11 milyon satmış. (Siz yine de üniversite tercihlerinde ilk sıraya Edebiyat Fakültesi’ni yazmayın!)

Ben edebiyattan pek anlamam, bu bilgileri “Edebiyattan Pek Anlamam” adlı kitaptan seçtim. Bilgilerin ilgilere dönüşmesi, ilgilerin yeni yeni kapılar açması temennisiyle. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

GÜNDEM