Connect with us

Yazılar

Ölüler Nüfustan Düşürülmez – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

İnsanın bir yere ait hissetmesi için kaç nesil geçmesi gerekiyor? Sürekli ayağını bastığı toprakta başka yerlere özlemle ne kadar yaşanabilir? Kabul edelim ki bu sürdürülebilir bir durum değildir. İnsanın üzerinde yaşadığı toprağa ait hissetmesi için geçmesi gereken uzun bir zamanın yanında bir dolu saik vardır. Bunlardan biri, toprak altında yatan akrabalardır. Bir muhitte bir ailenin mezar sayısı ne kadar çoksa, o kadar kabul görür insanlar arasında.

Milletlerde de böyle değil midir? Büyük savaşlar, işgaller hep birer mezar olarak düşünülebilir. Çanakkale’yi en yakın örnek olarak anabiliriz. Sebebi ne olursa olsun Sarıkamış da bunlardan biridir, en yakan örneklerdendir. Sadece vatan saydığın yerleri korumak değil, işgal amaçlı gittiğin yerleri bile, oralarda ölülerimiz var diye daha çok sahiplenir milletler. Tâ Avustralya’dan her sene gelenleri buraya çeken nedir? Terk etmek zorunda kaldığın yerlerdeki mezarlar uluslar arası anlaşmalarla korunur, hep bir geri dönüş ümidi olarak bakılır. İnsanın illaki kutsal sayılan bir olayda ölmesi değil, sadece ölmesi bile gelecek nesillerin aidiyetini artırır. Ölen kişi sevilmeyen işler yapmış olsa bile, bu böyledir.

Madencilerin bir sözü vardır: “Alınyazımızı toprağın üstü değil, altı tayin eder.” Bu mezarlar için de söylenebilir, tarih için de. Ama bir farkla:  Toprağın altındaki madenleri değiştiremeyiz de ölülerin kıymetini veya tarihin akışını kendimize göre yeniden yorumlayabiliriz.

***

Bir muhite taşınan ilk nesil toprak altına girmeye başladığında sonraki nesiller daha çok oralı olurlar. (Artık “Sen de hiç oralı değilsin ha!” denmez onlara.) Aile mezarlıklarının özene bezene yapılmasının ve cenazelerin memlekete götürülmemesinin bir sebebi de budur. Bu, hem ölenlerin zaten burada doğmalarından hem de çocukların ölülerini yanı başlarında istemelerinden kaynaklanıyor. Öte yandan memlekete gömmek istemek de anlaşılabilirdir, ölü de olsa kendilerini temsil eden birinin oralarda da bulunması, bu yolla küçük de olsa bir söz hakkı ve sahiplenme duygusu temini elde etmek istemeleridir. Ülkemizde köyden şehre göç eden hiç kimse ayağını kesmez eski toprağından. Yurt dışından gönderilen cenazeler için devletlerin bütçe ayırdığını duymuştum, onların gözünden bakınca gayet mantıklı. Çünkü yabancıların mezarlıkları ne kadar kalabalıklaşırsa kalıcılıkları ve söz hakları da o kadar artacaktır.

Gölcük’ün Ulaşlı köyü şimdi sahildedir. 1956’daki heyelandan sonra sahile indirilen köylü senelerce ölülerini yukarı köye taşımış. Çünkü zaten neredeyse her gün dağ bayır demeden oralara çıkıyor, bağ bahçe işliyor, ormandan odun getiriyorlardı. Devlet aşağısını zorunlu kılsa da insanların irtibatı hiç kopmadı yukarıyla. Sahilde ilki 1958’de açılan mezarlar da yabancılara aittir. 1 Mart 1958’de Körfezde fırtınaya yakalanıp batan hayli hüzünlü olaylar barındıran Üsküdar Vapurundan getirilen cenazeler, artık yeni mezarlığın açılmasını gerekli kılmış. Sonraki süreçte de yukarı köye cenaze taşımalar devam etmekle birlikte çoğunlukla aşağı defnedilmiştir insanlar. Çünkü yukarı köyde doğmayan, artık orada yaşamayacak olan nesiller yakınlarının sessiz de olsa yanlarında yatmalarını ister.

Ulaşlı’nın yerlilerinden olup olmadığınızın bir göstergesi de yukarı köyde mezarınızın olup olmadığıydı. Bizim sülalenin yukarıda hiç mezarı yoktur mesela, arazimizin de olmamasının yanında. Olsaydı oralara başka türlü bakar, samimiyetle sahiplenirdik. Bizimkiler başka bir köyden (Akpınar) inip yerleşmişler aşağı Ulaşlı’ya. Beş erkek kardeş olan dedemlerin en büyük çocuklarından biri olan babam 3-4 yaşlarındayken gelmişler sahile. Daha önce de gidip gelirlermiş elbette. Başka akrabalarımız yerleşmiş bizimkilerden önce. Ama bizim kesin inmemiz 60’lı yılların başıdır. Büyük dede zaten onlar çocukken öldüğünden dağ köyüne defnedilmiş. Ama annelerini de oraya götürmüşler, 1986’da ölmesine ve Akpınar 25 km. uzakta olmasına rağmen. Şimdi bizim neslin gidip bulamayacağı, uzak bir yer olarak orada yatıyorlar. Acaba aşağıya gömülseydi ninemiz, Ulaşlı’ya bakışımız nasıl olurdu? Nineyle aynı yıl ölen torunlardan, babamın amcaoğlu Ulaşlı’da metfun mesela. Nine gibi onu da çıkarmamışlar Akpınar’a. Çünkü ninenin kocası oradaydı ve Abdullah amcanınsa anne babası buradaydı.

Çocukken Ulaşlı mezarlığına her gittiğimde sülalemizden de ölüler arardım. Birkaç taneden başka bulamayınca üzülürdüm. Uzak akraba mezarlarını gezerdik bir teselli olarak. Bunu yapmamızın altındaki sebep, bu yazının temeline yerleştirmeye çalıştığım hissiyattı. Abdullah amcanın cami lojmanı inşaatında çalışırken ölmesi bize safça, çocukça bir gurur verirdi. Çanakkale’de ölen dedesinden bahsetmesi gibi birinin, biz de dillendirmesek bile içten içe hissederdik bunu. Sonra sonra mezarlıkta çoğalan nüfusumuz ve adresler aidiyetimizi artırdı. Ben kendimi bilmeye başladığımda bir elin parmaklarını geçmeyen akraba mezarlarımız, 2010’lu yıllarda doğan çocuklarımız için uzun süre mezarlıkta kalmayı gerektiren bir yekûna ulaşmıştı. Bu bekleyiş insanda değişik bir güven hissi uyandırır. Yahya Kemâl’in nüfusu iki katı söylemesi üzerine şaşıran muhatabına verdiği “Çünkü ölülerimizle yaşıyoruz.” cevabını hatırlayın.

1999’dan itibaren mezarlıkta bu sefer ayrıcalık sağlayan bir bölüm de “deprem şehitleri” kısmıydı. Bizim hiç akrabamız yoktu depremde ölen. 2200 nüfuslu köyde 72 kişi ölmüş olmasına rağmen aralarında bizim en yakınımız dayımın baldızı, eşi ve çocuklarıydı. Komşularımız da vardı tabii, her gün oyun oynadığımız arkadaşlarımız vardı ama birinci dereceden akrabalarınız gibi değildi bu his.

Ölüm birçok şeyi kökünden hâlleder, dertleri ıstırapları bitirir. Kesin konuşur, tereddüde mahal bırakmaz. Bir görevi daha vardır ölümün, sadece öleni değil geride kalanları da toprağa bağlar. Birisine nereli olduğunu sorduğumuzda aslında “ölülerinin nerede gömülü olduğu”nu da sormuş oluruz. İnsanların yakınlarının mezarını bilmeleri yerleşik olmayla ilgilidir, göçerler bundan mahrumdur ve bu yüzden hem hiçbir yerli ve hem her yerlidirler. Başka göçlerde rastlarlarsa ziyaret ederler, o kadar.

Son söz: Bana bütün bunları yazdıran, 19 mevsim boyunca görev yaptığım Hakkâri’nin Taşbaşı köyünde mezarlığın olmamasını bugünlerde yeniden düşünmemdi. Onlar da eski köylerine götürüyor cenazelerini. Eski köyleri, Kelétan; malum köy boşaltmaları sırasında terk etmek zorunda kaldıkları yaylaları… Ben doğduğumda artık yukarı Ulaşlı’ya cenaze taşınmıyordu, ama Taşbaşı daha o dönemleri geçememiş, zor da olsa, keçi yollarındaki tehlikeyi göze alarak hâlâ eski köye taşıyorlar. Tamam, köyde zaten adım atacak yer yok. Yaşayanların bile sıkış tıkış yaşadığı bir yerde bir de ölüler için arazi tahsis etmek ne kadar mantıklıdır? Ama bundan daha önemli bir detay var aslında. Cenazelerin yukarı köye götürülmesi, aşağıya tam yerleşilemediğini gösteriyor. Yirmi yıldır yaşadıkları köyde canlıların selameti için toprağa saplanan on binlerce kazmadan biri de tek bir mezar için vurulduğunda aidiyet daha hızlı gelişecek.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Çocukluğumuz: Kediler ve Kirpiler – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çocukluk döneminde, bizim evde ailenin küçük fertlerinin birer kedisi olurdu.

Her kedi için ya ahşaptan ya da kartondan kutu şeklinde barınaklar yapar, onlara çocuk aklımızla hizmet etmeye çalışırdık.

Sabahları uykudan kalkar kalkmaz da belki daha kahvaltı yapmadan ilk işimiz yaşadığımız şehrin kasaplar çarşısına uğrayıp günlük et aldığımız kasap amcadan  “kedi eti” istemek olurdu.

Yanlış okumadınız; para ile almak değil, “isteme” yoluyla kedilerimiz için et talebinde bulunurduk.

Kasap amcamız, karkas şeklinde müşterilerine istedikleri kadar sattığı etin yenilmeyen kısımlarından verirdi. Onları getirir, kedilere ikram ederdik.

Her birimizin kedisinin bir de adları vardı: Nevbahar, İlkbahar, Sonbahar vs…

Kediler tamam, biz çocuklarındı; onlara etlerini de biz gider getirirdik ama zahmetin çoğunu da annelerimiz ve ablalarımız çekerdi.

Yeri gelir, onları “çok kirlendiklerinde” avlunun ortasında bulunan havuzda yıkar, kurular ve güneşe salarlardı; tüylerinin arasında en ufak bir su damlacığı kalmasın diye. Zira ıslaklık kalınca zavallılar hava değişiminin azizliğine uğrayıp üşütebilirlerdi!

Bunları bizim düşünmemiz o zamanlar pek mümkün değildi.

Dememişler miydi eskiler; “İşi ustasına ver, beş kuruş da fazla ver!” diye!

O zamanın kedileri, şimdiki gibi onları, insan yavrusundan daha çok sevmeye başlayan “insansız yalnızlar”ın yaptığı üzere, bir mal gibi alınıp satılan cinsten değillerdi.

Adeta, bir teyzemizin “Bizim kedi yavruladı, onlardan birisini biraz büyüsün sizin çocuğa verelim.” diyerek bir kutudan, muadili bir başka kutuya aktarılır, sahiplenilirdi.

Böyle bir durum, evden beslenen köpekler ve yavruları için de geçerliydi.

Gerçi, onlar daha çok kırsal kesimde, özellikle de bağlık alanlarda alıkonulurdu ki, onun da hikmeti başka idi.

Bu hayvanları sahiplenmek, onlardan “güvenlik” için yararlanmaktan ziyade, yetişme çağında olan çocuklara merhamet etmeyi, merhametli olmayı sağlamaktı.

Zaten merhamet eğitimi, her şeyden önce, insanın yekdiğeriyle ilişkisinden önce, kedi gibi hayvanlar üzerinden verilirdi. Ki, o işin ilk ve en önemli aşamasıydı. Eğer bugün, az çok merhamet duygusuna sahip isek, o, belli bir müfredatı, çizelgesi vs. olmadan verilen o dersler sayesinde olmuştu.

Bu merhamet duygusu, onlara göre değil, bize göre, bazı özelliklerinden dolayı, o da yanlış bir algıyla “vahşi” olarak tanımlanagelen bilumum hayvanlara yönelik bir duygu olarak şahsiyetimizin oluşumuna etki etmişti.

Nereden nereye…

Ahmet Örs’ün de vurguladığı üzere, insanın yaşadığı şehrin, ona arız olan kaos ve keşmekeş durumundan dolayı “turisti ve müşterisi” olmadığımız dönemlerde yaşadığımız/yaşamaya çalıştığımız “merhamet seansları”nın bir gün sonuna geldiğimize şahit olmuştuk.

Çoğu tek katlı, avlulu -bahçeli- evlerimizin yerine ne eskiye, ne de yeniye benzeyen, bir açıdan bize sığınma ve barınma imkânı sunan ama bizleri tabiattan koparan apartman katlarında yaşamaya mahkûm olmuştuk.

Bu mahkûmiyet bir dönem sürdü. Halen sürdüğü de aynıyla vâkî…

Ne zaman ki, yaşadığımız konut apartman da olsa, -tüm binanın ortak dış alanı olan- bahçede, sabah vakitlerinde, karga türlerini -saksağan, alakarga- ağaç tepelerinde, dallarda ya da yerde görmeye başladık. Serçeleri de hâkeza…

Bir de ev bahçeye yakın bir yükseltide ve kargaları, serçeleri, börtü böceği görebilecek bir konumda ise, ne kadar sıkıntılı ve üzüntülü iseniz de, onların varlığı size terapi gibi gelir.

Bunu esas kırsalda yaşamak daha anlamlı ve güzel olurdu.

Şehrin dağdağası, keşmekeşi, kaosu ve stresi adeta sizi teğet geçmiş olur.

Karga, serçe ve börtü böceğin bu sabah seansına bir de temiz havada, akşam saat 11.00 ila 12.00 arası, kendisine binanın altında yuva yapmış olan bir kirpinin de eşlik ettiğini görmek, var olan seansın bir gününün tamamlanmış olması demekti. Bu seans, açık bir havada, yaz boyu aynı saatlerde hiç aksamadan devam edip dururdu.

Kirpi derken birden aklıma geldi: Yine çocukluğumuzda, evimizin avlusunda ya da inşaat için bir yere yığılan taşların aralarında kirpi görmek alışıldık şeylerdi bizim için.

Farklı bir canlıydı o; yalnız başına yaşayan, akşam serinliği çöktüğünde meydana çıkan, bahçeyi kolaçan edip bir baştan bir başa ağır ağır dolaşan, daha sonra ise gözden kaybolan ve kolay kolay da objektiflere poz vermeyen kirpi dünden bugüne ilgi alanımdan çıkmadı desem abartmış olmam.

Etinin bazı hastalıklar için iyi geldiği de rivayet edilir. Gerçi onu yakalayıp kesmek, derisini yüzmek ve etini çıkarmak ise başlı başına bir iştir herhalde! Öyle her babayiğidin işi olmadığının tecrübe ile sabit olduğu söylenir. Bir defa, sırtı ok misali sivri dikenlerle koruma altına alınmıştır. Yiğitsen, “Buyur başla!” derler insana.

Bunların yanında, bir de şehrin dağdağasının yanında, gece el, ayak çekildikten sonra gölet gibi yerlerden gelen kurbağa sesleri ile bazı villaların müştemilatı hükmünde olan kümeslerden gelen horoz sesleri de şehre eski dönemlerini az da olsa hatırlatıyor. Hem onlara merhamet, hem kendimizi eğitmek ve hem de şehrin elde kalıp bakirliğini koruma konumunda bulunan duldasında (gölgelik) az da olsa tabiat ile baş başa yaşamak, kendi bütünlüğü içerisinde neye değmezdi ki!

Bir de bunlara ek olarak, sağımızda, solumuzda bulunan anaokullarının bahçelerinde beslenen tavşan, tavuk, horoz ve daldan dala atlayarak gün boyu yukarılarda yaşayan maymunlar da tabiatın bir parçası olarak koroda yerlerini alıyorlar.

Köyde yaşamak başka bir şeydi ama şehirlerimizi elde kalan kısmıyla korumak ve tabiata yer açmak umuduyla…

Devamını Okuyun

Yazılar

Vahyin Hakiki Niteliği – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Vahiy, tarihe mahkûmluğundan kurtulmalı, ontolojik (varoluş) amacını yerine getirmek için serbest kalmalıdır.

Bu eylem ne reform, ne yenilemek, ne düzeltmek, ne de duruma uydurmak değil bireysel ve toplumsal anlamda mutlaka olması gereken, kaçınılmaz olan bir sorumluluk olarak Allah’ın verdiği bilgileri insanlığa indirmektir.

İslam’ı şimdiye kadar tarih çöplüğünde  bulduğumuz, gerçek olup olmadığını belirleyemediğimiz, bildirenlerin amacının doğru/yanlış testini yapamadığımız verilerle anlamaya çalıştık ancak sonuca varamadık. Her bilgi ve hareketi, bölünmeye, gerçekliğin dışına çıkmaya mukadder; hayalî, işe yaramayan, çözüm bulamayan, eklenen, kullanılan bir yapı haline getirdik.

Anlatırken mutlak doğru, kesin çözüm veren, her şeyin onda olduğu söylenen yapı/bilgi kendi inananlarına sorun olmaktan öteye gidemeyen, herkesin kafasına göre sunduğu ve benim dediğim doğrudur “sahibi benim” din haline geldi.

İçimizdeki vahiy (akıl) inip işlerlik kazanacaksa, tekrar insanın kurtuluşu olacaksa
otantik (gerçek) haline gelmesi için ilk dönemlerde yaşamış sistemi idare eden kutsal kişilik ve bilgilerin esas olmasından çıkarılması gerekir. “Altın zaman” olarak adlandırılan tarih kesitini örnek almaktan ve ona mahkûm olmaktan çıkılmalı, özgür olunmalıdır.

Vahiy; insanın gerçekliğidir, cennetidir.
Vahiy; zaman, mekân, ırk tanımaz. Amacı insanı onur ve haysiyetiyle emanetini koruyarak tekrar çıktığı bahçesine döndürmektir.

Vahiy özgürlüğüne kavuşmalı, insanlığa yol gösteren “yol işaretlerini” bize vermelidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM