Connect with us

Köşe Yazıları

Mekân Meselesi

Yayınlanma:

-

Giriş

Sermaye; mekânı ölçer, tasarlar ve üretir. Ormanı değil altını, dereyi değil taş ocağını, zeytinliği değil otobanı, mahalleyi değil rezidansı görür. Mekâna çullanıp projesini gerçekleştirme peşindedir.

Mekânın tanımını yapmak güç. Anne karnında, evde, sokakta, iş yerinde, meydanda veya denizde insan hep mekân içerisindedir. Yeryüzü, gökyüzü, inşa edilmiş yer, metafizik, hayali, sanal yer derken mekânın nüfuz edemeyeceğimiz kapsamı var.

Mekânı zamandan ayrı ele alamıyoruz dâima ikisinin içindeyiz. Misal; gün batımı, kar, çiçek, kiraz bunların hepsi zaman – mekân birlikteliğiyle beliriyor.

Düşünürlerin Gözüyle Mekân 

Öklid mekânı içi boş olarak ele almış, Descartes ile Newton pasif ve sabit görmüştür. Hegelci ile Marksist gelenekte mekân hususu zamanın çok gerisinde kalmıştır. “Hegelciliğe göre tarihsel zaman devletin yayıldığı ve egemenlik kurduğu mekânı doğurur.”(1) Hegel ile Marx’ın tarihe bakışında farklılıklar olsa da ikisi zamanı ziyâdesiyle vurgular. Marksizmde mekân mülkiyet ilişkilerinin sonucu olarak üstyapı içerisinde anılır.“Oysa mekân üretici güçlere, işbölümüne dahildir. Mülkiyetle ilişkisi olduğu açıktır… satılır, alınır mübadele değeri ve kullanım değeri vardır.”(2)

Das Kapital’de coğrafyaya vurgu az olup mekânsız bir kapitalizm anlatısı söz konusu. Marksizm(ler)de mekân analizinin geri plânda kalmasıyla ilgili savlar ileri sürülmüştür. Bunlardan ikisini analım: İ) Anti-Hegelcilikle gelişen mekân karşıtlığının Marksizmde geleneksel hâle gelmesi. İİ) Marx’ın coğrafi analizlerini en fazla içeren “Grundrisse” isimli eserinin ilk defa 1939’da yayımlanması.(3)

Batı düşüncesi zamanı/tarihi öne çıkarıp mekânı/coğrafyayı ötelemiştir. Mekânın toplumsal analizinin yapılması 20. yüzyılın ikinci yarısını bulmuştur. Konu üzerine eğilen dört düşünüre değineceğiz. Bunlardan Harvey ile Lefebvre mekânı Marksist açıdan ele alıp sosyolojiyle buluşturur. Edward Said “Şarkiyatçılık, sömürgecilik, sürgünlük, Filistin” gibi temelde coğrafyayla ilişkili meseleleri işler. Bachelard, mekânı fenomenolojik açıdan değerlendirir.

I- David Harvey; mutlak, göreceli ve ilişkisel olmak üzere üç mekândan söz eder. Üzerinde haritacıların, mühendislerin ölçümler yaptığı mutlak mekân Öklid, Descartes ve Newton’la anılır. Zamandan ve hareketten âzâde sabit bir mekân olarak düşünülmüştür. Mutlak mekânın temelinde konumu işgal etme varken göreceli mekânda hareket ve süreç söz konusudur. Bir yerde olanların kendinden evvel gerçekleşenlerle bağını ilişkisel mekân olarak ele alır. David Harvey kullanım değerini mutlak mekâna atfederken değişim değerini göreceli mekânla ilişkilendirir.(4)

 II- Henrı Lefebvre; mekân pratiği, mekân temsilleri ve temsil mekânları şeklinde üçlü oluşturmuştur. Ona göre toplumun mekânsal pratiği kendi mekânını yaratır. İş yerleriyle boş zaman yerleri arasındaki bağlantı mekân pratiğinin dinamiğidir. Mekân temsilleri dediği şehir plâncılarının tasarladığıdır. Temsil mekânı ise orada ikâmet edenlerin, orayı kullananların, anlatan sanatçı, yazar ve filozofundur.(5)

Lefebvre’ye göre sadece emek meselesiyle sınıf mücadelesi vermek mümkün değildir. Çünkü gündelik hayat içerisinde çok yönlü sömürü söz konusudur. Mekândan bağımsız sınıf mücadelesi yürütmeye çalışanlar yanlış bilincin tezâhürü olan yabancılaşmadan kurtulamaz.

III- Edward Said’in eserlerine mekân konusu yayılmış durumdadır. “Oryantalizm” isimli kitabında Batı’nın hayali mekânı/coğrafyası Doğu üzerinden kendini nasıl inşa ettiğini anlatır. Doğu; akılsız, barbar, tembel, suçlu ve ahlâksızdır. Batı akıllı, çalışkan, medeni ve ahlâklıdır. Doğunun gelişimi Batı’nın eliyle mümkün olacaktır. İlkel Doğu’ya dair önyargı, kurgu, algı, söylem sömürgeciliği besler.

IV- Gaston Bachelard, modernitenin ilerlemeci yıkımına karşı poetik direniş taktikleriyle mekânı kurtarmaktan söz eder.(6) Ölçülebilir fiziki mekânı değil hatıraların ve hayallerin tutunduğu yeri ele alır. Mekâna ev üzerinden poetik/şairâne yaklaşır. Dikey yapılara, asfalta, kentin gürültüsüne karşı şiirsel bir duruş içerisindedir. Üç-dört kattan az evlerin mahzenini, tavan arasını, merdivenlerini, köşelerini, çekmece ve dolaplarını poetik mekân bağlamında ele alır. Evin birimleri, eşyaları; hafızanın, düşlerin ve hayallerin mekânıdır. Ev insanı korur kollar. Güvenle düşler kurduğumuz ev olmasaydı insan dağılıp giderdi.(7) Ve bunları yazarken işgalci İsrail Filistinlilerin evlerine çökmeye başlıyor.

*Yazı üç bölümden oluşuyor. Gelecek yazının başlığı: “Müslüman Tasavvurunda Mekân”

      Kaynakça

  1. Henrı Lefebvre, Mekânın Üretimi, s. 51, Sel Yayınları, 5. Baskı, 2019.
  2. Age s. 24.
  3. Edward W. Soja, Postmodern Coğrafyalar, s. 120, Sel Yayınları, 2. Baskı, 2019.
  4. Senem Kurtar, Mekân Varyasyonları, s. 42, Notabene Yayınları.
  5. Age, s. 68.
  6. Senem Kurtar, Mekân Varyasyonları, s. 173, Notabene Yayınları.
  7. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası, s. 35, Çeviren: Aykut Derman, Kesit Yayıncılık, 1996.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Cezaevi Ziyaretleri – 23

Yayınlanma:

-

Avukat arkadaşlarım Selim Murutoğlu ve Ahmet Kılıç ile Ankara Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. Hukuka aykırı bir kararla mahkûm edilen ve buna bağlı olarak milletvekilliği düşürülen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ziyaret ettik.

İnsan fıtratına aykırı bir cezalandırma yöntemi olarak hapsetmenin, hiç değilse uzun süreli hapis cezalarının kendisini mahkûm etmek, en azından tartışmaya açmak gerekiyor. Ne var ki bizler cezaevlerindeki hak ihlallerini gündeme getirmek suretiyle gidermeyi umacak kadar savunmadayız, itiraf edelim ve özeleştiri yapalım.

Gergerlioğlu’na getirdiğimiz kitapları teslim ederken öğreniyoruz ki ancak iki ayda bir kitap veriliyor mahpuslara ve 12 kitapla sınırlı. Elinizdeki kitapları okuyup bitirseniz de size gönderilen kitaplar emanette bekletiliyor, teslim edilmiyor.

“Bu mantıksız yasaktan ötürü kalın kitaplar tercih ediyorum” diyor Gergerlioğlu. Kitap okumayı seven, hele hele yazan birisi için ilave bir ceza bu. Bu milletin en yaygın dualarından biri değil mi: “Allah kimseyi cezaevine düşürmesin!”

Cezaevine düştüğünüzde ceza içinde cezaya, birden çok cezaya çarptırılmanız işten bile değildir. Denetime en kapalı alanlardan biri, belki de birincisindesiniz. Geleniniz, gideniniz, avukatınız yoksa vay halinize, her türlü hak ihlaline açık haldesiniz. Cezaevlerinde hatırı sayılır bir keyfiyet hüküm sürmekte. Her cezaevi adeta ayrı bir krallık, farklı farklı mevzuat “yorumları”, uygulamalar mevcut.

Dokuz yıla varan cezaevi ziyaretleri tecrübemize dayanarak yazıyorum bu satırları. Mevcutları arasında hafife alınabilecek bir örnek vereyim. Gergerlioğlu, hakkında çıkan haberleri, yazıları istiyor avukatından. Cezaevi yönetimi çıktıları kendisine teslim etmiyor. Sebep? “Telif Hakkı İhlali” söz konusu olurmuş! Yasakçı zihniyete gerekçe mi gerek? Bu saçma karara itiraz ediyor fakat, Mahkeme de Türkiye’de neticede, itiraz kabul görmüyor.

Gergerlioğlu halihazırda iki kitap üzerinde çalışıyor. Biri 4 Haziran’da Karar Gazetesi’nde yayınlanan “Muhafazakârlar Çürümeye Neden Sessiz?” başlıklı yazısının genişletilmesi ve derinleştirilmesinden oluşuyor. İkincisi ise biyografi. Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana şiarı ile özetlenecek insan hakları mücadelesiyle geçen hayat hikayesi.

Gergerlioğlu haklı olmanın huzuru ve gönül rahatlığı içinde kendinden emin görünüyor. İki buçuk aydır cezaevinde, şimdiden iki yüzden fazla mektup almış. Türkiye’nin dört bir yanından, çok farklı düşünce ve inançlara mensup insanlar dayanışma mesajları gönderiyor.

Türkiye dışından mektup alıyor musunuz, diye soruyorum. Hindistan’dan 12 yaşında bir kız çocuğu, Amerika’dan insan hakları aktivisti bir kadın yazmış.

“Bu iktidarın en büyük günahı toplumu Türkçü, kavmiyetçi, ırkçı hale getirmesi, esas sorun zihinlerin ifsad edilmesi” diyor. “Ben burada düşünce ve inançlarımla özgürüm” diyor, “asıl zindanda olanlar beni buraya yollayanlar.”

Eskisi kadar aktif olamasa da kullanmaya devam ettiği twitter hesabında sabitlediği sözleri de bu doğrultuda: “Zindan, benim için Ak Parti ve MHP’nin talip olduğu zulüm, vicdansızlık, yolsuzluk ve despotluk içindeki iktidardan çok daha hayırlıdır. İyi ki eğilmedim.”

Değil mi ki cezaevi zulmedenler için olduğu kadar, zulme itiraz edenler için de bir uğrak yeri?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, derler. Çıkıyor pekâlâ.

Türkiye’de adil yargılamadan bahsedilemediği, yargı denen çarpık mekanizma iktidarın sopası olarak iş gördüğü için mahkeme kararlarına itibar edilmiyor. Ateş olmayan pek çok yerden dumanların yükselmesi bu yüzden.

Zehirleyen Türk milleti adına zehirliyor, zehirlenense Türkiye.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM