Connect with us

Köşe Yazıları

Antikapitalist Bir Tavır Olarak Çalışmanın Reddi

Yayınlanma:

-

I

Çalışma saatleri azalıp geçinme derdinin olmadığı boş zaman arttığında insan kendisine, ailesine ve yakınına daha çok zaman ayırabilir. İlgilendiği bahçe, kitap, sinema, müzik vs. alana odaklanabilir veya seyahat edebilir.

Toplumun merkezinde olan çalışma insanın hayatını kuşatır. Tatil günleri de çalışanların verimliliğini artırma işlevi görür. Ancak geçinme derdiyle insanlar arta kalan vakitlerde başka iş yapmak zorunda kalıyor. İnsanı fıtratına yabancılaştıran bir düzenin içerisindeyiz.

Frank Tashlin’in yazdığı “Ayı Olmayan Ayı” kitabının kahramanı ayı, kış uykusundan uyanıp mağaradan çıktığında kendisini bir fabrikada bulur. Fabrika yönetimi onu ayı olmadığına, tıraş olması gereken kürk palto giymiş budala bir adam olduğuna ikna eder. Aylarca işçi olarak çalıştığı fabrika bir kış günü  kapandığında insanlar evine giderken o ortada kalır. Nihayetinde fıtratına uyarak kış uykusuna yatar.

Bu ince kitabı derste 6. sınıf öğrencileriyle okuduk. Öğrencilerin kitapla ilgili yorumları şöyle ortaklıklar içeriyor: Ayı bir fabrikada, başka hayvanlar sirkte ve hayvanat bahçesinde  çalıştırılıyor. Böylelikle hayvanlar hayvanlığından çıkarılmış oluyor. Kesilen ağaçların yerine fabrikanın yapılması da tabiatın tabiatlığından çıkarıldığını gösteriyor.

Ailesini geçindirme derdiyle çok çalışan babasının insanlıktan çıkarıldığını fark eden bir öğrenci tesirli cümleler kuruyor: “Bu ayı aynı babam! Akşam işten eve geliyor ve pek konuşmuyor. Yemeğini yerken telefona bakıyor ve uyumak için odaya geçiyor. İki saat sonra da uyanıp taksicilik yapmaya gidiyor.”

II

“Gecenin bir vaktinde uyanıveriyor. Saate bakmaya çekiniyor. Ya alarmın çalmasına iki saat kaldıysa! Saate bakmamak için direniyor. Caddeden gelen araba seslerini dinliyor. Seslere göre saat 06.30 civarı olmalı. Saate bakınca tahmini doğrulanıyor. Rahatlıyor. Çünkü çok defa alarmın çalmasına iki saat kala uyanıp yeniden dalmaya çalışmanın stresiyle uyuyamadı. Alarm 06.45’te çalacak.”

Yukarıdaki durumu işini seven ve sevmeyen herkes çoğunlukla yaşar. İşini seven insanı sayısı da azdır. İşe gitmemek için bahaneler aranırken çalışırken de kaytarmalar yapılır. Elbette işini hakkıyla yerine getirmeye gayret gösteren kişiler var. Sözünü ettiğim durum zorunlu çalışmanın doğasıyla ilgilidir. Bu arada öğrencilerin yaramazlık yapmasında eğitimin zorunlu olması önemli bir etkendir.

Mesaiye kalınmamışsa çalışma sonrası eve dönünce yemek, aileyle vakit geçirme derken yatmaya geçilir. İnsan hayatının ne kadarı kendisine ait? Mecburi eğitim ve çalışmayla ömür tükeniyor.

Çalışanlar sömürülür, baskılanır, ahlâken alçaltıcı durumlara zorlanır. Artan iş yüküyle zorunlu mesailerde tutulur, güvenlik ve sağlık önlemi olmayan yerle koşullarda çalıştırılır, hakkını aradığındaysa işsizlikle korkutulur. Çalışırken işini kaybetme korkusu işsizken de iş bulamama korkusu insanı yorar. Meslek hastalıkları ile iş cinayetlerini de sayınca zorunlu çalışmanın sakıncaları katmerlenmiş olur.

Yevmiyeli, maaşlı çalışanların başında şef, patron veya müdür bulunur ve uyması gereken kurallar söz konusudur. Kendi tarlasında çiftçilik yapan, dükkânını işleten kişilerse nispeten daha özgürdür.

Tohum, gübre, mazot giderlerini karşılayamayanlar tarımı bırakıp şehre göç etmek zorunda kalabiliyor. Bu durumda onlara sigortalı işçi olmak daha mâkul geliyor. Tarımla uğraşanların giderleri için borçlanması, ürünlerini zararına satması gibi olumsuzlukları düşününce yukarıda sözünü ettiğim özgürlüğün de pek önemi kalmıyor. Kendi dükkânını işleten insanlar için de benzer şeyler sayabiliriz.

Neoliberal düzen; yoksulluğun, başarısızlığın, bunalımın suçunu kişiye yüklemekte pek mâhirdir. Çalıştığı hâlde ailesini geçindiremeyen, borcunu ödeyemeyen ve iş bulamayan birçok insan eksikliği kendi özünde görüp intihar ediyor.

Üniversite, çalışma hayatında lazım olan diplomayı sağlıyor diyeceğim ama daha çok işsizlik yaşını en az dört beş yıl erteleme işlevi görüyor. Öğrenciler belge ve sınavlar için bilgileri hafızaya atmakla meşgul oladursun diplomanın geçer akçe olduğu çoğu iş dalında yeni mezunlara pek yer kalmadı.

III

Gününün çoğunu işte geçiren, baskılanan, bedenen veya ruhen hastalanan, inancıyla ideolojisine ters düşmekten kaçınan, ömrünü sekiz-beş arasında geçirmek istemeyen, sakin yaşamak isteyen, asgari ücreti kabullenemeyen ve başka gerekçeleri olan kimi insanlar çalışmaktan vazgeçiyor. Kimi kendi mülküyle geçimini sağlarken kimi de aile ve yakınlarının desteğiyle ayakta durmaya çalışıyor.

Çalışmayı bırakmanın maddi ve manevi birçok zorluğu var. “Ne iş yapıyorsun?” sorusu gerilime ve utanca sebep olur. İşsiz insanlara toplum en başta ailesi ve yakınları olumsuz bakar. Çalışmayanı hakir görerek onurunu zedelemeye çalışırlar. İşsizler alay konusu olup ciddiye alınmazken -yeri gelir- onların akıl sağlığından şüphe edilir.

Bu kadar işsizlik, yoksulluk ve pahalılık varken çalışma karşıtlığı ütopik gelebilir. Çalışmadan kasıt kendi işinde değil maaşlı veya yevmiyeli çalışmadır. Bu arada hasta bir yakınına bakmak, ev işi, resim yapmak, kitap yazmak gibi şeyler çalışma olsa da para getirmeyen emek süreçleri toplum nezdinde itibar görmez.

Çalışma karşıtlığı, ihtiyacımızı karşılayamaz hâle gelecek denli üretimin durması değildir. Çalışmayı reddeden bir avuç insanın da buna gücü yetmez zaten. Mirasyedi ile mülklerinden aldığı kirayla zenginliğini artıran insanın işle ilgilenmemesini çalışma aleyhtarlığından sayamayız. Çalışma karşıtlığını mevcut üretim ve tüketim ağına karşı durmasıyla antikapitalist bir tavır olarak okuyabiliriz.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Düşene Değil, Düşürene Vurarak!

Yayınlanma:

-

İbn Haldun’un vaktiyle çözümlediği gibi seyrediyor birçok hâdise. Sermaye, dünya düzenini evirip çeviriyor. Coğrafyalara ve insanlığa rahat yok. Yaşlı kıta ve toplumlar, köleleştirilen genç ve enerjik insanlarla, kitlelerle takviye olunuyor. Suriye örneğinde olduğu gibi kapitalizme açılıyor araziler, insan kaynakları.

Evet, insana “kaynak” dediler, sürdüler onu sermayenin namlusuna, tetiği kıldılar bir yandan. Belki de tamamen silahı… Şimdi koşturup duruyorlar onu dikenli tellere doğru, sonra sürüyorlar denizlere, binlerce ve binlerce ölümleri pahasına…

İşte bu hengâmeden kimse huzurlu, mutlu çıkamayacak, biliyorsunuz değil mi? Yeryüzünün her bir yanına vaziyet etmek isteyen şeytanîliğin küresel kapitalizm şeklinde vücut bulmuş güncel hâli bu mekanizmayı kurup durmaktadır. İnsanlık, hadi diyelim insanlığın biraz kuzey ve batı taraflarında meskûn olanları bir ulus devlet korunaklığı yanılsamasına maruz kaldı bir müddet. Kutu gibi, ne hoş… Dünya yansa kendilerine bir şey olmaz! Tel örgülerle çevrelenmiş kutsal vatana ne sirayet edebilir ki! İşte öyle olmadı, olamazdı da. Birkaç sıra dikenli tel, birkaç gözetleme kulesi çağlar boyunca akıp durmuş göçler karşısında ne kadar direnebilirdi?

Nasreddin Hocamız merhumun evine hırsız girmiş. Ne var ne yok yüklenmiş, vurmuş sırtına hırsız, çıkmış evden. Hocamız da kalanı omuzlamış, düşmüş peşine hırsızın. Hırsız, yükünü atınca kendi evinin avlusuna, bir de ne görsün! Hoca, sırtında yatak ve yorganıyla orada öylece dikiliyor. “Ne yapıyorsun burada be adam!” diye efelenecek olmuş hırsız, Hocamız gayet sakin… “Ne yapması var mı yahu,” demiş, “biz buraya taşınmadık mı?”

Londra’dan New York’a, Paris’e kadar her bir batı memleketi, soyup soğana çevirdiği coğrafyaların insanlarıyla dolu değil mi? Onca insan Hocamızı takip etmiş pek tabii olarak. Bugün de öyle bir süreç var bir yandan lâkin bir yandan da İbn Haldun’u andık ya yazının başında, hem Hocamızın nüktesi, hem İbn Haldun’un gerekçeli beyanı birlikte işliyor gibi ancak sonuç tek ve ortada. Hepimiz ayn’el-yakîn şahidiyiz üstelik.

“Dünya küçük bir köy oldu.” hikâyesiyle büyüdük biliyorsunuz. O zaman öyleyse, Afganistan’a düşen bombanın en azından kokusundan rahatsız olacaktır köyün üst başındaki komşular! Suriye’deki, Yemen’deki savaşlardan her bir ev etkilenecektir, etkilenmelidir. Çocuk oyunundan değil, savaştan bahsediyoruz. Küçük köyde savaş olur da etkilenmeyen hane mi kalır! Hangi akl-ı evveller itiraz ediyor buna!

O hâlde haneler mırın kırın etse de, homurdanıp dursa da şimdi Doğu Avrupa’ya da sıçrayan, bütün bir Ortadoğu’yu harlayıp geçen savaşlar esasen yakıp duracak yeryüzünün dört bir yanını! Ne kadar ırkçılıkları köpürtse de birileri sonuç değişmez. Bilinen bütün eski göç hikâyeleri, hareketlilikleri güncellenecektir. İnsan göçle büyür. Göç, insanın kaçınılmaz kaderidir. Zaten yeryüzünde bulunuşu bir göç halidir, kısa bir yolculuktur ancak çoğu gafil unutmuştur bunu! Unutmuştur da racon kesmektedir şimdi. Garip gurabayı incitmektedir, kalpler kırmaktadır.

Hâlbuki bütün insanlık ikrar etse şu hakikati ne güzel olur: “Yeryüzü Allah’ındır! Kimseye yasaklanamaz! (özelde mültecilere)” Temellük etmese bazı mıntıkaları! Mülk Allah’ın değil midir? İnsan, ne ara el koydu arza!

İşte kırılan kalpleri daha da kıran bu mülkiyetçi arzu, arzı ifsad etmektedir. Düşene bir tekme de o arzu vurmaktadır. İfsad derinleşip kök salmaktadır. Şeytan ve adamları, yani tağutlar cihanı mazlum ve mustazaflara dar eylemektedir. İyilerin nefesi çoğu zaman yetmemektedir ıslaha, güzelliğin yayılmasına. Göç yolları dikenli tellerden, Akdenizlerden geçmektedir. İnsan insana çokça sığınamamaktadır. Canı, Akdeniz ya da dondurucu ayazlar teslim almakta; emeği, patronlar çalmaktadır. Kin ve nefretin paratoneri varlığıyla yersiz-yurtsuz kılınan bu âdem evladı, boşlukta sallanmaktadır.

Oysaki Rabbimizin düzeninde yolda kalmışa omuz vermek, yani dayanışma vardır. İnsanlık yolda kalmışsa ilâhi emir bellidir. Köyün bir mahallesi bombalanıp işgale maruz kalmışsa yapılacaklar açıktır. Kendini kurtarmaya ayarlı duruşlar açıkça kınanmakta, ifsad olarak tanımlanmaktadır.

Sancılı bir dönüşüm olacağa benziyor. Dünya düzeni, kontrolü ne kadar koruyabilecek, ulus devlet korunaklılıkları ne kadar dayanacak, çoktan mülke ulaşıp çürümüş medeniyetler bu hareketliliği ne kadar tolere edebilecek,  Allah bilir ancak şüphe hâsıl olmuştur bir kere. İnsanlığın uzun tarihinde ne çok örneklikler vardır ibret alınası!

Kısa göçmenliğimizde şu dünyada, doğru tarafta durmaya bakmalı. Adaletten, dayanışmadan yana… Darda ve yolda kalmışın saflarında ısrar ederek… Kötülüğü üretenlerin tam karşısında durarak; düşene değil, düşürene vurarak!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gezi Davası’nda İlk Perde

Yayınlanma:

-

Gezi Davası’nda karar dün açıklandı.

1637 günlük tutukluluğun ardından Osman Kavala hakkında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Tutuksuz sanıklar Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi ve tutuklanmalarına karar verildi.

Tiyatroda ilk perde kapandı. Sanıklar, adil yargılanma ve adalet talep etse de müsamere tadında bir kukla tiyatrosu izlediler. Hep birlikte izledik. İşgalcilerin, işgal ettikleri ülkede kurdukları mahkemede yerlileri yargılamalarını hatırlatan bir süreç yaşandı. Orta doğudayız, yabancısı olduğumuz şeyler değil!

Gezi, yargılanamazdı, yargılanamadı da. O yüzden, yaşananlar yasa dışı ve gayri meşru. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 

Olayın Adalet Sarayı’nda, bir mahkeme salonunda, hakimler ve savcı huzurunda cereyan etmesi, hukuka uygun sayılması için yeterli mi? Elbette ki hayır. 

Karar fena halde yassı ada kokuyor! Neyse ki idam kaldırıldı. Yoksa Osman Kavala’yı asacaklardı.

Milyonlarca insanın katıldığı şiddet içermeyen barışçıl protestolara ceza kesilmiş oldu. İntikam ve ibret olsun diye.

Gazeteci Banu Güven’in aktardığına göre, 2018’de Samsun’dan AKP’den milletvekili aday adayı olmuş bir avukat 4 yıldan kısa bir süre içinde ağır ceza mahkemesi hakimi olup bu yasa dışı karara imza atmış. (Derhal istifa etsin! Adalet Bakanı olmak için fazla vakti kalmadı.)

Türkiye’de siyasi davalarda normal hukuk değil düşman ceza hukuku uygulanır. İstiklal Mahkemeleri’nden bu yana, bu böyle. Önce biri veya birileri öcü ve suçlu ilan edilir. Ardından onu mahkum edecek deliller icat edilir. Delil yoksa, dert değil, derhal üretilir. (Fetöcüler bu işin atölyesini kurmuşlardı!) Üretmek de mümkün değilse, sıkıntı yok, vatandaşlar delilsiz de mahkum edilir!

Sanıklar son sözlerini söylerken sağa sola, önlerine, cep telefonlarına bakan hakimlere, “ben konuşurken gözümün içine bakın, yüzüme bakın” diye uyarıda bulunmuşlar. Normal bir yargılama ya da sadece bir yargılama yapılıyor olsa ortalama bir hakimde, birazdan cezaevine yollayacağı sanığın yüzüne bakacak yüz, gözüne bakacak göz olur.

Dedik ya, sanıklar insan veya vatandaş değil imha edilmesi gerekli düşmanlar. Amaç gerçeği ortaya çıkarmak, Anayasaya uygun davranmak, hukuku tesis etmek değil, ne pahasına olursa olsun intikam almak.

Gezi Davası’nda emir komuta zinciri içinde kurulan bir “mahkeme”den siparişle alınan rezil bir kararla kapandı ilk perde. Perde yeniden açılana kadar atı alan Üsküdar’ı geçer mi bilinmez. Yoksa Meksika Sınırı mı?

Nasıl ki savaş ve sınır dışı operasyonlar, siyasi ranta tebdil edilmek için harika araçlardır, yargı kararları da öyle; hamasi ve şovenist söylemlerle oy devşirmeye yarar.

Hukukun dışındaki karanlıkta çıkarlarınız için sonuna kadar tepinin! Allah görmüyor, tarih şahit değil, devlette kayıt kuyut yok ve bu devran hep böyle sürüp gidecek!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

1 Mayıs’a Doğru

Yayınlanma:

-

Günler döndü dolaştı, 1 Mayıs’a geldi.

1 Mayıs’a değin yılın her günü, her ânı elbette direnişin, adalet arayışının tanığı olmalıdır; kimileri için olmuştur, olmaktadır. Buna tanığız.

Küresel ölçeğe her boyutuyla yayılmış bir zulüm düzen ve işleyişi var. Buna da hayatın bütün kademelerinde tanık olmaktayız. Özellikle dijital takip sistemlerinin dudak uçurtacak seviyelere varması hem klasik köleliği pekiştiriyor hem de insanlığın ufkunu belirsiz bir karanlığa mahkûm ediyor.

İnsanın bu karanlıkta debelendiğini içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Tam da bu noktada “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” sözüyle Nuri Pakdil’i anmadan edemiyoruz. İnsanın yitimi gibi bir aşamaya gelindiğinde direnişin bütün vâroluşsal dinamiklerle sahada, göz önünde olması gereği, zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Şeytanın küresel hegemonyasınının temsiliyetine adanan tâğûtî düzenlerin görünür görünmez saldırganlıklarının farkına varılmalıdır. Bu farkındalık, klasik köleciliğin devamı ile insan sonrası diye tartışılan ve hatta fiiliyata aktarılan tasavvurları fotoğraflayıp insanlığın önüne koymalıdır.

Modern kapitalist medeniyetin açık şeytani karakterinin insanı ve tabiatı teslim alışından bu yana hızla küreselleşen direniş halkalarının 1 Mayıs suretiyle de ortaya çıkmasına şaşmamalıdır. Kullandığımız “de” bağlacı mühim bir köprü vazifesi görüyor. 1 Mayıslarda insanlığın ortaya koyduğu iradeyi, çığlığı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan o “de” bağlacı, direniş hâlinin şeytani düzenlere teslim olmamakta kararlı oluşunu vurgulamaktadır. O nedenle kıymetlidir. Bağlanılan ve tüm gün ve saatlere yayılması gereken direniş hâlleri de mutlak kurtuluş için kula kulluğa meydan okuyup âlemlerin Rabbi Allah’a kulluğu beyan eden bir imana yönelmelidir.

Açlık sınırının altında ve ekonomik kriz ortamında nefes alamayan geniş emekçi yığınlarla insanın bir öz olarak imhası arasında salınan şeytanîliğe karşı yükselen seslere ses vermek ve vahyin hakikatini bir model ve çıkış olarak sunmak mü’minlerin vazifesidir.  Güçlü ve küresel bir adalet arayışı geleneği olarak 1 Mayıs en nihayetinde bu imkân ve fırsattır. Zalim, soyguncu ve yağmacı düzenlerin; emperyalizmin taşeronluğuna soyunan işbirlikçiliklerin mahkûm edileceği, problemlerin kaynaklarının gösterilip işaret edileceği bir imkân ve hatta sorumlulukların anılacağı bir günden bahsediyorum.

Tabiatın can çekiştiği ve insanın Gregor Samsa modeline dönüştürüldüğü bir evrede insanı savunan arayışların kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır. Bugün atölyelere, göçmen teknelerine, nefes alınamaz şehirlere, dijital ağlara, cezaevlerine, savaş alanlarına hapsedilip nefessiz bırakılan insanlık için atılacak ve tevhid-adalet-özgürlük çizgisini tahkim edip alternatif olarak sunacak güçlü manifesto ve beyanlara ihtiyacımız var.

Egemenlerin karşısında işte o vâr olma çabasıyla çırpınan, bu yolda doğru-yanlış birtakım tecrübelerle düşe kalka yol alan insanın yanına koşmak temel sorumluluğumuz olarak görülmeli, bu çırpınışlar vahiyle temaslandırılmalıdır.

1 Mayıs gösteri ve eylemlerinde epeyce pratik hak ve talep dillendirilmektedir. Pek tabii olarak bu taleplerin dillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan üç öğün beslenmesi, giyinip kuşanması, barınıp gezmesi gereken bir varlıktır. Bunları yeterli seviyede sağlayacak bir donanım temel ihtiyaçları bahsindendir. Dolayısıyla bu alanda ses verilmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan da 1 Mayıs, yazının pek çok yerinde dillendirmeye gayret ettiğim temel paradigmatik hususları çok daha sofistike ve derinlemesine tartışmaya davet edecek göndermelere fırsat tanıyacaktır. İşte bu hattın işleyiş ve ilerleyişine bigâne kalmak İslami çevreler için temel ve büyük bir yanılgı olacaktır.

Tevhid, adalet ve özgürlük hattının insanlığın gidişâtına el koyması zorunludur. Bunun ilk adımlarından biri 1 Mayıslarda ete kemiğe bürünen feryatlara kulak vermek, onunla yan yana gelmek, o enerji ve öfkeyi vahyin dirilticiliği ile buluşturabilmektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM