Connect with us

Köşe Yazıları

Beyrut Limanı Soruşturması: Lübnan İçin Çıkış Yolu Yok mu?

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

4 Ağustos 2020 tarihinde Lübnan’ın başkenti Beyrut, tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşadı: Limanda havai fişeklerle yan yana depolanmış 2 bin tondan fazla amonyum nitratın halen kesin olarak ortaya çıkarılamamış bir sebeple infilak etmesi sonucunda, iç savaş yılları ve İsrail saldırıları döneminde bile tek günde meydana gelmemiş derecede büyük bir yıkım gerçekleşti. 100’den fazla (muhtemelen çok daha fazla) insan hayatını kaybetti, limana kilometrelerce uzaktaki bölgelerde bile evler ve dükkanlar ağır hasar gördü, ülkenin dış dünyaya açılan en önemli kapısı olan limanın kendisi ve beraberindeki un ambarları yok oldu, milyarlarca dolarla ifade edilen maddi kayıplar meydana geldi.

4 Ağustos faciası aynı zamanda siyasi sistemin uzun süredir kilitlendiği, gitgide ağırlaşan bir ekonomik krizin yaşandığı ve çıkış yolu olabileceği düşünülen formüllerin birer birer başarısız olduğu bir bağlamda gerçekleşmişti. Patlama, bir dönemi kesin olarak kapatmış görünüyordu: Mevcut statüko ömrünü tamamlamıştı ve radikal bir dönüşümden başka bir yol yoktu. Ancak bu dönüşümün yolunun nereden geçeceği konusunda kimsenin pek bir fikri de yoktu.

Liman patlamasından bugüne kadar geçen altı buçuk aylık süre zarfında ne yazık ki sistemin reforme edilmesi yolunda da, liman patlamasının sorumlularının topluma hesap vermesi ve kalplerin teskin edilmesi yolunda da somut ve olumlu bir adım atılmış değil. Hatta gidişat, tam tersi yönde.

Bilindiği gibi 2019 yılının Ekim ayından itibaren Lübnan genelinde yaygın protesto gösterileri düzenlenmişti. “Hepsi, hepsi demektir” sloganının damga vurduğu bu gösterilerin temel talebi, on yıllardır Lübnan siyasetini tekeline almış siyasetçilerin hepsinin çekilmesi ve ülkede yeni bir düzenin başlamasıydı. Ne var ki bu hareketler somut bir programa dönüşemediği gibi, eli en kirli siyasetçilerden Samir Caca da dahil olmak üzere, çürümüşlükle özdeşleşmiş pek çok figür sokak hareketlerini kendisine yedeklemeye ve kendi siyasi amaçları için kullanmaya çalıştı.

Ekim ayı sonunda Lübnan yönetimi içindeki en zayıf halka olan Başbakan Saad Hariri istifa etti. Ancak bu istifayı kısa süre sonra sokak hareketlerini Müstakbel Partisi çizgisine çekme girişimleri izledi. Dahası, Ocak 2020’de başbakanlığa getirilen Hasan Diyab’ın başarısızlığı sonrasında Lübnan siyaseti kendi içinden bir alternatif de üretemedi ve Hariri yaklaşık bir yıl aradan sonra yeniden başbakan oldu.

Hariri’nin başbakanlığa geri dönüşünden üç ay kadar önce gerçekleşen liman patlaması, eski kolonyal güç olan Fransa’nın da aktif olarak devreye girmesine zemin oluşturdu. Limanın enkazı üzerindeki dumanlar tütmeye devam ederken Beyrut’a gelen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Lübnanlı siyasetçilerin yeni bir toplumsal sözleşme oluşturamaması halinde kendisinin doğrudan rol oynayacağını ve 1 Eylül’de yeniden geleceğini söyledi.

Yeniden geldiği tarih olan 1 Eylül 2020, Birinci Dünya Savaşı sonrasında General Henri Gouraud tarafından Fransız himayesindeki Büyük Lübnan’ın ilan edilmesinin yüzüncü yıl dönümüydü ve Macron’un bu tarihi seçmesi kesinlikle tesadüf değildi.

İki ziyaret arasındaki süreçte elli binden fazla Lübnanlı, yönetilemez hale gelmiş ülkelerinin yeniden Fransa mandası altında girmesini talep eden bir dilekçeyi imzaladı. Ayrıca, mevcut mezhepsel temsil sistemi yeterince istikrarsızlık yaratmamış gibi, dinsel ve mezhepsel aidiyetler temelinde Lübnan’da federal bir yapının kurulmasını isteyen sesler duyulur hale geldi. Bir başka deyişle Lübnan’ın tüm sorunlarının kökenlerini teşkil eden iki olgu (Fransa hakimiyeti ve mezhepçilik) akıl almaz bir şekilde “çözüm” yolu olarak ortaya konuldu.

Birkaç ay önce Fransız haber kanalı BFM, Cumhurbaşkanı Mişel Aun’la yaptığı özel bir röportajın sonunda, Körfez rejimlerinin birbiri ardınca İsrail’le normalleşme yoluna girmesi sebebiyle Aun’a Lübnan’ın da böyle bir adım atmasının olası olup olmadığını sordu. 8 Mart ittifakı içinde yer almakla birlikte falanjist kökenli olan 85 yaşındaki Aun, “Duruma bağlı. İsrail’le sorunlarımız var. Önce onların çözülmesi gerekiyor.” yanıtını verdi. Aun’un uykusu geldiği için röportajı bitirmek amacıyla kestirip atarak böyle müphem bir cevap mı verdiği yoksa bu yönde bir politika değişikliğine gerçekten açık kapı mı bıraktığı tartışma konusu oldu.

Tüm bu siyasi gelişmeler yaşanırken, liman patlaması soruşturmasında arpa boyu kadar yol alınamadı. 18 Şubat günü ise, son umut kırıntılarını da ortadan kaldıran bir gelişme yaşandı: Soruşturma yargıcı Fadi Savvan, yapılan bir başvuru sonucunda görevinden azledildi. Azledilme gerekçesi, Savvan’ın “Hiçbir dokunulmazlık ve kırmızı çizgi beni engelleyemez!” demiş olması ve Yargıtay’a göre bu şekilde “yürürlükteki kanunlara uymayacağını belli etmiş olması”. Savvan’ın Eşrefiye’deki evinin patlamadan zarar görmüş olması sebebiyle soruşturmayı nötr ve tarafsız şekilde yürütemeyeceği iddiası da kararın gerekçeleri arasında yer alıyor. Kendisinin görevden alınmasıyla sonuçlanan süreci başlatan şey ise, Emel hareketinden iki milletvekili olan Ali Hasan Halil ve Gazi Zayter’in bu yönde başvuru yapması olmuştu. Azil talebinde bulunan bu milletvekillerinin her ikisinin de adı soruşturmada şüpheli olarak geçiyor. Keza, Fadi Savvan’ın yerine yeni bir yargıç ataması gereken Adalet Bakanı Marie-Claude Necm’in adı da…

Bu skandal kararın arkasından düzenlenen protesto gösterilerinde yer yer “intikam” ve öldürme söylemleri de duyuldu. Toplumsal fay hatlarının çatırdaması riskinin daimi olarak bulunduğu Lübnan’da herhangi bir katalizör olayın bir çatışmalar silsilesini tetiklemesi göz ardı edilebilecek bir ihtimal değil. Ayrıca başta Emel olmak üzere pek çok siyasi parti ve hareket, gerilimin artması durumunda fiziksel şiddete başvuracağını birden fazla kez belli etti.

Lübnan’ın en önemli siyasi aktörlerinden olan Hizbullah ise zor seçimlerle karşı karşıya. Sokağın yönü herhangi bir zamanda “Hizbullah’ın silahsızlandırılması” talebine yönelebilir yahut yönetim mekanizmalarında meydana gelebilecek olası bir toptan değişim, onlara bazı mevzilerini kaybettirebilir. Ancak tepeden tırnağa çürümüş bir sistemin koruyucusu konumuna düşmek de ciddi bir meşruiyet kaybına yol açabilir. Diğer yandan, mevcut ittifakın ömrü de tartışmaya açık. Tüm bu faktörlerin sonucunda Hizbullah iç siyasette bir yıldan uzun zamandır ağırlıklı olarak pasif bir duruş sergilemeyi tercih etti ancak bir süre sonra bu da sürdürülebilir olmaktan çıkabilir.

Son olarak, Ekim 2019’dan beri zaman zaman sistemin yeni baştan kurulması, mezhepsel temsilin yerine yurttaşlık temelli bir anayasa ve sistemin teşkil edilmesi talebi zaman zaman dile getiriliyor olsa da, bu şimdilik bir temenni olmaktan öteye geçemedi.

Gerçekten de Lübnan, son 30 yılın en zorlu günlerinden geçiyor ve tanımlanabilir bir gelecekte gerçekçi bir çıkış yolunun olup olmadığı fazlasıyla tartışmalı.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Nekbe’den Şeyh Cerrah’a Filistin’de Etnik Temizlik

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

Birkaç günden beri Mescid-i Aksa’ya hem işgal güçleri, hem de İsrailli yerleşimciler tarafından düzenlenen saldırılar gündemin üst sıralarında yer tutuyor. Bu yazının kaleme alındığı saatler itibariyle, Kudüs genelindeki çatışma ve saldırıların yoğunluğu giderek artmakta ve Gazze’ye yansımaktaydı. Önümüzdeki günlerde süreç farklı boyutlara doğru evrilebilir. Bununla birlikte bugüne kadar yaşananlar da, 15 Mayıs’ın yıldönümünün de yaklaşması sebebiyle, kapsamlı bir şekilde değerlendirilmeyi hak ediyor.

Kuşkusuz Mescid-i Aksa Filistinli Müslümanlar için taşıdığı dini önemin yanında, dindar olmayan ve hatta Hıristiyan Filistinliler için de önemli bir ulusal sembol ve bir sivil direniş merkezi özelliği taşıyor. Bu sebeple Mescid-i Aksa’ya düzenlenen saldırıların Kudüs’teki ve diğer bölgelerdeki Filistinlilerin öfkesini daha da arttırması son derece doğal ve anlaşılır.

Burada, “arttırması” kelimesini kullanmamızın sebebi ise son yaşanan gerilimin aslında haftalardır devam etmekte olan bir başka sürecin devamı ve sonucu olmasıdır. Bahsettiğimiz süreç, işgal altındaki Kudüs’ün Şeyh Cerrah mahallesinde yaşayan Filistinli ailelerin zorla evlerinden çıkarılmak istenmesidir. Diğer yandan Şeyh Cerrah’ta yaşananlar, tam da yıldönümüne varmak üzere olduğumuz Nekbe’nin süregiden bir gerçeklik olduğunun da apaçık bir tezahürüdür. Nitekim sürgün, toprağa el koyma, mülksüzleştirme, demografi değişikliği ve bu amaçlara hizmet eden sistematik şiddet, 1948’den beri değişmeyen gerçeklik olmuştur. Bu gerçekliğin adını “etnik temizlik” koymak ise yanlış olmayacaktır.

Filistinlilerin “Büyük Felaket”i: Nekbe

1917 yılında Balfour Deklarasyonu ile Siyonist hareketin liderlerine “Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva” kurma vaadinde bulunan ve aynı yıl içinde Osmanlı Filistin’ini askeri güç yoluyla işgal eden İngiltere, San Ramo Konferansı sonrasında bölgede resmen kurduğu manda yönetimi boyunca Filistin’e Yahudi/Siyonist göçlerini teşvik etti ve Arap nüfusun önüne kabul edilemez “teklifler” sunarak yerli Arapların yönetim mekanizmalarından fiilen dışlanmasına yol açtı. İkinci Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında çeşitli sebeplerden ötürü Filistin’de kontrolü kaybettikten sonra ise meseleyi Birleşmiş Milletler’e götürdü. Birleşmiş Milletler Genel Meclisi, son derece adaletsiz bir taksim planıyla Filistin’in bir “Arap devleti” ve bir “Yahudi devleti” şeklinde ikiye bölünmesini kararlaştırdı. Görevlerini tamamladıklarını düşünen İngilizler, sonraki dönemlere ilişkin hiçbir düzenleme yapmadan, 14 Mayıs 1948 günü Filistin’i terk etti. Aynı gün David ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi.

Bu tarihten bir gün sonrası, büyük bir kırılma noktasının başlangıcı oldu. Kendileri de bağımsızlığını yeni kazanmış zayıf ve tecrübesiz Arap devletleri İsrail’in devlet ilanına “Birleşik Arap Gücü” çatısı altında askeri müdahaleyle karşılık verdi, ancak sonuç tam bir fiyasko oldu. Yıl sonunda Rodos’ta ateşkese varıldığı tarih itibariyle İrgun ve Hagana isimli Siyonist örgütler “İsrail Ordusu”na dönüşmüş, Arap güçlerini yenilgiye uğratmış ve BM Taksim Planı’ndaki sınırların da ötesine geçerek Gazze, Batı Şeria ve Kudüs’ün doğu mahalleleri hariç Filistin’in tamamını işgal etmişti.

Ancak yaşananlar bunlardan ibaret de değildi. 15 Mayıs gününden itibaren yaklaşık 800 bin Filistinli, yaşadıkları yerlerden zorla çıkarıldı. Hayfa ve Yafa gibi önemli şehirler, haftalarla ifade edilen kısa sürelerde tamamen İsrail güçlerinin eline geçti ve Arap nüfustan büyük ölçüde “arındırıldı”. Yirmiden fazla katliam gerçekleşti, 400 civarında Filistin köyü haritadan silindi. Yüz binlerce Filistinli için, nesiller boyu devam edecek mültecilik hayatı başladı.

Nekbe olarak adlandırılan bu sürecin Birinci Arap-İsrail Savaşı bağlamında gerçekleşmiş bir olay ve çatışmaların doğal sonucu değil, planlı ve sistematik bir etnik temizlik süreci olduğunun pek çok doğrudan ve dolaylı kanıtı bulunmaktadır. Bunların en başında ise, henüz savaş patlak vermeden gerçekleşmiş olan, 9 Nisan 1948 tarihli Deir Yasin Katliamı gelmektedir. Bu tarihte Kudüs’ün batısındaki Deir Yasin köyüne saldırı düzenleyen İrgun ve Lehi örgütleri, köy nüfusunun büyük bölümünü katletmişti. Bu şekilde Kudüs’ün merkezine giden yol da açılmıştı. Ancak katliam, köyün “stratejik” konumundan daha büyük bir önem de taşıyordu. Bir ay sonra Siyonist askeri gruplar Filistin’in öteki köy ve kasabalarını birer birer istila etmeye başladığında, yerli halk Deir Yasin katliamının yarattığı dehşet duygusuyla kaçarak yaşadıkları yerleri terk etti. Gelecekte İsrail başbakanları arasında yer alacak Menahem Begin, sözünü ettiğimiz durumların her ikisi sebebiyle açıkça “Deir Yasin olmasaydı İsrail olmazdı” diyecekti. Gerçekten de bu söz, İsrail’in hangi temellerde kurulduğunun en “veciz” ifadesidir.

Eğer Nekbe gerçekten de savaş koşullarının “kaçınılmaz” bir sonucundan ibaret olsaydı, ateşkes sağlandıktan sonra mültecilerin terk ettikleri bölgelere geri dönüşüne izin verilmesi gerekirdi. İsrail ise Birleşmiş Milletler Genel Meclisi’nin 194 sayılı kararına rağmen bu hakkı hiçbir zaman tanımadığı gibi, bunu imkansızlaştıracak pek çok adım attı. Dahası 1950 tarihli ve 5710 sayılı Gaiplerin Mülkleri Yasası kapsamında, 1 Eylül 1948 ve öncesi itibariyle ikamet ettiği yerde bulunmayan Filistinliler gaip addedildi ve mülkleri devlet mülkü haline getirildi. Böylelikle, yaşadığı yerleri terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin evlerine ve diğer mülklerine resmen el konulmuş oldu.

Etnik temizlik sürecinin kapsamı ve niteliğine dair verilebilecek çok sayıda örnekten biri de, Selame köyünün akıbetidir. Nekbe öncesinde yaklaşık 7 bin sakini bulunan Selame köyünde yaşayan Filistinliler 15 Mayıs 1948 sonrasında Yafa ve civarındaki köylerdeki yoğun çatışmalar arasında Ürdün’e kaçtı. Takip eden on yıllar içinde bu köyde Filistinlilere ait evler ve diğer binaların çoğu yıkılırken, İsrailliler tarafından bunların yerine inşa edilmiş çok katlı binaların arasında kaybolan mezarlıklarda bulunan ölüler de 1993 yılında mezarlarından çıkarılarak taşındı ve Filistinlilerden kalan son geçmiş izi de ortadan kaybolmuş oldu.

İsrail rejimi, son yıllarda Batı Şeria’daki yeni Yahudi yerleşimleri ve buna eşlik eden ilhak planlarıyla işgali ve demografi değişikliğini yoğunlaştırırken, özellikle Netanyahu yönetimi altında Kudüs’ün Arapsızlaştırılması politikasına hız verildi. Son yıllarda Filistinlilere ait çok sayıda ev yıkıldı, çok sayıda araziye el konuldu ve sudan bahanelerle Filistinlilerin “oturum izinleri” iptal edildi. Bu zincirin son halkası ise, Şeyh Cerrah’ta yaşananlar oldu.

Şeyh Cerrah’ta zorla tahliye ve direniş

Nekbe sonrasında İsrail kontrolü altında kalmış bölgelere geri dönüş hiçbir zaman mümkün olamazken, Arap devletlerinin kontrolü altındaki bölgelere kısmi bir dönüş sağlanabilmişti. Bunlardan biri de, Kudüs’ün (o tarihte Ürdün kontrolünde kalan) doğu kısmında yer alan Şeyh Cerrah mahallesiydi. 1956 yılında 28 mülteci ailesi, 8 yıl önce terk ettikleri mahallelerine ve evlerine geri dönebildi. Bu ailelerin yıkılan evlerinin yeniden inşası, Birleşmiş Milletler’in sunduğu finansmanla gerçekleşti. Ne var ki 1967’deki Altı Gün Savaşı sürecinde İsrail, Kudüs’ün doğusunu da işgal etti ve bu ikinci işgal, bölgedeki evlerin tapu sicil işlemlerini imkânsız hale getirdi.

2008 yılından itibaren mahalledeki evlerin mülkiyetine dair yeni tartışmalar başladı. Bizatihi Doğu Kudüs’teki varlıkları bile Dördüncü Cenevre Sözleşmesi hükümlerine ve genel olarak uluslararası hukuka aykırı olan İsrailli yerleşimciler, bölge üzerinde hak iddia etmeye başladı ve İsrail mahkemelerinden de destek buldu. 1967 yılında çıkarılan Hukuki ve İdari İşler Kanunu hükümlerinden istifade edilerek, mahallede yaşayan ailelerden bazıları, evlerinin mülkiyetine sahip olmadıkları gerekçesiyle mahalleden çıkarıldı.

Geçtiğimiz günlerde ise İsrailli yerleşimcilerin bir kez daha benzer iddialarla mahkemeye başvurması, son sürecin fitilini ateşledi. İsrail mahkemesi, toplam sayıları 550 kişiyi bulan çok sayıda Filistinli aileden evlerini derhal terk etmesini istedi ve aksi halde zorla tahliye edilecekleri duyuruldu. Mahallede yaşanan çatışmalar esnasında bir İsrailli yerleşimcinin kibir ve nefret dolu bir ses tonuyla Filistinlilere seslenerek, “sizin evinizi biz almasak bile başkaları alacak” demesi de, on yıllardır devam eden yerleşimci sömürgeciliğinin bir başka veciz ifadesi oldu. Yerleşimciler ayrıca, dünyanın gözleri önünde Kudüs sokaklarında “Araplara ölüm” sloganlarıyla yürüdü.

Apartheid kanunları doğrultusunda Filistinlilerin bu tür mülkiyet konularında İsrail mahkemelerine itiraz imkânı bulunmuyor. Ayrıca Şeyh Cerrah’tan çıkarılması istenen sekiz aile, Kudüs’te ikamet etme “izinlerini” de kaybetme riskiyle karşı karşıya.

Sonuç: Nekbe devam ediyor

Şu anda Mescid-i Aksa etrafında devam eden gerilimin, yahut Kudüs genelinde yaşanan ve Gazze’ye de yansıyan çatışma ve saldırıların ne kadar süreceği ve hangi boyutlara geleceği belirsiz. Şeyh Cerrah’taki girişimin de önümüzdeki günlerde nasıl bir sonuç alacağını kesin olarak kestirmek zor. Ancak her türlü tartışmaya kapalı bir gerçeklik önümüzde açık seçik bir şekilde duruyor: İsrail, kuruluşu ve temelleri itibariyle yerleşimci sömürgeciliği ürünüdür ve bu, 1948’de kalmış bir olgu değildir. Nekbe devam eden bir süreçtir ve etkin ve sonuç alıcı bir direnç gösterilmediği takdirde etnik temizlik devam edecektir. İsrail’in hakim ideolojisi ve tüm pratiği açıkça buna işaret etmektedir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İtikâf ve İftira

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Yazının başlığını oluşturan kelimelerden ilki Türkiye’de pek bilinmez ve gerçekleştirilmezken ikincisi hayli yaygındır ve kabul görür. İtikâf mübarek ramazan ayının son 10 günü gerçekleştirilen bir ibadet. Kur’an ve sünnet ile sabit. Biz Müslümanların pek bilmediği, bilenlerin dahi nadiren yerine getirdiği, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir sünnet.

Öyle zannediyorum ki Türkiye’de pek çok insan geçen 3 Mayıs’ta sosyal medyaya ve basına yansıyan görüntülerden sonra itikâf denen bir ibadetin varlığından haberdar olmuştur. Her şerde bir hayır vardır. Ekran karşısında ilk kez telaffuz ederken kağıda bakana, “ittifak” demeye getirene de şahit oldum şahsen.

Görüntülerde Gaziantep’te bir camiye postallarıyla giren birkaç polis ve bekçinin ibadet eden Müslümanlara biber gazı sıktığı, onları yaka paça gözaltına almaya çalıştığı görülüyor.

İzleyenleri, haliyle çok rahatsız eden bu olaydan bir gece sonra, çoğu Gaziantep ve Adana’da olmak üzere 40 camiye baskın düzenleyen polis, görüntü alınmasını engellemek için vatandaşların cep telefonlarını toplamış. İbadet edenleri darp etmiş, arada hakaret ve küfür ederek, gözaltına almış.

Eş zamanlı baskınlar öncesinde kimi camilerde şalterler indirilmiş, kimi yerde sinyal kesicilerle telefonlar kullanılamaz hale getirilmiş. Görüntülere yansıyan biri 14 yaşında çocuk olmak üzere pek çoklarına ters kelepçe takılmış. Toplam 400’den fazla insan gözaltına alınıp neredeyse tamamı 24 saat dolmadan serbest bırakılmış. Emniyet birimleri, yakınları gözaltında olan insanları bilgilendirmeye yanaşmadığı için rakamlar net değil. Ne var ki Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul’a yapılan gözaltı işlemi halen devam ediyor.

Sokağa çıkma yasağını ihlal edip camiye “çıktığı” ve camiden de itikâfta olduğu gerekçesiyle “çıkmadığı” için devlete karşı bir suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk edilip tutuklanırsa, hiç şaşırmayız, burası Türkiye.

Furkan Vakfı mensupları 20 yıldır camilerde itikaf ibadetini yerine getiren bir cemaat. Camilerde itikâfa girebilmek için bu ramazan, pandemi dolayısıyla, sosyal mesafe kurallarını gözetmek adına önceden başvuru şartı getirilmiş. Vakıf gönüllüleri de resmi makamlara başvuruda bulunmuşlar ama işin yeni ve “garip” olmasından, usul ve yetki karmaşasından, belki biraz da “furkancılar” diye tabir ettikleri bu insanlardan hoşlanmadıklarından ötürü olsa gerek, başvuruları ya alınmamış, ya da kabul edilmemiş. Onlar da her sene yaptıkları gibi yapmış, Allah’ın evine gidip ibadete kapanmışlar. Zaten her biri koca koca camilerde bir köşeye çekilmiş en fazla 5-10 insandan bahsediyoruz. Camiler, pandemi kurallarına en fazla riayet edilen yerler, malum.

Devleti yöneten aklın yapması gereken, ergen gibi hareket edip atar-gider yapmak, aşırı tepkiler vererek vatandaşlarına zulmetmek, anayasal haklarını çiğnemek değil Furkan Vakfı gönüllüsü bu insanlardan hoşlanmasalar da itidali, aklıselimi elden bırakmamak, hiç değilse onları “maslahat icabı” görmezden gelme olgunluğu göstermektir.

Camilere eş zamanlı “itikaf baskınları”ndan hemen önce önemli bir gelişme yaşandı. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan (27.04.2021 tarih ve 2021/19 nolu) genelge ile “kolluk faaliyetleri sırasında ses ve görüntü alınmasına fırsat verilmemesi, kayıt yapan kişilerin engellenmesi, bu kişiler hakkında şartlar oluşmuşsa adli işlem yapılması konusunda” talimat verildi. Bu genelgenin işkence ve kötü muamelenin önlenmesine “mani olmak” amacına matuf bir hukuksuzluk örneği teşkil ettiği çok geçmeden bu “itikaf baskınları” ile ortaya çıkmış oldu.

Dikkatimi çeken ve okurlarla paylaşma ihtiyacı duyduğum bir gelişme de içişleri bakan yardımcısının 4 Mayıs’ta kameralar önünde yaptığı 5 dakikalık açıklama. Bakan yardımcının sık sık notlarına bakarak yaptığı, daha doğrusu kendisine yaptırılan açıklamayı izlerken sık sık, “arkadaş, bu kadar da olmaz!” diyerek, ufak çaplı bir fenalık geçirdim. Zira 5 dakikada dağlar kadar iftira attığına şahit oldum. Hükümetin en temel bakanlığı adına konuşurken insan biraz ciddiyet, biraz ehliyet, biraz liyakat, biraz delil dayanak, belge filan bekliyor. Bekliyor ama yok, hiç yok!

Bakan yardımcısı, “Alparslan Kuytul kimdir, bunun kamuoyu tarafından tam olarak, doğru olarak bilinmesini isteriz” dedikten sonra “bu kişi”yi tam olarak “yalan ve yanlış olarak” tanıtıyor, birbiri ardına dizdiği cümlelerle:

Din kisvesi altında dini istismar eden bir kişi”

Fetö’yü savunan bir kişi”

15 Temmuz’u örtmeye çalışan bir kişi”

Türkiye’nin menfaatine ne varsa, her fırsatta bunu provoke etmeye, manipüle etmeye çalışan bir kişi”

Sürekli güvenlik güçlerimizle karşı karşıya gelme çabası içinde olan bir kişi”

Furkan Vakfı’nın yöneticiliğini yaptığı sırada, orayı da istismar eden bir kişi”

Vakıf tarafından toplanan kurban derilerini yolsuzluk yaparak şahsi nam ve hesabına kullanan bir kişi”

Alparslan Kuytul’u sevmeme, hatta ondan nefret etme hakkınızı saklı tutabilirsiniz, ne var ki, diğer iddia ve iftiralar bir kenarda dursun, Fetö’yü, yani terörü savunduğuna veya yolsuzluk yaptığına ilişkin elinizde bir delil, “tarafsız ve bağımsız” mahkemelerinizden alınmış herhangi bir karar var mı? Yok. O halde milyonlarca insanın gözünün içine baka baka neler söylüyorsunuz siz Allah aşkına? Allah’tan korkmuyorsanız, kuldan da mı utanmıyorsunuz?

Aklıma Bakara Suresi’nin 11 ve 12. ayetleri geliyor. Tefsirine gerek var mı bilmiyorum, bana ayan beyan görünüyor lafız ve mana, yorumu temiz akıl sahiplerine bırakıyorum:

Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.”

Bu yaşananlar, ülkede neredeyse rutin bir hal alan çifte standardı, adaletsizliği ve kanun önünde eşitsizliği bir kez daha gözler önüne sermekle kalmadı, camilerin Allah’ın evinden ziyade devlet dairesi olarak kabul edildiğini de gösterdi.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kudüs Günü Derken

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Ramazan ayının son cuması Dünya Kudüs Günü… (daha&helliip;)

Devamını Okuyun

GÜNDEM