Connect with us

Köşe Yazıları

Beyrut Limanı Soruşturması: Lübnan İçin Çıkış Yolu Yok mu?

Yayınlanma:

-

4 Ağustos 2020 tarihinde Lübnan’ın başkenti Beyrut, tarihinin en büyük felaketlerinden birini yaşadı: Limanda havai fişeklerle yan yana depolanmış 2 bin tondan fazla amonyum nitratın halen kesin olarak ortaya çıkarılamamış bir sebeple infilak etmesi sonucunda, iç savaş yılları ve İsrail saldırıları döneminde bile tek günde meydana gelmemiş derecede büyük bir yıkım gerçekleşti. 100’den fazla (muhtemelen çok daha fazla) insan hayatını kaybetti, limana kilometrelerce uzaktaki bölgelerde bile evler ve dükkanlar ağır hasar gördü, ülkenin dış dünyaya açılan en önemli kapısı olan limanın kendisi ve beraberindeki un ambarları yok oldu, milyarlarca dolarla ifade edilen maddi kayıplar meydana geldi.

4 Ağustos faciası aynı zamanda siyasi sistemin uzun süredir kilitlendiği, gitgide ağırlaşan bir ekonomik krizin yaşandığı ve çıkış yolu olabileceği düşünülen formüllerin birer birer başarısız olduğu bir bağlamda gerçekleşmişti. Patlama, bir dönemi kesin olarak kapatmış görünüyordu: Mevcut statüko ömrünü tamamlamıştı ve radikal bir dönüşümden başka bir yol yoktu. Ancak bu dönüşümün yolunun nereden geçeceği konusunda kimsenin pek bir fikri de yoktu.

Liman patlamasından bugüne kadar geçen altı buçuk aylık süre zarfında ne yazık ki sistemin reforme edilmesi yolunda da, liman patlamasının sorumlularının topluma hesap vermesi ve kalplerin teskin edilmesi yolunda da somut ve olumlu bir adım atılmış değil. Hatta gidişat, tam tersi yönde.

Bilindiği gibi 2019 yılının Ekim ayından itibaren Lübnan genelinde yaygın protesto gösterileri düzenlenmişti. “Hepsi, hepsi demektir” sloganının damga vurduğu bu gösterilerin temel talebi, on yıllardır Lübnan siyasetini tekeline almış siyasetçilerin hepsinin çekilmesi ve ülkede yeni bir düzenin başlamasıydı. Ne var ki bu hareketler somut bir programa dönüşemediği gibi, eli en kirli siyasetçilerden Samir Caca da dahil olmak üzere, çürümüşlükle özdeşleşmiş pek çok figür sokak hareketlerini kendisine yedeklemeye ve kendi siyasi amaçları için kullanmaya çalıştı.

Ekim ayı sonunda Lübnan yönetimi içindeki en zayıf halka olan Başbakan Saad Hariri istifa etti. Ancak bu istifayı kısa süre sonra sokak hareketlerini Müstakbel Partisi çizgisine çekme girişimleri izledi. Dahası, Ocak 2020’de başbakanlığa getirilen Hasan Diyab’ın başarısızlığı sonrasında Lübnan siyaseti kendi içinden bir alternatif de üretemedi ve Hariri yaklaşık bir yıl aradan sonra yeniden başbakan oldu.

Hariri’nin başbakanlığa geri dönüşünden üç ay kadar önce gerçekleşen liman patlaması, eski kolonyal güç olan Fransa’nın da aktif olarak devreye girmesine zemin oluşturdu. Limanın enkazı üzerindeki dumanlar tütmeye devam ederken Beyrut’a gelen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Lübnanlı siyasetçilerin yeni bir toplumsal sözleşme oluşturamaması halinde kendisinin doğrudan rol oynayacağını ve 1 Eylül’de yeniden geleceğini söyledi.

Yeniden geldiği tarih olan 1 Eylül 2020, Birinci Dünya Savaşı sonrasında General Henri Gouraud tarafından Fransız himayesindeki Büyük Lübnan’ın ilan edilmesinin yüzüncü yıl dönümüydü ve Macron’un bu tarihi seçmesi kesinlikle tesadüf değildi.

İki ziyaret arasındaki süreçte elli binden fazla Lübnanlı, yönetilemez hale gelmiş ülkelerinin yeniden Fransa mandası altında girmesini talep eden bir dilekçeyi imzaladı. Ayrıca, mevcut mezhepsel temsil sistemi yeterince istikrarsızlık yaratmamış gibi, dinsel ve mezhepsel aidiyetler temelinde Lübnan’da federal bir yapının kurulmasını isteyen sesler duyulur hale geldi. Bir başka deyişle Lübnan’ın tüm sorunlarının kökenlerini teşkil eden iki olgu (Fransa hakimiyeti ve mezhepçilik) akıl almaz bir şekilde “çözüm” yolu olarak ortaya konuldu.

Birkaç ay önce Fransız haber kanalı BFM, Cumhurbaşkanı Mişel Aun’la yaptığı özel bir röportajın sonunda, Körfez rejimlerinin birbiri ardınca İsrail’le normalleşme yoluna girmesi sebebiyle Aun’a Lübnan’ın da böyle bir adım atmasının olası olup olmadığını sordu. 8 Mart ittifakı içinde yer almakla birlikte falanjist kökenli olan 85 yaşındaki Aun, “Duruma bağlı. İsrail’le sorunlarımız var. Önce onların çözülmesi gerekiyor.” yanıtını verdi. Aun’un uykusu geldiği için röportajı bitirmek amacıyla kestirip atarak böyle müphem bir cevap mı verdiği yoksa bu yönde bir politika değişikliğine gerçekten açık kapı mı bıraktığı tartışma konusu oldu.

Tüm bu siyasi gelişmeler yaşanırken, liman patlaması soruşturmasında arpa boyu kadar yol alınamadı. 18 Şubat günü ise, son umut kırıntılarını da ortadan kaldıran bir gelişme yaşandı: Soruşturma yargıcı Fadi Savvan, yapılan bir başvuru sonucunda görevinden azledildi. Azledilme gerekçesi, Savvan’ın “Hiçbir dokunulmazlık ve kırmızı çizgi beni engelleyemez!” demiş olması ve Yargıtay’a göre bu şekilde “yürürlükteki kanunlara uymayacağını belli etmiş olması”. Savvan’ın Eşrefiye’deki evinin patlamadan zarar görmüş olması sebebiyle soruşturmayı nötr ve tarafsız şekilde yürütemeyeceği iddiası da kararın gerekçeleri arasında yer alıyor. Kendisinin görevden alınmasıyla sonuçlanan süreci başlatan şey ise, Emel hareketinden iki milletvekili olan Ali Hasan Halil ve Gazi Zayter’in bu yönde başvuru yapması olmuştu. Azil talebinde bulunan bu milletvekillerinin her ikisinin de adı soruşturmada şüpheli olarak geçiyor. Keza, Fadi Savvan’ın yerine yeni bir yargıç ataması gereken Adalet Bakanı Marie-Claude Necm’in adı da…

Bu skandal kararın arkasından düzenlenen protesto gösterilerinde yer yer “intikam” ve öldürme söylemleri de duyuldu. Toplumsal fay hatlarının çatırdaması riskinin daimi olarak bulunduğu Lübnan’da herhangi bir katalizör olayın bir çatışmalar silsilesini tetiklemesi göz ardı edilebilecek bir ihtimal değil. Ayrıca başta Emel olmak üzere pek çok siyasi parti ve hareket, gerilimin artması durumunda fiziksel şiddete başvuracağını birden fazla kez belli etti.

Lübnan’ın en önemli siyasi aktörlerinden olan Hizbullah ise zor seçimlerle karşı karşıya. Sokağın yönü herhangi bir zamanda “Hizbullah’ın silahsızlandırılması” talebine yönelebilir yahut yönetim mekanizmalarında meydana gelebilecek olası bir toptan değişim, onlara bazı mevzilerini kaybettirebilir. Ancak tepeden tırnağa çürümüş bir sistemin koruyucusu konumuna düşmek de ciddi bir meşruiyet kaybına yol açabilir. Diğer yandan, mevcut ittifakın ömrü de tartışmaya açık. Tüm bu faktörlerin sonucunda Hizbullah iç siyasette bir yıldan uzun zamandır ağırlıklı olarak pasif bir duruş sergilemeyi tercih etti ancak bir süre sonra bu da sürdürülebilir olmaktan çıkabilir.

Son olarak, Ekim 2019’dan beri zaman zaman sistemin yeni baştan kurulması, mezhepsel temsilin yerine yurttaşlık temelli bir anayasa ve sistemin teşkil edilmesi talebi zaman zaman dile getiriliyor olsa da, bu şimdilik bir temenni olmaktan öteye geçemedi.

Gerçekten de Lübnan, son 30 yılın en zorlu günlerinden geçiyor ve tanımlanabilir bir gelecekte gerçekçi bir çıkış yolunun olup olmadığı fazlasıyla tartışmalı.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Otuz Yıllık Hikaye

Yayınlanma:

-

Sizi yedi yıl önce tanıştığım, 30 yıldır cezaevinde tutulan yazar arkadaşımla tanıştırmak istiyorum.

Bilgisayar yazısından sonra el yazısına, asfaltın ardından toprak yola geçip bu “mektubun” sonuna vardığınızda neler hissedeceksiniz, merak ediyorum doğrusu.

İnfaz Hakimliği’ne verdiği dilekçenin bir yerinde kendisini ve hikayesini şöyle anlatmış yazar Nevzat Güngör:

29.12.1991 yılında gözaltına alındım. 15 gün süren gözaltı sürecinde yoğun işkencelere tabi tutulduktan sonra tutuklandım. (Bu işkenceler daha sonra doktor raporları tarafından tespit edilmiştir.) Okuldan tanıdığım bir kişinin işkenceyle üzerime ifade vermesi sağlanmış, ama o kişi savcılıkta ve sonraki yargılama süreçlerinde defalarca ifadesini geri çektiğini söylemiş olmasına karşın, o ifadeye dayanılarak Devlet Güvenlik Mahkemesince müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldım. Üstelik, 15 günlük her türlü işkencenin yapıldığı “sorgu süreci”, kurgulanmış sözde delillerle asker hakimlerin heyette yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin “adil yargılama yapamayacaklarını” söyleyerek, DGM’ler tarafından yargılanmayı red edip duruşmalara katılmamış olmama karşın!

İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci olmam itibariyle bu tür aşırı siyasallaşmış mahkemelerin salt cezalandırma mantığıyla yaklaştıklarını az çok biliyordum. Nihayetinde ilk duruşmalarda buna kendi gözlerimle bizzat tanık da olmuştum. Yargılama gıyabımda yapıldı ve nitekim “ceza” da verildi. Bu “cezanın” tamamen hukuksuz olduğunu bir kez daha belirtmeme gerek yok sanırım.

Kesinlikle katılmamış olduğum, üstelik anlayış ve yaklaşım olarak doğru da bulmadığım, insani ve vicdani anlamda çok uzak olduğum bir eylem dolayısıyla cezalandırılmış olmam kişiliğime ve hayat karşısındaki duruşuma bir hakarettir de. Ayrıca, yargılanmış olduğum dosyada bulunan bir arkadaşın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, dosya hakkında “adil yargılanma ilkesinin ihlali” kararı verdi.

Tam 30 yıldır cezaevindeyim ve haksız ve hukuksuz bir şekilde verilen bu 30 yıllık cezayı mecburen yatarken, yine en olmadık, insanın aklının ucundan bile geçmeyen hukuksuzluklara, saldırılara maruz kaldım. Bu 30 yıl zindanın dört duvarı arasında ağır ağır geçerken sonunda bir tür zulüm tarihine de dönüştü.

AİHM ve AYM’nin “DGM’ler adil yargılama yapamazlar” minvalindeki yüzlerce emsal düzeyindeki kararına rağmen, bir kez “damgalanmış” olmak, her türlü hukuksuzluğa, haksızlığa reva görülmeyi getirdi. Sadece bu kadar da değil, hukuki başvuruların bir kenara atılmasını, savunmalarımın göz ardı edilmesini doğurdu. Yani Mevlana Celalettin-i Rumi Hazretlerinin “zulmün üzerine ancak zulüm inşa edilir” sözünde de işaret ettiği gerçeği birebir bizzat yaşadım.

2006 yılı itibariyle “Edebiyatı” hayatımın merkezine oturttum ve tüm zamanımı yazmaya adadım. Daha önce, yani 1995’lerden itibaren de yazıyordum yazmasına da, benim açımdan bir tür yan uğraştı. 2006 yılında ise bir anlamda yaşama gerekçem haline getirdim.

Toplamda on beş yıldır, o amiyane tabirle gece gündüz demeden, günde neredeyse on-on iki saat yazıyor, yazdıklarımı düzeltiyor, el yazısıyla temize çekiyor veya yoğun şekilde okuyorum. Bu süre zarfında biri roman, üçü de öykü olmak üzere toplamda dört kitabım yayımlandı. Yirmiye yakın öykü ve roman dosyam da yayınevlerinde değerlendirilmeyi bekliyor.

Daha önce yaklaşık olarak on dört yıldır kalmış olduğum Kocaeli 2 Nolu F Tipi Cezaevinde 2006 yılından başlayarak on (10) yıl boyunca edebiyat çalışmaları doğrultusunda bilgisayar da kullandım. Onlarca öykü ve roman dosyamı cezaevi idareleri aracılığıyla dışarıya da gönderdim.

Sanırım şu soruyu sormanın tam sırası: Hayatını edebiyata adamış, zamanını tümden edebiyata veren birini örgütler ne yapsın, devletler ne yapsın?

Evet, kabul etmeliyim, bir örgütün de üyesiyim: Türkiye PEN Derneği. Türkiye Yazarlar Sendikası üye olma başvurumu ise değerlendiriyor.”

Yazar Nevzat Güngör 17.12.2020 tarihinde (tahliyesine bir yıl kala) denetimli serbestlikten yararlanarak cezaevinden çıkmaya hak kazandı. Ne var ki talebini içeren dilekçeye yanıt alamadı. Israrlı takibin neticesi, cezaevi idaresi nihayet dört ay sonra lütfedip cevap verdi: Ret. 

Cezaevi Müdürlüğü (İdare Ve Gözlem Kurulu) hükümlünün “İyi Halli Olmadığı”na ve her altı ayda bir durum değerlendirmesine “devam edilmesine” karar verdi. (Covid-19 sangını sebebiyle özel olarak düzenleme yapılmış, Türkiye tarihinin en geniş kapsamlı cezaevi tahliyeleri gerçekleştirilirken üstelik.) 

Bu noktada büyük bir “keyfiyet” ve “tehlike” ortaya çıktı.

Cezaevi Müdürlüğü somut hiçbir delile dayanmayan ve elbette esaretten yana keyfi yorumlarını “gerekçe” imiş gibi sundu.

Neymiş? F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumunda parmaklıklar, dikenli teller, kameralar, dışarda jandarma içerde gardiyanlarla her adımı abartı düzeyine varan güvenlik tedbirleri ile takip edilen, ağır tecrit altındaki hükümlü “örgüt üyeleri ile aynı odada barınıyor”muş, “aktif örgüt üyeleriyle iletişim halinde” imiş, “toplu eylemlere katılıyor” imiş, “yasadışı örgütten kopmadığı” anlaşılmışmış… Bu ve benzeri “kes kopyala yapıştır” usulü yalan-yanlış ve iftiralara karşı çıkıyor Nevzat Güngör. 

Teamül oluşturabilecek esas “tehlike” ise şu: 17.12.2021 tarihinden sonra da her altı ayda bir keyfi’ne göre yorumlarla, uçuk kaçık bir “kurgu”yla hukuksuzluğu sürdürebilir ve -birileri dur demezse- 30 yılın üzerine 6 yıllık bir zulüm (esaret) daha eklenebilir!

Yazar Nevzat Güngör hukuk mücadelesini sürdürüyor ama denetime son derece kapalı bir alanda, zindana düşen çokları gibi müthiş bir ötekileştirmeye maruz ve fazlasıyla yalnız. Karşısında, hukuktan nasibini almamış ve kendi “krallığı” içerisinde hukuka aykırı davranmanın bedelini belli ki hiç ödememiş, ödeyeceğine de inanmayan bir cezaevi yönetimi var. Kendi küçük iktidar alanlarında kendi “yargı”larını saçıyorlar etrafa fütursuzca. 

Yazar Nevzat Güngör, Kocaeli 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nu yönetenlerin “kamu görevini kötüye kullandıkları” ve “iftira attıkları” gerekçesiyle cezalandırılmaları için Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Üç sayfalık dilekçeyi yazının sonuna iliştiriyorum. Savcıların harekete geçecek takati kalmamışsa da birilerini dürtebiliriz bu adalet çığlığıyla.

Hepimiz topyekûn mücadele etmezsek, bizim büyük çilemiz: Hukuksuzluk, bitmeyecek. Karanlığın en koyu olduğu yere cep telefonlarımızın ışığını tutalım, ardından, hak arama tuşuna basalım. Çalıyor mu?

Ek:

Suç Duyurusu

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Zeminsiz Proje(cilik)ler

Yayınlanma:

-

Kimi İslami çevrelerin gerçekliklerden kopuk, somut acı ve zulümleri göz önünde bulundurmadan ürettikleri söylemleri ne kadar eleştiriyi hak ediyorsa yine bir kısım İslami çevrenin dinmez bir iştiha ile diline doladığı “proje tutkusu”, bu tutkuyu muhatapları üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanma tavrı da aynı eleştiriyi hak ediyor.

Meselenin birkaç boyutu var.

Kapitalist ya da sosyalist ideallerin sıkça düşünce ve siyaset dünyasında boy gösteren ya da dillere dolanan projelerinin mezkûr İslami çevreleri pozisyon almaya itiyor olmalı. Bunların ilk sırada geleni elbette ekonomi ile ilgilidir. “Siz ne öneriyorsunuz? Projeniz nedir?” gibi sorular çokça dolaşıma sokulur, muhtemelen sizler de bunlara sıkça muhatap olmuşsunuzdur ve muhakkak birtakım cevaplar vermişsinizdir.

Hadi, durmayıp ekonominin ardından diğer “can alıcı” mevzuları sıralayalım: Ekolojik yıkım, etnik kimlikler, kadın meselesi, eğitimin nasıl şekilleneceği, tarım ve gıda politikaları… Listeyi uzatmak mümkün. Bütün bu alanlarda, İslamcıların (Kolaylık olsun diye bu tanımı kullanalım.) ne yapacağı, topluma ne vadettiği sorgulanır.

Baştan beyan edelim ki bu sorgulaman son derece haklıdır ve ben de bu sorgulamaların bir tarafındayım ancak yazının gerekçesi tam da burada beliriyor. İslam, diğer ideolojiler gibi bir ideoloji midir? Seküler bir çözüm dizgesi olarak mı karşımızda durmaktadır? Proje tutkusuna ne ölçüde cevap verebilir ya da bu tutkulara karşılık verecek bir yapıda mıdır?

Gaybla bağlantılı bir inancın, ahirette mutlak kurtuluşu amaçlayan bir dinin müntesipleri için yola çıkış, başlangıç noktası neresidir? Kişinin ya da toplulukların/insanlığın her şeyden önce atacağı adım/lar ve bu adım(lar) nedir, ne olmalıdır? Müslüman, bağlı olduğu merkezden bağımsız bir tasarımcı mıdır? Âlemlerin Rabbine karşı sorumluluk altına girip benliğini arındırdıktan sonra yeryüzündeki yürüyüşü nasıl seyredecek, bütün o toplumsal alanlarda hangi önerileri insanlığa arz edecektir?

Modern ulus devletin şemsiyesi altında mı bir ekonomik çözüm önerisinde bulunacak, kutsanmış coğrafyalarda kâim devletlerin sınırları içerisinde mi ekolojik projeler oluşturacak ya da modern hurafe ve kutsalların okulla kuşattığı eğitimi bir reformasyona mı tabi tutacaktır? Güvenlik, ticaret, etnik kimlikler ya da kadın meselelerinde modern ulus devletlerin karakolluğunu yaptığı kapitalist küreselliğin düzeninden mi medet umacaktır? Yoksa bu saydığımız çerçeve ve kabullerden tümden sıyrılmayı öngören tevhid inancının bir gereği olarak bambaşka, tümüyle özgün bir noktadan mı yola çıkacaktır?

Kur’an’daki temel ilkelerden uzaklaşmış; imanın, egemenlik ilişkilerine bambaşka veçhelerden yaklaştığını idrak edememiş, ahireti gerçekleşmesi uzak bir ihtimal derekesinde benimsemiş İslami(!) bir akıl için bu sıçrama noktası kolaylıkla algılanabilecek bir seviye değildir. Bu seviyede iman, Kur’an’da anlatıldığı gibi insanla buluşup onun varlığa, evrene bakışını eşsiz bir şekilde yeniden inşa etmelidir. Ondan sonradır ki bütün toplumsal meseleler farklı bir zaviyeden tartışılır olacaktır.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde gayba imanı mesele etmediği bir alanda (ezilenlerin kendilerini ezen sitemi bilip tanımaları bahsinde) kendince benzer bir noktadan yola çıkar: Ezilenler ezildiklerini bilmez! Bu temel bilgi ve iman olmadan yola çıkılamaz. Çıkılsa bile yürünen yolda rotanın çoğu kez şaşması kaçınılmazdır.

Halkın/insanlığın/tabiatın yaşadığı somut sorun ve acılar pratik siyasetimizin imandan yola çıkarak kendini gösterdiği hareket noktalarıdır. Vahiy, varlığın/âlemin içine yuvarlandığı çarpıklığa iner. O çarpıklığı görünür kılar ve başlar izah etmeye: Islah nasıl olacaktır ve kurtuluş nerededir?

Kurtuluş/huzur İslam’dadır!

Bu slogan bir zaman çok kullanıldı ama yine bu sloganla bir zaman çok da alay edildi. ‘Dünyevî’ diyelim, farklı ideolojiler insanlığın idrakine birtakım çözüm ve projeleri boca edip dururken onların çelişkilerine vurgu yapmak, insanı bütüncül olarak kuşatmadaki yetersizliklerini göstermek için bu slogan öne çıkarıldı, zaten her zaman göz önünde olmalıydı.

Bu slogana karşı yapıladuran eleştiriler, ayrıntıların, elle tutulur öneri ve modellerin öne çıkarılamayışına veya düşünsel-entelektüel yetersizliklerden dolayı buna güç yetirilememesine odaklıydı ve bu tutum bir yere kadar haksız da değildi ancak eleştirilerin alay etmeye meyyal olanları, ayak basılacak zeminin net bir biçimde tespitini zorlaştıracak bir samimiyetsizliğe doğru yuvarlanırken iman yükümlülüğünü savsaklamaya, bütün bu hassasiyetleri tartışmaya değer görmemeye başladı.

Ayaklar nereye basacak? İnsan, nerede duracak ve durduğu yerden hangi ufka bakacak? Siyaset tartışma ve modellerini, örneğin demokrasi ve saltanatlık rejimlerini tartışırken merkeze neyi alacak? Mesela, “Hakimiyet Allah’ındır!” düstûrunu va’zeden Kur’an’a iman edenler bu tartışmaya dâhil olurken bu temel düstûru göz ardı mı edecekler?

Tabiatla ilişkide vahyin ifsad-ıslah karşıtlığına yaptığı ısrarlı vurgu göz ardı mı edilecek yoksa söylemin merkezinde mi yer alacak? İnsan bedeni kimindir? Kadın meselesinde Yaratan’ın mesajı geleneksel ve modern hurafe ve dayatmalardan arındırılıp insanın özünü tahkim edecek bir çerçevede sunulabilecek mi? Bunun için Allah’ı mesajına ivazsız-garazsız kulak verilecek mi? Dost ve düşman neye göre tespit edilecek? Kimliği inkâr edilen halkların mücadelesinde hangi kavşaklardan sakınılacak? Devletin ya da bir bütün halinde egemenlik tartışmalarının görünen dünyadan ancak gaybî bilgilerle muttali olabildiğimiz ahirete uzanan boyutlarıyla ele alınması durumunda imanın zorunlu sonuçları nasıl tezahür edecek? “Asgari ücret ne kadar olsun?” denildiğinde karşılıksız paylaşmayı, hakça bölüşümü öneren, dayanışmayı imanın ve ahiret günündeki mutlak kurtuluşun şartı olarak ortaya koyan İslam’ın her şeyi sil baştan öneren yaklaşımı nasıl izah edilecek? Yeni siyasetler nasıl kurulacak?

Bütün proje talepleri köklü bir devrimin kapısına götürüyor bizi. Adım adım, vahyin eşsiz çözümlerini Rabbiyle interaktif bir biçimde ören iman somutlaşıyor, ete kemiğe bürünüyor.

Oradan buradan derlenen modeller vahyin bir zemin olarak yokluğunda dayatılıp durdukça hakikat de buharlaşıyor, belirsizlik yaygınlaşıyor. İmanın biçimlemediği kişi(ler)den toplumsala ulaşamayan hakikat ayakların basılacağı sağlam zeminden mahrum bırakıyor cümle mevcudatı ve biz proje taleplerine anlamdan koparak cevaplar üretmeye çalışıyoruz.

Sıkışmışlığımızın başlangıç noktası budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İnsan Kendi Kendisinin Sahibi midir?

Yayınlanma:

-

“İnsan başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?” (Kıyâmet, 36)

Cesaretleri haktan üstün gelip batıldan yana olanlar, eylem içerikleri ve eylemlerine müdahale ediliş tarzı tasvip edilemeyecek LGBT’yi İslami açıdan meşrû göstermeye çabalıyor. İslami Feminizm adı altında “Kadının fıtratında orgazm vardır.” sloganı atıyor.

Bu batıl durumlar, hayatın her alanını İslâma göre tanzim etmesi gereken inananların kendini kendinin sahibi olarak gören liberteryanizmin (özgürlükçülük) etkisinde olduğunu gösteriyor.

Liberteryen teoride birey, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir, mutlak söz sahibidir ve bunların mülkiyetini elinde bulundurur. Böyle bir anlayışla üretilen “seks işçiliği” kavramı kişinin kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunduğuna işaret eder. Estetik ve genç görünme maksatlı operasyonları da bu minvalde anabiliriz.

İnsan kendi kendisinin sahibiyse kendisi hem nesne (sahip olunan) hem özne (sahip olan)dır. Böyle özne ile nesne veya eşya ile mâlik özdeşliği paradoks gibi görünebilir. Ancak sahip olan ile sahip olunan ayrı ele alınırsa kendinin sahibi olma söz konusu olamaz. Çünkü bu, kişinin kendi dışında var olan bir bilgisayara sahip olması gibi bir durum değildir. “Kendinin sahibi olmak tezi adı altındaki ‘kendi’ terimi saf düşünümsel bir öneme sahiptir. Kendi terimi, sahip olan ve sahip olunan şeyin tek ve aynı şey olduğunu, adıyla söylenirse kişinin bütününü ifade etmektedir.”[1]

Kendi yaratılışında veya doğumunda katkısı olmayan insan kendi kendisinin mutlak sahibi olabilir mi? Bu sahipliği yetersizliklerden başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaz mı? Mesala, bir gün çalışmayınca hayatı zora girecek emekçilerin işverenle sözleşme imzalayabilme özgürlüğünün olması onun kendinin sahibi olması üzerinde negatif etki yapar.

Bu konu üzerinde durmaya devam edeceğiz.

 [1] G. A. Cohen, Kendinin-Sahibi Olmak Özgürlük ve Eşitlik, Çeviren Fahri Bakırcı, s. 110, Epos Yayınları, 2018.

Devamını Okuyun

GÜNDEM