Connect with us

Yazılar

Müzik-İnsan İlişkisinden Hareketle Mübahlık Olgusuna Bir Bakış – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Hayata salt ideolojik gözlüklerle baktığınızda ve bir de buna, genel anlamda dinin yanlış yorumlanmalarını da ilave ettiğinizde, ona dair her şeyi belli bir kalıp içerisinde ve siyah-beyaz olarak görürsünüz. Bunun istisnası yok gibidir.

İnsanın, kendi tarihi bütünlüğü içerisinde; nesilden nesile, birçok kültürle ve durumla karşılaşıp karışarak yaşanılan ana kadar gelen birçok öge gibi, kültürel alanda kendine yer bulmuş olan, genelde edebiyat, şiir, folklor ve özellikle de müzik konusunda, çoğu toplumda keskin hatlar da olagelmiştir.

Bu hali, birbirimize karşı kör ve sağır tutumu olarak işaret edebiliriz. Elbette ki, yanlışı ve doğrusuyla insanın, toplumun tarihi süreçte damıta damıta günümüze kadar getirdiği ve her birine “değer adını verdiği kıstasları, ilkeleri, ona yol gösteren, yaşayan ama temelde soyut olan işaret taşları vardır. Ki, bunların bir kısmını salt dinden saysak da, kalan kısmını ise, hemen herkeste ilahi bir lütuf olarak bulunduğuna inandığımız fıtrattan kaynaklandığının tespiti ile bu değerlerin korunması gerektiğine de inanır, şahit oluruz.

Konumuz açısından söylersek, çoğu insan tarafından pek de ciddiye alınmayan, amiyane tabirle “gevezelik, boşboğazlık ve malayanilik” olarak tavsif edilegelen şiirden de faklı bir şekilde, insanı ayartıcı olduğuna inanılan müziğe bir göz attığımızda; bu uğraşların temelinin fıtrattan sadır olan ve insanın derinlikli bir yapıya kavuşmasını murat etmenin yanında, onun az da olsa neşelenmesine gerekçe teşkil ettiği hemen kendini ortaya koyar.

Müzik, İslam’dan önceki dinlerin müntesipleri arasında da tartışma konusu yapılmış olmakla birlikte Müslüman toplumlarda da az-çok tartışılmıştır.

İlk dönemlere baktığımızda, onu, gündelik hayatın tümünü kapsamamak şartıyla ve içeriğinin “temizliği” söz konusu olduğunda ona haram gözle bakılmadığı, ama daha sonraki asırlarda, “asıl olanın eşyada mubahlık olduğu” gerçeğini anlamayan, görmeyen, keza onu görmezden gelen ve işe bütünsellikle değil de, parçadan bakmaya çalışan ve bunlardan dolayı kendi görüşünü İslam’ın (Kur’an-sünnet) görüşü olarak insanlara zorla kabul ettirmeye çalışan zevatın birçok kültürel öge gibi müziği de külliyen haram olarak ele alıp değerlendirdiği bilinmektedir.

Böyle bir durum, eşyada asıl olanın ibaha olduğu esprisini es geçmesi, aslında bir bedeviliği de ele vermekte olup kişinin kendini sözde medeni olarak tanımlaması da nihayetinde anlamsız kaçmakta ve var olan sakiliyet hali sürüp gitmekte olup bu sakil durumlar, maalesef günümüzde de yer yer devam etmektedir.

Eşyada mubaha ve çeşitli düşünsel kategoriler ile ideolojik formasyonlar içerisinde bulunan insanların ve toplumların, çoğu kez aynı noktada buluştukları; kendi değerleri ile birlikte belki de o değerlerin karşı taraflarda yankı bulmasının adı olan “iyilikte ve güzellikte buluşma (maruf: ortak iyi) durumları, dün olduğu gibi bugün de söz konusu…

Bu, çoğu kez fazla uzağa gitmeden söylersek, aynı zaman diliminde (dijital ortamı da işin içerisine katarak) ve belki de aynı zeminde yaşayan farklı formasyonlara sahip insanların birçok alanda aynı işle uğramasına bakıldığında, bunun önceki dönemlerde de olmuşluğunu düşünebilirdik.

Bu durum, bazen, bilvesile farklı zamanlarda yaşamış bulunan inanların ortaya koydukları eserlerin, bir emek karşılığında, başka zamanlarda ve zeminlerde kendine yer bulduğu da söz konusu olmuştur/olabilmektedir.

Burada, kesinlik ifade eden ve belli bir nassa dayanan ilahi ilkeler istisna kılındığında, o da kişinin fıtratı mucibince ortak iyiye (maruf) dayanan “insani” çabaların birçok alıcısının olması gayet tabiidir.

Sözün özü; hayatın öznesi insan olduğuna göre, insan da (Âdem) Allah’tan aldığı kelimelerle bilmeye, öğrenmeye, meyyal olan ve o bilgilerle hayatı şekillendirip renklendiren bir varlık olarak düşünmesinin sonucunda birçok form oluşturmuştur.

Bu formlar, insan için gerekli olup içeriğine bakmak ve onu her türlü yanlıştan korumak şartıyla hayatımıza anlam katacak, yol gösterecek ve kendini insanla birlikte devam ettirecektir.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Çocukluğumuz: Kediler ve Kirpiler – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

Çocukluk döneminde, bizim evde ailenin küçük fertlerinin birer kedisi olurdu.

Her kedi için ya ahşaptan ya da kartondan kutu şeklinde barınaklar yapar, onlara çocuk aklımızla hizmet etmeye çalışırdık.

Sabahları uykudan kalkar kalkmaz da belki daha kahvaltı yapmadan ilk işimiz yaşadığımız şehrin kasaplar çarşısına uğrayıp günlük et aldığımız kasap amcadan  “kedi eti” istemek olurdu.

Yanlış okumadınız; para ile almak değil, “isteme” yoluyla kedilerimiz için et talebinde bulunurduk.

Kasap amcamız, karkas şeklinde müşterilerine istedikleri kadar sattığı etin yenilmeyen kısımlarından verirdi. Onları getirir, kedilere ikram ederdik.

Her birimizin kedisinin bir de adları vardı: Nevbahar, İlkbahar, Sonbahar vs…

Kediler tamam, biz çocuklarındı; onlara etlerini de biz gider getirirdik ama zahmetin çoğunu da annelerimiz ve ablalarımız çekerdi.

Yeri gelir, onları “çok kirlendiklerinde” avlunun ortasında bulunan havuzda yıkar, kurular ve güneşe salarlardı; tüylerinin arasında en ufak bir su damlacığı kalmasın diye. Zira ıslaklık kalınca zavallılar hava değişiminin azizliğine uğrayıp üşütebilirlerdi!

Bunları bizim düşünmemiz o zamanlar pek mümkün değildi.

Dememişler miydi eskiler; “İşi ustasına ver, beş kuruş da fazla ver!” diye!

O zamanın kedileri, şimdiki gibi onları, insan yavrusundan daha çok sevmeye başlayan “insansız yalnızlar”ın yaptığı üzere, bir mal gibi alınıp satılan cinsten değillerdi.

Adeta, bir teyzemizin “Bizim kedi yavruladı, onlardan birisini biraz büyüsün sizin çocuğa verelim.” diyerek bir kutudan, muadili bir başka kutuya aktarılır, sahiplenilirdi.

Böyle bir durum, evden beslenen köpekler ve yavruları için de geçerliydi.

Gerçi, onlar daha çok kırsal kesimde, özellikle de bağlık alanlarda alıkonulurdu ki, onun da hikmeti başka idi.

Bu hayvanları sahiplenmek, onlardan “güvenlik” için yararlanmaktan ziyade, yetişme çağında olan çocuklara merhamet etmeyi, merhametli olmayı sağlamaktı.

Zaten merhamet eğitimi, her şeyden önce, insanın yekdiğeriyle ilişkisinden önce, kedi gibi hayvanlar üzerinden verilirdi. Ki, o işin ilk ve en önemli aşamasıydı. Eğer bugün, az çok merhamet duygusuna sahip isek, o, belli bir müfredatı, çizelgesi vs. olmadan verilen o dersler sayesinde olmuştu.

Bu merhamet duygusu, onlara göre değil, bize göre, bazı özelliklerinden dolayı, o da yanlış bir algıyla “vahşi” olarak tanımlanagelen bilumum hayvanlara yönelik bir duygu olarak şahsiyetimizin oluşumuna etki etmişti.

Nereden nereye…

Ahmet Örs’ün de vurguladığı üzere, insanın yaşadığı şehrin, ona arız olan kaos ve keşmekeş durumundan dolayı “turisti ve müşterisi” olmadığımız dönemlerde yaşadığımız/yaşamaya çalıştığımız “merhamet seansları”nın bir gün sonuna geldiğimize şahit olmuştuk.

Çoğu tek katlı, avlulu -bahçeli- evlerimizin yerine ne eskiye, ne de yeniye benzeyen, bir açıdan bize sığınma ve barınma imkânı sunan ama bizleri tabiattan koparan apartman katlarında yaşamaya mahkûm olmuştuk.

Bu mahkûmiyet bir dönem sürdü. Halen sürdüğü de aynıyla vâkî…

Ne zaman ki, yaşadığımız konut apartman da olsa, -tüm binanın ortak dış alanı olan- bahçede, sabah vakitlerinde, karga türlerini -saksağan, alakarga- ağaç tepelerinde, dallarda ya da yerde görmeye başladık. Serçeleri de hâkeza…

Bir de ev bahçeye yakın bir yükseltide ve kargaları, serçeleri, börtü böceği görebilecek bir konumda ise, ne kadar sıkıntılı ve üzüntülü iseniz de, onların varlığı size terapi gibi gelir.

Bunu esas kırsalda yaşamak daha anlamlı ve güzel olurdu.

Şehrin dağdağası, keşmekeşi, kaosu ve stresi adeta sizi teğet geçmiş olur.

Karga, serçe ve börtü böceğin bu sabah seansına bir de temiz havada, akşam saat 11.00 ila 12.00 arası, kendisine binanın altında yuva yapmış olan bir kirpinin de eşlik ettiğini görmek, var olan seansın bir gününün tamamlanmış olması demekti. Bu seans, açık bir havada, yaz boyu aynı saatlerde hiç aksamadan devam edip dururdu.

Kirpi derken birden aklıma geldi: Yine çocukluğumuzda, evimizin avlusunda ya da inşaat için bir yere yığılan taşların aralarında kirpi görmek alışıldık şeylerdi bizim için.

Farklı bir canlıydı o; yalnız başına yaşayan, akşam serinliği çöktüğünde meydana çıkan, bahçeyi kolaçan edip bir baştan bir başa ağır ağır dolaşan, daha sonra ise gözden kaybolan ve kolay kolay da objektiflere poz vermeyen kirpi dünden bugüne ilgi alanımdan çıkmadı desem abartmış olmam.

Etinin bazı hastalıklar için iyi geldiği de rivayet edilir. Gerçi onu yakalayıp kesmek, derisini yüzmek ve etini çıkarmak ise başlı başına bir iştir herhalde! Öyle her babayiğidin işi olmadığının tecrübe ile sabit olduğu söylenir. Bir defa, sırtı ok misali sivri dikenlerle koruma altına alınmıştır. Yiğitsen, “Buyur başla!” derler insana.

Bunların yanında, bir de şehrin dağdağasının yanında, gece el, ayak çekildikten sonra gölet gibi yerlerden gelen kurbağa sesleri ile bazı villaların müştemilatı hükmünde olan kümeslerden gelen horoz sesleri de şehre eski dönemlerini az da olsa hatırlatıyor. Hem onlara merhamet, hem kendimizi eğitmek ve hem de şehrin elde kalıp bakirliğini koruma konumunda bulunan duldasında (gölgelik) az da olsa tabiat ile baş başa yaşamak, kendi bütünlüğü içerisinde neye değmezdi ki!

Bir de bunlara ek olarak, sağımızda, solumuzda bulunan anaokullarının bahçelerinde beslenen tavşan, tavuk, horoz ve daldan dala atlayarak gün boyu yukarılarda yaşayan maymunlar da tabiatın bir parçası olarak koroda yerlerini alıyorlar.

Köyde yaşamak başka bir şeydi ama şehirlerimizi elde kalan kısmıyla korumak ve tabiata yer açmak umuduyla…

Devamını Okuyun

Yazılar

Vahyin Hakiki Niteliği – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Vahiy, tarihe mahkûmluğundan kurtulmalı, ontolojik (varoluş) amacını yerine getirmek için serbest kalmalıdır.

Bu eylem ne reform, ne yenilemek, ne düzeltmek, ne de duruma uydurmak değil bireysel ve toplumsal anlamda mutlaka olması gereken, kaçınılmaz olan bir sorumluluk olarak Allah’ın verdiği bilgileri insanlığa indirmektir.

İslam’ı şimdiye kadar tarih çöplüğünde  bulduğumuz, gerçek olup olmadığını belirleyemediğimiz, bildirenlerin amacının doğru/yanlış testini yapamadığımız verilerle anlamaya çalıştık ancak sonuca varamadık. Her bilgi ve hareketi, bölünmeye, gerçekliğin dışına çıkmaya mukadder; hayalî, işe yaramayan, çözüm bulamayan, eklenen, kullanılan bir yapı haline getirdik.

Anlatırken mutlak doğru, kesin çözüm veren, her şeyin onda olduğu söylenen yapı/bilgi kendi inananlarına sorun olmaktan öteye gidemeyen, herkesin kafasına göre sunduğu ve benim dediğim doğrudur “sahibi benim” din haline geldi.

İçimizdeki vahiy (akıl) inip işlerlik kazanacaksa, tekrar insanın kurtuluşu olacaksa
otantik (gerçek) haline gelmesi için ilk dönemlerde yaşamış sistemi idare eden kutsal kişilik ve bilgilerin esas olmasından çıkarılması gerekir. “Altın zaman” olarak adlandırılan tarih kesitini örnek almaktan ve ona mahkûm olmaktan çıkılmalı, özgür olunmalıdır.

Vahiy; insanın gerçekliğidir, cennetidir.
Vahiy; zaman, mekân, ırk tanımaz. Amacı insanı onur ve haysiyetiyle emanetini koruyarak tekrar çıktığı bahçesine döndürmektir.

Vahiy özgürlüğüne kavuşmalı, insanlığa yol gösteren “yol işaretlerini” bize vermelidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM