Connect with us

Yazılar

“Adıyaman: Sahipsiz Memleket” – Alperen Gençosmanoğlu

Yayınlanma:

-

6 Şubat 2023 saat 04:17’de Maraş merkezli gerçekleşen 7.6 şiddetindeki depremden yaklaşık 51 saat sonra Adıyaman’daki Bozbey Caddesi’nde bir enkazın başındaydık. Vardığımızda bizim gibi Gümüşhane’den oraya daha öncesinde varan arama-kurtarma konusunda yetkin ve tecrübeli ekipler enkazın başında çalışma halindeydiler. Yola çıktığımız ekibimizin bir kısmı Acil Yardım ve Afet Yönetimi Bölümü’nün öğrenci ve hocaları olmakla birlikte üniversitenin pek çok farklı biriminden gönüllüleri düşününce çoğunlukla amatörlerden oluşan bir ekip olduğumuzu söyleyebilirim. AYAY’dan hocamız bize turuncu AYAY yeleklerini dağıttı, üzerimize giyip enkaz başında çalışan ekibe zincir oluşturarak kovalarla elden ele çıkarılan molozun alandan tahliyesine yardım etmeye başladık.

Çalıştığımız enkazda yaşam belirtisi tespit edilmişti, bu sebeple motivasyon yüksek, umut ve gerginlik had safhadaydı. Bu sırada çevreden birçok depremzede yanımıza gelerek kimi zaman gözyaşları içinde yalvararak, kimi zaman sitem ederek, kimi zaman bu yetersizliğe ve geç kalmışlığa isyan ederek öfke içinde bizleri henüz yeterli müdahalenin gelmediği ya da hiç müdahale edilmemiş olan kendi yakınlarının olduğu ve ses aldıklarını söyledikleri enkazlarına götürmek için canhıraş şekilde dil döküyorlardı. Ancak ekibin, enkazdan ses aldığı için oradan ayrılması mümkün değildi. O sırada hocamız, ekipten gelen bir uyarı üzerine yanımıza gelerek şimdilik yelekleri çıkarmamızı tembihledi, zira yardım feryadı ile yanımıza gelen insanlar bu kadar yelekli insanı bir arada görünce arama-kurtarma konusunda yetkin birçok insanın bir enkazda toplandığı varsayımına kapılmakta, bu da gerginliğe sebep olmaktaydı.

Adıyaman Valiliği’nin bulunduğu sokağın hemen arkasında, neredeyse baştanbaşa yıkılmış enkazlarla kaplı bir caddede çalışıyorduk. Vardığımız 3. gün itibariyle 100 metrelik bir hattın üstünde belki de ondan fazla iş makinesi çalışıyordu. Buna rağmen boşta bekleyen enkazlar, hâlâ iş makineleri talep eden birçok depremzede vardı. 3. gün itibariyle en azından o caddede birçok kepçe yerini almış olsa da arama-kurtarma noktasında yeterli düzeyde tecrübeli ve yetkin insan sorunu devam ediyordu. Tabii ki bu durum makine gücü noktasında tüm sorunların hâllolduğu anlamına gelmiyor. Bölgede bulunduğumuz süre içinde Gümüşhane’den yanımızda getirdiğimiz jeneratör, kırıcı-delici matkap, mazot ve benzin pek çok yerde ihtiyaç duyulan, enkazlarda can kurtarmak için kullanılan araç-gereçlerin başında geliyordu. Öte yandan iş makinesi olarak kepçe daha bol miktarda görünse de kırıcı ve vinç noktasında şehrin ihtiyacını karşılayacak bir durumdan bahsetmek mümkün değildi. Ekipler enkazlarda çalışma yaparken çoğu zaman binanın yıkılmamış halini görmek istiyorlar, ya da binayı bilenlerden evin plânını öğrenip ona göre ilerlemeye çalışıyorlardı. Kimi binalar ezilmiş konserveye dönmüş, kimi binalar yanındaki binanın içine girmiş, kimi yerde enkaz molozları ile hurdaya dönmüş arabalar birbirine karışmış… Ancak öyle ki bazı binalar teneke kutunun burulup parçalanması gibi akıl almaz bir hâl almıştı.

Alanda bulunduğumuz birkaç saatin ardından başında beklediğimiz enkazdan iki kız çocuğunun ve bir kadının canlı çıkarılması alanda tarifsiz bir sevinç yarattı. Bizim için de unutulmaz bir şahitlik oldu. Bu kurtarışların insanları gözyaşları içinde bırakan tarifsiz mutluluğunu düşününce buna vesile olmanın ürettiği tesir ve kıymeti bizzat Allah’ın müjdelediğini hatırlıyor insan: “Kim bir canı kurtarırsa bütün insanları diriltmiş gibi olur.” Enkazların kendine has garip bir ortamı vardı, yaşayanlar kurtarıldığında da cenazeler çıkartıldığında da insanlar gözyaşları içinde kalıyor ve her iki durumda da çoğu zaman tekbirler getiriliyordu.

Pek çok enkazın önünde insanlar, yaşlı teyzeler, küçük çocuklar beton yığınlarına hapsolmuş yakınlarına ağıtlar yakıyorlardı. Ülkede ağıtlara mahkûm edilmiş olan Kürtçenin yeniden hüzünle ve çaresizce dile gelişine şahit oluyorduk. Kışın en sert günlerinde sokak ortasındaki uzun bekleyişleri esnasında depremzedeler bir yandan ateşler yakarak kendilerini soğuktan korumaya çalışırken diğer yandan göçük altında kalanların geceyi atlatıp atlatamayacağı endişesiyle kahroluyorlardı. Ben de çoğu zaman denk geldiğim bu ateşlerde, ayakta kalabilmek için kendimi biraz ısıtmaya çalışıyordum.

Şehre varmamızın birkaç saat sonrasında ekibimize kentin farklı noktalarındaki enkazlardan kurtarılmayı bekleyen canlı insanlar olduğuna dair haberler, çağrılar geliyordu. Bu şekilde haber gelen yaklaşık iki kilometre uzaklıktaki bir noktaya şehirdeki trafik sebebiyle yürüyerek gitmeye karar verdik. Bu sırada büyük oranda şehrin ana caddesi üzerinden ilerledik, enkazların yaygınlığına ve insanların müdahale olan yerlerdeki ümitvâr duruşlarına, henüz müdahale edilmemiş, artık ses duyulamayan yerlerdeki çaresiz bekleyişlerine tekrar tekrar şahit olduk. Bize verilen adrese ulaştığımızda bir ailenin taziye haliyle karşılaştık. Bize enkaz içindeki vefat etmiş kızlarının sıkışmış ayağını gösterdiler. İlk iki gün gelmeyen yardım ve artık alınamayan sesler arasında, yakınlarının bedenlerini çıkarmak için, elleriyle kazıyarak kendilerini parçalarcasına gösterdikleri çabaları anlattılar. Aslında bunun için söze de ihtiyaç yoktu, anlatanın ellerine bakmak pek çok şeyi görünür kılıyordu zaten.

Oradan çaresiz dönerken şehrin ana caddesi üzerindeki pek çok enkazdan birinin önünde bekleyen bir kişiyle konuştuğumuzda, çeşitli ekiplerin binada canlı olması dolayısıyla oraya geldiğini ancak eldeki teçhizat, ekip durumu ve binanın yıkılma biçimindeki zorluk dolayısıyla müdahale etmeden gittiklerini, enkazdakilerin ölüme terk edilişini göz göre göre kabullenmek zorunda kalmasını umutsuz ve perişan bir halde bizimle paylaştı. Bu durum onun için Adıyaman’ın unutulmuş ve hiçe sayılan bir şehir olduğuna dair inancını katmerlendiren bir hâl almıştı. “Adıyaman’ın plakası 02, başlarda geliyormuş gibi ama kimsenin gözünde değerimiz yok, bizi silip atsınlar, Adıyaman sahipsiz!” gibi serzenişlerde bulunurken, kendi yakınlarının hemen bitişiğindeki binada vefat eden milletvekilinin naaşının özel imkânlarla kısa sürede enkazdan çıkartıldığını ama kendisi gibi garibanların hâlâ beklediğini ekledi. Bu karşılaşmanın ardından Bozbey caddesine geri döndük.

Valilik binasının tam karşısında yer alan enkazın önünde toplanan kalabalıktan bir vatandaş tüm öfkesiyle feveran etmeye başladı. “Burada devlet yok, devletin de yönetenlerinin de sorumluların da…” Bizim önümüzde bu haykırışta bulunan depremzede de o caddede iş makinelerini ve çalışan ekipleri görüyordu. Ancak deprem olalı 60 saati geçmiş, tam valiliğin karşısında yer alan bir enkazda hâlâ içerideki yakınlarına ulaşmak için arama-kurtarma ekiplerinin ve uygun şekilde ilerlemek için gereken teçhizatın yoksunluğunu çeken ve gözünün önünde bu gecikmeden dolayı yakınlarının ölümünü izlemeye mahkûm bir insanın isyanı karşısında kimin ne söz etmeye hakkı var!

Orada bulunan onlarca insan ya kendi halindeydi ya da sessizce ve başı öne eğik bu isyanı dinliyordu. Bu yazıyı yazarken sosyal medyada devletin savunuculuğuna soyunmuş, mazlum ve acılı insanları aşağılama, yalancı çıkarma pahasına bugüne kadar onlarca çelişik eylemleri, adaletsizlikleri ve zulümlerini milyonlar önünde işleyen ve temsiliyet iddialarıyla devlet diye sahte bir kutsiyet üretenlerin sözlerini muteber göstermeyi iş edinenlere bakıyorum. Sokaklardaki iş makinelerini, kurulmuş çadırları kanıt olarak gözümüze sokmaya çalışarak göçük altında kalan yakınlarının seslerini dinleye dinleye ölümüne şahit olmuş insanlara küfretmekten geri durmuyorlar. Allah, Kuran’da yalnız zulme, haksızlığa maruz kalmış insana kötü konuşma hakkını tanırken (Nisa-148), bunu bastırmaya çalışmak kimin haddine düşer! “Geç kalmış adalet, adalet değildir!” sözü sadece bir Facebook postu değilse yeterli düzeyde arama-kurtarma ekiplerinin ve teçhizatlarının koordineli ve süratli bir şekilde sahaya intikalini sağlamakla görevli makamlardaki insanların sorumlulukları ne olacak! Pek çok insanın “Adıyaman sahipsiz!” demesini gerektirecek bir geç kalınmışlık, yetersizlik ve ihmalkârlığın yol açtığı sorunlarla boğuşmakta olan insanların hakkı kimden sorulacak? İnsanlar arama kurtarma ekiplerinin tabiri caizse parçalanıp aynı anda pek çok enkaza yetişmesini isterken gerekli koşullar sağlansa belki de alanda olmak isteyecek on binlerce maden işçisinin madenlerinde çalışmaya devam etmek durumunda kalmasında sermaye ve devleti ya da devlet denilen kurumları yönetenleri odağa koymamak mümkün mü?

Koordinasyonsuzluğun Sebep Olduğu Mahrumiyetler

Şehirde suların akmadığını biliyorduk ama abdest ve tuvalet ihtiyacı için caddedeki yıkılmamış olan camiye girdiğimde, susuzluğun sebep olduğu ve insanların dertlerini daha da katmerlendiren temizlik sorunuyla karşılaştık. Maalesef tuvaletlerin içi kaçınılmaz bir şekilde neredeyse tamamen pislik ile kaplıydı ve bu durum sadece buraya has değildi. Neredeyse şehrin tamamında şebeke suyu olmaması ve portatif tuvalet gibi çözümlerin henüz ulaşmamış oluşuyla bu tablonun depremin ilk haftasında “olağanüstü halin normali” haline geldiğini söylemek gerekir. Bu noktada tuvaletlerin geldiği durum bana ülkedeki siyasi elitlerin ilan ettikleri her OHAL dönemiyle bizleri ve memleketi içine düşürdükleri hâlin ibretlik bir temsili olarak göründü. Bugün ülkede yönetimi ve gücü elinde tutanların bu deprem felaketinde yaşananlarda bile alabildiğine dik ve mağrur durmayı başarabilmeleri pislik seviyesinin neremize kadar geldiğinin bir göstergesi olsa gerek.

“Belki daha iyi bir durum vardır, su bulabiliriz.” diye düşünerek gecenin sabaha doğru ilerleyen bir saatinde Adıyaman Üniversitesi kampüsüne girdik. Üniversitenin kafeteryasında ve kampüste arabalarının içinde uyuyan birçok insan gördük. Kampüsteki binalardan birine girdiğimizde de lavabolarda yine aynı durumla karşılaştık. Sular akmıyordu ve tuvaletler girilmez hale gelmişti. Bu bizim gibi şehre geçici süreyle gelmiş insanlar için belki zor ama geçiştirilebilir bir durumken neredeyse tamamen evsiz kalmış, enkazların başında yakınlarını ölü ya da diri olarak almak için bekleyen bir şehir, bir yandan da susuzlukla ve bunun yol açabileceği her tür sorunla yüzleşmek durumunda kalmıştı. Depremin beşinci günü akşama doğru Adıyaman’dan ayrılırken bu sorun çözülememişti, sadece Besni’de bir gecemizi geçirdiğimiz kültür merkezinde suların aktığına şahit olduk ancak ilerleyen günlerde bu duruma bir çözüm getirilmesi gündelik hayatın en önemli problemlerinden biri olarak öne çıkıyordu.

İlk günümüzde zaman akşam vaktine doğru yaklaşırken yanımıza aldığımız erzakların dağıtımı için harekete geçtik. İlk iki gün için deprem bölgelerinde ekmek ve içme suyuna erişim sorunlarına dair bildirimler gelmesi, insanların açlık ve susuzluk çekebildiğini duymamız dolayısıyla başka ürünlerin yanında gıda malzemelerine ve ekmeğe ağırlık vermiştik. Ancak şehirde genel bir dağıtıma çıktığımızda ve ertesi gün sabahın erken saatlerinde rotamızı Adıyaman’ın Besni ilçesi ve ilçenin çeşitli köyleri ile genişlettiğimizde ekmek ve su sorununun daha geniş anlamda da gıda ve beslenme sorununun depremin üçüncü ve dördündü günü itibariyle en azından bizim ulaşabildiğimiz bölgelerde akut bir problem olmaktan çıktığını görmüş olduk. Bu sırada farklı bölgelerde pek çok yardım tırıyla, kamyonuyla karşılaştık. Şehir merkezinde de aşevleri ve sabit şekilde konumlanmış yardım tırları görmüştük. Bu süreçte dağıtım ve koordinasyon noktasındaki zafiyeti de bizzat kendimiz gözlemlemiş olduk. Gelen erzak ve yardımların dağıtımında düzgün bir koordinasyon sağlanamaması, gelen yardımların belli bölgelerde yığılmasına ve hangi yardımların nerelere, ne düzeyde ulaşıp ulaşmadığının bilinemezliği gibi ulusal düzeyde sağlanması gereken ancak sağlanamayan bir organizasyon faciasına neden oluyordu. Hangi bölgenin, hangi tür ürünlere ihtiyacı olduğunun tespiti ve çalışmaların bu yönde ilerletilmesinde de ciddi bir acziyet ve de zafiyet durumu söz konusuydu. Bölgeden bölgeye her gün öne çıkan ihtiyaçlar değişebiliyordu, ancak buna göre organize olması gereken ağlar genelde bunun gerisinde kalıyor, kimi zaman ve yerlerde bir araba dolusu erzaktansa bir jeneratör ve delici-kırıcı matkap ya da bir çadır daha kıymetli olabiliyordu. En önemli meselelerden biri gelen yardımların israf olmadan, yığılmaya yol açmadan tüm depremzedelere ulaştırılmasına dair sistematik ve erişilebilir bir sistemin oluşturulabilmesiydi.

Bu noktadaki yetersizliği ikinci gün geceyi geçirmek için gittiğimiz Besni Kültür Merkezi’nde tekrar gördük. Kültür merkezi hem şehre dışarıdan gelen arama-kurtarma ve gönüllü ekiplerin hem de şehir ahalisinin konaklamasına ayrılmıştı. Şehrin ve ilçenin genel durumu göz önünde bulundurulduğunda burası gerçekten çok hayati imkânları olan bir alandı. Hem sular akıyordu hem de elektrik vardı ve burada kalanlar için iaşe anlamında battaniye, yorgan gibi barınma malzemesi; ısınma imkânı ve erzak vardı. Ancak maalesef burada da ekmek gibi uzun süre saklanamayacak ürünlerin biriktiğine ve nasıl dağıtılacağının bilinemediği bir israfa şahit olduk.

Besni’de Bir Enkazın Etrafında

Küçük bir ekiple Besni’deki yardım dağıtımımızı bitirdikten sonra ekibimizin geri kalanı da Adıyaman merkezden buraya intikal ettiler. Besni’nin merkezine vardığımızda düne kadar ses alınan bir enkazdaki kurtarma faaliyetine destek vermeye karar verdik. Yeleklerimizi giyip enkazda konum alırken yurtdışından gelen arama-kurtarma ekipleri de enkaza intikal ettiler. Yurtdışı ekiplerinden bahis açmışken ilçedeki ilginç bir aradalıktan da bahsetmek gerekir. Deprem öncesinde hayatımda Adıyaman merkezde hiç bulunmamış, Besni diye bir ilçe olduğunu duyup duymadığımı bile hatırlayamazken depremin dördüncü günü bu ilçenin köylerini geziyorduk ve ilçe merkezinde Gümüşhane’den buraya gelen bizler gibi ülkenin çok farklı yerlerinden gelen insanlar vardı; en azından benim şahit olduklarım Ankara’nın bir ilçe belediyesinden organize şekilde gelmiş bir ekip, yine Ankara’dan gelmiş itfaiyeciler, Kütahya’dan madenciler, ilçede hareket edecek vasıtaları olmasa da aletlerini yüklenip İstanbul’dan gelmiş inşaat işçileri, buna ilaveten Bulgaristan, Polonya ve Venezuela’dan gelen arama kurtarma ekipleri… Allah bir daha bize böyle felaketler yaşatmasın ve böyle afetlerden muhafaza eylesin ancak Besni’deki bu ilginç buluşmada benim için ve sanırım pek çok başka insan için de hayatlarındaki unutulmaz bir toplanma ânı olmuştur. Tabii ki ilçeye gelen insanların çok büyük kısmı cânı gönülden ve kendi iradeleriyle oraya gelmişlerdi ama dört gün öncesine kadar hiç akıllarının ucundan geçmeyen bir mekânda, hiç tanımadıkları insanlarla aynı gaye için omuz omuza vermeye hazır şekilde bir araya gelmek de insana tekrardan kader karşısındaki bilinemezliğini hissettiriyor ve gayba yeniden iman etmek için bir davet taşıyor.

Herkes önüne çıkan seçenekler ya da açabildiği yollardan, iradesi ve kapasitesi elverdikçe işin bir ucundan tutmaya çalışıyordu. Yurtdışından gelen ekiplerin yanında tanıştığımız bir arkadaş, “Elimden pek bir şey gelmiyor ama yabancı dil bildiğim için yurtdışı ekiplerinin yanında bulunarak, onların enkaz altında kalanların yakınlarıyla ve Türkiye’den ekiplerle iletişimini kurmaya çalışıyorum.” diyordu. Bulgaristan ekibinin yanında ise Bulgarca bilen daha profesyonel bir çevirmen gördüm. Yine de hem burada gördüklerim hem de farklı yerlerden dinlediğim gelen her yurtdışı ekibine kendi dillerinde tercüman sağlama noktasında da sistematik ve başarılı bir çalışma yürütülemediği yönünde oldu.

Enkaz altındakilerin yakınları ve enkaz üzerinde çalışan diğer grupların ikna edilmesi sonrasında yurt dışından gelen ekipler eğitimli köpeklerle enkaz içinde yaşam belirtisi olup olmadığını tespit için hazırlıklara giriştiler. Uygun ortam için bütün iş makineleri ve el aletleri durduruldu. Enkazın üstü ve çevresi boşaltıldı, hatta köpeklerin koku hassasiyeti dolayısıyla herkes yolun karşı tarafına geçti. Deprem sonrası geçen günlere göre oldukça kısa bir süren bu çalışma, belki 10 dakika alsa da enkaz altında kalanların yakınları için yıllara bedel ve gerginliğin had safhada olduğu çileli bir bekleyişti. Çünkü çok geç kalınmış, düne kadar işitilen sesler duyulmaz olmuştu, bu âna kadar yitirilen zaman dolayısıyla artık zaman kaybetmeye sabır kalmamıştı. Öte yandan yurtdışı ekiplerinin canlı belirtisi bulamaması hem o enkazda çalışmayacakları anlamına gelecek, hem de son umutları da yaralayan bir etkiye yol açacaktı ve maalesef sonuç bu yönde oldu. Ancak bu söylediklerimden yurtdışından gelen arama-kurtarma ekiplerine dair olumsuz bir intiba bırakmak istemem. O akşam Türkiye’den arama-kurtarma tecrübesi olan bir ekiple konuştuğumda gün boyu Polonya ekibiyle birlikte çalıştıklarını ve hem sahip oldukları teçhizat hem de içindeki insanların çeşitliliği ve profesyonelliği noktasında takdire şayan bir ekip olduklarını aktarmışlardı. Polonya ekibi kendi kapasitesiyle o gün kolu enkaza sıkışmış ve enkazdan çıkartılmayı bekleyen bir depremzedenin sıkışan kolunun durumuna dair tespitler yaparak, kişinin kendisinden ve enkazın etrafındaki aile yakınlarından onayları ve imzalarını alıp, gerekli anestezik işlemleri yaparak kolu kesip kurtarma çalışmasını başarıyla tamamladıklarını anlattılar.

Başında beklediğimiz enkazda yurt dışı ekiplerinin yaptığı taramalarda yaşam belirtisine rastlanılmaması sonrası o ekipler enkazdan ayrıldı. Ancak enkaz altında kalanların yakınları için küçük de olsa hala bir umut vardı çünkü bu süreçlerde hem insanların bizzat kendi tecrübelerinden gördükleri hem de dolaşımda olan haberlerden öğrenildiği üzere belki istisna da olsa bazen profesyonel bir arama-kurtarma ekibinin ilk planda yaşam belirtisi tespit edemeyerek enkaz altında sırasını bekleyen başka canlara ulaşmak ümidiyle oradan ayrılmak durumunda kalmaları sonrasında başka ekiplerin o enkazlarda beklenmeyen şekilde canlılara ulaşabildiği bilinmekteydi. Öte yandan velev ki bu ümit tükenmeye dönmüş olsa da insanların cenazelerine ulaşmak, naaşlara eziyet edilmeden, bedenler çürümeye dönmeden ulaşma isteğine kim bigâne kalabilir; enkazın önüne arkasına bakmadan bir molozmuşçasına yıkımına kim razı gelebilir ki? İnsanların ölüsünü gömmesinin, bir mezara sahip olmasının ne kadar kıymetli olduğunu ancak bunun yokluğunu çekenlerin yıllar süren çileli bekleyişleriyle bakarak anlayabiliriz sanırım. Srebrenica katliamının üzerinden uzun yıllar geçmesine rağmen, katledilenlerin yakınlarının ölülerinin kemiklerine ulaşarak kendilerine ait bir mezara kavuşmak için bekleyişleri ya da bu coğrafyamızda faili meçhul cinayetlerde yakınlarını kaybetmiş insanların peşine düştüğü arayışta bir yas mekânına sahip olmanın önemini en sert ve yakıcı şekliyle görmek mümkün.

Bu duygular ve ortam eşliğinde ekip olarak burada kalarak enkazda çalışan insanlara yardım etme kararı aldık. O sırada ekibimizin içinde Adıyaman’a bizden önce yine Gümüşhane’den gelmiş olan AFAD koordinesinde çalışan tecrübeli arkadaşlar da vardı. Onlar Adıyaman merkezde hâlâ canlılara ulaşmak için yoğun çaba gösteren ancak artık yorgunluktan tükenmiş bir başka profesyonel ekipten destek çağrısı alınca haklı olarak bizden ayrılarak oraya intikal etmeye niyetlendiler. Bunun üzerine ekibimizin başını çeken hocamız, bu arkadaşlardan aletlerin kullanımına dair ekibimize hızlandırılmış bir eğitim vermesini istedi. Hilti firmasının galat-ı meşhur ile halk arasında ismine dönüşmüş olan delici-kırıcıların ve jeneratörün nasıl kullanıldığı, bu aletlere ilişkin nelere dikkat edilmesi gerektiği, olası sorunların neler olabileceği noktasında bizlere yoğunlaştırılmış bir eğitim verdiler. Büyük iş makinelerini bir kenara koyduğumuzda bu aletler ve tabii demir makası, oksijenli demir kesici, kazma, kürek, balyoz gibi birkaç alet enkazlarda kullanılan ana malzemelerdi.

Ancak enkaz alanında hem yine başka bir şehirden gelen organize bir ekibin olması ve bölge halkından enkaz çalışmasında olup bu aletlerin kullanımına hâkim insanların zaten var olması dolayısıyla aletlerimiz alanda iş gördüyse de bizim kullanmamıza pek gerek kalmadı. Biz daha geniş ekip gerektiren, enkazdan moloz tahliyesine yoğunlaştık. Ekibimizde kendi ifadesiyle ekskavatör, bizim ise genellikle kepçe diye andığımız araçların operatörü olan bir arkadaşımız vardı. Kafilemizde kepçemiz yoktu ama kepçelerle birlikte gelen operatörler uzun süreli çalışmalar sonucunda yorgun düştüğünde bu makinaları devralacak yedek operatörlerin varlığı elzemdi. Enkazın başında bulunduğumuz sürelerde kepçeyi zaman zaman arkadaşımız kullandı. Yine ekibimizde enkaz içindeki tünellere girme tecrübesi bulunan bir arkadaş, enkaz içinde bir keşif yaptı, mühendis bir arkadaşımız ise binadan kolon, kiriş ve zeminlerin tasfiyesinin plânlanmasında rol aldı. Ekibimizin bir kısmının AYAY’cılardan oluşması sayesinde bu işin önemli bir parçası olan, enkaz üzerindeki gerekli düzenin, önlemlerin ve işleyişin sağlanması da bizim görevimizdi.

Afet Bölgesinde Karşılaşmalar: Madenciler ve İnşaat İşçileri

Benim ve tahmin ediyorum pek çok insanın depremi ilk öğrendiğinde, bu yolculuğa çıkarken ve deprem alanına ulaştıklarında keşkeleri, “Arama-kurtarma ve acil müdahale alanlarında eğitim almış olsaydım ve bugünlerde sahaya daha çok katkı sunabilseydim!” düşüncesi oldu. İçimden “İnşallah bu iş bir bitsin, bu tür eğitimlere katılayım, yarınlara hazır olayım.” diye kendime söz verdim. Ancak farklı karşılaşmalarım ve de gözlemlerim bana böyle bir eğitimi almış olmakla gelebileceğim düzeyin sınırlarını ve bunsuz da yapabileceklerimin imkânları olduğunu hissettirdi.

Bu noktada kendi adıma çok kıymetli bulduğum bu karşılaşmalarımı anmak isterim. O günün akşamında dinlenmek ve konaklamak için Besni Kültür merkezine geçtiğimizde arama-kurtarma için gönüllü şekilde Kütahya’dan gelen madencilerle ve İstanbul’dan gelen inşaat işçileriyle tanıştık. Madenciler o gün yaptıkları bir kurtarma operasyonunu anlattıklarında madencilerin bu tür bir felakette üstlendiği ya da üstlenebileceği benzersiz ve kıymetli konumu tekrar idrak ettim. Madenciler içine girdikleri enkazlarda ekibi ve tahliyeyi emniyete alan tahkimatlardan, yıkım tehlikesi olan yerlerde tahkimatın hangi teknik araçlarla nasıl ve ne şekillerde kurulabileceğinden bahsederken bir an düşününce göçükte kullanılacak pek çok aletin ve bir enkazda nasıl ilerleneceğine dair birçok yol ve yöntemin bu insanların gündelik hayatlarının bir parçası olduğunu hatırlamış ya da fark etmiş oldum.

Türkiye’deki madenleri ve çalışma koşullarını düşününce belki de her gün ölüm riskiyle burun buruna toprağın altına giren bu insanlar için bu tür uğraşlar iş hayatlarında kazandıkları gündelik melekeleri haline dönüşmüş bir görüş ve eyleyiş biçimi. Burada kabiliyet, tecrübe, iş bilmenin yanında neyin göze alınabildiği, neye cesaret gösterildiği de bir mesele. Kahrolsun ki bu ülkede kapitalist ilişkilerin işçi hayatını feda edilebilir bir meta haline getirdiği bu düzende binlerce madenci ailesini ve kendisini yaşatmak için ölüme yatmayı göze almayı da hayatının bir parçası haline getirmiş, bununla nasıl baş edeceğini öğrenmiş. Nizami bir arama-kurtarma ve acil yardım eğitiminde maden işçilerinin pek işlerinin olmadığı farklı şeyler de öğrenmek mümkündür, diye düşünüyorum ancak tahkimat kurmayı da, delici ve kırıcıyı eline almayı da eğitimden eğitime yapan pek çok insanın, istisnai zamanlar hariç yılın neredeyse her gününü bu aletlerle ve bu meselelerle geçiren insanların birçoğunun gösterebileceği pratikliği ve ustalığı göstermesi mümkün olmayabilir, diye değerlendiriyorum.

Tecrübelerini aktaran emekli madenci, bir grup gönüllü maden işçisi olarak Kütahya’dan ancak depremin üçüncü gününde bölgeye intikal edebildiklerini anlattı. Gönüllü olarak gitmek istediklerini resmi makamlara ilettiklerinde, ülkenin akredite siyasi muhalefet topluluğu içindeki bir partinin olaya dâhil olarak “Size acil ihtiyaç olabilir, karayoluyla değil uçakla gönderelim.” dediğini fakat kendileri yerine arama kurtarma vasfı olmayan partili gençlerin uçakla gönderildiğini ve kendilerinin kara yolları ile gelmek durumunda kaldıklarını anlattı. Madenci abi parti adını vurgulamadı, hatta başta söylemedi bile ancak ben bunu anmayı tercih ettim zira gerçek bir değişime, adil ve onurlu bir yaşama irademizi gasp etme peşindeki partiler eliyle değil, toplumsal dayanışma ve mücadele yoluyla sahip olabileceğimizi vurgulamak istedim. Madenci abi ile sohbetimizde daha acı olanı ise içinde bulunduğumuz hafta itibariyle Türkiye’deki pek çok maden işletmesinin normal düzeninde çalışmaya devam ettiğini söylemesiydi. Ülkedeki bütün maden işçilerine depremin ilk gününde gönüllü şekilde madende kullandıkları malzemeleri de yanlarına alarak arama-kurtarma için bölgeye gitmenin imkânının sağlanmaması devletin ya da en hafifiyle resmi makamların ve işverenlerin koordinasyonsuzluğu ve sorumsuzluğu, asıl olarak ise devletin acziyeti ve sermaye düzeninin egemenliğinden başka ne olabilir ki? Televizyon ekranlarına yansıyan madenci beyanatlarına bakınca da bu gerçek duyan kulaklara, gören gözlere ve akleden kalplere olanca sertliği ile çarpıyor.

Madenciler için bahsettiğim durumun bir benzeri ise, yine birebir konuşma ile daha iyi kanaat getirdiğim üzere, inşaat işçileri için geçerli. Bir binanın, hatta onlarca binanın yapımında çalışmış, her aşamasına bilfiil şahitlik etmiş kişilerden daha iyi kaç kişi beton yığınlarıyla nasıl baş edeceğini bilebilir ki? İnşaat işçileri ile konuşurken nasıl çarpık bir düzenin içinde olduğumuzu da farklı yönleriyle tekrar idrak ettim; yıllardır dünyanın her tarafında inşaat yapmakla övünen bir ülke, neredeyse her sermayedarın yöneldiği bir alan olarak inşaat, Avrupa’daki bütün ülkelerden daha fazla hazır beton üretmekle övünen birliklerin olduğu bir ülke ama tüm bu söylemlerin ve eylemlerin arasında bu ilerlemenin ve girişimciliğin altından kalkamadığı enkazlar…

İnsan düşünüyor; insansız hava araçları, uzaktan sinyallerle hedefi bulan güdümlü bombalar, insanların her konuşmaların ve hareketlerinin kontrol edildiği sistemlerin olduğu bir çağda ve bu “muasır medeniyet” seviyesini hedef edinmiş bir ülkede yaşıyoruz; iş onurlu bir hayat sunma ve insan hayatını kurtarmaya, doğa-toplum bütünlüğünde yeryüzünü güzelleştirmeye geldiğinde bütün sistem hata veriyor, eli ayağına dolaşıyor. Peşinden koşulan bu teknolojiler ve inovasyonlar insanların hayatlarını daha adil, daha eşit ve daha yaşanır hâle getirmek noktasında aciz ama kontrol edilebilir uysal hayatlar üretme ve hedefe koyduğu her şeyi yok edebilme noktasında alabildiğine heveskâr, bu durumda depremzede kardeşlerimizle dayanışmanın kaçınılmaz bir cüzü ve bu gidişe dur demenin yolu da bu düzeni ve bu sistemi bozguna uğratmak olmalı.

Bir Farz-ı Kifaye olarak Toplumsal Dayanışma

Besni’de geçirdiğimiz ilk günün akşamında gittiğimiz kültür merkezinde bir çay ocağı da kurulmuştu ve sürekli çay demleniyordu. Yeni çay çıktığında, kurtarmalara katılan emekli madenciye bir çay getirmek benim için mutluluk vesilesiydi. Bu ve benzeri anlar, bu felaket ortamında basit görülebilecek ama yapılması elzem, kalifiye olmayı gerektirmeyen ancak birilerinin üstlenmesi gereken “sıradan” pek çok işin de olabileceğini ve bunların da değerli olduğunu gösterdi. Mesela sırf bu tür toplanma merkezlerinde gelen gideni karşılamak, ortalığı toplamak, ortamı temizlemek, gelen insanlara yardımcı olmanın bile ne kadar kıymetli olduğunu fark ettim. Besni’deki ikinci günümüzde enkazda çalışırken bir ara enkazın önündeki ateş yanan toplanma ve dinlenme bölgesinde çok fazla çöp biriktiğini fark edince çöplere yöneldim. Tam o sırada bir iki kişi daha ellerinde çöp poşetleriyle yaklaştı ve birini bana verdiler. Hayatımda çöp toplamaktan bu kadar mutmain olduğum bir an daha hatırlamıyorum. Bu arada çöplerin çoğunun nereden geldiği de ayrı bir mesele. İki gün süresince Besni’de destek vermeye çalıştığımız bu enkazda yemek hiç eksik olmadı. Biz çalışırken belli aralıklarla pek çok ikram yapıldı ve bu ikramları getirenler o bölgenin kendi insanlarıydı. İnsanların tüm acılarına, kayıplarına, yoksunluklarına rağmen enkazda çalışanları ve çevredeki insanları aç bırakmamak için gösterdikleri kadirşinaslık ve diğerkâmlık nasıl tarif edilebilir bilmiyorum.

Arama-kurtarma tecrübesi olmayan bir gönüllü olarak deprem bölgesinde ya da enkazda neler yapılabilir sorgulamalarımda organize bir grubun parçası olarak hareket ederek dayanışmanın imkânını da tecrübe ettim. Enkazlarda sıradan insanlara da ihtiyaç oluyordu, özellikle molozların alandan tahliyesinde koridor yaparak elden ele aktarım bu kolektif çabanın belki basit ama gerekli bir aşamasıydı. Bunun yanında yelekleriyle bir grup olarak dışarıdan gelen insanların varlığı enkazda yakınları olan insanlar ile farklı açılardan da bir dayanışma sağlıyordu. Bu yardımlaşma ve dayanışma, felakete tutulmuş insanlar için moral, dayanma ve zor durumu paylaşma noktasında mütevazı da olsa bir destek sağlıyordu. Bunu hem enkazda çalışırken ara ara ettiğimiz muhabbetlerde hissediyorduk hem de çeşitli sebeplerle alandan ayrılıp dönüş yoluna çıkmamız gerektiğinde üzücü bir vedalaşma yapmamız gerektiğinde hissettik.

Enkaz çalışmasından ayrıldığımızı gören birkaç kişi ekibimizin yanına gelerek ayrılmamamız konusunda ricacı oldular fakat ayrılmamız gerektiğini ifade ederek bu konuda haklarını helal etmelerini istediğimiz bir depremzede buruk ve sitemkâr bir şekilde hakkını helal etmediğini söyleyerek yanımızdan ayrıldı. Aslında biz de öylece bırakıp gitsek gerçekten bir saygısızlık yapmış olurduk. Yerimizi Ankara’dan gelen itfaiyecilere bırakmak üzere kendileriyle sözleşmiştik ancak henüz onlar gelmeden alandan ayrılınca acelecilik etmiş olduk. Biz depremin 5. gününün akşamında dönüş yoluna girdik ancak ekibimizin bir kısmı Gümüşhane’ye döndüğümüz günün akşamında yeni eklenen gönüllülerle birlikte bölgeye gitmek için tekrar yola çıktılar.

Bize gelen bu sitemi ve bu yazıda yer verdiğim karşılaşmaları yazıya dökmüş olmamın asli sebeplerinden biri yazının başlığında yer verdiğim ifade ile feryat edip sesinin duyulmasını isteyen insanların sesine kendi şahitliklerim üzerinden icabet etmek iken, bir diğeri ise dayanışmanın pek çok farklı yolu olabileceğine ve ertelenemez hayati bir ihtiyaç olduğuna işaret etmektir. Depremzedelere bölge dışından gelecek yardımların organize edilmesi ve farklı şehirlere göçmek durumunda kalan depremzedeleri rahat ettirmek, onları misafir etmek bu işin önemli bir cüzü olmakla birlikte deprem bölgesinde bilfiil bulunmak, maddi ve manevi dayanışmayı düşürmeden kesintisiz bir şekilde sürdürmek toplumsal bir vazife, bir farz-ı kifayedir. Ve bu dayanışma o bölgedeki insanlar yaşanabilir evlere ve işlere dönene kadar sadece enkaz başlarında değil çadır ve konteynır kentlerde ve hayatın her alanında sürdürülmelidir. Depremzedelerin hepimizin üstündeki bir hakkı bu iken bir diğeri ise Allah’ın yeryüzündeki ayetlerinden olan depremin bir insani felakete dönüşmesine yol açan yeryüzünü ifsada dönük kent politikalarına, her türlü hile ve talan ile inşa edilen binalara, insanları bu evlere mahkûm kılan sosyo-ekonomik eşitsizliklere, deprem sonrasında insanları sefilliğe ve biçare kalmaya mahkûm eden, bununla da yetinmeyip acılı insanların yaşadıklarını ve sözlerini duymazdan gelen, karalamayı hak bilen ve bu duruma gelmemizin koşullarını uzun zamandır kendi elleriyle inşa eden siyasi elitlerin varlığına karşı durmamız, bu gidişatı elbirliğiyle değiştirmek için vereceğimiz mücadeledir. İnşallah önümüzdeki süreçte hem depremzedelerle dayanışmayı kesintisiz ve yükselterek sürdürmek, hem de dayanışmayı büyüterek toplumsal olarak sırtımızdaki veballerle hesaplaşabilmek bizlere nasip ve müyesser olur.

*Yazıyı okunaklı hale getirme noktasında katkıları için Mustafa Emin Büyükcoşkun ve Muhammed Gazali Kılınç’a teşekkürlerimi sunuyorum.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Devrim; Şimdi Değilse Ne Zaman?

Yayınlanma:

-

Bunca çocuk öldürülürken, bunca insan evinden yurdundan edilirken, bunca yoksul açlığın pençesinde kıvranırken, bunca insan yalnızca güçlü olmadığı için ezilirken, bunca hakikat paranın ve iktidarın gürültüsü altında boğulurken biz daha neyi bekliyoruz?

Daha ne olması gerekiyor?

Hangi zulüm bizi uyandıracak?

Hangi adaletsizlik, vicdanımızın kapısını kıracak?

Hangi çığlık, konforumuzun duvarlarını aşacak?

Dünyanın değişmesini beklemekle ömür tüketemeyiz. Dünyayı değiştirecek insanların önce kendilerinin değişmesi gerekiyor!

Ve evet…

Devrim fikri, bugün dünden çok daha çekici, çok daha gerekli ve her zamankinden çok daha mümkün, çok daha güçlü bir ihtimaldir!

Çünkü mevcut düzenin insanlığa sunduğu gelecek, artık kendi çelişkilerinin altında ezilmektedir!

Para, her şeyi satın alabilecekmiş gibi davranıyor.

Güç, haklılığın yerine geçiriliyor!

Başarı, ahlaktan koparılıyor!

İnsan, bir ruh ve emanet sahibi varlık olmaktan çıkarılıp tüketen, tüketilen, ölçülen ve pazarlanan hatta hesaplanan bir nesneye dönüştürülüyor.

Ve biz bütün bunların ortasında hâlâ “şartlar böyle” diyerek kendimizi avutuyoruz!

İşte tam burada başlamalıdır itirazımız.

Tevhid yalnızca dil ile söylenen bir cümle değildir.

Tevhid, hayatın bütün alanlarına yayılan bir özgürleşme iddiasıdır!

“La ilahe illallah” demek, insanın insana kulluğunu reddetmektir!

Paranın ilahlaştırılmasına itiraz etmektir!

Makama tapınmaya itiraz etmektir!

Devlete, lidere, partiye, mezhebe, kariyere, şöhrete, çoğunluğun kanaatine veya konfora mutlak anlam yüklemeyi reddetmektir!

İnsanın kendi vicdanını, hakikatin yerine koyduğu bütün putlardan kurtarmasıdır!

Bugün belki de en büyük problemimiz, putların artık taş ve tahtadan yapılmıyor oluşudur.

Modern putların yüzü yoktur.

Bazen bir banka hesabıdır.

Bazen bir makamdır.

Bazen bir sosyal medya hesabındaki takipçi sayısıdır.

Bazen bir koltuktur.

Bazen bir siyasi kimliktir.

Bazen bir mezhebi bayraklaştırmaktır.

Bazen “bizim adam” dediğimiz bir kişinin yaptığı yanlışı savunma mecburiyetidir.

En tehlikelisi

Kendi rahatımızdır!

İnsan, rahatını kaybetmemek için hakikatten vazgeçtiği gün, kendi zincirini kendi elleriyle örmeye başlar!

Ve sonra şartları suçlar.

“Ne yapabilirim ki?”

“Ben tek başıma ne değiştirebilirim?”

“Düzen böyle.”

“Benden başka kimse yapmıyor.”

“Şimdi sırası değil.”

“Bir gün…”

İşte o “bir gün”, çoğu zaman insanın hayatındaki en büyük mezarlıktır.

Çünkü devrim, önce takvimde değil, insanın zihninde başlar!

Artık parti pırtı hesaplarının, koltuk pazarlıklarının, güç dengelerinin, kişisel menfaatlerin ve siyasi fanatizmin bizi hakikatten uzaklaştırmasına izin vermemeliyiz.

Bir insanın hakikati savunması için bir partinin üyesi olması gerekmez!

Bir mazlumun yanında durmak için makam sahibi olmak gerekmez!

Bir çocuğun gözyaşını dindirmek için milyonlara sahip olmak gerekmez!

Bir yanlışın karşısında durmak için kalabalıkların arkasına saklanmak gerekmez!

Bazen bir insan yeter.

Bazen bir cümle yeter.

Bazen bir kitap…

Bazen bir öğrenciye verilen bir ders…

Bazen aç bir insanın sofrasına bırakılan bir ekmek…

Bazen bir çocuğun elinden tutmak…

Bazen haksızlığa uğramış birinin yanında durmak!

Bazen doğru bildiğini söylemek!

Bazen yanlışın parçası olmayı reddetmek!

Değişim, her zaman büyük kalabalıklarla başlamaz.

Tarihin en büyük dönüşümlerinin arkasında çoğu zaman önce kendi içlerinde bir şeyleri değiştirmiş küçük insanlar vardır.

Ali Şeriati’nin çok önemli bir çağrısı vardı:

“İnsan yalnızca bilen değil, sorumluluk alan bir varlık olmalıdır!” der.

Bilmek yetmez.

Zulmü tarif etmek yetmez.

Adaletsizliği teşhis etmek yetmez.

Dünyanın kötü olduğunu anlatan binlerce kitap yazılabilir.

Ama mesele şudur:

Sen ne yapıyorsun?

Kendilerini koşulların karanlık girdabına bırakanlar,

Kendinizi küçümsemeyin.

“Ben kimim ki?” demeyin.

“Benim gücüm ne?” diye başlayıp hiçbir şey yapmadan bitirmeyin.

Çünkü insanın gücü yalnızca sahip olduğu para, makam, teknoloji, çevre ve imkânlardan ibaret değildir.

İnsanın asıl gücü, neye inandığı ve neye adandığıyla ilgilidir!

Bir insanın cebinde hiçbir şey olmayabilir!

Ama zihninde bir fikir olabilir!

Kalbinde dupduru bir iman olabilir!

Vicdanında bir sızı olabilir!

Elinde bir kitap olabilir!

Dilinde hakikat olabilir!

Ve bütün bunlar, doğru bir niyetle birleştiğinde küçümsenmeyecek bir kuvvete dönüşebilir!

Bugün bize düşen, dünyanın bütün problemlerini bir gecede çözmek değildir.

Bize düşen, kendi üzerimize düşeni yapmaktır!

Sadece yapabileceğimiz kadarını değil;

bugün yapabileceğimiz en küçük şeyi bile ertelememektir!

Bir insan okuyabiliyorsa okusun.

Yazabiliyorsa yazsın.

Öğretebiliyorsa öğretsin.

Bir çocuğa ulaşabiliyorsa ulaşsın.

Bir mazlumun elinden tutabiliyorsa tutsun.

Bir haksızlığı görünür kılabiliyorsa kılsın.

Bir insanı kötülükten uzaklaştırabiliyorsa uzaklaştırsın.

Bir yanlışın parçası olmamayı seçebiliyorsa seçsin.

Kendi ailesinde adaleti kurabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi mahallesinde dayanışmayı büyütebiliyorsa oradan başlasın.

Kendi işyerinde liyakati savunabiliyorsa oradan başlasın.

Kendi dilindeki yalanı temizleyebiliyorsa oradan başlasın.

Ama başlasın.

Çünkü başlangıç küçümsenemez.

Bir tohumun küçüklüğü, taşıdığı ağacın büyüklüğünü göstermez!

Burada imanımızın en derin yerine dokunuyoruz.

Biz yalnızca kendi gücümüze güvenen insanlar değiliz.

Biz sebeplere sarılırız ama sonucu yalnızca sebeplere bağlamayız.

Biz çalışırız.

Gayret ederiz.

Ter dökeriz.

Kapıları çalarız.

İnsanlara ulaşırız.

Kitaplar yazarız.

Okullar kurarız.

Dayanışma ağları oluştururuz.

Mazlumların yanında dururuz.

Fakat bütün bunları yaparken biliriz ki:

Bizim gücümüz, Allah’ın kudretinin yanında sınırlıdır.

İşte bu bilgi insanı umutsuzluktan kurtarır.

Çünkü bizden istenen her şeyi tek başımıza başarmamız değildir.

Bizden istenen, samimiyetle yürümemizdir!

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Elimizden geleni yaptıktan sonra Allah’ın yardımını beklemek.

Çünkü bazen insan bir adım atar ve karşısında on adımlık bir yol açılır.

Bazen küçük bir iyilik büyür.

Bazen bir kitap bir insanın hayatını değiştirir.

O insan başka bir insanı değiştirir.

Sonra başka biri…

Ve bir fikir, hiç beklenmedik bir zamanda binlerce kalbe ulaşır.

İşte bunun adı berekettir.

Bereket, yalnızca yaptığımız işin büyüklüğünde değil, Allah için yapılan işin taşıdığı etkidedir!

Bu yüzden “Ben ne yapabilirim?” sorusunu yeniden sormalıyız.

Ama bu kez başka türlü:

“Allah’ın bana verdiği imkânlarla bugün ne yapabilirim?”

Belki de en çok unuttuğumuz şey budur.

İslam yalnızca geçmişte yaşanmış güzel bir medeniyet hikâyesi değildir!

İslam, yalnızca bireyin vicdanına sıkıştırılmış bir ibadetler toplamı değildir.

İslam’ın iddiası;

Yeni bir insan inşa etmek.

Korkudan değil, imandan hareket eden insan!

Çıkarından önce adaleti düşünen insan.

Kendini merkeze koymak yerine hakikati merkeze koyan insan.

Gücü eline geçirdiğinde zulmetmeyen insan.

Zayıfı gördüğünde sırtını dönmeyen insan.

Kendisi için istediğini başkası için de isteyen insan!

Dünyaya sahip olmak isteyen değil, dünyanın kendisine sahip olmasına izin vermeyen insan.

İşte mesele budur.

Ve böyle insanlar çoğaldığında toplum değişir!

Toplum değiştiğinde tarih değişir.

Çünkü tarih yalnızca saraylarda yazılmaz.

Tarih, insanın değişmesiyle yazılır.

Bugün Müslümanların en büyük ihtiyacı yeni sloganlar değil;

yeni bir insan tasavvurudur.

Kendisini yeniden hatırlayan bir insan.

Kulluğunu hatırlayan.

Sorumluluğunu hatırlayan.

Onurunu hatırlayan.

Yeryüzündeki emanetini hatırlayan!

Bazıları “Şimdi devrim zamanı mı?” diye soracaktır.

Biz de soruyoruz:

Eğer şimdi değilse ne zaman?

Dünyanın dört bir yanında zulüm büyürken…

Hakikat sistematik biçimde çarpıtılırken…

Yoksulluk milyonların kaderine dönüştürülürken…

Savaşlar çocukların çocukluğunu çalarken…

İnsanlar yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve ruhsal bir yoksulluğun içine sürüklenirken…

Tüketim kültürü insanın bütün anlam arayışını kuşatırken…

Gençler gelecek duygusunu kaybederken…

Aile, toplum, dayanışma ve merhamet zayıflarken…

Tam da şimdi insanı ve devrimi yeniden konuşmanın zamanıdır!

Tam da şimdi adaleti yeniden düşünmenin zamanıdır!

Tam da şimdi İslam’ın insan, toplum ve tarih tasavvurunu yeniden hatırlamanın zamanıdır!

Tam da şimdi Müslümanların kendi iddialarını tazelemesinin zamanıdır!

Çünkü İslam’ın iddiası küçük değildir.

İnsanın hayatını bütünüyle hakikate göre yeniden kurmayı teklif eder!

Bu teklif, bugün dünyaya belki de her zamankinden daha fazla lazımdır.

Toplumu değiştirmek isteyen insan, kendisini değiştirmenin zahmetinden kaçamaz!

Başkalarının adaletsizliğini eleştirirken kendi küçük iktidar alanlarımızda adaletsizlik yapamayız!

Dünyanın yolsuzluğuna kızıp kendi menfaatimiz için yalan söyleyemeyiz!

Zulmü lanetleyip evimizin içinde baskıcı olamayız!

Özgürlükten bahsedip farklı düşünen herkesi düşman ilan edemeyiz!

Tevhidi savunup kendi egomuzu putlaştırmayız!

Devrim, önce insanın içinde gerçekleşmelidir.

Önce korkularımız devrilecek!

Sonra bağımlılıklarımız!

Sonra kibirlerimiz!

Sonra çıkar hesaplarımız!

Sonra “Herkes böyle yapıyor!” bahanemiz!

Sonra konforumuz!

Sonra suskunluğumuz!

Ve nihayet insanın içindeki bütün sahte ilahlar birer birer yıkılacak!

İşte o zaman insan gerçekten özgürleşmeye başlayacaktır!

Belki bütün dünyayı değiştiremeyeceğiz.

Belki hayatımız boyunca kurduğumuz hayalin tamamını göremeyeceğiz.

Belki attığımız bazı adımlar başarısız olacak.

Belki insanlar bizi anlamayacak.

Belki yalnız kalacağız.

Belki küçümseneceğiz.

Belki “hayalperest” diyeceklere!

Belki “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?” diyecekler!

Varsın desinler.

İnsanın görevi, başkalarının küçümsemesine göre hayatını belirlemek değildir.

Bizden istenen yürümektir!

Sonucu yaratmak değil.

Sonuca giden yolu açmak.

Tohumu atmak.

Duayı etmek.

Gayret etmek.

Kapıyı çalmak.

Elimizden geleni yapmak.

Sonra Allah’ın yardımına güvenmek.

Bazen bir insanın bütün hayatı, verdiği tek bir kararla değişir. Bugün vermemiz gereken karar:

“Artık seyirci olmayacağım.” demektir.

Seyirci olmayacağız.

Zulme alışmayacağız.

Kötülüğü normalleştirmeyeceğiz.

Paraya tapmayacağız.

Gücü kutsamayacağız.

Partilerin, liderlerin, makamların ve çıkarların peşinde hakikati kaybetmeyeceğiz!

Kendimizi şartların karanlık girdabına bırakmayacağız.

Ve en önemlisi:

“Ben ne yapabilirim ki?” cümlesini hayatımızdan çıkaracağız.

Unutmayın ki yapabileceğimiz şey, düşündüğümüzden daha fazladır.

Allah için atılmış samimi bir adımın nereye ulaşacağını hiçbirimiz bilemeyiz.

Şimdi…

Kalbinde hâlâ bir sızı taşıyanlara sesleniyorum.

Dünyanın kötülüğüne hâlâ öfkelenebilenlere…

Bir çocuğun gözyaşını görünce uykusu kaçanlara…

Haksızlık karşısında içi daralanlara…

İnsanlığın daha güzel bir dünyayı hak ettiğine inananlara…

İslam’ın hâlâ insanı dönüştürebilecek büyük bir hakikat olduğuna inananlara…

Kalbinde hâlâ fırtınalar kopanlara…

Ayağa kalkın!

Ama öfkenizi kör bir yıkıma değil, bilinçli bir inşaya dönüştürün!

Önce kendinizden başlayın.

Bir kitap okuyun.

Bir insan yetiştirin.

Bir çocuğun eğitimine destek olun.

Bir mazlumun sesini duyurun.

Bir dayanışma halkası kurun.

Bir yanlışın karşısında durun.

Bir doğrunun yanında saf tutun.

Kendi çevrenizde adaletin küçük bir örneğini oluşturun.

İnsanlara umut verin!

Bilgi üretin!

Hakikati anlatın!

İyiliği örgütleyin!

Merhameti çoğaltın!

Allah için yaptığınız hiçbir şeyi asla küçümsemeyin.

Küçük iyilikler, büyük dönüşümlerin başlangıcı olabilir.

Bugün attığınız küçücük bir adımın yarın kimin hayatına dokunacağını bilemezsiniz.

Bir cümleniz bir gencin hayatını değiştirebilir!

Bir kitabınız bir zihni uyandırabilir!

Bir yardımınız bir ailenin umudunu yeniden kurabilir!

Bir cesaretiniz, onlarca insanın korkusunu yenebilir!

Bir adımınız, başka insanların da yola çıkmasına vesile olabilir.

Bugünün dünyası bize bakıyor.

“Siz nasıl bir insan olacaksınız?” görmek istiyorlar.

Korkup kenara çekilenlerden mi?

Çıkarını hakikatin önüne koyanlardan mı?

Gücü görünce eğilenlerden mi?

Zenginliğin karşısında susanlardan mı?

Parti rozetini vicdanının yerine koyanlardan mı?

Yoksa…

Hakikati gördüğünde bedeli ne olursa olsun onun yanında duranlardan mı?

Mazlumun yanında saf tutanlardan mı?

Allah’tan başkasına mutlak kulluğu reddedenlerden mi?

Kendi hayatını da değiştirmeye cesaret edenlerden mi?

Yeni bir insanın, yeni bir toplumun ve yeni bir tarihin mümkün olduğuna inananlardan mı?

İşte karar burada verilecek.

Belki de bugün, bunun için tarihin en uygun zamanlarından biridir.

Çünkü eski dünyanın bütün çatlakları görünür hâle gelmiştir!

Çünkü insanlık yeni bir anlam arıyor.

Çünkü milyonlarca insan mevcut düzenin kendilerine sunduğu hayatın yeterli olmadığını hissediyor.

Çünkü kalpler hâlâ hakikati arıyor.

Çünkü insan hâlâ adalete susuyor.

Çünkü insan hâlâ merhamete muhtaç.

Çünkü insan hâlâ özgür olmak istiyor.

Ve biz Müslümanlar, bu çağrıya verecek bir sözümüz olduğunu yeniden hatırlamalıyız!

İslam’ın insanı yeniden ayağa kaldırabilecek tek hakikattir!

Kendi iddiamızı küçültmemeliyiz.

Kendi sorumluluğumuzu yeniden kuşanmalıyız.

Fakat bunu nostaljiyle değil,

Hamasetle değil de imanla, akılla, bilgiyle, ahlakla, adaletle ve eylemle yapmalıyız.

Çünkü dünya, geçmişi anlatan insanlardan çok;

Geleceği inşa etmeye cesaret eden insanlara ihtiyaç duyuyor!

Beklemeyelim.

Mükemmel şartları beklemeyelim.

Kalabalıkları beklemeyelim.

Büyük paraları beklemeyelim.

Birilerinin gelip bizi kurtarmasını beklemeyelim!

Belki de yıllardır beklenen insanlar biziz!

Belki de aradığımız başlangıç, tam da elimizin altındadır.

Bir kitap.

Bir fikir.

Bir dua.

Bir insan.

Bir çocuk.

Bir sınıf.

Bir mahalle.

Bir yazı.

Bir iyilik.

Bir cesaret.

Bir adım.

Sadece bir adım!

Sonra bir adım daha.

Sonra bir adım daha.

Ve yürürken anlayacağız:

Biz sandığımız kadar yalnız değiliz.

Biz sandığımız kadar güçsüz değiliz.

Biz sandığımız kadar çaresiz değiliz.

Çünkü samimi bir niyetle yola çıktığımızda, yalnızca kendi gücümüzle yürümüyoruz.

Allah’ın yardımına güveniyoruz.

Allah’ın bereketine güveniyoruz.

Allah’ın yollar açabileceğine güveniyoruz!

Ve biliyoruz ki:

Bazen bir kulun küçücük gayreti, Allah’ın izniyle büyük sonuçların başlangıcı olabilir!

Öyleyse artık seyretme zamanı değildir!

Artık yakınma zamanı değildir.

Artık “şartlar”ın arkasına saklanma zamanı değildir.

Artık kendimizi karanlık girdaplara teslim etme zamanı değildir.

Artık işe koyulma zamanıdır!

Tevhidi yeniden kalbimizin merkezine koymanın…

İnsanı yeniden insan yapmanın…

Adaleti yeniden hayatın merkezine yerleştirmenin…

Merhameti yeniden çoğaltmanın…

Bilgiyi yeniden üretmenin…

Ahlakı yeniden kuşanmanın…

Korkularımızı aşmanın…

Ve İslam’ın yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir tarih oluşturabileceğine dair inancımızı yeniden diriltmenin zamanıdır!

Belki yol uzun.

Belki yük ağır.

Belki karanlık büyük.

Ama unutmayalım:

Karanlığın büyüklüğü, bir kandilin yanmasına engel değildir.

Bir kandil başka bir kandili yakar.

Bir insan başka bir insanı uyandırır.

Bir kalp başka bir kalbe dokunur.

Bir fikir başka bir zihinde filizlenir.

Bir adım başka bir adımı çağırır.

Ve belki yıllar sonra insanlar dönüp bugüne baktıklarında şöyle diyecekler:

“İşte o günlerde bazı insanlar artık susmamaya karar vermişti.”

Öyleyse o insanlar biz olalım.

Bugün.

Burada.

Şimdi.

Ayağa kalkalım.

Dünyayı bir anda değiştirmeye değil;

Kendimize emanet edilen parçayı değiştirmeye başlayalım!

Çünkü tarih, hazır bekleyenlere değil, sorumluluk alanlara kapısını açar!

Ve unutmayalım:

Bizim görevimiz bütün yolu görmek değil.

İlk adımı atmak.

Gerisini Allah’a bırakmak.

Halis bir niyetle…

Tutkulu bir imanla…

Tam bir adanmışlıkla…

Ve yeryüzünde adaletin, merhametin ve hakikatin yeniden yeşerebileceğine dair sarsılmaz bir inançla…

İlk adımı atalım.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Yalnızlığın Yaktığı Dünyanın Dijital Distopyası

Yayınlanma:

-

 

Eğer teknolojinin özü (olagelişi) varlığın içindeki

tehlike olarak varlığın kendisiyse teknolojiye hakim

olunamaz. Teknoloji, olumlu veya olumsuz anlamda

kendisine hükmedilmesine asla izin vermeyecektir.

[Martin Heidegger]

Anarşizm: Unutulmuş Olanı Hatırlamak adlı kitabımda, despotik bir dünyaya uyanmakta olduğumuzu belirterek siberpunk eksenli tehditkâr yeni dünyanın kapısının aralandığını ve totaliter bir kara deliğin içine düşmekte olduğumuzu yazmıştım. Bununla birlikte dijital sosyoloji alanında insanî boyutları kaçırdığımı belirtmeliyim. Elbette bir kâhin değilim sadece “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir!” deyimine uygun olarak fütüristik iyimserliğin tersine eko-anarşist bir gelecek öngörüsünde bulunmaya ve tahakküm sistemine odaklandığımdan doğal olarak sosyolojiyi göz ardı ettim. Aradan geçen 12-13 yılda bu sürece hızla geçiş yaptık. Endüstri 5.0 dediğimiz yeni sanayi toplumu, içe patlayan bir muhalefet ürettiğinden her geçen gün yeni bireysel trajedilere tanık oluyoruz.

Michel Foucault, “Hapishane’nin Doğuşu”nda disiplin toplumu olgusuna değindi. 19. yy’da, sanayi kapitalizmi döneminde inşa edilen bu toplumsal yapının amacı, kapitalizmin taleplerine uyumlu bedenler inşa etmekti. Post-endüstriyalizm denilen sanayi sonrası -daha doğru ifade ile gecikmiş, yani son demlerinde olmasına rağmen deyim yerinde ise bir tür genleşme ile uzatmaları oynayan dönemin bir uzantısı olan dijital kapitalizm veya pan kapitalizm çağında- ise kapitalizm, uysallamış beyinler istiyor. Tüm teknik yatırımlar, büyük oranda beyine dair! Beyin teknolojilerine nöroteknolji deniliyor. Beyni ve sinir ağlarını incelemeye ve beyin hasarlarını tedavi amacı ile insan beyninin manyetik görüntüleme teknikleri ile haritasını çıkarıp gerekli müdahaleler ile bu hasarları gidermeyi amaçlayan bu teknikler; beyin-bilgisayar arayüzü, sinir implantlarının yüzey kimyası ve nöroprotezler gibi mühendislik çalışmalarını içerse de bunların yan çıktısı, düşünce denetimine gidebilme potansiyeli içeriyor ancak bu tür tıbbî müdahale içeren teknikler yanında zihnimizi yönlendiren, maniple eden reklamcılık teknikleri gibi görsel-işitsel tekniklerle bunu yapan teknolojiler de mevcuttur.

Esas sinsi yöntem tam da burada çünkü cerrahî müdahalelerle beyne cihaz yerleştirme teknikleri açık müdahaleler -ki temelleri CIA’nın MKUltra projesiydi ve zihin manipülasyonu yoluyla kişilere istediğini yaptırmayı hedefliyordu- bir tür köleleştirme içeriyor. İlaçlar, hipnotizasyon gibi kişiyi yalıtarak zihnini kötürümleştirmeye yol açan bu teknikler, devletin totaliter boyutuna işaret eden tekniklerdi. Şimdiler de internetten düşünce yönlendirme teknikleri kullanılabiliyor. Bunlar, bilinçaltına yönelik alt mesajlar içermenin yanında beynimizin ve onun aracılığıyla motor becerilerimizin yani elle tutma kavrama vb. hareketlerin karşı tarafça yönlendirmesini de içeriyor.

Başta da belirttiğim gibi bunlar, esas olarak tahakküm teknikleri! Bunun yanında Yapay Zekâ ile de şekillenen manipülasyonlar da söz konusu ancak bunun esas olarak psikososyal boyutları var ki bu makalede üzerinde durmak istediğim asıl husus budur.

Bu yazıya Evrensel gazetesinde çıkan bir yazı esin verdi. “Z Kuşağı Yalnızlaşıyor: Her 20 Gençten Biri Yakın Arkadaşsız” başlıklı haber, gençlerde çözülen sosyal bağları konu alıyor. Haberde vurgulunan araştırmanın ortaya koyduğu tablo, gençlerin yalnızlığının yalnızca bireysel tercihler veya sosyal medya kullanımı üzerinden açıklanamayacağını gösteriyor.

Konut edinmenin giderek zorlaşması, güvencesiz çalışma, eğitim ve iş olanaklarına erişimdeki sorunlar ve toplumsal dayanışma alanlarının daralması, gençlerin hem ekonomik hem de sosyal açıdan geleceğe ilişkin güvenini zayıflatıyor.

Raporda ortaya çıkan tablo, Z kuşağının yalnızlığının bireysel bir “sosyal beceri” sorunu olmaktan çok, gençlerin nasıl bir ekonomik ve toplumsal düzen içinde yaşamaya zorlandığıyla bağlantılı olduğunu da ortaya koyuyor.

BM de yalnızlığı kalp hastalıkları vb. ile eş değer bulan araştırmalar yayımladı. Yani yalnızlık artık bir sosyal pandemi, bir sosyal salgın olarak görülüyor. Peki, bunun ardında hangi dinamikler yatıyor?

Atomlaşma ya da Bireyin Esamisi Yok!

Modern öncesi geniş aile, bir komün modeliydi. Bookchin’in indirgenemez asgarî adını verdiği bir dayanışma ve karşılıklı faydaya dayanan yapı, tarıma dayanıyordu. Tarımın gerektirdiği iş gücü ve gelenek üzerine kurulu bu aile modeli, sanayi kenti ile beraber çöktü. Sanayi kapitalizminin ücret politikası ve küçük evleri ile üç kuşağın bir arada olduğu geniş aile modeli yaşama kaynağını kaybetti. Bunun neticesi olarak aile küçüldü ve yaşlılar, “yaşlılar yurdu” denen, bizde ise “huzur evi” gibi yanlış bir adlandırmaya dayanan yerlere sürgün edildi. Yaşlılar hem küçülen evler hem maddî kaynakların zorlukları hem de onları değerli kılan tecrübe aktarımına ihtiyaç duyulmaması nedeniyle lüzumsuzlaştı ve onların bakımlarını devlet üstlendi.

Yaşlılar, aslında ilk safraydı; zaman içinde yetişkin çocuklar da ikinci safra oldu. Batı toplumlarında gençlerin de artık evden ayrılıp kendi dünyasını oluşturma gerekliliği ile aile daha da parçalandı ve onun yerini insan teklerinin oluşturduğu dünya aldı. Parçalanmış aileden doğan bireylerin çoğu ise yalnızlık sorunu yaşamakta. Arkadaşları olsa da kalabalık içinde yalnız diyeceğimiz bu sorun atomlaşma dediğimiz sosyal izole dünyalar üretti ama bunu hızlandıran en önemli şey ise dijitalleşme oldu. Sosyal medya, internet sayfaları vb. birçok dijital etkileşim, bireyleri sosyallikten koparıyor.

Sosyal dokunun kentleşme, kapitalist ekonomi ve teknoloji üçlüsü ile kemirilmesinin bir neticesi olan sosyal izolasyon en çok yaşlıları vurdu. Yaşlılar, çok eski bir geleneği îma eden aile ocağından sürgüne yollandıkça giderek hayat defterinden düşmeye başladılar. Kapitalizm nazarında da verimsiz tüketicilere dönüştükçe -hele de yoksulsa- hem gözden hem gönülden ırak oldular.

Modern Batı toplumlarında görülen bu sessiz yok oluş, bir sürgün hâli giderek Türkiye gibi sanayi toplumu ile geleneksel toplumun özelliklerinin bir arada bulunabildiği yerlerde de görülüyor. Yaşlılar yurdunda yaşayanların ya da Dârülaceze/düşkünler evi gibi mekânların sakinleri artıyor. Üstelik terkedildikleri o sosyal teldolaplarda çürümeye bırakılırken bir de unutulmuşluğun acısı yüreklerinde kavurucu ateşlerin top top yanmasına neden oluyor.

Anomi denilen sosyal değer erozyonunun en somut etkilerinin başında da yaşlıların yaşadığı bu Narayama Türküsü hâli geliyor. Japon yönetmen Keisuke Kinoshita tarafında çekilen bu film, iç burkan hüzünlü bir terk edişin öyküsüdür. Belirsiz bir zamanda, ücra bir dağ köyünde kıtlık ve yoksulluğun yarattığı bir zorunlulukla, 70 yaşını doldurmuş aile bireylerinin gönüllü olarak Narayama dağına götürülerek ölüme terk edilmelerinin iç burkan hikâyelerinin anlatıldığı film, aslında yaşlıların artık lüzumsuz bir eşyaya dönüşümünün de destanıdır aslında.

Torunlarıyla evin başköşesinde saygıyla konuk edilen değerli varlıklardan bir tür sosyal çöpe dönüşümün acılı bir hikâyesidir aslında. Her yaşlının aile sıcaklığı içinde değer bularak kuşaklar içindeki yolculuğun canlı tanıklığı olmak yerine, köklerinden koparılıp başka bir toprağa dikilmek istenen ağaca dönüşümü, sosyal parçalanmanın sonucu! Sosyal parçalanma arttıkça sosyal izolasyon da artıyor ve televizyon bağımlılığı, yerini dijital bağımlığa bırakıyor. İşin daha da kötüsü, yaşlıların yaşadığı yalnızlaşma ve izolasyon, çocukları ve gençleri de içine çeken bir anafora dönüşüyor.

Yapay Zekâ ve Dijital Aşklar Çağı

Sanayi toplumunun sarı öküzleri* yaşlılardı; dijital sanayi sonrasının, pan-kapitalizm çağının sarı öküzleri ise çocuklar ve gençler!

Dijital oyunların verdiği heyecanla giderek daha fazla bir matrix evrenine gömülen dijital alfa kuşağı, bir zamanlar neşeli çığlıklarıyla doldurdukları sokaklardan ekranlara göçtü. Bilgisayar başında geçirilen zamanın artışıyla sokakların ıssızlaşması ve yeni veba sayılan dijital bağımlılık atbaşı gidiyor.

Bununla beraber belki de en acı verici olanı, Bauman’nın Japonya’dan verdiği örnek olsa gerek:

“Tokyo’dan kalkan bir otobüs, çok sayıda genci Atami’de bir plaja boşalttı. Burası başkentte erotik macera peşinde koşanlar için küçük bir mesire ve hafta sonlannın en gözde uğrak yeri. Bunu bugünkü “Yahoo News”dan öğreniyoruz. Otobüsler, Tokyo’dan günde birkaç sefer yapıyor, o zaman içlerinden biri nasıl oldu da yaygınca okunan online haber bülteninde yer aldı? Bu istisnâî otobüs, Atami’ye yeni Nintendo Love+ oyuncularının ilk partisini getirdi. Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi. Akıllı telefonlarının artırılmış gerçeklik yazılımı ile donatılmış kameralarına yapışıp arzularının gerçek nesnelerine, asıl şeye doğru koşturdular: bir aşk çiftinin heykelciğinin tabanına yapıştırılmış küçük bir barkod ile büyüleyici sanal kız arkadaşlara. Akıllı telefonlarına yüklenen bu yazılım sayesinde sanal rüyalarının tek kızını barkodun “büyüsünden kurtarıp” onu yürüyüşe çıkarabilir, eğlendirebilir, ona kur yapabilir ve sadece interaktif ekranda yazan kolay anlaşılır, kesin kuralları takip ederek onun gözüne girmeyi başarabilir. Sonuç garanti ya da para iade… Beraber otelde bir gece bile geçirebilirler: öpüşmeye izin var ve buna teşvik de ediliyorlar ancak seks ne yazık ki şimdilik ulaşılmaz; son teknolojinin bile geçmeyi başaramadığı bazı sınırlar var. Ancak tekno-büyücülerin Love++ ya da Love2 çıktığında, tıpkı geçmişte aştıkları gibi bu sının da aşmış olacaklarına iddiaya girebiliriz.”[1]

Buradaki çarpıcı cümle “Otobüsten inen gençler, diğer yolcuların aksine “kumda gülüp eğlenen yarı giyinik” kızlarla hiç ilgilenmedi.”

Trajedi burada başlıyor, gerçek genç kızlarla değil sanal bir genç kıza büyük bir arzuyla yönelen bu gençler, distopya konusu olacak bir olgu.  Gerçeği varken sanalına duyulan  bu ilgi, gençlerin sanal evrene gömülü yaşam biçimlerine bir örnek. Nitekim araştırmalar, gençlerin dijitalsiz yapamadıklarını ve hayatlarını dijital dünya üzerine kurduklarını gösteriyor. Sık sık telefonlarına bakmadıkça huzursuz oluyorlar. Mobil telefonları onların adeta tamamlayıcı parçaları! Hemen hepsi de dijital oyunlar oynayarak büyümüş çocuklar. Çocukluktan başlayan bu bağımlılık, genç yaşta onların giysileri gibi oluyor, onsuz kendilerini adeta çıplak hissediyorlar!

Bauman’ın dikkat çektiği cinsel ilişki de çoktan hayata geçmiş durumda. Bu söylediğimin ön aşaması da gerçekleşmiş hâlde. VirtaMate ve AnthroHeat gibi insanların sanal gerçeklikte seks yapmaları için özel oyunlar var ancak çoğu zaman insanlar, metaverse sosyal platform VRChat’te yakınlaşıyorlar. Burada oyuncular 25.000’den fazla topluluk tarafından yaratılmış dünyaya katılabiliyor; bunların çoğu masum takılma noktaları iken diğerleri azgın oyuncular için bir üreme alanı. Ancak VRChat ERP (Erotic Role Play- Erotik Rol Oyunları) kullanıcılarının çoğu, ekranda görünenleri simüle etmek için Bluetooth seks oyuncakları kullanarak bunu bir adım öteye taşıyor. Böylece bir distopya daha hayata geçiyor.

Bir başkası ise bir ara çok moda olan Robot Sex partnerleri oldu. Burada gerçek sex deneyimi bir insan partnerle değil bir Robotla yaşanıyor. Şişme bebeklerin robotik versiyonu olan bu oyuncaklar, çoğunlukla gerçek bir partnerle beraberlik yaşayamayanların tercihi

The Sun gazetesinde yer alan bir haber ise yapay zekâ ile aşk tecrübesine dair. Haberde, 28 yaşındaki bir genç kadının, okumak için yurtdışına taşındıktan sonra tam da bunu yaptı. Ayrin isimli hemşire, ChatGPT kullanarak yarattığı yapay zekâlı erkek arkadaşına âşık olduğunu ve bu zevk için ayda 160 sterlin ödediğini açıklıyor. Kocası ise bundan dolayı ona hiçbir şey demiyor. Ayrin, botla sanal sex de yapıyor. Haberde, Yapay Zekâ Sohbet Robotlarının günlük görevler için yararlı bir araç olarak yaygın bir şekilde kullanılırken bazı kullanıcılarca yapay zekâ botunun sevgilileri hâline getirildiği belirtiliyor.

Bu örneklere hüzünlü bir örnek ekleyelim: Yapay Zekâ Botu ile derin bir ilişki geliştirip ona bağlanan yaşlı birinin üzüntü verici sonu… 76 yaşındaki Thongbue Wongbandue, Meta’nın geliştirdiği “Big Sis Billie” adlı yapay zekâ sohbet botuyla kurduğu duygusal ilişki sonucunda trajik bir şekilde hayatını kaybetti.

2017 yılında felç geçiren Wongbandue, bilişsel sorunlar yaşamaya başladı. Bu süreçte, sosyal medya üzerinden “Big Sis Billie” ile duygusal bir bağ kurdu. Yaşlı adamın ailesinin yaptığı açıklamaya göre sohbet botu, Facebook Messenger üzerinden gönderdiği emojilerle dolu mesajlarda “Ben Gerçeğim” diyerek yaşlı adamı kandırmayı başardı. Sohbet botunun, sohbetlerinde “Seni şahsen görmek istiyorum.” ve “Kapıyı sarılarak mı yoksa öperek mi açayım?” gibi ifadelere yer verdiği belirlendi. Yaşlı adamın,  ailesinin tüm uyarılarına  rağmen valizini hazırlayarak buluşmak için New York’a gitmek üzere yola çıktığı belirtildi. New York’a gitmek için tren istasyonuna ulaşmaya çalışırken, Rutgers Üniversitesi kampüsündeki bir otoparkta düşen yaşlı adam, başından ve boynundan ağır yaralandı. Üç gün boyunca yaşam destek ünitesine bağlı kaldı ancak hayatını kaybetti.

İzolasyonun Sanal Sıcaklığı

Tüm bunlar bir sanal evrende yaşamaya başladığımızı ve yapay gerçekliğin asıl gerçeklik hâline geldiğini söyleyen bilge Jean Baudrillrad’ı doğruluyor. Evet, giderek kült bilim kurgu filmi “Matrix”i andıran bir dünyada yaşıyoruz daha doğrusu oraya kaçıyoruz çünkü orası, “tamamı kendi kontrolümüzde olduğunu hissettiğimiz bir dünya” gibi geliyor bize. Gerçekten daha gerçek olan bu dünya, aslında bizi kendi kontrolümüzde gibi hissettirerek kontrolü ele geçiren dünyalar!

Tabii tüm kaçmalar özde yaşadığımıza dünyanın vebası kabul edilen izolasyondan doğuyor. Bu izolasyonun temelinde güvenli mesafe yatıyor. Bu mesafe meselesi soğuk bir günde birbirlerine yanaşarak ısınmak isteyen kirpileri andırıyor.*

Eskiden yaşadığımız cemaatler, elde ettiğimiz bireysel özgürlükle artık bize cehennemi andırıyor; dedikodu, denetim ve bir örnekleştirici yapısıyla cemaat tarzı toplum, dikenli bir çayır gibi gelir bize. Buna mukabil yaşadığımız kentli toplumun kayıtsızlığı, ihtiyacımız olan güvenden yoksun bırakıyor bizi. Bu nedenle sıcaklık arayışı ve güven üzerine duyulan bağlanma gereksinmesi ile özgürlük arasında bir tercihe zorlanmak istemeyiz. Bu da “bir başınalığı” beraberinde getirir ve kendi kendine yetebilmek en önemli erdem olarak onaylanır. Özgürlüğün bedeli yalıtılmışlık olur. Sanal dünya tam da bağ ihtiyacını, aradığımız sıcaklığı, “güvenli” bir mesafe sayesinde bir arada sunan bir âlem olarak cazip geliyor bize ve gerçek dünyada kaçındığımız cemaatlerin yerini sanal cemaatler alıyor. Böylece güvenli kabuklarımızda sıcaklık duygusunu, aidiyet ihtiyacını karşılıyor üstelik özellikle metaverse gibi mekânlarda güvenle hazlarımızı da karşılıyoruz.

Sohbet Robotları da metaverse gibi onaylanma ihtiyacına ve sosyal bağ duygusuna seslenip bunu, gerçek dünyada yaşayacağımız olumsuzluklar olmadan yaşamamızı mümkün kılıyor, tıpkı yaşlılara tavsiye edilen evcil hayvanlar gibi! Kontrolün bizde olduğu duygusunu tattırırken onaylanma gereksinmemize de hitap ediyor ancak bu, paradoksal olarak insanları daha da yalıtıp yalnızlaştırarak gerçek dünyadan kopartıyor ve sosyalliğin sıfır noktasını üretiyor!

Nitekim bir araştırma, sosyal yalıtım gerçeğini destekliyor. Duke Üniversitesindeki bilim insanları tarafından yakın zamanda yapılan kapsamlı bir çalışmada araştırmacılar, son 20 yılda sosyal bağlılıkta keskin bir düşüş gözlemlediler.

Şaşırtıcı bir şekilde, Amerikalıların %25’inin hiçbir anlamlı sosyal desteği yok; sırlarını paylaşabilecekleri tek bir kişi bile yok. Ayrıca, tüm Amerikalıların yarısından fazlası yakın aileleri dışında yakın bir sırdaş veya arkadaşa sahip olmadığını bildiriyor. Bugünkü durum, benzer verilerin toplandığı 1985 yılına göre çok daha kötü. (O zamanlar, Amerikalıların yalnızca %10’u tamamen yalnızdı.)

Bu noktada suç, sohbet robotlarından çok endüstri toplumunun ürettiği sosyal yalıtılmışlıkta çünkü yalnızlık, bağımlılığın atası.

Peki, çözüm ne? Bu soruya cevap olarak birçok şey sayılabilir ama en radikali, endüstri toplumundan çıkmak ve ekolojik bir toplumsallığın yolunu açmak! Üstelik birey topluluk diyalektiğini kuran yakınlık grupları tesis etmek.

Liberal birey anlayışı, modern yalnızlığın temel kaynağıdır. Buna mukabil anarşizm, ne sosyalizmin boğuculuğuna ne de liberalizmin atomculuğuna saplanmadan birey topluluk diyalektiğini kurabilmiştir ancak şu bir gerçeklik: Pastoral toplumsallıkları öne çıkaran ilkelci anarşizmin çözümü, çözüm değil. Bütün aksaklıklarına rağmen modern kent, sonuçta bize özgür kalabileceğimiz güvencesini verir. Bu nedenle kentleri tamamı ile terk edip bizi ekolojik cemaatlere mahkûm etmek bana çözüm olarak gelmiyor. Bookchin’in önerdiği “daha insani ölçekli kentler ve ortaklıklar kurabileceğimiz mekânlar üretmek”, özgürlükle aidiyet arasında seçim yapma mecburiyeti kurmadan canlı bir toplumsallığı tesis edebilir gibi görünüyor.

Kısacası sosyal bağlar kurmanın, canlı ve güçlü arkadaşlıklar edinmenin yolu öncelikle özgürlüğümüzü mutlak bir kural olmaktan çıkarmaktan geçer. Sosyallik, uzlaşmazlık kaldırmaz. Sizi sürekli onaylayan bir arkadaşlık sahtedir, en iyi anlaştığımız can dostunuzla bile bir dolu anlaşamadığımız şey vardır muhakkak. Bu nedenle güçlü arkadaşlıklar, asgarî müştereklerde buluştuğumuz ortak zevkler bulabildiğimiz ve birlikte bir şeyler başardığımız üretken arkadaşlıklar… Genç kuşağın ödün vermenin arkadaş olmanın ön şartı olduğunu unutmaması gerekir. Kalıcı ve bir hayat boyu sürecek arkadaşlıklar, o arkadaşlıklar için verilen emekle kurulur.  Bizler de şempanzeler gibiyiz: Yaşlandıkça yeni sosyal bağlar kurmakta isteksiz oluyoruz ve bitpazarına yağan nur gibi eski dostlukların koyulaşmış, kıvam tutmuş bir demli çay gibi olduğunu düşünürüz. Gençler için bu durum, belli ki anlam ifade etmiyor.

Belki de sosyal bağları canlı tutacak başka bir sosyalliği düşünme zamanı geldi de geçiyor.

 

DİPNOTLAR:

* Sarı Öküz hikâyesi şöyle: Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış lâkin civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki! Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları! Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor!” demiş aslanlardan biri. “Nereye gideriz?” diye düşünürlerken “Bir dakika!” diye bir ses duymuşlar. Sürünün en çelimsiz ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan. “Hayır!” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hâllederim bu işi!”

Topal aslan, elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Topal aslan, “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış lafa ve “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden. Bütün suç hep o sarı öküzde! Onun rengi sizinkilerden farklı ve bizim de gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Biz de barışseverliğimizi unutuyor ve saldırganlaşıyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun, yine barış içinde yaşayalım!” diye sürdürmüş sözlerini. Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.

Zavallı sarı öküz, teslim edilmiş aslanlara. Bütün sürünün selameti için bir öküz… Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki hele de öküz etinin tadını aldıktan sonra! “Acıktık!” demeye başlamışlar.

Topal aslan bu defa boz öküzün yanına giderek “Selam!” diye girmiş söze ve “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz ama büyük bir problemimiz var!” “Nedir?” demiş boz öküz. “Şu sizin uzun kuyruklu öküz… Kuyruğunu salladıkça nereden baksak görünüyor ve aklımızı başımızdan alıyor. Size saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu bize, bu konuyu kapatıp barış içinde yaşamaya devam edelim!” demiş.

Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin!” demişler. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün aslanlar daha da güçlenmişler. Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış.

Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü, sonra karışmayız!” derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyebilecek güçleri kalmamış. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.

“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı!”

[1] Zygmunt Bauman, Bu Bir Günlük Değildir, Çev. Didem Kizen, Jaguar Kitap, İstanbul-2014, s.22

**Hikâye şöyle: Soğuk bir günde iki kirpi üşümemek için yanaşıp birbirlerinin vücut sıcaklığı ile ısınmak isterler. Ancak her yaklaştıklarında dikenleri kaçınılmaz olarak birbirlerine batar. Sonunda hem üşümeyecekleri hem de dikenlerinin birbirine batmayacağı uygun bir mesafeyi bulurlar ve amaçlarına ulaşırlar. Bu paradoksal duruma işaret eden Alman filozof Arthur Schopenhauer, bunu sosyal nezaket ölçüsü kabul ederek şöyle anlatır hikâyeyi ve kıssadan hisse üretir: “Soğuk bir kış günü, birkaç kirpi, donmalarını önlemek için karşılıklı sıcaklıkları aracılığıyla oldukça sıkı bir şekilde birbirine sokuldu ama kısa süre sonra dikenlerinin birbirleri üzerindeki etkisini hissettiler ve bu da onları tekrar uzaklaştırdı. Şimdi, ısınma ihtiyacı onları bir kez daha bir araya getirdiğinde birbirleri için en uygun mesafeyi bulana kadar bu tekrarlandı. Böylece, insanların hayatlarının boşluğundan ve monotonluğundan doğan toplum ihtiyacı onları bir araya getirir ancak nahoş ve itici nitelikleri onları bir kez daha birbirlerinden ayırır. Sonunda keşfettikleri ve bir arada olmalarını sağlayan ortalama mesafe, nezaket ve görgü kurallarıdır. Buna uymayanlara İngiltere’de “Mesafeni koru!” deniyor. Bu sayede karşılıklı sıcaklık ihtiyacının yalnızca kusurlu bir şekilde giderileceği doğrudur ancak diğer yandan, tüylerin dikeni hissedilmeyecektir. Yine de kendi iç sıcaklığı çok olan kimse, sıkıntı ve sıkıntı vermekten veya almaktan kaçınmak için toplumdan uzak durmayı tercih edecektir.” Arthur Schopenhauer: Parerga and Paralipomena: Short Philosophical Essays, 2, Oxford University Press, 1 Ocak 1851, ss. 651-652

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri… Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkûm edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı var sayıyoruz. Oysa bugün hâlâ “İyi ki yapmışız!” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası, yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus-devlet, çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus-devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hâli” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlâkî sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında ona yönelen şiddet, nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikâyeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere/toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül’ü yaratan istisna hâlinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet/mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukukî bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların/şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hâlâ yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x