Köşe Yazıları
2020 Başkanlık Seçimleri: Biden, Filistin İçin Umut Olur mu?

Yayınlanma:
4 yıl önce-

Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen 2020 başkanlık seçimleri, oy verme işleminin başlamasından günler sonra, 7 Kasım itibariyle sonuçlandı. ABD tarihinde ender görülen bir durumun vuku bulmasıyla, görevdeki başkan ikinci dönem için seçilmeyi başaramadı. Sonuçların resmileşmesinin ardından önümüzdeki haftalarda Donald Trump’ın Beyaz Saray’ı terk etmesi ve Joe Biden’ın Ocak 2021 itibariyle yemin ederek göreve başlaması bekleniyor.
Seçim sonuçları Türkiye’de ve dünyada farklı beklenti ve yaklaşımlar doğurdu. Türkiye’deki mevcut siyasal iktidara yakın çevreler, Biden’ın geçmişi ve aynı zamanda kampanya döneminde açıkça Türkiye’deki siyasi muhalefete destek vereceğini ifade etmiş olması nedeniyle, Trump döneminde yaşanan ciddi krizlere rağmen bu sonuçtan memnun değil. Dünya genelinde ise Trump’ın koronavirüs salgını karşısında aldığı tutumdan iklim krizindeki kayıtsızlığına ve beyaz ırkçılığı açıkça tolere etmesine kadar pek çok nedenden ötürü, farklı siyasi ve ideolojik renkler taşıyan çevrelerdeki sevinç hali görülebiliyor.
Sonuçların belli olduğu ilk saatlerden itibaren tartışılmaya başlanan bir konu da, yeni dönemin Ortadoğu siyaseti açısından üretebileceği sonuçlar oldu. Biz de bu yazıda yeni dönemin ve yönetimin özel olarak Filistin sorunu (yahut “İsrail-Filistin çatışması”) yönünden doğurabileceği muhtemel sonuçları, eldeki verilerden hareketle değerlendirmeye çalışacağız. Bunu doğru bir zeminde yapabilmek için önce Trump’lı yılların bu alanda ürettiği sonuçların kısa bir envanterini çıkarmaya çalışacak, arkasından Biden ve ekibinin vaatleri ile bunların sınırlarını değerlendirmeye gayret edeceğiz. Küresel siyasetin değişkenlikleri ve bunu etkileyen sayısız parametre nedeniyle, her türlü tespit ve öngörünün her zaman revizyona tabi olabileceği şerhini de peşinen düşmüş olacağız.
Trump döneminin enkazı
Siyasetçi bir kökenden gelmeyen – ve belki de nasıl başkan olduğunun gelecek nesiller tarafından kolay kolay anlaşılamayacağı – Donald Trump, 2016 seçimlerinin kampanya sürecinin ilk evrelerinde, “İsrail-Filistin çatışmasına adil yaklaşma ve taraflara eşit mesafede durma” sözü vermişti. Ancak ülkedeki güçlü İsrail lobisinin desteğini almak amacıyla bir süre sonra bu duruştan hızla çark etmiş, hatta her ne kadar fazla duyulmamış veya ciddiye alınmamış olsa da, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma “vaadini” seçimden önce dillendirmişti. Bilindiği gibi bu vaadi Aralık 2018’de gerçekleştirdi. Ancak İsrail lehine attığı tek olağandışı adım bu değildi.
Trump yönetimi, mevcut dengeleri, uluslararası statükoyu ve BM kararlarını hiçe sayarak Kudüs’ü (işgal altındaki Doğu Kudüs dahil) İsrail’in başkenti olarak tanıdığında ve ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdığında dünyadan bazı tepkilerle karşılaştı. Ne var ki bu, birkaç ay sonra 1967’den beri İsrail işgali altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini kabul etmesine ve bir kez daha uluslararası hukuku ayaklar altına almasına engel olmadı. Netanyahu yönetimine istediği her şeyi veren Trump ve ekibi, FKÖ’nün Washington bürosunu da kapattı ve Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı UNRWA’ya yapılan Amerikan yardımlarını kesti.
Trump’ın bu alanda attığı en büyük çaplı adım ise, damadı ve danışmanı Jarad Kushner eliyle ve bazı Körfez Arap monarşilerinin de desteğiyle “Yüzyılın Anlaşması” isimli tasfiye planını hazırlamak oldu. Plan, ‘67 sınırlarının bile gerisinde kalan, küçük ve birbiriyle bağlantısız toprak parçaları üzerinde, ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir Filistin devletçiğinin kurulması ve Filistinlilere Körfez kasasından bir miktar para verilmesi karşılığında İsrail’in egemenliğini Batı Şeria’nın önemli bölümüne ve Kudüs’ün neredeyse tamamına doğru genişletip tescil ediyordu. Bu plan aynı zamanda Netanyahu yönetiminin Batı Şeria’nın en büyük ve en verimli kısmı olan Ürdün Vadisi’ni ilhak etme projesiyle de örtüşüyor ve bu girişimi cesaretlendiriyordu. 1 Temmuz 2020 tarihinde İsrail parlamentosu Knesset’ten bu yönde bir karar çıkması bekleniyordu. Ne var ki iç ve dış dengeler ve belirsizlikler, ilhak planını bir süre ertelemeyi zorunlu kıldı. Yine Trump yönetiminin girişimiyle önce Birleşik Arap Emirlikleri, sonra da Bahreyn yönetimi İsrail’le “barış” ve “normalleşme” anlaşmaları imzalarken, söz konusu Körfez rejimlerinin yöneticileri ironik bir şekilde İsrail’i ilhaktan vazgeçirdiklerini ve bu geri adım karşılığında onlarla barış yaptıklarını – gerçekte hiçbir zaman İsrail’le savaşmadıkları halde – iddia etti.
Ancak Netanyahu yönetimi sıklıkla, ilhak projesinin iptal edilmediğini, sadece ertelendiğini söylüyordu. Ertelemenin en büyük sebebi ise Kasım’da yapılacak başkanlık seçiminin sonuçlarının belirsiz olmasıydı. Bir başka deyişle İsrail hükümeti, mükemmel ortağı Trump’ın Beyaz Saray’da kalıp kalmayacağı, kalmayacaksa da yerine gelecek kişiyle aynı ortaklığın geliştirilip geliştirilemeyeceği belirsizken adım atma konusunda tereddütlüydü. İlk noktada arzulamadıkları şey gerçekleşti ve Trump seçimi kaybetti. Şimdi gündemdeki soru, ikinci nokta, yani Biden’la benzer bir ortaklık çerçevesinin geliştirilip geliştirilemeyeceği.
Biden ve ekibinin vaatleri: Sınırlar ve olasılıklar
Kampanya sürecinde Joe Biden, Batı Şeria ilhakı konusunu gündeme getirmiş ve açık bir şekilde, tarafların karşılıklı rıza göstermediği tek taraflı girişimlere destek vermeyeceğini ilan etmişti. Kampanyanın önde gelen isimlerinden olan ve Biden’ın yardımcısı olarak görev yapacak olan Kamala Harris ise yakın zamanlarda, “Trump dönemi politikalarını tersine çevirme” ve “Filistin’le ilişkileri onarma” sözü verdi. Harris’in vaatleri arasında “Filistinlilerin ve İsraillilerin eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenliğe sahip olması”, “ilhaka ve İsrail yerleşim birimlerinin genişletilmesine karşı çıkılması”, “iki devletli çözümün desteklenmesi” ve “Filistinlilere mali yardımların yeniden başlatılması ve Gazze’deki insani sorunların giderilmesi” de vardı.
Bu türden vaatler Filistin yanlısı çevrelerde bir düzeyde olumlu karşılansa da, madalyonun bir de öteki yüzü bulunuyor ve bu öteki yüz, tüm bu söylenenleri kısmen ya da tamamen boşa çıkarabilir.
Her şeyden önce, istisnasız bütün ABD yönetimlerinin şu ya da bu düzeyde İsrail yanlısı olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Bu, ABD’nin Mayıs 1948’de İsrail’i tanıyan ilk devlet olmasından beri hep böyle olmuş, yalnızca dönemsel olarak bu desteğin boyutu ve biçimi şekil değiştirmiştir. Bu durum küresel emperyalist siyasetin ayrılmaz bir parçası olduğundan, Biden yönetiminin de İsrail yanlısı bir siyaset izleyeceği konusunda hiçbir şüpheye yer olmamalıdır. Ayrıca ABD’deki güçlü İsrail lobisi, dış politika üzerinde her zaman belirleyici olmuştur ve bu durum elbette önümüzdeki dört yılda da böyle olacaktır.
Bu genel duruma ilave olarak, Joe Biden’ın Obama’nın başkan yardımcısı olarak görev yaptığı dönemdeki duruşu da bilinmektedir. Her ne kadar Obama Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini sınırlamaya çalışan bir çizgi izlese de, bu çizgiye en büyük itiraz yardımcısı Biden’dan geliyordu. Çatışma ve saldırı süreçlerinde “İsrail’in kendisini savunma hakkı” olduğu klişesini tekrar eden Biden, aynı argümanı Özgürlük Filosu saldırısı dahil pek çok olay karşısında tekrarladı. Daha da gerilere gidecek olursak, İsrail’e ilk ziyaretini 1973 Yom Kippur Savaşı öncesinde yapan Biden, o günden beri “İsrail’in güvenliğinin sarsılmazlığı” fikrini savunmayı hiç terk etmedi. Meşhur Demir Kubbe sistemi de dâhil olmak üzere İsrail’e çeşitli türden askeri teknolojilerin satılmasında kilit rol oynadı. Biden, Uluslararası Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi aleyhinde yaptığı konuşmalarla da ABD’deki İsrail lobilerinin destek ve sempatisini kazanmıştı.
“Normale dönüş” Filistinlilerin lehine mi?
Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesine verdiği destekle de bilinen ve 15 Temmuz darbe girişiminden haberdar olduğu da iddia edilen Joe Biden, bir anlamda Amerikan emperyalizminin ete kemiğe bürünmüş halidir. Filistin sorununda atması muhtemel yeni adımlar ise, Trump döneminin kontrolsüz ve aşırı adımlarının geri alınması ve ABD’nin bu alandaki “fabrika ayarlarına” geri dönmesinden fazlası olmayacaktır. Bu fabrika ayarlarının ise Filistinlilerin lehine olduğunu ileri sürmek pek mümkün değildir.
Bu günlerde İsrail basını, Trump yönetiminin dört yılda attığı adımların kalıcı sonuçlarının olacağı ve temel meselelerde geri dönüşün olamayacağı argümanını öne çıkarıyor. Örneğin ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’ten yeniden Tel Aviv’e döndürülmesi pek beklenmiyor. Öte yandan “Yüzyılın Anlaşması”nın revize edilmesi ya da tümüyle rafa kaldırılması ve eski statükoya dönülmesi muhtemel. Ancak bu statüko, Filistinlilerin temel tarihsel haklarından yoksun olduğu, sürgün, işgal ve ablukanın hayatın ta kendisi haline geldiği bir statüko.
Kısa vadede yeni yönetimin Filistinliler lehine atabileceği muhtemel adımlar, UNRWA yardımlarının yeniden başlaması ve FKÖ’nün Washington ofisinin yeniden açılması olacaktır. Ayrıca Batı Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği yerinde dururken, Doğu Kudüs’te Filistinlilerle diplomatik ilişki kuracak resmi bir ofisin açılmasıyla bu durumun dengelenebileceği yorumları da yapılıyor. Ne var ki bu tür adımlar son tahlilde olumlu olsa bile, Filistinlilerin gerçek sorunlarının çoğunu yerli yerinde durması kaçınılmaz gibi görünüyor. Yeni yönetim için bu yönden en büyük “sınav” ve Kamala Harris’in “eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenlik” vaadinin gerçeklik derecesinin ölçüleceği en önemli mecra ise, Gazze’ye yönelik muhtemel bir İsrail saldırısı olacaktır. Direnişin meşru haklarından feragat etmeyi reddettiği bir konjonktürde soru, Gazze’ye yönelik yeni bir büyük çaplı saldırının olup olmayacağı değil, bunun ne zaman ve hangi biçimde olacağıdır. ABD yönünden ise soru İsrail’e böyle bir saldırı girişiminde destek verip vermeyeceği değil, ne ölçüde ve ne şekilde destek vereceğidir.
Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Yorumlayın
-
Üsküdar’da Eylem: İsrail’i Tanıma, Tam Ambargo Uygula!
-
ABD’de Tutuklanan Rümeysa Öztürk Kimdir?
-
Üsküdar’da Eylem: Trump, Gazze’den Elini Çek!
-
7 Ekim Bağlamında Bir Eleştiri ve Özeleştiri Çağrısı – Onur Ercan
-
Ateşkesin Ardında Kalan “Gazze” – Yusuf Şanlı
-
Üsküdar’da “Direniş Sürecek, Filistin Özgür Olacak” Eylemi

19 Mart yargı darbesinin ardından sokağa çıkıp anayasal protesto hakkını kullanan vatandaşlardan kaç bin kişi gözaltına alındı, kaç yüz kişi tutuklandı bilmiyoruz.
25 Mart’ta İçişleri Bakanı 1.418 kişinin gözaltına alındığı bilgisini paylaşmıştı. Bu sayı ne kadar arttı, içlerinden ne kadar insan tutuklandı, bilmiyoruz.
Artık iyice dozunu arttıran hukuksuzlukları protesto edenler bir veya birkaç partiye mensup gençler değil z kuşağı diye tabir edilen çoğu 20’li yaşlardaki üniversite gençliği. Gözaltına alınan ve tutuklananlar da çoğunlukla onlar.
Gözaltındakilere işkence iddiaları vahim. T24’te yer alan habere göre İstanbul Barosu avukatlarından Halil Enes Kavak, Vatan Emniyet ve Gayrettepe Emniyet’de gözaltına alınan gençler hakkında “İçlerinde, darp izi olmayan hiç kimse yok. Çoğunun gözü, kulağı patlamış, vücutları yara bere içinde,” dedi.
Zulme, hukuksuzluğa, tek adam rejiminin vatandaşı hor ve hakir gören anlayışına karşı itiraz eden bu gençlik, ülkede her şeye rağmen umudun yeşerebileceğini gösterdi.
Son 10 yılda kesif bir karanlık ve ağır bir yoksulluk içine düşürülürken ülke, ihtiyarlar ve 40 yaş üstü, üzerine düşen uyarı ve itirazları ne sandıkta ortaya koyabildi ne de sokakta. Açık konuşalım, berbat bir imtihan verdiler.
Gelecek vaad etmeyen, yaşlı, bir ayağı çukurda siyasetçiler ve pısırık, hantal, eski düzen siyaset anlayışı gençliğin umutlarını zayi etmeye daha ne kadar devam edebilir!
Millet, özelde de gençler, “yeter artık!” dedi, patladı ve sokağa taştı.
Hukuksuzlukları protesto edenleri yine hukuksuz şekilde gözaltına alıp tutukluyorlar. Bir kere sınırı aşan iktidarlar için artık sınır yok!
Elbette göstericiler arasında barışçıl olmayan yollara sapanlar da olabilir. İstisnalar vardır ve onlar da tutuksuz yargılanmayı hak ederler. (Sivil polis veya milis güç filan değillerse!)
Bu yazıda, evlerinden gözaltına alınıp tutuklanan kişiler arasından 11’inin tutuklama kararına dair mesleki bilgiler de içeren kısa bir değerlendirme yapacağım.
İstanbul 5. Sulh Ceza Hâkimliği’nin 25 Mart 2025 tarih ve 317 sorgu numaralı 11 sayfalık kararı ile tutuklanan 11 kişinin yaş ortalaması 32. (içlerinde 2005 doğumlu iki genç var.)
Tutuklanma gerekçeleri: Kanuna Aykırı Toplantı ve Yürüyüşe Silahsız Katılarak İhtara Rağmen Kendiliğinden Dağılmama Suçu.
Böyle bir suç mu varmış demeyin!
Anayasa M. 34’e göre “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.”
Bu insanlar anayasanın, yasaların hiçe sayılmasını protesto için orda bulunuyordu. Silahsız oldukları ve polise mukavemet etmedikleri ortada. Çoğu, bir, “dağılın” ihtarı da duymamıştı. Kaldı ki bu ihtar da valiliğin yasağı gibi hukuka aykırı olurdu. Durduk yere “dağılın” ihtarında bulunmaya hakkı yok polisin. Bulunması, gösteriyi tek başına yasa dışı hale getirmez. Göstericiler arasında suç işleyen varsa onları tespit etmeli, ayırmalı ve gözaltına almalı polis.
Sonuçta zulüm üstüne zulüm üstüne zulüm bindirerek bu gençleri, yüzlerce, binlerce insanı apar topar tutuklayıp hapse atarak toplumu baskılamak, yıldırmak, korkutmak ve haklarını arayamaz hale getirmek ve tebaa –kul köle- zihniyetini tahkim etmek istiyor rejim.
Bunun adı artık -en basit tabirle- darbe rejimidir. 10 yılını doldurmuş bu rejime, gözünü Erdoğan iktidarı ile açmış gençler isyan ediyor. Elhamdülillah ki, zulme itiraz ediyor, razı gelmiyorlar. Bir farzı, en azından bir sünneti yerine getiriyorlar.
Açıkça iftira ettikleri, birer gazı ve coplarla müdahale ettikleri, nihayet hapsettikleri bu gençler, kendilerince hakkı tutup kaldırmaya çalışıyorlar. Bir zulmü elinle, dilinle engellemeye çalışmak ibadet değil mi?
Tutuklananlar arasında, Filistin eylemlerinden dolayı bizzat tanıdığımız Hüseyin Arif de var. Öyle zannediyorum ki Türkiye’nin İsrail’e, Gazze’de soykırım devam ederken dahi sağladığı desteği kesmesi için yapılan eylemlerde başı çektiği için bardağı doldurmuş. Bu protestolar da bardağı taşıran son damla olmuş.
Zulme razı gelmeyen, biat etmeyip açıkça itiraz eden herkes, hiçbir suça ve şiddete karışmasa da bu ülkede bardağı dolduruyor, taşırıyor ve hapse atılıyor! Yazık ki ne yazık.
2000 doğumlu Hüseyin Arif, Emniyet Sorgusunda şu ifadeyi vermiş:
“22.03.2025 günü akşam saatlerinde bir iki saat kadar Saraçhane taraflarında mitinge katıldım. Mitingdeki konuşmacılar Özgür Özel ve birkaç siyasetçiydi. Ben polis bölgesinde herhangi bir polis müdahalesi olmadan mitinge katıldım. Kitleler dağılınca ben de saat 23’ten önce oradan ayrılarak evime gittim. Ben mitingden sonra orada kalmadım. Herhangi bir taş atma, sopa sallama gibi eylemde bulunmadım. Bu tarz materyaller temin etmedim. Devlete veya hükümete karşı herhangi bir provokasyonda bulunmadım. Ben sadece demokratik hakkımı kullanmak için oradaydım. Ben bu mitinge tek başıma gittim. Tanıdığım kimse yoktu.”
İşte, gözaltına alınan binlerce insandan biri, bu “suçları” işlediği için tutuklandı! Kaçma ve (olmayan) delilleri karartma şüphesini de hesaba katmış hâkim! Yoksa tutuksuz yargılanması gerekirdi.
Hukuk olmayınca böyle oluyor ne yazık ki. Devirler değişiyor, muktedirler değişiyor lakin zulüm hiç bitmiyor.
Başlığa dönersek… Gençler Neden Tutuklandı?
Zulme, hukuksuzluğa karşı çıktıkları için.
Onlar bu bayrama zindanda girecekler.
Yazık ki bu ülkenin dört bir yanında haksız ve hukuksuz olarak zindanlara atılmış nice vatandaş yıllardır bayram yüzü göremiyor.
Bu ağır ve sistematik adaletsizliğe imza atanlar bir yana, bu zulüm rejimini yıllardır bile isteye destekleyenlerin yüklendiği dehşet verici vebal bir yana…
Biz ülke olarak niye bu haldeyiz, sorusunun cevabı burada, bu suçların, günahların, veballerin altında cansız yatıyor.
*fotoğraf: Ümit Bektaş /REUTERS

Bu yazıda okuyacaklarınızın hiçbir yeni ve özgün tarafı bulunmadığını en baştan ifade edeyim.
Geniş bir kesimin duygu ve düşüncelerine tercüman olur sanırım ve dua ile karşılık bulur umarım.
Mâlûmunuz, 15 Temmuz 2016’da bu ülkenin başına büyük bir felaket geldi: Darbe. Halkın püskürtmesi sonucu teşebbüs aşamasında kaldı lakin o gün bugündür Türkiye iyi değil. Vücutta hızla yayılan bir kansere yakalanmış gibi.
O çağ dışı askeri darbe püskürtüldükten sonra oluşan geniş meşruiyet alanında başka bir darbe meydana geldi ve bir iç kanama gibi “sessiz ve derinden” ülkenin vücuduna yayıldı.
19 Mart 2025’te zirvesine ulaşıp artık infilak etmiş bu sivil darbe Türkiye’nin sinir uçlarında geniş bir dalgalanmaya yol açtı beş gündür.
Göstergeler vahim: Hukuk, yasa, anayasa yok.
Bunu kabul etmenin zorluğunu yaşıyor geniş bir kesim. Bir kesimse, “biz yıllardır uyarıyorduk” diyor. Bir diğer kesim ise kafasını kuma gömmüş, görmemek için çaba sarf etmeye devam ediyor. Kolay değil.
Yargı mekanizması paçavraya dönüştürüldü. Ülkedeki kurumlar iflas etmiş vaziyette.
Basın ve sivil toplum görünümlü yapılar çok büyük oranda çöp. Kötü koku ve yalan dolandan başka bir şey yaymıyorlar ülkeye. Utanmaksa eski devirlerde kalmış bir haslet adeta.
Yoksulluk diz boyu. Geniş halk kesimleri, bilhassa gençler feci derecede umutsuz. Umutları hunharca çalındı, yağmalandı.
Bu rejim, toplumun geniş kesiminin yüreğine nifak, öfke ve umutsuzluk tohumları ekmekle harcadı son 10 yılını.
Bu saatten sonra sanki bir hukuk devletinde yaşıyormuşuz gibi, sanki seçimler, sandık bir anlam ifade ediyormuş gibi yaparak kendimizi kandırmanın âlemi var mı?
İsmet Özel, “tam düşecekken tutunduğum tuğlayı kendime rab bellemeyeceğim” demişti Yahudi Olmamak adlı şiirinde. İsme bak, harika bir şiir.
Tayyip Erdoğan o tuğlayı adeta Rab belledi, “ölene kadar bu koltuğu bırakmam” diyor. Kazanamadığı seçimi iptal ediyor, seçimde yenildiği rakibine kin güdüyor, ilk fırsatta o ve onun gibileri hapse attırıyor. Allah pervasızları sever, eyvallah ama hak yolunda!
Ortalık siyasi dava ve yurdun dört bir yanında o davalardan hapse atılmış siyasetçilerle dolu. Gazeteciler, aydınlar da cabası.
Allah aşkına artık şu işin adını bi’ koyalım ve bu ülkeyi elinde oyuncak gibi gören zat ve çevresindeki menfaat ordusu da rahatlasın.
Diyelim ki ona, “buyur, ülke senindir, sen Allah ömür verdikçe oyna, kafana göre takıl. Kimseye hesap vermeyeceksin, hiç ama hiç endişen kalmasın. Sal bu ülkedeki muhalifleri zindanlardan, sal bizi kafkaesk ülkenden. Sen sağ biz selamet! Allah’ın takdiri ecel, kapımızı çalana kadar takılalım olabildiğince başımızı belaya sokmadan. Sen de rahatla sana karşı olanlar da rahatlasın.”
Trump ve Netanyahu’nun soykırımdan henüz çıkamamış Gazze’de halen ne vahşetlere imza attığını görünce, halimize şükretmemiz gerektiğini bize vaaz eden rejime kulak verelim ey ahali!
Çoktan çivisi çıkmış, bir hayli gözü dönmüş bir dünyada savaşlar, işgaller, terör, türlü türlü kargaşa, kumpaslar, yağma, talan ve yalanlar içinde yaşadığımız gerçeğini kim inkâr edebilir. Allah sonumuzu hayreylesin.
Bana göre Erdoğan ömrünü darbeci olarak sürdürecek, darbeci olarak ölecek ve öyle de anılacaktır tarihte. Yanılıyor olmaktan memnuniyet duyarım. Ben Müslümanım ve Allah şahittir ki herkes için iyilik ve güzellik dilerim. Bir karıncayı bile incitmek istemem, “bile” diyerek hakkına girdiğim için de ayrıca helallik dilerim kendisinden.
Darbe süreci içinde yaşıyoruz. Demokrasi tiyatrosunda perdeler 19 Mart (yargı darbesi) itibariyle tümüyle kapandı, anlamayan kalmasın. Gişe önünde kuyruğa girmeye gerek yok.
Darbe karşısında beş gündür devam eden, belki de Cumhuriyet tarihinin en geniş katılımlı sivil itaatsizlik süreci ne kadar devam eder, ne olur, tahmin etmek güç.
Yalnız, sivil itaatsizlik candır, not etmeden geçmek istemem. İnşallah kan dökülmez, insanlar tutuklanmaz, kimsenin canı yanmaz. Bunun için samimiyetle dua ediyorum. Herkesi hukukun içinde, sakin ve sağduyulu olmaya davet ediyorum. Bolca da gürültü koparmaya elbette. Anayasanın geçerliliği kalmadıysa da, hakkımız bâkî: “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” (M. 34)
Öyle zannediyorum ki belirsiz bir süre, bu acı gerçekleri içimize sindirmekle geçecek.
Bir kesim, söz konusu darbe sürecinde, darbecilerin kanatları altında bu dehşet verici vebali destekleme karşılığında sahte bir güvenlik satın alacak, şu yalan dünyada.
Bir diğer kesimse açıktan veya gizliden sivil itaatsizlik mezhebine geçiş yapıp direnmenin haklı onur ve gururu ile yaşayacak, razı olmayarak karşı gelecek ve “hak, hukuk, adalet” sloganları eşliğinde yaşamaya devam edecek.
Allah mazlum halkları korusun. Bizi haktan, adaletten ve direnmekten alıkoymasın. AMİN.

19 Mart 2025 tarihinde İBB Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun bir şafak operasyonu ile gözaltına alınması Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı olsa gerek.
Bu olayın, bir ismin veya partinin ötesinde, Türkiye’nin geleceği ile ilgili önemli bir eşik olduğu aşikâr.
Herhalde o gün yaşananlar, gözaltı ve operasyonlar 19 Mart Hadisesi gibi bir isimle anılacaktır. Bu da 15 Temmuz gibi bir gün işte. 15 Temmuz’da yaşadıkları güç zehirlenmesi ile hak ve hukuk yolundan tümüyle sapan Fethullahçıların darbesi şükür ki yarım kalmıştı. Bu darbe de yarım kalır mı? Milletin karşı çıkmasına bağlı.
Henüz belli değil ne zaman tamamlanacağı veya tamamlanıp tamamlanmayacağı.
Erdoğan’ın görünen en büyük rakibi gözaltında halen. Tutuklanır, mahkûm edilir, İBB’ye kayyum atanır ve CHP kapatılırsa iş bitmiş olur mu?
Seçimlerin de -en azından bir süre için- resmen ortadan kaldırılması lazım. Neden mi? Erdoğan bir süredir seçim kazanamıyor da ondan. (Erdoğan kazanamadıktan sonra seçim yapmanın ne anlamı var?)
Ne acı ki darbelerle, darbecilerle haklı olarak hesaplaşarak milleti arkasına alıp Cumhurbaşkanı olan bir isim yargı mekanizmasına atadığı “emir erleri” (memurlar) üzerinden darbe yapıyor -ülkenin başına darbeci kesilmiş- görüntüsü veriyor. Sayısız gazeteci, köşe yazarı, vatandaş, yıllardır olan bitenleri şu kelimelerle izah ediyor: “darbe”, “sivil darbe”.
35 yıl sonra gelen “diploma kararı” su katılmamış bir hukuksuzluk.
İstanbul Valiliği’nin 19-23 Mart tarihleri arasında sokaklardaki gösteri ve protestoları yasaklamak için aldığı karar su katılmamış bir hukuksuzluk.
İktidarın, pespaye bir cunta gibi apar topar ilave yasaklara sarılması müthiş bir acziyet göstergesi. Kaldı ki valiliğin kararına saygı duyan da uyan da pek yok. On binlerce insan 2 gündür sokaklarda protesto ediyor bu hukuksuzlukları.
Üzülerek belirtmeliyim ki iktidar, hukuk dışında cirit atmaya devam ederse 19 Mart, can çekişen hukuk devletinin resmen öldüğü ve yerine polis devletinin faaliyetlere geçtiği gün olarak, kara bir leke olarak tarihe geçti şimdiden.
Elbette 19 Mart şafağına bir günde gelmedi ülke. 15 Temmuz’dan sonra hukukta ve anayasal haklarda aşama aşama radikal şekilde kısıtlama ve karartmaya gidilmişti. Nasıl ki ilk 10 yıl iktidarın parlak yılları ise, son 10 yıl da feci derecede karanlık yıllardı.
Biz böyle bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Asker veya sivil, tanklı tüfekli veya savcılı hâkimli darbelerin, darbeciliğin sahne aldığı bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Şahsen ülkeyi bu hale getirenlerden ve tüm bunlar olup biterken bile isteye iktidara destek verenlerden razı değilim. Çocuğunun beslenme çantasına yiyecek koyamayan anneler ve karnı aç çocuklar aklıma gelince hakkımı helal edeceğimi hiç sanmıyorum.
Biz hukukun en temel ilkelerinin geçerli olduğu, anayasal hakların korunduğu, ifade ve basın özgürlüğünün bulunduğu, masumiyet karinesinin hayatta olduğu bir ülkede yaşamak istiyoruz.
Fethullahçılar darbe yaparken mesele yolsuzluk değildi. Ak Partili tepe kadronun yaptığı darbede de mesele yolsuzluk değil. Eğer öyleyse, eyvallah, ne güzel. Yolsuzlukla mücadeleye kim hayır der! Her belediye araştırılsın, elbette Ak Parti’nin yönettiği belediyeler dâhil!
Mesela Melih Gökçek yönetiminde Ankara’da vatandaşların hakları parsel parsel kimlere satıldı, neler oldu, araştırılsın. Bunu sıradan bir vatandaş olarak ben değil sonraki belediye başkanı Mansur Yavaş da talep etmiş hatta bunun için yetkili mercilere başvuru yapmış kaç kez. Araştırılsın.
Hukuktan, dürüstlükten, ahlaktan, mertlikten bahsedecekseniz, gelin suçla, suçluyla, yolsuzlukla, adam kayırmayla parti ayrımı yapmadan tam saha mücadele edelim. Bu ülkeyi bu çamurdan, bataktan kurtaralım. Var mısınız?
Birilerinin, “aman Allah korusun!” dediğini duyar gibiyim! Geniş mi dar mı bilmiyorum ama bir kesimin bu hukuksuzluktan çok sağlam menfaatleri var.
Kanun önünde, hukuk karşısında asla ama asla eşit olmak istemiyorlar.
Milleti, bir yaşam tarzı olarak sefalette, bitmek bilmez ekonomik krizlerde, yoksulluk ve açlık sınırının altında eşitlediler.
Yukarlarda hukuktan bağımsız iktidar kapışması son sürat devam ederken, kurumların itibarı yerlerde sürünürken, ülke darbelerle çalkalanırken oluşan faturayı yine gariban millet ödeyecek. Halk daha da fakirleşecek. Kimin umurunda!
Her cuma hutbeden millete “sabır” ayetleri okuyup Allah ile aldatırken, kendileri yedi sülalelerine yetecek konfor içinde yüzmeye devam ediyor nasıl olsa.
Olan millete oldu, oluyor, olacak. Değişmeyen yazgısı budur ülkenin. 100 yılı az çok böyle geldi geçti, Türkiye Yüzyılı da böyle geldi ve geçiyor.
Cumhurbaşkanı için harbiden üzülüyor insan. Sahneye çıkarken karşı çıktığı, kıyasıya eleştirdiği ne varsa yaşıyor, yaşatıyor, yapıyor, yaptırıyor!
“Ölmeden ben bu mevki makamdan, bu koltuktan ayrılmam” fotoğrafı yıllar sonra bir karikatür olarak kahvehane köşelerine asılırsa hiç şaşırmam.
O artık ibretlik bir hikâyenin kahramanı.
Geçmiş olsun diyelim. Ama geçmiyor, gitmiyor ve bitmiyor.
Darbeler ve darbecilik esas, hak hukuk ve özgürlükler bu ülkede istisna olarak ancak ara dönemlerde, yalancı baharlar gibi kısacık yaşanıyor halen. O aralara denk gelmek, o araları açmak, çok açmak, uzatıp yaymak, genişletip temellendirmek, hukukla tahkim etmek temennisi ile.