Connect with us

Yazılar

Fransa’nın  Tehlikeli Dini: Laiklik – Farhad Khosrokhavar*

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Paris – Yeni bir cihatçı saldırı Fransayı salladı. En sonuncu cihatçı saldırı, sınıfında Hz. Muhammed’in karikatürlerini  sergileyen bir öğretmenin Paris’in dış mahallelerinde başının kesilerek öldürülmesinden yalnızca iki hafta sonra Nice şehrindeki bir kilisede üç kişinin ölümü ile sonuçlandı.

Peki, Almanya, İngiltere, İtalya ve çekişmelere/tartışmalara neden olan Hz. Muhammed karikatürlerinin ilk yayımlandığı Danimarka bile benzer bir şiddete tanık olmamasına rağmen,  Fransa niçin şiddet içeren aşırılık yanlıları tarafından tekrar tekrar hedef alınıyor?

Nedeni basit: Fransa’nın aşırı laik biçimi ve bunun marjinalleşmiş radikal bir azınlık arasında dine küfrü körüklemesi.

Özellikle, en son gerçekleşen şiddet olayları haftalık mizah dergisi Charlie Hebdo’nun Ekim’in başlarında almış olduğu bir kararın ardından geçekleşti. Dergi, 2015 yılında ana merkezine yapılan ölümcül saldırı ile ilgili duruşmanın başlangıç tarihini belirtmek amacıyla Hz. Muhammed’in küfür içeren karikatürlerini yayımlamıştı.

Radikal sekülerizm ve dini radikalizm ikilisi kararın verildiği zamandan beri ölümcül bir dans halinde.

Bilindiği üzere, dini hoşgörüsüzlüğün yükselmesini önlemek için Fransa sekülerizmi, devletin tarafsız olmasını ve kamusal alanda dinlere saygı duyulmasını gerektiriyor.

Her nasılsa bu, modern zamanlarda çok daha aşırı bir hâl aldı. 1970ler gibi yakın zamanlarda yaygın olan ılımlı laiklik yerini daha ziyade resmi, sivil bir din ile değiştirdi.

Bu sivil din kendi papazları (hükümet bakanları), papası (cumhurbaşkanı), destekçileri/rahip yardımcıları (entelektüeller) ve sapkınları olan bir inanç sistemidir.

Bu inanç sisteminde İslam’a karşı daha az muhalif bir tavır sergileyen herkes reddedilir ve “İslamcı-solcu” olarak damgalanır.

Bu yeni sekülerizmin belirleyici özelliklerinden biri dine küfür etmenin teşvik edilmesi  -özellikle Hz. Muhammed karikatürlerinde olduğu gibi- (dine ve kutsala küfrün) aşırı şekilde ifade edilmesidir.

Yeni sekülerizmin bu özelliği ile kucaklaşma hali, sınıfında Hz. Muhammed’in karikatürlerini gösteren öğretmenin öldürülmesi, birçok Fransız entelektüelin dine hakareti övmesi ve Fransa hükumetinin ifade özgürlüğünü açık bir şekilde savunmasının ardından tam olarak gözler önüne serildi.

Batı Avrupa’da bireylere dini kutsallara saygısızlıkta bulunma hakkı yasal olarak tanınmaktadır. Ancak kutsallara küfür hakkını korumak başka bir şeydir, Fransa’da olduğu gibi hararetli bir şekilde küfrü teşvik etmek başka bir şeydir.

Küfür, tartışmaya açık olmayan ve alaycı bir konuşma biçimidir

Küfür, konuşmanın tartışmaya açık olmayan ve alaycı bir biçimidir. Nüfusun yüzde altı ila sekizinin Müslüman olduğu, bunların çoğunun ebeveynlerinin ya da dede ve ninelerinin Kuzey Afrika’daki Fransız kolonilerinden göç etmiş olduğu bir ülkede İslam’a hakaret ve küfür olsa olsa ılımlılıkla sarf edilmelidir.

Kutsallara küfür savunucuları ifade özgürlüğünü hatırlatıyor, ancak aslında kutsala küfür Fransa’yı daha az özgür ve daha az özerk yapan cihatçı teröre karşı kısır bir tepkisellik döngüsüne hapsediyor.

Karikatürlerin kutsala küfür hakkı adına ölçüsüz bir şekilde kullanımı en nihayetinde kamuoyundaki tartışmaları baltalamaktadır. Ayrıca bu ölçüsüz kullanım çoğu Fransız laiklerin İslam’a, peçeye, namaza ve İslami öğretilere takıntılı bir şekilde neden odaklandığını anlamayan en ılımlı ya da seküler Müslümanları bile damgalayıp aşağılıyor.

Sonuç provokasyona karşı provokasyonun olduğu ve toplumun cehenneme döndüğü zararlı bir döngüdür. Fransız laikliği radikalleştikçe ülkedeki cihatçı saldırıların sayısı artmıştır.

Fransız laikler ifade özgürlüğü için savaştıklarını iddia ediyorlar. Onlar bunu yaparken masum insanlar ölüyor, dünyadaki Müslümanlar Fransızların değerlerini kabul etmiyor ve mallarını boykot ediyorlar. Ayrıca Fransız Müslümanlar İslamcı propagandayı önlemek adı altında ifade özgürlüğü konusunda kısıtlamalar ile karşı karşıya kalıyor.

Fransa aşırı tutucu laikliği sebebiyle, kendi içinde ve dışında ağır bedeller ödüyor.

Çeviren: Hale Ece

*Paris’te Sosyal Bilimlerdeki İleri Araştırmalar Okulu EHHS’de çalışma sorumlusu   

www.1news.info/france-s-dangerous-religion-of-secularism-798875/amp (31 Ekim 2020)

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Haberin Dili: Olumlu ya da Olumsuz – Afra Tek

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Her gün birçok habere maruz bırakılıyoruz. Haddinden fazla muhatap olma durumundayız. Teknolojinin de ilerlemesiyle haber yapmak, habere ulaşmak (ulaşmak istemesek bile karşılaşma olasılığımız çok yüksek) artık çok kolay.

Mesele haberlerle aramızdaki mesafeyi ayarlayabilmek… Çok yakınlaşmak da çok uzaklaşmak da çözüm değil, mutedil bir yol edinmemiz gerekiyor.

Örneğin politika haberleri: Politika haberi deyince bile bir sıkılma geliyor insana, bir kasvet çöküyor. (Kişiden kişiye değişir, fakat çoğunluk bu şekilde.) Çünkü günümüzde politika/siyaset içerikli haberlerin sunumu, verilişi okuyucuyu/izleyiciyi ilgisiz duruma getiriyor. En önemli haberlerden biri politika haberleridir aslında, halkın en çok bilgilenmesi ve farkında olması gereken haberlerdir bunlar.  Çoğu zaman yapılan haberler insanların güvenlerini de zedeleyebiliyor, güvensizlik de umutsuzluğa götürebiliyor.

Yönetim ve yönetiliş konusunda insanların bilgiye, bilince ve aydınlatılmaya her zaman ihtiyaçları olacaktır. Ne yazık ki politika haberleri, günümüzde en az ilgi gören haber türüdür. Öyle ki haberlerin tarzı, en önemli meseleleri uzun süreli takip etmeyi imkânsız hale getiriyor. Düzensiz, bulanık, bölük pörçük ve kesintili bir şekilde aktararak izleyicinin/okuyucunun kafasını karıştırıp, uzun süreli bir dikkat dağınıklığına sebep olabiliyor. Bu durumdan kaynaklı olarak meselenin yeterince farkındalığına sahip olmayan ilgisiz bir izleyici kitlesi oluşuyor. Bu durumda sansüre bile gerek kalmıyor, çünkü ilgisiz kalabalık politikayı merak dahî etmiyor.

Aynı durum ekonomi haberleri için de geçerlidir. Halk ekonomi terimlerine/kavramlarına o kadar uzak ki, ilgili olması bir yerde, anlamakta güçlük çekiyor. O kadar karışık tablolara maruz kalıyoruz ki, meseleyi nereden tutacağımızı bilemiyoruz. Medyanın bize sunduğu şey gerçek değil, gerçeklik çoğu zaman. Haberler bizleri yani halkı, toplumsallığın içine katmak yerine dışarı atıyor.

Maalesef istisna durumların pek faydası olmuyor, çoğunluğun hisleri kalanlara sirayet ediyor.

Ve felaket haberleri…

İnsanda umuda dair bir şey bırakmıyorlar bazen. Dünyada her gün birçok iyi ve kötü şey oluyor, olmaya da devam ediyor. Bunların bir kısmıyla karşılaşıyoruz yalnızca, bilincinde olmamız gereken de aslında bu olmalı. Okuyor/izliyor olduklarımız yalnızca gerçekleşmiyor, bunların dışında milyon tane şey yaşanıyor. Biz kötü olanlarıyla muhatabız çoğu zaman. Depremler, doğal felaketler, savaşlar, katliamlar, yıkımlar ve birçok suç ve kötü şeyler içeren haberler…

‘Şu kadar kişi hayatını kaybetti, şu kadar kişi göçük altında kaldı, yanarak can verdiler, depremler can alıyor,’ ‘felaketlerin ardı arkası kesilmiyor’ buna benzer, bu dilde haberler yapmak yerine; felaketin etkeninin ne olduğu ve bu etkene karşı önlem alındığında hayatların nasıl kurtulduğuna dair başka bir haber dili oluşturulabilir.

Bu haberler karşısında çoğu zaman duygularımız korku, öfke ve acı oluyor. Haberler karşısında mantığımız bazen devrede, bazen devre dışında kalıyor. Bu da duygularımızın yoğunluğu ile ilgili.

Medyanın ve haberlerin az da olsa olumlu yanları da var tabi. Aslında üzerinde biraz çalışılsa, olumlu havayı daha da arttırabiliriz.

Örneğin hastalığın ve kıtlığın yaşandığı coğrafyaların haberlerini yapmak, farkındalık yaratmada olumlu bir etkiye sahip olabilir. İnsanlarda dayanışma ruhunun artmasına vesile olurken, insanlarla/halklarla yardımlaşma ve dayanışmanın da önemi bir kez daha hatırlanabilir.

Savaşın kötü etkilerini, trajedilerini haber yapmak, insanlara barışın ne kadar hayati bir şey olduğunu hatırlatabilir.

Aynı durum sağlık alanında da söz konusu olabilir. Bazı haberler insanların tedbirli ve temkinli olmasına yarayabilir, aynı şekilde bu haberler onları panik de edebilir. Haberlerin diline göre bu durum değişiklik gösterecektir.

Ya da başarı ve takdir hikâyeleri…

İnsanların azmini arttırabilir, zorluklarla mücadele etmede gayret göstermelerine manen yardımcı olabilir. Aydınlık bir geleceğin mümkün olabileceğine, bunun için umutlarını diri tutmalarına yardımcı olabilir.

Tam tersi de mümkün elbette: Başarılı olmaya, başarılı olan ve takdir gören insanlara dair haberler, insanlarda ezikliğe ve özgüven eksikliğine de sebep olabilir. Bu özgüven eksikliği idealist düşünmelerini engelleyip, başarının ve takdir görmenin yalnızca belli bir kesime ait olduğu düşüncesine varmalarına sebep olabilir.

Burada haberlerin dili, veriliş tarzı çok önem taşıyor.

Haberler insanları iyi yönde etkileyebilir ve bu kapasiteye sahipler de…

Haberlerin olumlu bir etkiye sahip olması için haberin ve haberi oluşturan unsurların insanların akıl ve vicdanlarına seslenişinde objektif olması gerekir.

Maalesef çoğu zaman günümüz dünyası olayları ve durumları çarpıtmasıyla meşhurdur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mekke’de Müslüman Olmak

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Mekke’de müslüman olmak ümmet hâli üzere olmak demektir: İbrahim gibi. Çünkü İbrahim peygamber tek başına bir ümmettir. Tek başına olması, yalnız bir kişi olarak yaşayıp mücadele ettiği, arkadaşsız, yoldaşsız kaldığı anlamına gelmez. Tek başına bile ne yaptığını bilen, örgütlü ve bir programa sahip olduğu anlamına gelir. Çünkü “ümmet” kavramı her şeyden önce örgütlülüğü ifade eder. İnsan tek başına bile örgütlü olabilir, bir yol haritasına sahip olabilir. Bu mümkündür. Vahiyle nasiplenmiş kişi zaten böyle olmalıdır.

Mekke’de müslüman olmak İbrahim’in takipçisi olmak demektir. Egemen cahiliyenin[1] karşısında yol haritasını orta yere saçmak, bir özne olarak yine egemenlerin karşısına dikilmek demektir. Egemenin karşısına dikilmek için özne olmak gerekir, yanında durduğun bir hakikatin, üzerine bastığın bir zeminin, kuşandığın bir kimliğin olması demektir. Yoksa madun konuşamaz.[2] Proleter bile olamayan gölgeler, kimliksizler konuşamaz.[3] Mesela hanif diye bilinen o kimseler Mekke’de konuşamamışlardır. Evet, putlardan uzak durmuşlardır ama kimliklerini kodlayan, egemenleri tanımlayan, yollarını haritalandıran işaret taşlarından, manifestodan yoksun kalmışlardır. Özneleşemedikleri, bir manifesto dolayımında örgütlenemedikleri için tek başlarına ya da topluluk halinde ümmet olamamışlardır. Elverir ki Resûlün çağrısı yetişiversin!

Mekke’de müslüman olmak, yeni bir kimlikle yeni bir dünya imlemektir. O dünyada cârî îlâflara karşı başka îlâfları mümkün kılabilme çabasıdır.[4] Çünkü Mekke egemen cahiliyesinin kurup kurumsallaştırdığı îlâf, egemen şirk düzeninin müfsid ekonomik, siyasi ve dinî işleyişini tahkim etmekteydi. O işleyiş efendiden, egemenden, müfsidden yanayken yoksulun, mazlumun, kölenin, tevhidin karşısında konumlanıyordu. Mekke’de müslüman isen cârî îlâfın kuşatmasını yaracak tedbirlere başvurmalısın. Tek bir yol vardır bunun için: Başka bir îlâf tesis etmek. Bu îlâf sen zayıfken kolaylıkla kurulamaz elbette ama o îlâfın, o paktın hayatiyet bulamamasının Mekke egemen cahiliyesinin öncülük ettiği müfsid paktın işleyişini dâim kılacağının farkına varırsın. Egemen zulüm düzenini sarıp kuşatacak, onun hayat damarlarını tahrip edecek yeni, alternatif, devrimci bir îlâf inşası insanlığın ıslah mücadelesinde benzersiz bir çığır açacaktır.

Mekke’de müslüman olmak bugünün dünyasının îlâfına yol göstermek demektir. Küresel kapitalizmin her bir mıntıkanın hiçbir noktasını ihmal etmeden örgütlenme çabasına işaret etmektir. Kapitalistlerin, türlü çeşit müfsidlerin örgütlü dünyası Mekke îlâfının uzantıları, çağcıl mümessilleridir. Son peygamberin, Zülkarneyn’in somutladıkları deneyimler bugünkü haritalandırma çabalarımızın eşsiz yol göstericileridir. Mekke’de müslüman olmak; zalim, müfsid ittifaklara karşı Hicreti müteâkiben ikame olunacak Medîne îlâfını muştulayarak ezilenlerin, direniş adacıklarının arasına gerip döşenecek irtibat ağları, kurulacak dayanışmalar ve çağdaş îlâflar için tez vakit harekete geçmek demektir. Güney Amerika topraksız köylüleriyle Kuzey Amerika’nın yoksullarını, siyahîlerini; Asya’nın, Afrika’nın mültecilerini, cümle fukarasını, Avrupa’nın yiten insanlarını derleyip toparlayacak, bağlantılandıracak ağları küresel ölçekte döşemektir. O ağlara ırmağı, dereyi, göl ve denizleri, börtü böceği, cümle mevcûdâtı dâhil etmektir. Bu îlâfla Mekke müfsid îlâfını hâl-i hazırda boğmaktır.

[1] Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler

[2]Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi?

[3] Jacgues Ranciére, Siyasalın Kıyısında

[4] Wadah Khanfar, İlk Bahar

Devamını Okuyun

Yazılar

Örste Tavlanan Öyküler – Mustafa Zahid Ergün

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Haberiniz oldu mu bilmiyorum, Ahmet Örs, Kasım 2020’de 4 (yazıyla dört) öykü kitabı birden yayınladı. 2004-2016 arası yazılmış 70 öykü, 414 sayfada toplanmış. Tasfiye Kitaplığının 2, 3, 4 ve 5. ürünleri olarak karşımıza çıkan kitapların isimleri, numara ve -hâliyle- öykülerin yazım yılı sırasına göre; Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri. Kendine ait olması mümkün değilmiş gibi kiralık meydanlarda ağarmış yüzüyle şemsiye satan Ferhat’ın üstüne yağarken kesilen kar altında bizi de üşüten öyküler bunlar.

Basit, soğuk birer gazete haberiyle geçiştirilmesine müsaade etmediği güncel şahitlikleri, kalıcı gündemler hâline getirecek şekilde mânâsını korumak adına çok da estetize etmeden, samimi, hemdert öykülerle tahkiye etmiş. Kapakta öykü yazıyor, ama iç başlıklarda hikâye tercih edilmiş. Küçük konuşma kayıtları da olabilecek bu öyküler, yerinden bildiren, durum tespiti yapan, hap gibi teşhislerden oluşuyor.

Birbirini tamamlayan cüzler hâlinde okunabilir, hepsi aynı yeri yumrukluyor çünkü. Ahmet Örs için tür de, yazı da, sanat da bir araçtan ibaret, hayatta yaptıklarını destekler mahiyette bir yardımcı. Esas olan derdini aktarabilmek için kullandığı sanatın da hakkını veriyor tabii. Harfleri silahlandırıp telaşlı bir şekilde şehrin bir ucundan koşup gelen adam olarak, mide kaldırması gereken kanlı görüntülerden sonra spor haberlerine dalan insanları uyarıyor. Elinde balyozu, ayağında demir ökçesiyle örste döve döve tava getirmeye çalışıyor.

Bir davanın, haklı bir ideolojinin savunusu, çağrısı için havaya kalkmış yumruğu inmeyen, yükselen bir öfke, edebiyat parçalamadan edebiyat dersleri de veriyor satır aralarında. Renkleri kaybolmuş, gri, puslu, dumanlı, soğuk bir havanın hâkim olduğu öykülerin hepsinde olmasa da kar, tipi geçen öyküler sebebiyle, yaşananların buz gibi gerçekliği kitap boyunca ürpertili bir üşümeyle esir alıyor insanı. En kapalı, muğlâk, kendini ele vermeyen öyküde bile kar, kasvet, muhasara, intihar, jurnal var, hissediliyor. Mutlu son yok denecek kadar az, isimsiz kahramanlar, genelde, bari sonrakilerin rahatı için canlarını, sağlıklarını terk edip cılız da olsa umut ışığını yakıyorlar. Umut hep var, ama genelde uzakta. Babalar da hep uzaklarda ve ağır işlerde, başlarına hep çok kötü şeyler gelen babalar. Evlerine ancak bir misafir gibi uğrayabilen, çocuklarının büyüdüğünü göremeyen, çocuklarının da onları unuttuğu, hep bir yabancı babalar.

Bardağın dolu tarafına bakmamızı söyleyen yüzlercesinin yanında, esasen boş tarafa bakıp çareler üretmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Şapşal şapşal sırıtanların oluşturduğu boşluğu, çukuru telafi edebilmek için kızgın, kararlı, vakarlı ve umutlu bir şekilde asıyor suratını, haklı olarak.

Diyalogların neredeyse hiç olmadığı, hep yazarın konuştuğu, birçoğu beş sayfayı geçmeyen, yazılma yılları geçtikçe uzayan öykülerin birkaçı dışında isim de yok hiç, herkesi kapsayan genel anlatımlarla konuşmuş da konuşmuş yazar. Bunun yanında karakterler akılda kalıcı; çünkü hayatımızda onlar, ya biziz ya bir yakınımız ya da şahit olduğumuz uzak birisi.

İçinde bir zulüm veya ihanet olmayan bir öykü okuduğumuzda, o günlerde Ahmet Örs’ü nispeten rahatlatacak bir olay yaşanmıştır kesin, diye düşündüm. Ya birinin elinden tutmuştur, ya birine deva olmuştur. Bunun yanında sade, tertemiz akarken her an bir yerden bir haksızlık, zulüm haberi, vurgusu, anımsatması gelecek diye bekliyor okuyucu. Bir kısmı hariç hepsinde geliyor zaten. Gelmediğinde, son kelimeyi de okuyup bu sefer başka bir düşünceye dalıyor insan. Ben mi kaçırdım acaba, alt metinde illâki vardır, diyor. Dönüp bir daha okuyor, bulamayınca şüphe artıyor, şahsen sormak için işaretleniyor öykü. Kahramanların mutlu olmak için harcamaları gereken o insanüstü emek geliyor aklınıza, bu var en azından diyorsunuz Bütün bu yaşanan tatsızlıklar, Ahmet Örs’e neşeli öyküler yazdırmaz. Öte yandan bunlar olmasaydı, zaten kalemi eline almazdı. Her şey yolunda giderken ne gerek olurdu öyküye, yazmaya.

Bu kadar sayfa metin olur da zayıf taraflar olmaz mı? Var elbette. Kötüler hep kötü, iyiler tam iyi olarak resmedilmiş. Kötülere pişmanlık duyacak bir fırsat tanınmadığı gibi, iyiler de onları düzeltme, affetme yoluna gitmiyor genelde, sınırlar keskin. Bilemiyorum, belki de mümkün değildir başka türlüsü. Zalimin güçlü, mazlumun zayıf, zulmün aralıksız olduğunu göz önüne almamız lâzım. Bunun yanında başarılı bir şekilde fikir ve duygu bazında aktardıklarının görmezden gelmemizi sağlayacağı bazı tekrarlar, tashihler de mevcut. Daha iyi bir editörlükle gözü tırmalayan bu küçük kusurlar, çapaklar da giderilebilirdi.

İlk üç kitapta Afganistan, Bosna, Çeçenistan, Irak, Filistin cepheleri derken dördüncü kitapla birlikte bunlara Suriye de ekleniyor artık. Üçüncünün sonlarına dördüncünün başlarına denk gelen 2010-2012 öyküleri nispeten “normal” insan öyküleriyken, ondan sonra bu yeni coğrafya ve olayların silsilesi olarak eklenmemesi mümkün değildi tabii.

Her türlü mekânı öykülere fon yapabilen yazar detaylarıyla köyü de bilir şehri de. Tabiatın geri dönülmez tahribatı, şehirleşmenin getirdiği yabancılaşma, sebebi ne olursa olsun toprağından koparılan tedirgin insanların ilk elde hayattan düşmeleri ve toparlanamamalarıyla ilgilenir. İmar usûlsüzlükleri, hayvancılığın ve tarımın bitirilmesi, çiftçinin ümüğüne çökülmesi, meraların ranta açılması, nesillerdir hayvan otardıkları otlakların, çift suladıkları derelerin kapalı kapılar ardına peşkeş çekilmesi sadece köyü değil, hemen birkaç sene sonrasıyla şehri de pek yakından ilgilendirir. Nüfusu azalan ve yaşlanan köyler, şehirleri obez yapar. Bir şekilde şehrin çeperlerine yığılan insanlar, sanki keyiften gelmişler gibi, bu sefer de zaten savaş sahnesini andıran gecekondu tepelerinde kentsel dönüşüm terörüne maruz kalırlar. Köy boşaltmaları deyince hep Doğu’daki köyler, yaylalar falan gelir akla. Oysa bütün Türkiye’de köyler boşaltılmıştır. Bir yanda silahlı çatışmalar, öte yanda, diğerinin ehemmiyetini azaltmamakla beraber akılda tutmamız gereken finansal, popüler kültür terörü, hayvancılığı ve tarımı öldüren politika terörü. Bir dolu çaresizlikten eli kolu bağlı köylünün bir yandan terörle, bir yandan kontrgerillayla, kan davalarıyla, rantiyeyle uğraşması; bu çoklu zulme şahit olan nesillerin hayatlarının alacağı şekil, ailesiyle, ülkesiyle çatışan bir kıvama gelir. Geçim derdiyle savrulan hayatlara insanların yanında tabiat da yardım etmez artık.

Sermayeyle de arası hoş değildir yazarın. Zenginin mide geğirtisinin bastırdığı fakirin karın gurultusunu duyurmak ister. Fakirlik, ceberutluktan hemen sonra gelir. Soğuk evlerde boş mideler, dibine kadar battıkları işsizlikten kurtulmak için en tehlikeli işlerde hayatlarını hiçe sayarak yevmiyelerini çıkarmak zorunda kalanlar, saadet getirmeyen paranın ucundan da olsa tutmaya çalışırlar. Annesinin yanında işe gitmek zorunda kalan sabiler, zorba patron, işsiz gençler; servetin kesinlikle helâl, normal olmadığını, mutlaka altında bir zulüm olduğunu, hiç değilse dağıtmadığı için mesul duruma düşüleceğini vurgular, iyice anlamamız için. Yoksul ailenin sesinin duyulması için içlerinden birinin feci bir şekilde can vermesi, adeta kendini feda etmesi gerekir illaki. İnsan cesetleri üzerinde yükselen hangi imparatorluk iyidir ki? Ucuz işgücü, vasıfsızlaştırılan, sürüleştirilen, rekorların rakamların kotaların ezdiği emekçilerden, sistemin öldüresiye ezdiği insanlardan; başkaldıran, isyan eden, protesto grev yürüyüş yapan bilinçli fertlere dönüşmelerini izleriz öyküleri sırasıyla okuduğumuzda. İsyan, evet, isyan seslerini duyarız ilerledikçe. Ezilenler, mağdurlar, madunlar; kapitalistlere, beleşçilere, komisyonculara karşı sürekli korudukları teyakkuzu hep beslerler. Ama bankaların etrafımızı sarması, dahası içimize girmesi, bir türlü karşılığı alınamayan emeği iyice değersizleştirir. Yerin yedi kat altındaki madenciler de, -10. bodrum katındaki AVM çalışanları da zemini kabartacak derin nefesler biriktirirler ciğerlerinde. Batan komşuları için ellerinden bir şey gelmeyen, kendileri de zaten zar zor geçinen küçük esnaf; kapitalizmin, “Bize bulaşmazsan kapımızda, gölgemizde sürünerek yaşayabilirsin.” ihsanıyla bir umuda kapılan yoksullarla aynı kaderi paylaşır. Vahşi kapitalizmin büyük uşakları eliyle küçük esnafı öldürmesine, esnaf arasında hatırı gözetilen, ürpertici bir saygınlıkla sözü sayılan ulu çınarlar da engel olamaz. Kendi ülkesinde turistlerce ezilen insanlar, türlü dalavereler sebebiyle parası bizimkinden on kat değerli olduğundan aramızda burnu havalarda gezip bizim yerimize de memleketin imkânlarından kâm almasına kahırlanır yabancıların. Zengin ve fakir arasındaki asla kapanmayan uçurum ve bunun dibinde “yaşıyorum” zannedenler, vahşi kapitalist düzenin ezdiği, titrettiği gencecik cılız bedenler ümitlerini ya kaybediyor, ya da uzak nesillere erteliyor.

Kitapların baskı tarihi itibariyle bitmesine yaklaşık 977 sene kalan 28 Şubat zulümleri, başörtüsü mücadeleleri, “irticaî” faaliyet kovalamacaları, alfabe ve takvim değişimi; yüz yıl önceki zulmü anlatacak bir insan kalmasa da dallarında nice cana kıyılan çınarın anlattığı olanlar ve fakat bitmeyenler. Eşya taşıma süsü verilen kamyon kasalarında dolapların içinde ders yapan ve fakat kimsenin anlatmadığı kurs çocukları ve hocaları, tahammülsüz otoritenin bütün imkânlarıyla sıkıştırdığı gayretkeşler.

Hayatta kalabilmek için ölümüne çabalar insancıklar. Tamirci çırağı ve tartıcı çocuk hep üşür, korumasız ve hamisizdirler. Kusulan ölüm, önünü görmeye engel ıslak buğulu gözler, çatallaşan ses, düğümlenen boğaz satırlardan sadırlara geçmek için vize beklemeden davranır hamlelerle. Korku, ümit, isyan hep bir aradadır. Ölümün sırasını şaşırmasının sıradanlaşmasına şaşırmamaya başlarız artık, soğuk bir yüzle aralarda dolaşmasına çabucak alışırız.

Nedendir bilinmez, otoriteye iktidara saygılı ve ürkektir anneler. Muhbir vatandaş, kötü komşu, elektrik ihbarnamesi, ceberut yöneticiler, ezilen halk; tevekkül, teslimiyet elbisesine büründürür onları. Camsız panelvanlarla işe götürülüp getirilen tekstil işçisi cılız genç kızlarını beklerler cam kenarlarında. Ailesini korumak için badirelere sabrederler güçsüz imkânlarıyla. Kendi yedikleri darbeler sebebiyle, çocuklarına sakınımlı davranan, bunu bir türlü anlamayan itirazcı çocukların korkaklıkla suçladığı anneler. Merhametli anneler, kavruk tenli ırgatlar, savaşın ve öldürücü pençesiyle yoksulluğun, talihsizliğin, bahtsızlığın dağıttığı aileler; zor da olsa harekete geçenler sayesinde biraz nefeslenebilirler, fazla değil.

Yatılı okulda bir kısırdöngüyle devam eden somurtuş, mutsuzluk, küfür ve umutsuzluk, zorbalık, göz yumma, suskunluk, yalnızlık… Haksızlıklar karşısında bir çıkış yolu olarak hayallere sığınan körpe öğrenciler.

Sonradan zalime dönüşebilir diye yardım edilmeyen mazlumlar, ezilmeleri adaleti sağlamayan madunlar, masumlar… Ayaklanmaları kötülüğü sadece bir süreliğine inkıtaa uğratır, sesini çıkaranlar bertaraf edildikten sonra her şey kaldığı yerden sıkı tedbirlerle devam eder.

Öyküler hiçbir kesimi ayırt etmeden haklarını haykırıyor. Marşta, nutukta, hamasetle, dayakla kendini hizaya sokmaya çalışan her şeye başkaldırıyor. “İtaat et, rahat et.” diyenlere inat, rahatı bozulması pahasına isyan bayrağını alıyor eline.

Hayatının önemli bir kısmını kaplayan sendikal mücadele de gerek müstakil gerekse içlerine yedirilmiş olarak öykülerde yer buluyor. Ellerinden hiçbir şey gelmeyen ırgatlardan haklarını arayan sendikacılara; neredeyse takasla hayatlarını idame ettiren köylülerden bankayla münasebeti olan esnafa eviriliyor öyküler, bir umut gibi.

Yoksulluktan, inançları veya kimlikleri yüzünden şehrin, yöneticilerin ezdiği, boğmak için abandığı insanlar. Anne karnında başlıyor, ihtiyarlığa kadar, şehrin göbeğinden en ücra köşesine, en okumuşundan en cahiline, en erkeğinden en kadınına herkes nasibini alıyor zulümlerden. Her zaman olan oluyor, kalan kalıyor. İlerleme var, evet, ama hep garibanın aleyhine. Geri gitmekte o kadar ileri gidiliyor ki, eksi yönde büyüyoruz mucizevî bir şekilde. Sonunda çaresizlerin ağzından her zaman dökülen bir feryada dönüşüyor çekilenler: Hiç mi iyi insan yok bu dünyada? Esasen herkes köle, kendini en üstte sanan da kendine köle.

Son söz: Kitap boyunca şu nidayı duyarız hep: Fekku raqabe (kölelere özgürlük). Sanayi sitesinden, madenden, tarladan, atölyeden, dükkândan, okuldan, daireden, fabrikadan, şoför mahallinden, kaldırımdan, bürodan, tezgâhlardan, evlerden, dağdan bayırdan, makamlardan, kamplardan, kışladan, tel örgülerden herkesin isyanı, özgürlük talebi buluşur sayfalarda. Öykülerin hepsinde “Direne direne kazanacağız.” nidası makes bulur. Dikkatinizi çekerim iki kere direniş bir kere kazanış var, yani hayli zorlu bir iştir kotarılmaya çalışılan ve çoğu zaman üçüncü kelime ilk ikisinden çok uzaklarda olabiliyor.

Son söz-2: Kitapları okuyup yazıya çalıştığım günlerde bilgisayarın başından kalkıp uykunun ağır basmasıyla kapanan gözlerime söz geçiremediğim bir zaman Ahmet Örs’ün öykücülüğüyle ilgili harika bir detay geldi aklıma. Şu an bile hatırlayamasam bile o anki hazzını hissediyorum. İyi bir buluş diye kendimle de övündüm arada.  Fakat üşendiğimden kalkıp not almadım bir kâğıda veya telefona. Buluşun sevinciyle uykunun tatlı kollarına teslim ettim kendimi. Bu tür durumlarda hafıza tekniklerinden birini kullanırdım, ama ona da müracaat etmedim. Öyle ya, bu kadar güzel bir fikri unutabilecek kadar ihanet içinde bir beynim yoktu benim. Kalktığımda aklımda konuyla alâkalı hiçbir şey yoktu. Zaten öyle bir konu olduğu da kalktıktan saatler sonra gelebilmişti zihnime. Cümlelere bile dökmüştüm hâlbuki uyumadan önce. Ne yapsam ne etsem gelmedi inatçı. Ama olsun, bak kurtulamadı elimden. Kendisini yazamasam da öyküsünü yazıyorum ben de. Sen kalk, bilinçaltımdan oya oya yukarılara çık, beni heveslendir, sonra ortadan kaybol. Öyle yağma yok, kendin yoksan bile dedikodunu yaparım ben de.

Ahmet Örs Sözlüğü:

·         Anlamsızlık
·         Batı hayranlığı
·         Boğucu sıcaklar
·         Çaresizlik

·         Çıkarcılık

·         Dayanışma

·         Dert
·         Direniş
·         Egemenler
·         Fakirlik

·         Fedakârlık

·         Gaddarlık
·         Gariplik
·         Gurur
·         Hak gaspları

·         Hırs

·         Hukuk

·         Hüzün
·         Istırap
·         İfsat
·         İftira
·         İntikam
·         İrtica
·         İstikbar
·         İşgal
·         Kahır

·         Kardeşlik

·         Keder
·         Kibir

·         Komşuluk

·         Kuşatma
·         Mahremiyete tecavüz
·         Mazlumlar
·         Merhamet
·         Metanet
·         Mihnet
·         Mücadele
·         Nefret
·         Neşve
·         Öfke
·         Özgürlük
·         Propaganda
·         Puslu hava
·         Sabır
·         Savaş
·         Sebat
·         Sefalet

·         Sendika

·         Sıradan hayatlar
·         Talan
·         Tedirginlik
·         Tepkiler
·         Umursamak

·         Uzun süren ölümler

·         Vahşi kapitalizm ve tutkunları
·         Yabancılaşma
·         Yağma
·         Yakıcı soğuklar
·         Yalnızlık
·         Yasaklar
·         Zalimlere lanet

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM