Connect with us

Köşe Yazıları

2020 Başkanlık Seçimleri: Biden, Filistin İçin Umut Olur mu?

Yayınlanma:

-

Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen 2020 başkanlık seçimleri, oy verme işleminin başlamasından günler sonra, 7 Kasım itibariyle sonuçlandı. ABD tarihinde ender görülen bir durumun vuku bulmasıyla, görevdeki başkan ikinci dönem için seçilmeyi başaramadı. Sonuçların resmileşmesinin ardından önümüzdeki haftalarda Donald Trump’ın Beyaz Saray’ı terk etmesi ve Joe Biden’ın Ocak 2021 itibariyle yemin ederek göreve başlaması bekleniyor.

Seçim sonuçları Türkiye’de ve dünyada farklı beklenti ve yaklaşımlar doğurdu. Türkiye’deki mevcut siyasal iktidara yakın çevreler, Biden’ın geçmişi ve aynı zamanda kampanya döneminde açıkça Türkiye’deki siyasi muhalefete destek vereceğini ifade etmiş olması nedeniyle, Trump döneminde yaşanan ciddi krizlere rağmen bu sonuçtan memnun değil. Dünya genelinde ise Trump’ın koronavirüs salgını karşısında aldığı tutumdan iklim krizindeki kayıtsızlığına ve beyaz ırkçılığı açıkça tolere etmesine kadar pek çok nedenden ötürü, farklı siyasi ve ideolojik renkler taşıyan çevrelerdeki sevinç hali görülebiliyor.

Sonuçların belli olduğu ilk saatlerden itibaren tartışılmaya başlanan bir konu da, yeni dönemin Ortadoğu siyaseti açısından üretebileceği sonuçlar oldu. Biz de bu yazıda yeni dönemin ve yönetimin özel olarak Filistin sorunu (yahut “İsrail-Filistin çatışması”) yönünden doğurabileceği muhtemel sonuçları, eldeki verilerden hareketle değerlendirmeye çalışacağız. Bunu doğru bir zeminde yapabilmek için önce Trump’lı yılların bu alanda ürettiği sonuçların kısa bir envanterini çıkarmaya çalışacak, arkasından Biden ve ekibinin vaatleri ile bunların sınırlarını değerlendirmeye gayret edeceğiz. Küresel siyasetin değişkenlikleri ve bunu etkileyen sayısız parametre nedeniyle, her türlü tespit ve öngörünün her zaman revizyona tabi olabileceği şerhini de peşinen düşmüş olacağız.

Trump döneminin enkazı

Siyasetçi bir kökenden gelmeyen – ve belki de nasıl başkan olduğunun gelecek nesiller tarafından kolay kolay anlaşılamayacağı – Donald Trump, 2016 seçimlerinin kampanya sürecinin ilk evrelerinde, “İsrail-Filistin çatışmasına adil yaklaşma ve taraflara eşit mesafede durma” sözü vermişti. Ancak ülkedeki güçlü İsrail lobisinin desteğini almak amacıyla bir süre sonra bu duruştan hızla çark etmiş, hatta her ne kadar fazla duyulmamış veya ciddiye alınmamış olsa da, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma “vaadini” seçimden önce dillendirmişti. Bilindiği gibi bu vaadi Aralık 2018’de gerçekleştirdi. Ancak İsrail lehine attığı tek olağandışı adım bu değildi.

Trump yönetimi, mevcut dengeleri, uluslararası statükoyu ve BM kararlarını hiçe sayarak Kudüs’ü (işgal altındaki Doğu Kudüs dahil) İsrail’in başkenti olarak tanıdığında ve ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdığında dünyadan bazı tepkilerle karşılaştı. Ne var ki bu, birkaç ay sonra 1967’den beri İsrail işgali altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini kabul etmesine ve bir kez daha uluslararası hukuku ayaklar altına almasına engel olmadı. Netanyahu yönetimine istediği her şeyi veren Trump ve ekibi, FKÖ’nün Washington bürosunu da kapattı ve Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı UNRWA’ya yapılan Amerikan yardımlarını kesti.

Trump’ın bu alanda attığı en büyük çaplı adım ise, damadı ve danışmanı Jarad Kushner eliyle ve bazı Körfez Arap monarşilerinin de desteğiyle “Yüzyılın Anlaşması” isimli tasfiye planını hazırlamak oldu. Plan, ‘67 sınırlarının bile gerisinde kalan, küçük ve birbiriyle bağlantısız toprak parçaları üzerinde, ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir Filistin devletçiğinin kurulması ve Filistinlilere Körfez kasasından bir miktar para verilmesi karşılığında İsrail’in egemenliğini Batı Şeria’nın önemli bölümüne ve Kudüs’ün neredeyse tamamına doğru genişletip tescil ediyordu. Bu plan aynı zamanda Netanyahu yönetiminin Batı Şeria’nın en büyük ve en verimli kısmı olan Ürdün Vadisi’ni ilhak etme projesiyle de örtüşüyor ve bu girişimi cesaretlendiriyordu. 1 Temmuz 2020 tarihinde İsrail parlamentosu Knesset’ten bu yönde bir karar çıkması bekleniyordu. Ne var ki iç ve dış dengeler ve belirsizlikler, ilhak planını bir süre ertelemeyi zorunlu kıldı. Yine Trump yönetiminin girişimiyle önce Birleşik Arap Emirlikleri, sonra da Bahreyn yönetimi İsrail’le “barış” ve “normalleşme” anlaşmaları imzalarken, söz konusu Körfez rejimlerinin yöneticileri ironik bir şekilde İsrail’i ilhaktan vazgeçirdiklerini ve bu geri adım karşılığında onlarla barış yaptıklarını – gerçekte hiçbir zaman İsrail’le savaşmadıkları halde – iddia etti.

Ancak Netanyahu yönetimi sıklıkla, ilhak projesinin iptal edilmediğini, sadece ertelendiğini söylüyordu. Ertelemenin en büyük sebebi ise Kasım’da yapılacak başkanlık seçiminin sonuçlarının belirsiz olmasıydı. Bir başka deyişle İsrail hükümeti, mükemmel ortağı Trump’ın Beyaz Saray’da kalıp kalmayacağı, kalmayacaksa da yerine gelecek kişiyle aynı ortaklığın geliştirilip geliştirilemeyeceği belirsizken adım atma konusunda tereddütlüydü. İlk noktada arzulamadıkları şey gerçekleşti ve Trump seçimi kaybetti. Şimdi gündemdeki soru, ikinci nokta, yani Biden’la benzer bir ortaklık çerçevesinin geliştirilip geliştirilemeyeceği.

Biden ve ekibinin vaatleri: Sınırlar ve olasılıklar

Kampanya sürecinde Joe Biden, Batı Şeria ilhakı konusunu gündeme getirmiş ve açık bir şekilde, tarafların karşılıklı rıza göstermediği tek taraflı girişimlere destek vermeyeceğini ilan etmişti. Kampanyanın önde gelen isimlerinden olan ve Biden’ın yardımcısı olarak görev yapacak olan Kamala Harris ise yakın zamanlarda, “Trump dönemi politikalarını tersine çevirme” ve “Filistin’le ilişkileri onarma” sözü verdi. Harris’in vaatleri arasında “Filistinlilerin ve İsraillilerin eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenliğe sahip olması”, “ilhaka ve İsrail yerleşim birimlerinin genişletilmesine karşı çıkılması”, “iki devletli çözümün desteklenmesi” ve “Filistinlilere mali yardımların yeniden başlatılması ve Gazze’deki insani sorunların giderilmesi” de vardı.

Bu türden vaatler Filistin yanlısı çevrelerde bir düzeyde olumlu karşılansa da, madalyonun bir de öteki yüzü bulunuyor ve bu öteki yüz, tüm bu söylenenleri kısmen ya da tamamen boşa çıkarabilir.

Her şeyden önce, istisnasız bütün ABD yönetimlerinin şu ya da bu düzeyde İsrail yanlısı olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Bu, ABD’nin Mayıs 1948’de İsrail’i tanıyan ilk devlet olmasından beri hep böyle olmuş, yalnızca dönemsel olarak bu desteğin boyutu ve biçimi şekil değiştirmiştir. Bu durum küresel emperyalist siyasetin ayrılmaz bir parçası olduğundan, Biden yönetiminin de İsrail yanlısı bir siyaset izleyeceği konusunda hiçbir şüpheye yer olmamalıdır. Ayrıca ABD’deki güçlü İsrail lobisi, dış politika üzerinde her zaman belirleyici olmuştur ve bu durum elbette önümüzdeki dört yılda da böyle olacaktır.

Bu genel duruma ilave olarak, Joe Biden’ın Obama’nın başkan yardımcısı olarak görev yaptığı dönemdeki duruşu da bilinmektedir. Her ne kadar Obama Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini sınırlamaya çalışan bir çizgi izlese de, bu çizgiye en büyük itiraz yardımcısı Biden’dan geliyordu. Çatışma ve saldırı süreçlerinde “İsrail’in kendisini savunma hakkı” olduğu klişesini tekrar eden Biden, aynı argümanı Özgürlük Filosu saldırısı dahil pek çok olay karşısında tekrarladı. Daha da gerilere gidecek olursak, İsrail’e ilk ziyaretini 1973 Yom Kippur Savaşı öncesinde yapan Biden, o günden beri “İsrail’in güvenliğinin sarsılmazlığı” fikrini savunmayı hiç terk etmedi. Meşhur Demir Kubbe sistemi de dâhil olmak üzere İsrail’e çeşitli türden askeri teknolojilerin satılmasında kilit rol oynadı. Biden, Uluslararası Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi aleyhinde yaptığı konuşmalarla da ABD’deki İsrail lobilerinin destek ve sempatisini kazanmıştı.

“Normale dönüş” Filistinlilerin lehine mi?

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesine verdiği destekle de bilinen ve 15 Temmuz darbe girişiminden haberdar olduğu da iddia edilen Joe Biden, bir anlamda Amerikan emperyalizminin ete kemiğe bürünmüş halidir. Filistin sorununda atması muhtemel yeni adımlar ise, Trump döneminin kontrolsüz ve aşırı adımlarının geri alınması ve ABD’nin bu alandaki “fabrika ayarlarına” geri dönmesinden fazlası olmayacaktır. Bu fabrika ayarlarının ise Filistinlilerin lehine olduğunu ileri sürmek pek mümkün değildir.

Bu günlerde İsrail basını, Trump yönetiminin dört yılda attığı adımların kalıcı sonuçlarının olacağı ve temel meselelerde geri dönüşün olamayacağı argümanını öne çıkarıyor. Örneğin ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’ten yeniden Tel Aviv’e döndürülmesi pek beklenmiyor. Öte yandan “Yüzyılın Anlaşması”nın revize edilmesi ya da tümüyle rafa kaldırılması ve eski statükoya dönülmesi muhtemel. Ancak bu statüko, Filistinlilerin temel tarihsel haklarından yoksun olduğu, sürgün, işgal ve ablukanın hayatın ta kendisi haline geldiği bir statüko.

Kısa vadede yeni yönetimin Filistinliler lehine atabileceği muhtemel adımlar, UNRWA yardımlarının yeniden başlaması ve FKÖ’nün Washington ofisinin yeniden açılması olacaktır. Ayrıca Batı Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği yerinde dururken, Doğu Kudüs’te Filistinlilerle diplomatik ilişki kuracak resmi bir ofisin açılmasıyla bu durumun dengelenebileceği yorumları da yapılıyor. Ne var ki bu tür adımlar son tahlilde olumlu olsa bile, Filistinlilerin gerçek sorunlarının çoğunu yerli yerinde durması kaçınılmaz gibi görünüyor. Yeni yönetim için bu yönden en büyük “sınav” ve Kamala Harris’in “eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenlik” vaadinin gerçeklik derecesinin ölçüleceği en önemli mecra ise, Gazze’ye yönelik muhtemel bir İsrail saldırısı olacaktır. Direnişin meşru haklarından feragat etmeyi reddettiği bir konjonktürde soru, Gazze’ye yönelik yeni bir büyük çaplı saldırının olup olmayacağı değil, bunun ne zaman ve hangi biçimde olacağıdır. ABD yönünden ise soru İsrail’e böyle bir saldırı girişiminde destek verip vermeyeceği değil, ne ölçüde ve ne şekilde destek vereceğidir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x