Connect with us

Köşe Yazıları

2020 Başkanlık Seçimleri: Biden, Filistin İçin Umut Olur mu?

Yayınlanma:

-

Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen 2020 başkanlık seçimleri, oy verme işleminin başlamasından günler sonra, 7 Kasım itibariyle sonuçlandı. ABD tarihinde ender görülen bir durumun vuku bulmasıyla, görevdeki başkan ikinci dönem için seçilmeyi başaramadı. Sonuçların resmileşmesinin ardından önümüzdeki haftalarda Donald Trump’ın Beyaz Saray’ı terk etmesi ve Joe Biden’ın Ocak 2021 itibariyle yemin ederek göreve başlaması bekleniyor.

Seçim sonuçları Türkiye’de ve dünyada farklı beklenti ve yaklaşımlar doğurdu. Türkiye’deki mevcut siyasal iktidara yakın çevreler, Biden’ın geçmişi ve aynı zamanda kampanya döneminde açıkça Türkiye’deki siyasi muhalefete destek vereceğini ifade etmiş olması nedeniyle, Trump döneminde yaşanan ciddi krizlere rağmen bu sonuçtan memnun değil. Dünya genelinde ise Trump’ın koronavirüs salgını karşısında aldığı tutumdan iklim krizindeki kayıtsızlığına ve beyaz ırkçılığı açıkça tolere etmesine kadar pek çok nedenden ötürü, farklı siyasi ve ideolojik renkler taşıyan çevrelerdeki sevinç hali görülebiliyor.

Sonuçların belli olduğu ilk saatlerden itibaren tartışılmaya başlanan bir konu da, yeni dönemin Ortadoğu siyaseti açısından üretebileceği sonuçlar oldu. Biz de bu yazıda yeni dönemin ve yönetimin özel olarak Filistin sorunu (yahut “İsrail-Filistin çatışması”) yönünden doğurabileceği muhtemel sonuçları, eldeki verilerden hareketle değerlendirmeye çalışacağız. Bunu doğru bir zeminde yapabilmek için önce Trump’lı yılların bu alanda ürettiği sonuçların kısa bir envanterini çıkarmaya çalışacak, arkasından Biden ve ekibinin vaatleri ile bunların sınırlarını değerlendirmeye gayret edeceğiz. Küresel siyasetin değişkenlikleri ve bunu etkileyen sayısız parametre nedeniyle, her türlü tespit ve öngörünün her zaman revizyona tabi olabileceği şerhini de peşinen düşmüş olacağız.

Trump döneminin enkazı

Siyasetçi bir kökenden gelmeyen – ve belki de nasıl başkan olduğunun gelecek nesiller tarafından kolay kolay anlaşılamayacağı – Donald Trump, 2016 seçimlerinin kampanya sürecinin ilk evrelerinde, “İsrail-Filistin çatışmasına adil yaklaşma ve taraflara eşit mesafede durma” sözü vermişti. Ancak ülkedeki güçlü İsrail lobisinin desteğini almak amacıyla bir süre sonra bu duruştan hızla çark etmiş, hatta her ne kadar fazla duyulmamış veya ciddiye alınmamış olsa da, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma “vaadini” seçimden önce dillendirmişti. Bilindiği gibi bu vaadi Aralık 2018’de gerçekleştirdi. Ancak İsrail lehine attığı tek olağandışı adım bu değildi.

Trump yönetimi, mevcut dengeleri, uluslararası statükoyu ve BM kararlarını hiçe sayarak Kudüs’ü (işgal altındaki Doğu Kudüs dahil) İsrail’in başkenti olarak tanıdığında ve ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdığında dünyadan bazı tepkilerle karşılaştı. Ne var ki bu, birkaç ay sonra 1967’den beri İsrail işgali altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini kabul etmesine ve bir kez daha uluslararası hukuku ayaklar altına almasına engel olmadı. Netanyahu yönetimine istediği her şeyi veren Trump ve ekibi, FKÖ’nün Washington bürosunu da kapattı ve Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı UNRWA’ya yapılan Amerikan yardımlarını kesti.

Trump’ın bu alanda attığı en büyük çaplı adım ise, damadı ve danışmanı Jarad Kushner eliyle ve bazı Körfez Arap monarşilerinin de desteğiyle “Yüzyılın Anlaşması” isimli tasfiye planını hazırlamak oldu. Plan, ‘67 sınırlarının bile gerisinde kalan, küçük ve birbiriyle bağlantısız toprak parçaları üzerinde, ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir Filistin devletçiğinin kurulması ve Filistinlilere Körfez kasasından bir miktar para verilmesi karşılığında İsrail’in egemenliğini Batı Şeria’nın önemli bölümüne ve Kudüs’ün neredeyse tamamına doğru genişletip tescil ediyordu. Bu plan aynı zamanda Netanyahu yönetiminin Batı Şeria’nın en büyük ve en verimli kısmı olan Ürdün Vadisi’ni ilhak etme projesiyle de örtüşüyor ve bu girişimi cesaretlendiriyordu. 1 Temmuz 2020 tarihinde İsrail parlamentosu Knesset’ten bu yönde bir karar çıkması bekleniyordu. Ne var ki iç ve dış dengeler ve belirsizlikler, ilhak planını bir süre ertelemeyi zorunlu kıldı. Yine Trump yönetiminin girişimiyle önce Birleşik Arap Emirlikleri, sonra da Bahreyn yönetimi İsrail’le “barış” ve “normalleşme” anlaşmaları imzalarken, söz konusu Körfez rejimlerinin yöneticileri ironik bir şekilde İsrail’i ilhaktan vazgeçirdiklerini ve bu geri adım karşılığında onlarla barış yaptıklarını – gerçekte hiçbir zaman İsrail’le savaşmadıkları halde – iddia etti.

Ancak Netanyahu yönetimi sıklıkla, ilhak projesinin iptal edilmediğini, sadece ertelendiğini söylüyordu. Ertelemenin en büyük sebebi ise Kasım’da yapılacak başkanlık seçiminin sonuçlarının belirsiz olmasıydı. Bir başka deyişle İsrail hükümeti, mükemmel ortağı Trump’ın Beyaz Saray’da kalıp kalmayacağı, kalmayacaksa da yerine gelecek kişiyle aynı ortaklığın geliştirilip geliştirilemeyeceği belirsizken adım atma konusunda tereddütlüydü. İlk noktada arzulamadıkları şey gerçekleşti ve Trump seçimi kaybetti. Şimdi gündemdeki soru, ikinci nokta, yani Biden’la benzer bir ortaklık çerçevesinin geliştirilip geliştirilemeyeceği.

Biden ve ekibinin vaatleri: Sınırlar ve olasılıklar

Kampanya sürecinde Joe Biden, Batı Şeria ilhakı konusunu gündeme getirmiş ve açık bir şekilde, tarafların karşılıklı rıza göstermediği tek taraflı girişimlere destek vermeyeceğini ilan etmişti. Kampanyanın önde gelen isimlerinden olan ve Biden’ın yardımcısı olarak görev yapacak olan Kamala Harris ise yakın zamanlarda, “Trump dönemi politikalarını tersine çevirme” ve “Filistin’le ilişkileri onarma” sözü verdi. Harris’in vaatleri arasında “Filistinlilerin ve İsraillilerin eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenliğe sahip olması”, “ilhaka ve İsrail yerleşim birimlerinin genişletilmesine karşı çıkılması”, “iki devletli çözümün desteklenmesi” ve “Filistinlilere mali yardımların yeniden başlatılması ve Gazze’deki insani sorunların giderilmesi” de vardı.

Bu türden vaatler Filistin yanlısı çevrelerde bir düzeyde olumlu karşılansa da, madalyonun bir de öteki yüzü bulunuyor ve bu öteki yüz, tüm bu söylenenleri kısmen ya da tamamen boşa çıkarabilir.

Her şeyden önce, istisnasız bütün ABD yönetimlerinin şu ya da bu düzeyde İsrail yanlısı olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Bu, ABD’nin Mayıs 1948’de İsrail’i tanıyan ilk devlet olmasından beri hep böyle olmuş, yalnızca dönemsel olarak bu desteğin boyutu ve biçimi şekil değiştirmiştir. Bu durum küresel emperyalist siyasetin ayrılmaz bir parçası olduğundan, Biden yönetiminin de İsrail yanlısı bir siyaset izleyeceği konusunda hiçbir şüpheye yer olmamalıdır. Ayrıca ABD’deki güçlü İsrail lobisi, dış politika üzerinde her zaman belirleyici olmuştur ve bu durum elbette önümüzdeki dört yılda da böyle olacaktır.

Bu genel duruma ilave olarak, Joe Biden’ın Obama’nın başkan yardımcısı olarak görev yaptığı dönemdeki duruşu da bilinmektedir. Her ne kadar Obama Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini sınırlamaya çalışan bir çizgi izlese de, bu çizgiye en büyük itiraz yardımcısı Biden’dan geliyordu. Çatışma ve saldırı süreçlerinde “İsrail’in kendisini savunma hakkı” olduğu klişesini tekrar eden Biden, aynı argümanı Özgürlük Filosu saldırısı dahil pek çok olay karşısında tekrarladı. Daha da gerilere gidecek olursak, İsrail’e ilk ziyaretini 1973 Yom Kippur Savaşı öncesinde yapan Biden, o günden beri “İsrail’in güvenliğinin sarsılmazlığı” fikrini savunmayı hiç terk etmedi. Meşhur Demir Kubbe sistemi de dâhil olmak üzere İsrail’e çeşitli türden askeri teknolojilerin satılmasında kilit rol oynadı. Biden, Uluslararası Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi aleyhinde yaptığı konuşmalarla da ABD’deki İsrail lobilerinin destek ve sempatisini kazanmıştı.

“Normale dönüş” Filistinlilerin lehine mi?

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesine verdiği destekle de bilinen ve 15 Temmuz darbe girişiminden haberdar olduğu da iddia edilen Joe Biden, bir anlamda Amerikan emperyalizminin ete kemiğe bürünmüş halidir. Filistin sorununda atması muhtemel yeni adımlar ise, Trump döneminin kontrolsüz ve aşırı adımlarının geri alınması ve ABD’nin bu alandaki “fabrika ayarlarına” geri dönmesinden fazlası olmayacaktır. Bu fabrika ayarlarının ise Filistinlilerin lehine olduğunu ileri sürmek pek mümkün değildir.

Bu günlerde İsrail basını, Trump yönetiminin dört yılda attığı adımların kalıcı sonuçlarının olacağı ve temel meselelerde geri dönüşün olamayacağı argümanını öne çıkarıyor. Örneğin ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’ten yeniden Tel Aviv’e döndürülmesi pek beklenmiyor. Öte yandan “Yüzyılın Anlaşması”nın revize edilmesi ya da tümüyle rafa kaldırılması ve eski statükoya dönülmesi muhtemel. Ancak bu statüko, Filistinlilerin temel tarihsel haklarından yoksun olduğu, sürgün, işgal ve ablukanın hayatın ta kendisi haline geldiği bir statüko.

Kısa vadede yeni yönetimin Filistinliler lehine atabileceği muhtemel adımlar, UNRWA yardımlarının yeniden başlaması ve FKÖ’nün Washington ofisinin yeniden açılması olacaktır. Ayrıca Batı Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği yerinde dururken, Doğu Kudüs’te Filistinlilerle diplomatik ilişki kuracak resmi bir ofisin açılmasıyla bu durumun dengelenebileceği yorumları da yapılıyor. Ne var ki bu tür adımlar son tahlilde olumlu olsa bile, Filistinlilerin gerçek sorunlarının çoğunu yerli yerinde durması kaçınılmaz gibi görünüyor. Yeni yönetim için bu yönden en büyük “sınav” ve Kamala Harris’in “eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenlik” vaadinin gerçeklik derecesinin ölçüleceği en önemli mecra ise, Gazze’ye yönelik muhtemel bir İsrail saldırısı olacaktır. Direnişin meşru haklarından feragat etmeyi reddettiği bir konjonktürde soru, Gazze’ye yönelik yeni bir büyük çaplı saldırının olup olmayacağı değil, bunun ne zaman ve hangi biçimde olacağıdır. ABD yönünden ise soru İsrail’e böyle bir saldırı girişiminde destek verip vermeyeceği değil, ne ölçüde ve ne şekilde destek vereceğidir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Devlet Gibi Düşünmeme Üzerine Denemeler

Yayınlanma:

-

Üç gün önce “Irkçılık Salgını” başlıklı yazıda bahsini ettiğim ailenin dramı bugün bir yerel gazetenin manşetinde. Mültecilik, yerel değil küresel bir gerçeklik. Bir beldede mültecilerle, mülteci olmayanlar arasındaki hukuku belirleyen, “uygulama” veya “mevzuat” denilerek atıf yapılan malzemeler değil insanlığımızdır.

Mahkûm etmeye çalıştığımız uygulama, benzerlerine her zaman her yerde bir şekilde rastlayabileceğimiz bir zulüm. Onu ortadan kaldırmak için bazen bir kişinin ayağa kalkması yeter de artar bile.

Arkadaşım iki gün içinde ilgili her kurumla bizzat görüşmeler gerçekleştirdi. Tek başına, “sade” bir vatandaş olduğu için ciddiye alınmadı. Malum, bizim gibi “geri” ülkelerde sözün gücü değil gücün sözü esastır. Mevkiniz, makamınız, paranız varsa durum değişir.

Hz. Ali’ye atfedilen, “bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun” sözünün gereğini yerine getirmek lazımdı. “Uygulama öyleymiş, yapılacak bir şey yokmuş!” Hülasa, “zulme devam”, dediler.

Konuşacak bir şey kalmayınca basın harekete geçirildi. Haber Trabzon’un beş gazetesine gönderildi. Yalnızca biri ilgilendi. Manşetten verilen haberden sonra, gün içinde TİSKİ’den bir görevli ile muhtar mülteci ailenin evine gitmiş. Ayrıca Göç İdaresi’nden de aramışlar. Bir anda neşet eden bürokratik ilgi alakayla mağduriyet giderilmiş hızlıca.

Sorun basına yansıyana kadar geçen iki günde yürütülen görüşmelerden anladığım kadarıyla Trabzon’da bir sivil toplum kuruluşu yok! Adına STK denen, işin mantığını anlamaktan uzak ya da zaten işin hakkını vermek için değil güç devşirmek veya bir tür tatmin duygusu yaşamak için toplaşmış insanlar var. Hoş, tüm Türkiye’de de tablo bu denli vahim. Binlerce dernek ve vakıf var. Milyon tane başkan, yönetim kurulu üyesi… Meslek odaları, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler, hep birlikte geniş bir tabela mezarlığı oluşturuyorlar. Görüntü kirliliği ve laf kalabalığı.

Kendini sivil toplum kuruluşu zanneden yapıların en yaygın hataları Devlet’le, Hükümet’le nasıl bir ilişki kuracaklarını bilememeleri. Hükümet dışı, sivil bir organizasyon, iktidarla nasıl bir ilişki kurar, bunu hiç düşünmemiş gibiler.

Gerçek bir STK, iktidarla ast üst ilişkisi içinde değildir. İnsanlığın selameti için zaman ve mekanla kayıtlı olmayan, sıkı sıkıya bağlı kaldığı evrensel üst değerleri, ilkeleri vardır. Egemenlerin uzağında, sağlıklı, mübarek bir mesafede konumlanır. Devletten, devlet anaforundan bağımsız düşünme kabiliyeti edinmiş kafalarla yola çıkmıştır. Yol ve yordamı hukukla çizilmiştir elbette. Bir zulmü ortadan kaldırmayı gündemine aldığında, “uygulama böyle”, “mevzuat bu şekilde” veya “yasa bunu diyor” gibi, statükonun ilk bariyerlerini görür görmez, “buraya kadarmış” diyerek duraksamaz, geri dönmez.

Tebaa zihniyeti ruhlarına işlemiş insanlar sivil toplum çalışması yapıyorum demesinler. O zihniyettekiler, efendilerinden buyruk beklemeye ayarlıdır, alarmın çalmasını, düğmeye basılmasını, linç ordularının sefere çıkmasını, kalabalıklar arasına karışmayı beklerler. Onları yönlendirecek, daha açık konuşmak gerekirse, güdecek siyasetçiden, köşe yazarından, çakma aydından-hacıdan-hocadan geçilmez bu ülkede. Dünya yanarken, onlar devlet sponsorlu cuma hutbeleriyle yetinirler. Dini değil diyaneti rehber edinirler. Neyin ne olduğunu anlamadan, zulmün dümen suyunda, veballer içinde bir tahta parçası gibi akıntıya kapılmış giderler. Kulakları duymaz ki ruhları duysun.

Zulmü görebilmek, koklayabilmek öyle kolay bir iş değildir. Suyu boşuna bulandırmıyorlar. Hakkı batıl ile örtmek, zulmü paketlemek, kamufle etmek ve devranı böyle sürdürmek için var olan koskoca bir endüstri her gün emek ve para harcarken yan gelmiş yatanlar elbette ki “yem” olmaktan kurtulamazlar. “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” (Yunus Suresi 100. Ayet)

Hak mücadelesinin hakkını vermeye niyetliler dilenci gibi el açmaz, lütuf beklemez, minnet eylemez. Hakkın hatırı, hatır gönül ilişkilerine, kişisel ikbal beklentilerine meze edilemeyecek yüceliktedir. Bunun bilincinde olmayanlar sahaya çıkmış bulunsalar da kısa sürede tel tel dökülürler. Çok geçmez, karargah edindikleri yerleri kahvehaneye, emeklilerin takıldığı sıradan bir lokale çevirirler.

Bugün Türkiye’de yüzbinlerce isim, tabela olmakta birlikte ancak iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar sivil toplum kuruluşu bulunuyor olması ibretliktir. Dehşet verici bir insan kaynağı israfı söz konusu.

Sistematik zulmü ortadan kaldırmaya mesai harcasa toplumu esenliğe kavuşturup daha güzel bir dünyaya, en azından ülkeye uyanacak insanlar yara sarma hedefine indirgenmiş ve kilitlenmişler. Tüm mesai buraya harcanıyor. Müştereken, müteselsilen ve mütemadiyen yaralayan, yaralı üreten sistem sorgulanmıyor.

Kumanya taşımayı gerektirmeyecek, köleliğe uzak, adalete yakın bir sosyal düzeni tesis etme amacı geçen yıllar içinde yitip gitmiş. Her sene daha çok kumanya taşıma hedefine kavuşurken, bu gidiş nereye diye sormak akıllara gelmiyor artık. Füzelerin düşmesine engel olamayışımız, bir silkiniş ve dirilişe sebep teşkil etmiyor. Füzeler düşer düşmez “akıllı” telefonlarımıza yardım mesajları düşüyor. Eş güdümlü bu mesajları atmaya ve almaya daha kaç on yıl devam edeceğiz? Bu saatten sonra bu hikayede telefondan gayrı akıllı kaldı mı?

Gölgesinde insanlığın dinlendiği çınarlar olma hayaliyle çıkılan yolda maki olmayı kader beller hale gelmişsek, kendimize birkaç sıkı soru sormanın vakti geçiyor demektir: Neden bu kadarına razı olacak denli savunmaya çekildik? Yola neden çıktığımızı unutacak kadar gömüldüğümüz bu meşguliyetin artık ne kadarını mazeret kabul edebiliriz?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçılık Salgını

Yayınlanma:

-

Geçen akşam iki aile, çoluk çocuk, bir araya geldik ve Trabzon’da yaşayan bir Afgan aileyi ziyarete gittik.

Gayyum Nourzayi. Biri engelli altı çocuğu ve eşiyle yaşadığı bodrum katındaki evin ihtiva ettiği yoksulluğu tarif etmek kolay değil. Kitaplar, filmler tam olarak anlatabilir mi, zannetmiyorum.

Gitmek ve görmek lazım. Gitmek ve koklamak. Gitmek ve halılı-halısız o yerlere basmak lazım. Gitmek ve duvarları örtmeyi beceremeyen perdelerin hangi veballeri örttüğünün ayırdına varmak lazım. Gitmek ve içi bomboş buzdolaplarından ayaklarınızın ucuna patır patır dökülen “çürümüş” ayet ve hadis parçalarına dokunmak lazım. Gitmek ve o insanların gözlerine bakmak, hiç değilse “içindekiler” kısmına şöyle bir göz atmak lazım. Gitmek ve bir yaşındaki, üç yaşındaki, beş yaşındaki o masum yavruların “günahına” kısa bir misafirlik boyunca olsun, ortak olmak lazım. Gitmek ve çocukların gözlerindeki şaşkınlığın, üstlerine başlarına sinmiş “usluluğun” tefsir dersine katılmak lazım. Gitmek ve medeniyetimizin vitrinlerini geçip ardiyesine inmek lazım.

Yürek burkan sefaleti iki satırla geçmek bile kolay değilken, demini alsın veya almasın, insanlar bu sefaleti 10 yıllar boyu yaşıyorlar ne yazık ki. Adlarına mülteci veya muhacir dediğimiz insanların çocukları tam teşekküllü bir yoksunluğun içine doğuyor, hayata beş sıfır geriden başlıyorlar.

Hal böyleyken bir de dönem dönem ivme kazanan ırkçılık salgınından ötürü zulme uğruyor mülteciler. Kadere bakın!

Irkçılık, malûm, pis bir hastalıktır! Doktor değilim ama kolay bulaştığı belli olan bu hastalığa yakalanmış kişilere bol bol su içmelerini, güneşe çıkmalarını, kentlerden bir süre uzaklaşıp doğa ile hemhal olmalarını ve doğum, yaşam ve ölüm üzerine az biraz tefekkür etmelerini tavsiye ederim. Yüreklerindeki merhamet değerlerine baktırsınlar; ya kalmamıştır ya da çok azdır. Kalplerini kontrol ettirsinler, belli bir oranda taşlaşmayla karşılaşabilirler. Empati kurma yetilerini ya tümüyle ya da kısmen kaybetmiş olabilirler.

Geçen aylarda ırkçılık salgınına yakalandığı için saçma sapan açıklamalarda bulunan bir belediye başkanı Türkiye’de gündem olmuştu. Bu salgın, parti, ideoloji, coğrafya ayrımı yapmadığı için isimlere takılmak gereksiz.

Bu hastalığın nasıl etkiler doğurduğuna, ne gibi tehlikelere gebe olduğuna örnek teşkil etmesi bakımından alıntılamakta fayda görüyorum. Bir şehri yönetme yetkisini devralmış kişinin ağzından, üstelik kameralar önünde çıkan sözleri:

”Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Gitsinler istiyoruz.”

Trabzon’da tanıştığım mazlum dostu arkadaşım “hadi gel, bu akşam birlikte bir mülteci aileyi ziyaret edelim” demese, ben Gayyum Nourzayi ve ailesini tanıyor olmayacaktım. Yine de bu yazıyı sadece onları tanıdığım için yazıyor değilim.

Irkçılık salgını kişileri ve kurumları her yerde az ya da çok etkisi altına alıyor, bunun güncel -ve kurumsal- bir örneğine şahitlik ettim. Eh, bendeniz de, “hesap sormazsa kalemin, ellerinle kır onu” diyen yazarlar arasında olmanın nimetine ve külfetine talibim.

Trabzon’da bir yer kiraladınız, en temel ihtiyacınız olan suyu kullanmak için TİSKİ’ye (Trabzon İçme Suyu Ve Kanalizayson İdaresi Genel Müdürlüğü) müracaat etmeli, abone olmalısınız. İnternet sitesinde gerekli belgeler yazılı. Eğer yabancı iseniz, orada nedense yazılmamış, ayrıca kefil de bulmalısınız. Üstelik bulmanız gereken Türk vatandaşı olmak zorunda.

Söz konusu, su, hayat kaynağı. Kişi her şartı yerine getirir, faturasını ödemezse suyu da kesilir. İlave bir güçlüğe neden gerek görülmüş? Bu eşitslizlik, bu açık ayrımcılık neden? Cevabı yukarıdaki zihninette gizli.

Yedi kişilik bir aile, depozito dahil tüm evrakları hazır, kefil bulamadıkları için 3 aydır şehrin merkezinde susuz bırakılıyor. Su sayaçları da yetkililerce sökülmüş ayrıca.

Ben hukukçuyum, inanmadım, “delil isterim”, dedim. Arkadaşım yanımda aradı TİSKİ’yi, görüşmeyi kurum da ben de kayıt altına aldık. Gerçek bu.

“Ama” diyerek insanı değil devleti “yaşatacak”(!) abilere, ablalara şu bilgiyi de vereyim: Bu mülteciler Göç İdaresi’ne kayıtlı insanlar.

Biz, şu üç günlük dünyanın vârisleri, yarınların emanetçileri, ademoğulları ve kızları, kısa bir konaklamadan sonra bu diyardan göçüp gidecekler… Biz sadece üst solunum yollarında enfeksiyona yol açan salgınlarla değil, çok daha çetinleriyle, yüreklerde ve zihinlerde enfeksiyona yol açıp hayatı çürütenleriyle mücadele etmeliyiz ki insan olabilelim, insan kalabilelim.

Hatırlatmakta fayda var: Hangi anne babanın çocuğu olarak nerede doğacağımızı biz seçmediğimiz gibi küresel emperyalizm – kapitalizm, savaş felaketleri, modern kölelik gibi köklü, kadim sorunların sebebi de değiliz.

Zulmün müsebbibi “egemen”lerle hesaplaşmak yerine kin ve düşmanlıklarını mağdur, mazlum, gariban mültecilere yöneltmek, onları günah keçisi ilan edip ötekileştirmek, linç etmeye kalkışmak zavallılık değil de nedir?

Zulmü ortadan kaldırmaya gücü yetmeyenler, bu yolda bir taş atacak, azcık da olsa dayanışmada bulunacak mecali veya yüreği olmayanlar, düşün mazlumların yakasından. Gölge etmeyin, başka ihsan istemez.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Afganistan’da Yeni Dönem

Yayınlanma:

-

ABD’nin 20 yıllık işgali sona erdi, Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

Devam eden Doha görüşmeleri birtakım değişimler ve yeni aşamalara ilişkin ipuçları veriyordu ilgililere ancak iktidarın süratle el değiştirmesi, süreci takip etmeyenleri şaşkına çevirmiş durumda ve oluşan yeni tabloya karşı birçok tarafın son derece hazırlıksız olduğu görülüyor.

Büyük güçlerin ise Afganistan’daki değişime hazır oldukları anlaşılıyor, Taliban’ın da mevcut dünya düzenine ayak uyduracağı yaptığı açıklama ve sürdürdüğü müzakerelerden yola çıkılarak pekâlâ söylenebilir. Doha görüşmelerindeki anlaşma metinlerine bakıldığında birçok husus çok daha iyi kavranabilecektir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, ABD önderliğindeki işgalci, katliamcı, katil ve yağmacı gürûhun 20 yıllık bir savaşın ardından tattığı yenilgi büyük ve önemli bir hâdisedir. Çocukluğumuzdan bu yana işgal ve iç savaş haberlerini aldığımız Afganistan’da köy, kasaba ve şehirler ABD ve müttefikleri tarafından sayısız kere bombalandı; düğünler, şenlikler kana bulandı. Her türlü suç alenen ve dünyanın gözlerini kapattığı bir sahne olarak uzaklarda bir yerlerde işlendi durdu. Şimdi ise Irak işgali gibi Amerikan saldırganlığının insanlık tarihine kazıdığı bir cinayet ve talan devri daha sona ermiş oldu.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi o kadar hızlı oldu ki bütün bu kirli tarih hemen hiç yaşanmamış gibi soğukkanlı analizler ve sözüm ona “medenî dünya” vasfıyla işgalci güzellemeleri yapılıyor. Katliamlarla dolu bu utanç sayfasını atlayarak konuşmak açık ikiyüzlülük ve utanmazlıktır! Bunu vurgulamadan geçmeyelim.

Dünya ölçeğinde hemen her cenahın farklı bir yüzünden ele aldığı bu sıcak gündemin bizim için en yakıcı yanı dün olduğu gibi bugün de İslam’ın doğru anlaşılıp hikmetli bir şekilde uygulanabilmesi boyutudur ancak Taliban’ın geçmiş iktidar tecrübesi ve özellikle Suriye savaşında zuhûr eden IŞİD gibi yapıların yarattığı tahribat içimizi daraltıyor.

Taliban’ın siyasal katılım, hukuk ve husûsen “kadın” mevzularında değişim sinyalleri verdiği açıkça görülüyor lâkin düşünsel değişim ve dönüşümler için gereken ilmî ve entelektüel çabaların kayda değer varlığına pek denk gelinemediği de ortadadır. Zaten sıcak savaş gündeminin ortasında böyle bir beklenti içinde olmak için de ‘abesle iştigal’ dense yeridir.

Taliban’ın küresel dünya düzeninin ABD-AB ile Çin-Rusya-İran hatlarıyla kuracağı muhtemel ilişkiler ve onlar için tehdit oluşturmaktan berî olacağına dair verdiği sözler siyasal güdüklük ve yerelliğinin açık beyanıdır. Burada bütün bir yeryüzünü dönüştürmeye azmetme kabiliyetinden uzak bir ufuksuzluk kendini göstermektedir. Bu durum, mevcut dünya düzenine ve küresel sermayenin işleyişine bir ulus devlet formuyla katkıda bulunmaktan öte bir pozisyonu imlemez.

Taliban’ın tarih içerisinde üretilmiş, donuk, şekilci, çoğunda hikmetten açık ara uzak İslam yorumu bizim açımızdan en büyük problemdir. İslami hareketlerin yeni ve başka bir dünyayı egemenlerin hilâfına ve ezilenlerden yana durarak adalet üzere kurma idealini yaralayan her bir adım bizim için ağır bir darbeden başka bir şey değildir. Taliban’ın bu noktada “şeriat” diye propaganda ettiği şekilci ve hikmetten kopuk dayatmalarının tekrar etmesi İslami hareketlerin ideallerini küresel ölçekte baltalamakta öncelikli bir rol üstlenecektir.

Merhum Akif Emre’nin, İslam dünyasının yeri geldiğinde büyük işgalci güçleri bile mağlup edebileceğini ama düşünsel, entelektüel bir derinliğe ulaşamadıkça mutlak kayıpların üstesinden gelemeyeceğini vurguladığı yazılarını tam da bu aşamada hatırla(t)madan edemiyorum.

Dileğimiz odur ki, süreçten doğrudan etkilenmeleri ihtimalinden dolayı kadınları, bir bütün hâlinde toplumu muhatap alan politikalar Batı ile pazarlıkların değil de içtihadî bir yenilenmenin sonucu olarak köklü ve hikmete mebnî bir değişime uğrar. Aksi bir hâl kuşkusuz, karanlığın kalıcılaşmasıyla neticelenecektir.

Afganistan gündeminin Türkiye’deki laikçi muhatapları ise bambaşka bir fotoğraf sergiliyorlar. Yazının başında işaret etmeye çalıştığım ağır ve uzun işgal yıllarına hiç değinmeden yapılan değerlendirmelerle karşılaşıyoruz sıkça. Kendi toplumsallığından bir parça değil de yabancı bir unsurdan bahseder gibi Taliban üzerinden Afganistan’a ve ABD işgaline ağıt yakan; diğer yandan da akla nasıl geldiğini kestiremediğimiz ama büyük ihtimalle son dönemde yükseltilen mülteci karşıtlığından beslenen bir bağlantısallıkla Kemalizm güzellemesine atlayan değerlendirmeler oldukça şaşkınlık vericidir. Bu vesileyle bir kez daha anlıyoruz ki memleketteki laikçi paranoya yerinde dipdiri yatmakta ve yaşamaktadır.

Emperyalizmin tasallutundan kurtulmak Afganistan ve bütün dünya halkları için her türlü iyidir, harika bir gelişmedir ancak düşünsel zayıflıkların, siyasi ufuksuzlukların içinde debelenmek, hakikatten yana bahtsızlıklara sürüklenmek düşülebilecek yeni cehennemleri sıraya dizmek demektir. Modern dünyanın şeytanlıklarıyla vahyin hikmetinden kopuk dinî anlayışlar arasına sıkışmaktan Rabbimiz halklarımızı ve bütün bir dünyayı muhafaza buyursun.

Yeryüzünün her bir noktasında egemenlerin zulümleriyle kapışıp Dâr’us-Selâm’a gidecek yolda bütün insanlık ve varlık âlemi için cehd etmek hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM