Connect with us

Köşe Yazıları

2020 Başkanlık Seçimleri: Biden, Filistin İçin Umut Olur mu?

Selim Sezer

Yayınlanma:

-

Amerika Birleşik Devletleri’nde düzenlenen 2020 başkanlık seçimleri, oy verme işleminin başlamasından günler sonra, 7 Kasım itibariyle sonuçlandı. ABD tarihinde ender görülen bir durumun vuku bulmasıyla, görevdeki başkan ikinci dönem için seçilmeyi başaramadı. Sonuçların resmileşmesinin ardından önümüzdeki haftalarda Donald Trump’ın Beyaz Saray’ı terk etmesi ve Joe Biden’ın Ocak 2021 itibariyle yemin ederek göreve başlaması bekleniyor.

Seçim sonuçları Türkiye’de ve dünyada farklı beklenti ve yaklaşımlar doğurdu. Türkiye’deki mevcut siyasal iktidara yakın çevreler, Biden’ın geçmişi ve aynı zamanda kampanya döneminde açıkça Türkiye’deki siyasi muhalefete destek vereceğini ifade etmiş olması nedeniyle, Trump döneminde yaşanan ciddi krizlere rağmen bu sonuçtan memnun değil. Dünya genelinde ise Trump’ın koronavirüs salgını karşısında aldığı tutumdan iklim krizindeki kayıtsızlığına ve beyaz ırkçılığı açıkça tolere etmesine kadar pek çok nedenden ötürü, farklı siyasi ve ideolojik renkler taşıyan çevrelerdeki sevinç hali görülebiliyor.

Sonuçların belli olduğu ilk saatlerden itibaren tartışılmaya başlanan bir konu da, yeni dönemin Ortadoğu siyaseti açısından üretebileceği sonuçlar oldu. Biz de bu yazıda yeni dönemin ve yönetimin özel olarak Filistin sorunu (yahut “İsrail-Filistin çatışması”) yönünden doğurabileceği muhtemel sonuçları, eldeki verilerden hareketle değerlendirmeye çalışacağız. Bunu doğru bir zeminde yapabilmek için önce Trump’lı yılların bu alanda ürettiği sonuçların kısa bir envanterini çıkarmaya çalışacak, arkasından Biden ve ekibinin vaatleri ile bunların sınırlarını değerlendirmeye gayret edeceğiz. Küresel siyasetin değişkenlikleri ve bunu etkileyen sayısız parametre nedeniyle, her türlü tespit ve öngörünün her zaman revizyona tabi olabileceği şerhini de peşinen düşmüş olacağız.

Trump döneminin enkazı

Siyasetçi bir kökenden gelmeyen – ve belki de nasıl başkan olduğunun gelecek nesiller tarafından kolay kolay anlaşılamayacağı – Donald Trump, 2016 seçimlerinin kampanya sürecinin ilk evrelerinde, “İsrail-Filistin çatışmasına adil yaklaşma ve taraflara eşit mesafede durma” sözü vermişti. Ancak ülkedeki güçlü İsrail lobisinin desteğini almak amacıyla bir süre sonra bu duruştan hızla çark etmiş, hatta her ne kadar fazla duyulmamış veya ciddiye alınmamış olsa da, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma “vaadini” seçimden önce dillendirmişti. Bilindiği gibi bu vaadi Aralık 2018’de gerçekleştirdi. Ancak İsrail lehine attığı tek olağandışı adım bu değildi.

Trump yönetimi, mevcut dengeleri, uluslararası statükoyu ve BM kararlarını hiçe sayarak Kudüs’ü (işgal altındaki Doğu Kudüs dahil) İsrail’in başkenti olarak tanıdığında ve ABD Büyükelçiliğini Tel Aviv’den Kudüs’e taşıdığında dünyadan bazı tepkilerle karşılaştı. Ne var ki bu, birkaç ay sonra 1967’den beri İsrail işgali altındaki Suriye toprağı olan Golan Tepeleri üzerindeki İsrail egemenliğini kabul etmesine ve bir kez daha uluslararası hukuku ayaklar altına almasına engel olmadı. Netanyahu yönetimine istediği her şeyi veren Trump ve ekibi, FKÖ’nün Washington bürosunu da kapattı ve Birleşmiş Milletler’e bağlı Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı UNRWA’ya yapılan Amerikan yardımlarını kesti.

Trump’ın bu alanda attığı en büyük çaplı adım ise, damadı ve danışmanı Jarad Kushner eliyle ve bazı Körfez Arap monarşilerinin de desteğiyle “Yüzyılın Anlaşması” isimli tasfiye planını hazırlamak oldu. Plan, ‘67 sınırlarının bile gerisinde kalan, küçük ve birbiriyle bağlantısız toprak parçaları üzerinde, ordusuz ve egemenlik haklarından yoksun bir Filistin devletçiğinin kurulması ve Filistinlilere Körfez kasasından bir miktar para verilmesi karşılığında İsrail’in egemenliğini Batı Şeria’nın önemli bölümüne ve Kudüs’ün neredeyse tamamına doğru genişletip tescil ediyordu. Bu plan aynı zamanda Netanyahu yönetiminin Batı Şeria’nın en büyük ve en verimli kısmı olan Ürdün Vadisi’ni ilhak etme projesiyle de örtüşüyor ve bu girişimi cesaretlendiriyordu. 1 Temmuz 2020 tarihinde İsrail parlamentosu Knesset’ten bu yönde bir karar çıkması bekleniyordu. Ne var ki iç ve dış dengeler ve belirsizlikler, ilhak planını bir süre ertelemeyi zorunlu kıldı. Yine Trump yönetiminin girişimiyle önce Birleşik Arap Emirlikleri, sonra da Bahreyn yönetimi İsrail’le “barış” ve “normalleşme” anlaşmaları imzalarken, söz konusu Körfez rejimlerinin yöneticileri ironik bir şekilde İsrail’i ilhaktan vazgeçirdiklerini ve bu geri adım karşılığında onlarla barış yaptıklarını – gerçekte hiçbir zaman İsrail’le savaşmadıkları halde – iddia etti.

Ancak Netanyahu yönetimi sıklıkla, ilhak projesinin iptal edilmediğini, sadece ertelendiğini söylüyordu. Ertelemenin en büyük sebebi ise Kasım’da yapılacak başkanlık seçiminin sonuçlarının belirsiz olmasıydı. Bir başka deyişle İsrail hükümeti, mükemmel ortağı Trump’ın Beyaz Saray’da kalıp kalmayacağı, kalmayacaksa da yerine gelecek kişiyle aynı ortaklığın geliştirilip geliştirilemeyeceği belirsizken adım atma konusunda tereddütlüydü. İlk noktada arzulamadıkları şey gerçekleşti ve Trump seçimi kaybetti. Şimdi gündemdeki soru, ikinci nokta, yani Biden’la benzer bir ortaklık çerçevesinin geliştirilip geliştirilemeyeceği.

Biden ve ekibinin vaatleri: Sınırlar ve olasılıklar

Kampanya sürecinde Joe Biden, Batı Şeria ilhakı konusunu gündeme getirmiş ve açık bir şekilde, tarafların karşılıklı rıza göstermediği tek taraflı girişimlere destek vermeyeceğini ilan etmişti. Kampanyanın önde gelen isimlerinden olan ve Biden’ın yardımcısı olarak görev yapacak olan Kamala Harris ise yakın zamanlarda, “Trump dönemi politikalarını tersine çevirme” ve “Filistin’le ilişkileri onarma” sözü verdi. Harris’in vaatleri arasında “Filistinlilerin ve İsraillilerin eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenliğe sahip olması”, “ilhaka ve İsrail yerleşim birimlerinin genişletilmesine karşı çıkılması”, “iki devletli çözümün desteklenmesi” ve “Filistinlilere mali yardımların yeniden başlatılması ve Gazze’deki insani sorunların giderilmesi” de vardı.

Bu türden vaatler Filistin yanlısı çevrelerde bir düzeyde olumlu karşılansa da, madalyonun bir de öteki yüzü bulunuyor ve bu öteki yüz, tüm bu söylenenleri kısmen ya da tamamen boşa çıkarabilir.

Her şeyden önce, istisnasız bütün ABD yönetimlerinin şu ya da bu düzeyde İsrail yanlısı olduğunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir. Bu, ABD’nin Mayıs 1948’de İsrail’i tanıyan ilk devlet olmasından beri hep böyle olmuş, yalnızca dönemsel olarak bu desteğin boyutu ve biçimi şekil değiştirmiştir. Bu durum küresel emperyalist siyasetin ayrılmaz bir parçası olduğundan, Biden yönetiminin de İsrail yanlısı bir siyaset izleyeceği konusunda hiçbir şüpheye yer olmamalıdır. Ayrıca ABD’deki güçlü İsrail lobisi, dış politika üzerinde her zaman belirleyici olmuştur ve bu durum elbette önümüzdeki dört yılda da böyle olacaktır.

Bu genel duruma ilave olarak, Joe Biden’ın Obama’nın başkan yardımcısı olarak görev yaptığı dönemdeki duruşu da bilinmektedir. Her ne kadar Obama Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerini sınırlamaya çalışan bir çizgi izlese de, bu çizgiye en büyük itiraz yardımcısı Biden’dan geliyordu. Çatışma ve saldırı süreçlerinde “İsrail’in kendisini savunma hakkı” olduğu klişesini tekrar eden Biden, aynı argümanı Özgürlük Filosu saldırısı dahil pek çok olay karşısında tekrarladı. Daha da gerilere gidecek olursak, İsrail’e ilk ziyaretini 1973 Yom Kippur Savaşı öncesinde yapan Biden, o günden beri “İsrail’in güvenliğinin sarsılmazlığı” fikrini savunmayı hiç terk etmedi. Meşhur Demir Kubbe sistemi de dâhil olmak üzere İsrail’e çeşitli türden askeri teknolojilerin satılmasında kilit rol oynadı. Biden, Uluslararası Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (BDS) hareketi aleyhinde yaptığı konuşmalarla da ABD’deki İsrail lobilerinin destek ve sempatisini kazanmıştı.

“Normale dönüş” Filistinlilerin lehine mi?

Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesine verdiği destekle de bilinen ve 15 Temmuz darbe girişiminden haberdar olduğu da iddia edilen Joe Biden, bir anlamda Amerikan emperyalizminin ete kemiğe bürünmüş halidir. Filistin sorununda atması muhtemel yeni adımlar ise, Trump döneminin kontrolsüz ve aşırı adımlarının geri alınması ve ABD’nin bu alandaki “fabrika ayarlarına” geri dönmesinden fazlası olmayacaktır. Bu fabrika ayarlarının ise Filistinlilerin lehine olduğunu ileri sürmek pek mümkün değildir.

Bu günlerde İsrail basını, Trump yönetiminin dört yılda attığı adımların kalıcı sonuçlarının olacağı ve temel meselelerde geri dönüşün olamayacağı argümanını öne çıkarıyor. Örneğin ABD Büyükelçiliği’nin Kudüs’ten yeniden Tel Aviv’e döndürülmesi pek beklenmiyor. Öte yandan “Yüzyılın Anlaşması”nın revize edilmesi ya da tümüyle rafa kaldırılması ve eski statükoya dönülmesi muhtemel. Ancak bu statüko, Filistinlilerin temel tarihsel haklarından yoksun olduğu, sürgün, işgal ve ablukanın hayatın ta kendisi haline geldiği bir statüko.

Kısa vadede yeni yönetimin Filistinliler lehine atabileceği muhtemel adımlar, UNRWA yardımlarının yeniden başlaması ve FKÖ’nün Washington ofisinin yeniden açılması olacaktır. Ayrıca Batı Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği yerinde dururken, Doğu Kudüs’te Filistinlilerle diplomatik ilişki kuracak resmi bir ofisin açılmasıyla bu durumun dengelenebileceği yorumları da yapılıyor. Ne var ki bu tür adımlar son tahlilde olumlu olsa bile, Filistinlilerin gerçek sorunlarının çoğunu yerli yerinde durması kaçınılmaz gibi görünüyor. Yeni yönetim için bu yönden en büyük “sınav” ve Kamala Harris’in “eşit derecede özgürlük, adalet ve güvenlik” vaadinin gerçeklik derecesinin ölçüleceği en önemli mecra ise, Gazze’ye yönelik muhtemel bir İsrail saldırısı olacaktır. Direnişin meşru haklarından feragat etmeyi reddettiği bir konjonktürde soru, Gazze’ye yönelik yeni bir büyük çaplı saldırının olup olmayacağı değil, bunun ne zaman ve hangi biçimde olacağıdır. ABD yönünden ise soru İsrail’e böyle bir saldırı girişiminde destek verip vermeyeceği değil, ne ölçüde ve ne şekilde destek vereceğidir.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Mekke’de Müslüman Olmak

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Mekke’de müslüman olmak ümmet hâli üzere olmak demektir: İbrahim gibi. Çünkü İbrahim peygamber tek başına bir ümmettir. Tek başına olması, yalnız bir kişi olarak yaşayıp mücadele ettiği, arkadaşsız, yoldaşsız kaldığı anlamına gelmez. Tek başına bile ne yaptığını bilen, örgütlü ve bir programa sahip olduğu anlamına gelir. Çünkü “ümmet” kavramı her şeyden önce örgütlülüğü ifade eder. İnsan tek başına bile örgütlü olabilir, bir yol haritasına sahip olabilir. Bu mümkündür. Vahiyle nasiplenmiş kişi zaten böyle olmalıdır.

Mekke’de müslüman olmak İbrahim’in takipçisi olmak demektir. Egemen cahiliyenin[1] karşısında yol haritasını orta yere saçmak, bir özne olarak yine egemenlerin karşısına dikilmek demektir. Egemenin karşısına dikilmek için özne olmak gerekir, yanında durduğun bir hakikatin, üzerine bastığın bir zeminin, kuşandığın bir kimliğin olması demektir. Yoksa madun konuşamaz.[2] Proleter bile olamayan gölgeler, kimliksizler konuşamaz.[3] Mesela hanif diye bilinen o kimseler Mekke’de konuşamamışlardır. Evet, putlardan uzak durmuşlardır ama kimliklerini kodlayan, egemenleri tanımlayan, yollarını haritalandıran işaret taşlarından, manifestodan yoksun kalmışlardır. Özneleşemedikleri, bir manifesto dolayımında örgütlenemedikleri için tek başlarına ya da topluluk halinde ümmet olamamışlardır. Elverir ki Resûlün çağrısı yetişiversin!

Mekke’de müslüman olmak, yeni bir kimlikle yeni bir dünya imlemektir. O dünyada cârî îlâflara karşı başka îlâfları mümkün kılabilme çabasıdır.[4] Çünkü Mekke egemen cahiliyesinin kurup kurumsallaştırdığı îlâf, egemen şirk düzeninin müfsid ekonomik, siyasi ve dinî işleyişini tahkim etmekteydi. O işleyiş efendiden, egemenden, müfsidden yanayken yoksulun, mazlumun, kölenin, tevhidin karşısında konumlanıyordu. Mekke’de müslüman isen cârî îlâfın kuşatmasını yaracak tedbirlere başvurmalısın. Tek bir yol vardır bunun için: Başka bir îlâf tesis etmek. Bu îlâf sen zayıfken kolaylıkla kurulamaz elbette ama o îlâfın, o paktın hayatiyet bulamamasının Mekke egemen cahiliyesinin öncülük ettiği müfsid paktın işleyişini dâim kılacağının farkına varırsın. Egemen zulüm düzenini sarıp kuşatacak, onun hayat damarlarını tahrip edecek yeni, alternatif, devrimci bir îlâf inşası insanlığın ıslah mücadelesinde benzersiz bir çığır açacaktır.

Mekke’de müslüman olmak bugünün dünyasının îlâfına yol göstermek demektir. Küresel kapitalizmin her bir mıntıkanın hiçbir noktasını ihmal etmeden örgütlenme çabasına işaret etmektir. Kapitalistlerin, türlü çeşit müfsidlerin örgütlü dünyası Mekke îlâfının uzantıları, çağcıl mümessilleridir. Son peygamberin, Zülkarneyn’in somutladıkları deneyimler bugünkü haritalandırma çabalarımızın eşsiz yol göstericileridir. Mekke’de müslüman olmak; zalim, müfsid ittifaklara karşı Hicreti müteâkiben ikame olunacak Medîne îlâfını muştulayarak ezilenlerin, direniş adacıklarının arasına gerip döşenecek irtibat ağları, kurulacak dayanışmalar ve çağdaş îlâflar için tez vakit harekete geçmek demektir. Güney Amerika topraksız köylüleriyle Kuzey Amerika’nın yoksullarını, siyahîlerini; Asya’nın, Afrika’nın mültecilerini, cümle fukarasını, Avrupa’nın yiten insanlarını derleyip toparlayacak, bağlantılandıracak ağları küresel ölçekte döşemektir. O ağlara ırmağı, dereyi, göl ve denizleri, börtü böceği, cümle mevcûdâtı dâhil etmektir. Bu îlâfla Mekke müfsid îlâfını hâl-i hazırda boğmaktır.

[1] Seyyid Kutup, Yoldaki İşaretler

[2]Gayatri Chakravorty Spivak, Madun Konuşabilir mi?

[3] Jacgues Ranciére, Siyasalın Kıyısında

[4] Wadah Khanfar, İlk Bahar

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bir Terbiye Süreci Olarak 28 Şubat

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

* 2013 yılında, yine bir sene-i devriye vesilesiyle yaptığım 28 Şubat süreci değerlendirmesini buraya almadan edemedim. Hem 28 Şubat’ın, hem de bu yazının üzerinden epeyce zaman geçti. Dolayısıyla buradan hareketle yeni değerlendirmeler yapılabilir. 

28 Şubat’ın doğru değerlendirilebilmesi için biraz zaman geçmesi gerekiyordu, o zaman sanırım objektif tahlillere yetecek kadar geçti.

Her şeyden önce 28 Şubatı tek başına değil de bir yandan darbeler silsilesinin devamı, diğer yandan da küresel ölçekteki benzerleriyle birlikte ele almak zorundayız.

28 Şubatı doğuran koşulları küresel hegemonyanın planlama ve adımlarından uzakta ele alacak her tahlil eksik kalacaktır. Küresel hegemonyanın Türkiye ayağının taşeron rolünü abartmak işleyişi kavramayı zorlaştıracaktır.

Bugün, üzerinden on altı yıl geçmesine rağmen İslamcı çevrelerin 28 Şubatı layıkıyla anladığından bahsedemeyiz. Bu çerçevede yazılan yazılar, yapılan konuşmalar, panel ve konferans gibi etkinlikler daha çok sürecin muhataplara yaşattığı acılara odaklanıyor. Özellikle başörtüsü yasağıyla sembolleşen ve zirveye çıkan 28 Şubat, İslami çevrelerin anlatımlarında küresel plan ve paralelliklerden uzak değerlendirmelerle tartışıldığı için gerçek konumuna oturtulamıyor.

Burada, öncelikle 28 Şubattan önce 12 Eylül darbesine bakmak icap ediyor. 12 Eylül, kapitalizmi tehdit eden sol hareketleri tasfiye etmeyi amaçlamıştı. Bir yandan sol hareketi tasfiye ederek küresel kapitalist işleyişin Türkiye ayağını sağlama alan 12 Eylül darbesi diğer yandan da İran devriminde karşılığını bulan ve Türkiye’de de yükselme emareleri gösteren İslami hareketi Türk-İslam senteziyle yolundan saptırmak istemiş, bu suretle de resmi ideoloji dışındaki her türlü ideolojik hareketi tehdit olmaktan çıkarmıştı.

12 Eylülün ne istediği açıktır: Özal’ın müsteşarlık yaptığı sivil hükümetin ilan ettiği 24 Ocak neoliberal dönüşüm programını sıkı bir disiplin içerisinde uygulamak! 24 Ocak kararlarının istikrarsız siyasal ortamda gereği gibi uygulanamayacağına karar veren küresel hegemonya 12 Eylülün baş mimarıdır. Cuntanın vazifesi taşeronluktan öteye geçmez.

Küresel kapitalizmin, yaşadığı tıkanıklığı aşmak için yaşamın bütün alanlarını talan etme, kamusal varlıkları devletten/halktan tümüyle alıp sermayeye peşkeş çekme planı evvela Pinochet tecrübesiyle Şili’de, Reagan’ın ABD’sinde ve Thatcher’ın İngiltere’sinde ortaya çıkan ve birbirine yakın tarihlerde dünyanın uzak yakın birçok ülkesinde tekrarlanan bir süreçte tecrübe edilmiştir. 12 Eylül darbesi bu sürecin Türkiye taşeronluğudur.

28 Şubat, ancak bu zeminde ele alınabilirse bir anlam kazanacaktır. 12 Eylül rejiminin ifsad edici Türk-İslamcı sentezi her şeye rağmen egemenleri tatmin etmekten uzakta kalmıştır. Turgut Özal’la birlikte uygulanmaya konan neoliberal politikalar yükselen Refah Partisi ve radikal İslami söylemin tehdidiyle karşı karşıya kalınca egemenler bir terbiye operasyonunu daha gerekli görmüşlerdir.

Kapitalist işleyiş, ideolojik muhalefetleri bertaraf etmek zorundadır. Zora dayalı kapitalistleşme politikalarından ürün çeşitliliğine dayalı kapitalist evreye geçince göreli bir özgürlük ortamı, tüketimin güvenli bir iklimde var olabilmesi için gerçekleştirilmek zorundaydı. İşte 28 Şubat darbesi bu politikalara geçişin son operasyonudur.

28 Şubat’ın İslami kimlikle üretilebilme potansiyeline sahip muhalefeti ehlileştirmeyi amaçladığı bu çerçeveden açıkça görülebilir. Tasfiye edilen Erbakan iktidarı D-8 projesinden tutun muhtevası kâmilen kavranamasa da yerel ve küresel kapitalist işleyişi tedirgin eden ve İslami dille takviye edilen “Adil Düzen” söylemiyle “başka bir dünya” iddiasını dillendiriyor ve alenen Siyonizme, İsrail’e karşı çıkıyor, başta İran olmak üzere Batının istemediği yeni ittifaklar arıyordu. Batı kapitalizmi için bu arayış ve çabalar büyük bir tehditti. Erbakan iktidarının yanı sıra onu da aşan bir sertlikte yükselen ve kendisine biçimler arayan radikal tevhidi söylem ayrı bir baş ağrısı oluşturabilecek bir imkân ve potansiyele sahipti; önünün alınması gerekiyordu.

28 Şubat tam bir terbiye ve ehlileştirme sürecidir. Hareketlilikleri, yürütülen korku ve tedhiş politikaları ile kontrol edilen, sindirilen İslami çizgi içinden ılımlı İslam politikalarıyla uyumlu bir iktidarı çıkmıştır. Yerel ve küresel sistem karşısında örgütsel ve düşünsel olarak dağınık durumda bulunan Müslümanlar/İslami çevreler, büyük oranda çözülmüş ve direnişler örgütleyememiştir. İtiraz ve muhalefet çabaları olmuşsa da geniş çevreler tarafından sahiplenilmediğinden bu çabalar akim kalmıştır.

Artık İslamcı çevreler 28 Şubat’ın yaşattığı acıları çok fazla konuşmak yerine ürettiği yeni siyaseti, bünyelerinde oluşturduğu tahribatı ve yeniden nasıl derlenip toparlanacaklarını tartışmalıdır. Acılar üzerinden gerçekleşen 28 Şubat anlatıları bugünkü yanıltıcı siyasal/sosyal atmosferi fazlasıyla meşrulaştırmakta, sorgulamaların önünü kesmektedir.

28 Şubat her şeyden önce İslami çevrelerin siyasal iddialarını geri çektirmiştir. Siyasallık iddialarından uzaklaşan İslami çevreler aile ve çocuk eğitimiyle uğraşmaya başlamış, bugün için mağlup olduklarına iyice inanarak sorumluluğu, siyasal mücadeleyi gelecek kuşaklara havale etmiştir.

“Paranın dini imanı olmaz” söylemiyle ilk günden çılgınca neoliberal politikalar doğrultusunda politika yapmaya başlayan AKP iktidarı, 28 Şubatın doğurduğu en büyük proje olarak içinden geldiği İslami çevrelerin rızalarını sistemle bütünleştirme doğrultusunda büyük bir iş yapmıştır. Müslüman kitlelerin ne pahasına olursa olsun başta başörtüsü yasağı olmak üzere İslami kimliğe dönük yasakların ortadan kaldırılmasını istemesi küresel güçlerle ve sermaye çevreleriyle uyumlu AKP iktidarına karşı bir körlük yaratmıştır.

Irak işgali sürecinin birinci ayağında hükümetin ısrarla meclisten geçirmeye çalıştığı 1 Mart tezkeresi iktidarın NATO ve ABD ile ilişkilerinde nasıl bir tutum alacağını işaret etmişti. Bu işaret aradan geçen onca yılda hep aynı çizgiyi göstermiş; Türkiye o günden sonra Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Ortadoğu politikalarında hep emperyalist NATO ve ABD politikalarının yanında yer almıştır. 1 Mart tezkeresine önemli bir tepki gösteren İslami çevrelerin direnci zamanla kırılmış, hatta bazı kanaat önderleri ve aydınlar NATO’nun neredeyse bir hayır örgütü olduğuna dair yazılar kaleme almaya başlamışlardır.

28 Şubat, İslamcıların referanslarını da ciddi biçimde etkilemiştir. Vahiy yerine AB kriterleri öne çıkmış, bu süreçte hakikatle irtibatları sorunlu hale gelen Müslümanlar, demokratik ve liberal değerleri öne çıkarmışlar, hayati meseleleri o anlayışlara atıfta bulunarak tartışmaya başlamışlardır. Bu, darbe sürecinin belki de en önemli sonucudur. Zira zihinsel kırılma her şeyden önce gelir, bütün bir geleceği belirler.

Başörtüsü yasaklarıyla sembolleşen 28 Şubat darbe sürecine karşı İslami çevrelerde ortaya konulan direniş ve muhalefet süreç içerisinde hükümetten beklenen çözüm umutlarıyla sahipsiz bırakılmıştır. Bu meselede bugün şöyle bir tablo var: Ufak adımlarla sınırlı alanlarda getirilen başörtüsü serbestiyeti karşısında İslami çevrelerden sınırsız bir rıza alınmıştır. Bu rıza doğrultusunda hükümetin kapitalizmin, emperyalizmin taşeronluğunda büyük mesafeler alması görmezden gelinmiş ve bu süreç içerisinde Müslümanlar türlü yozlaşma ve çürüme tehdidiyle karşı karşıya kalmışlardır.

Başörtüsü İslamla zalim sistem/ler arasında uzlaşılmaz bir çelişkinin işareti, devrimci bir mücadelenin sembolü olmaktan çık(arıl)mış; kapitalist politikaların, NATO ittifaklarının üzerini örtecek, onların görünmesini engelleyecek bir biçimde işlevselleş(tiril)miştir.

Cihan Tuğal’ın “İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi” kitabında işlediği tez İslami çevrelerde süratle gerçekleşmiştir. Bu hızın baş döndürücü olduğu söylenmelidir. Mümtaz’er Türköne’nin “Doğumu ile Ölümü Arasında İslamcılık” kitabı da benzer bir tezi işlemektedir: “İslamcı söylem devletle bütünleşerek ortadan kaybolmuştur.” Her ne kadar Türköne’nin tespitleri temenni boyutlu olsa da bu tespitlerin gerçekleri önemli ölçüde ortaya koyduğu kabul edilmelidir. İslamcıların devletin bekasına hizmet ederek sistemin yaşadığı meşruiyet krizini aşmada yardımcı olduklarını söyleyen Türköne’ye göre İslamcıların büyük oranda eklemlendiği AKP iktidar süreci, İslamcı iddialardan vazgeçişin açık göstergesidir. Burada Ali Bulaç’ın AKP iktidarının İslamcı aydınları devlet memuru yaparak onların enerjilerini devlet adına emdiği tespitini de hatırlamakta fayda var.

Hızlı ve çılgın özelleştirmeler dindar insanların yönettiği iktidar sürecinde gerçekleşip emekçiler işsiz kalırken; AKP iktidar sürecinde on binden fazla işçi iş cinayetlerinde can verirken; milyonlarca işsizin yanında bir o kadar insan da asgari ücret koşullarında yaşama tutunmaya çalışırken; HES’lerle, 2-B ve kentsel dönüşümlerle tabiat ve şehirler kapitalist hırslar doğrultusunda yağmalanırken, terbiye edilen İslami çevrelerden adaleti Allah için ayakta tutacak etkili bir muhalefet olmamıştır. Bilakis “sınıf atlayan dindar çevre” tartışmaları faklı platformlarda sık sık yapılır olmuş, adalet ve özgürlük ışığı olacak İslami değerler, müntesiplerince bu rolünden uzaklaştırılmış; toplumsal öfkeyi üzerine çekecek bir odağa dönüşmeye başlamıştır.

12 Eylülün neoliberal dönüşüm politikalarının bir ucunda yer alan AKP iktidarının darbecilerle hesaplaşma söylemi de açık bir sahtecilik içermesine rağmen İslamcılar tarafından bu yeterince algılanamamıştır. Pinochet’ye benzeyen süreciyle Evren, uyguladığı çılgın neoliberal politikalarıyla aslında tam bir AKP’lidir. Hatta AKP, bu politikaları uygulamada Evren’den çok çok daha ileri gitmiştir. Evren’in üretmeye çalıştığı Türk-İslam sentezi de bu paralelde değerlendirilebilir.

28 Şubat süreci tam manasıyla bir yardım/hayır kurumlaşması dönemi olmuştur. Siyasi iddialarından vazgeçen İslami çevreler, çocuk ve aile eğitimine benzer bir usulle yardım faaliyetlerine odaklanmış; adaletsizlikler üreten kapitalist sistemi sorgulayıp kökten ortadan kaldırmak yerine yoksulların anlık ihtiyaçlarını gidermeye matuf çalışmalara yoğunlaşmış, sınıf farklılıklarını da tartışmaktan sakınmıştır. Bu çerçevede, yardım faaliyetleriyle sınıf oluşumları arasındaki çelişkileri masaya yatıran kişi ve çevrelere gösterilen tepkideki aşırılık manidar ve üzerinde düşünülmeye değerdir.

İslami çevrelerin yeni kuşaklara aktarabileceği entelektüel derinliğe sahip bir siyasal mücadele mirası olmayınca özellikle kariyer arzularının, mesleki itibar kaygılarının öne çıktığı, sadece kültürel ve salt inançsal düzlemde ve hayatı ıskalayan bir din eğitimiyle yetinerek oluşan bir genç kuşak var bugün karşımızda. Emevi siyasetine paralel biçimde İmam-Hatipler, Kur’an Kursları, Diyanet gibi kurumlar eliyle araçsallaştırılan İslam, devletin ikbal hesaplarıyla gençleri buluşturdu, bütün bir nesil tartışmalarını başka bir noktaya taşıyarak İslamcıların ufuklarını kapattı.

“Terörizmin Finansmanı Hakkındaki Kanun”la sessiz sedasız emperyalistlerle her hal ve şartta birlikte olacağına bir kez daha garanti veren hükümete dönük sınırsız destek, Müslüman zihinleri yeniden inşa edilen ve bekasına vurgu yapılan devlet dolayımında konumlandırmaya devam etmektedir. Küresel kapitalizmin jandarmalığını yapan NATO’nun İslam dünyasının geleceğini kuşatan füze radarına, patriotlarına, kara karargâhına ses etmeyen İslamcılık, terbiyeden nasibini fazlasıyla almış değil midir?

Akif Emre’nin içeride devrim yapamayan İslamcıların dışarıda devrim heveslisi olmasını izah etmeye çalıştığı gazete yazısı mühimdir. Özellikle Suriye meselesinde ABD-Suud-Katar çizgisinde konumlanan hükümetle büyük oranda paralelleşerek sınırsızca silahlı mücadele propagandası yapan İslamcı çevrelerin 28 Şubat darbe sürecinde herhangi bir etkili sivil direniş bile üretmekten aciz kaldığı düşünülürse garabet kendini çok daha iyi gösterecektir.

Türkiye İslamcı çevrelerinin yaşadığı zihinsel yoksulluk, siyasal ufuksuzluk 28 Şubat terbiye atmosferinde ziyadesiyle derinleşmiştir.

Ana damar İslamcılığın terbiye ve ehlileştirilme sürecinde devlet siyaset ve kadroları içinde küresel ve yerel kapitalizme uygun siyasetlere eklemlenerek yok olmasından sonra devrimci arayışlarını sürdüren İslamcı oluşumlar, siyasetler kıpırdanma aşamasındadır. 28 Şubatla hakiki manada yüzleşme bu kıpırdanmaların ete kemiğe bürünmesiyle olacaktır.

 platformhaber.net, tasfiyedergisi.net

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kumarsız Futbol Hayal Mi?

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

İki ay önce İHH tarafından yayımlanan bağımlılıklarla ilgili bir saha raporundan öğrendiğimize göre Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var.

Kumarın internet ve cep telefonları üzerinden kolaylıkla, hızlıca dehşet verici bir yaygınlık kazandığı, insanların ne kadar dikkatini çekiyor, bilemiyorum. Kumar ne yazık ki uyuşturucu gibi bir bağımlılığın yanında “masum” addediliyor. Bu iki bağımlılığın yol açtığı yıkımlar karşılaştırılsa öyle zannediyorum ki kumarın mahvettiği hayatlar kat be kat fazladır.

Geçen ay kumar bağımlısı bir arkadaşla yaptığım röportaj vesilesiyle konuyu biraz irdeleyince buzdağının görünen kısmını bile göremediğimizi fark ettim. Şair sözü: Yarayla alay eder yaralanmamış olan. Alay etmiyoruz lakin fark ediyor da değiliz. Bu noktadan yara almamış veya yara almış birine şahit olmamışsak, anlaşılmaz bir durum değil.

Üniversitede bir grup arkadaşla kış vakti evsizlerin haline dikkat çekmek için eylem yapmış, bayram sabahına sokakta sabahlayarak varmıştık, yorgun argın. Önümüzde pankartlar, içimize işlemiş soğuk hava, gözümüzden uyku akıyor, evimiz gözümüzde tütüyor… Evsizleri o gece anlamıştık. Gözümüz açılmıştı, İstanbul sokaklarında ne kadar da çok evsiz vardı!

Geçen hafta bir haber düştü ekranlara, arada kaynayıp gitmiştir: Spor Toto sezon sonuna kadar Süper Lig ve 1. Lig’e isim sponsoru oldu. Bir yerde haber şu başlıkla veriliyordu: Kulüplere 350 milyonluk toto vurdu!

Spor Toto daha önce Süper Lig’e 9 yıl isim sponsoru olmuş. Spor Toto nedir? Kumarhane işletmecisi. Futbol gibi milyonların ilgi odağı devasa bir sektörü kumar, kumarhane, yani su katılmamış “haram” ayakta tutuyor. Buna itiraz eden kaç kişi var şunun şurasında?

Son 10 yılını bağımlılıklarla mücadeleye adamış Yeşilay eski başkanı Muharrem Balcı ile birkaç on, hadi diyelim yüz kişi.

Muharrem Balcı‘nın 2010-12 yılları arasında Yeşilay’da verdiği debisi yüksek mücadelenin yakın tanığı olarak biliyorum. Yeşilay’ın alışageldiği sağlık dilini yenilemiş, kritik bir müdahale ile mücadeleye Hukuk dili ve vizyonu katmıştı. Çocukları, gençleri bağımlılığa itmenin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olabileceğini hiç düşündünüz mü?

O dönem ilk kez bu ülkede okulların ve yurtların isimlerinde geçen “Milli Piyango” ibareleri çocukları, gençleri kumara teşvik ettiği gerekçesiyle kaldırılmıştı. Milli Piyango, millete şirin gözükmek üzere haramdan, sözüm ona hayır (!) inşa ederek 48 okul ve yurda ismini vermişti. Şık bir hareketle bu akıl ve yürek kirliliği ortadan kaldırılmış, okullara Van Depreminde ölen öğretmenlerimizin adları verilmişti.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı Milli Piyango diye bir kurum var bu ülkede. Türlü adlarla kumar oynatma “tekel”ini elinde bulunduruyor. Kumarın milli’lik örtüsüyle sarılıp sarmalanması, İslami hassasiyetlere sahip bu milletin milli bir değeriymişçesine meşrulaştırılıp pazarlanması size de fena halde garip gelmiyor mu?

Milli Zina diye bir şey düşünebiliyor musunuz? Peki ya Milli Alkol? Ama Milli Kumar var. Dilerseniz kendimizi kandırmak için Milli Kumar yerine Milli Piyango diyelim ve bu kurumun internet sitesine girip bir de ne görelim!?

Türkiye’nin bir adım ileri, iki adım geri gittiğini. Milli Kumar İdaresi’nin ismini verdiği okullar, eğitim merkezleri, yurtlar… Yaptırılan okullar arasında yalnızca Trabzon’da ve KKTC’de birer okula tabela astıkları görülüyor. KTÜ Milli Piyango Of Teknoloji Fakültesi Yerleşkesi ile KKTC Bülent Ecevit Milli Piyango Lisesi.

Beş ildeki Eğitim Merkezine ve 13 ildeki Öğrenci Yurduna Milli Piyango adı verilmiş. İller ve isimlere bakarken biri beni çok şaşırttı. Biri diyorum, bizim aklımızla alay mı ediyor acaba? Yoksa bir Zaytung haberinde mi yaşıyoruz?

Adamlar Ankara’da “Milli Piyango Sokakta Yaşayan Çocuklar İle Madde Bağımlısı Çocuklar Sosyal Rehabilitasyon Kompleksi” kurmuşlar. (Allah’ım sen aklımıza mukayyet ol. Amin!) Pablo Escobar‘ın uyuşturucudan elde ettiği para ile kumar bağımlısı gençlerin tedavisi için klinik açtığını düşünün! Güler misin, ağlar mısın?

Bir başka kumarhanecinin (Spor Toto) sitesine giriyorsun, sitenin alnında Mustafa Kemal’in bir sözü: “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.”

Spordan kumar devşirip milyonları bağımlı yapan zeka ile ahlak arasındaki ilişkiyi benim aklım almadı. Yine de bu ülkede Mustafa Kemal sevgisinin nelere kadir olduğunu anlayabiliyorum, çok şükür.

Spor Toto’nun kaç yüz bayisi (kumar/haram istasyonu) var bu ülkede, sitesinde gezindim ama göremedim. “Elektronik Bayiler” diye bir sekme var. İşte asıl tehlike de bu sanal kumar kapısı. Burada altı sanal bayi var. Fenerbahçe futbol kulübünün formasından tanıdığım birine (Nesine) bakalım.

Bu sanal kumarhane sahipleri 2009 yılından bu yana büyük bir sevginin ve ilginin merkezindeki futbol kulüplerine sponsor olarak kumarın reklamını yapmış, meşru ve normal kabul edilmesi için para üstüne para akıtmışlar. Ama nasıl paralar? Haram paralar.

Eskişehirspor, Kayserispor gibi takımlardan başlayıp kumar pastasını büyüttükten sonra Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe gibi en büyük taraftara sahip futbol kulüplerine reklam vermişler.

Başlıktaki soruya dönersek: Kumara prim vermeden, harama bulaşmadan futbol oynamak, futbol seyircisi, taraftarı olmak mümkün değil mi?

Milyonlarca taraftar var, pek çok taraftar grubu var, kim çıkıp şu şerhi koyuyor: Futbolu seviyorum, takımımı seviyorum ama kumarın reklamını yapmak, kumara prim vermek, ilgime-sevgime, ayırdığım vakte haram bulaştırmak istemiyorum.

Futbolu da esir almış kapitalizm gibi bir canavarı ortadan kaldırmaktan bahsetmiyorum, yalnızca çok kaba bir şekilde gözümüze sokulan, binlerce insanın ve ailenin yıkımına yol açan kumar pisliğini bertaraf etmekten bahsediyorum. Zor olmasa gerek.

Üzerinde kumar reklamı olan bir formayı giymem diyen bir sporcuya rastlayamadığımız için Muhammed Ali efsanesi devam ediyor. Sporun dışına çıkacak, kirli ise oyun, o oyunu bozacak, bir insan olarak duygu ve düşüncelerini ifade edebilecek, sektörün kölesi olmayacak, “köle efendilerinin” çizdiği dar çemberin dışına çıkabilecek ve kendi kimliği, kişiliği ve farkı ile var olma hakkını kullanacak. İfade özgürlüğünü kullanacak. Kullandırmıyorlarsa çekip kapıyı çıkacak. Hayat spordan çok daha büyük değil mi sonuçta.

Sporu harama bulayanlara, gençleri kumar gibi bağımlılıklara teşvik edenlere kim itiraz edecek? Büyük patron, esas işletme sahibi değil, bizim gibi sıradan ama bir araya gelen, pekala hayırlı bir dalga oluşturabilecek insanlar.

Devamını Okuyun

GÜNDEM