Connect with us

Söyleşiler

Filistin İslami Cihad’ı: “Oslo Bitti”

Yayınlanma:

-

Drop Site News’in özel haberinde İslami Cihad’ın üst düzey liderlerinden Dr. Muhammed el-Hindi; 7 Ekim’i, İsrail’e karşı savaşı ve Trump’ın mı yoksa Biden’ın mı Filistin için daha iyi olacağını Jeremy Scahill ile tartışıyor.

Jeremy Scahill: Dr. Muhammed el-Hindi, bu röportajı yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Batılı bir muhabirin Filistin İslami Cihadı’nın liderlerinden biriyle röportaj yapabilmesi alışılmadık bir durum. Örgütün siyasi ideolojisini ve hedeflerini açıklar mısınız?

Muhammed el-Hindi: Merhametli ve şefkatli olan Allah’ın adıyla. Her şeyden önce, İslami Cihad genellikle savaşan bir grup olarak algılanır. Ancak bu izlenim doğru değildir. Hareketimiz, kuruluşunun ilk aşamalarında İsrail’e karşı aktif bir mücadeleye girmeden önce kendi vizyonunu ve anlayışını geliştirmeye çalışmıştır. Siyasi gerçekliğe dair bir vizyon, İslam dünyasını ve bölgenin tarihini anlamak. Yani silaha sarılmadan önce entelektüel bir tartışma olarak başladı. Ancak sonuçta yaptığı analiz, İsrail’i kurma projesinin Batılı bir proje olduğu yönündeydi. Batı’nın Yahudilerle sorunları vardı. Kısacası, antisemitizmin Doğu’da var olmayan bir Avrupa sorunu olduğu söylenebilir. Ancak bu sorun Filistin halkı ve bölge pahasına çözüldü. Siyonist proje ilk etapta Yahudilerle ilgili değildir. Aksine, bölgeyi kontrol etmeyi ve bağımsızlığını ve gelişimini engellemeyi amaçlayan bir Batı sömürgeleştirme projesidir.

Siyonist projenin özünde bu var. Bizim Yahudilerle tek başına bir sorunumuz yok. Bizim sorunumuz daha ziyade 1948’de kaynaklarımızı ve vatanımızı gasp ederek bizi yerimizden etmeye dayanan ırkçı bir hareket olarak Siyonizm ile. Bu, İslami Cihad hareketinin üzerine kurulduğu kurucu siyasi vizyondu. Bizim vizyonumuz Filistin halkının kültürünü, tarihini ve inancını oluşturan İslam’a dayanıyordu.

Bu vizyona, siyasi gerçekliğe ve İslam tarihine ilişkin bu anlayışa dayanarak hareket kuruldu. Bu tartışma 1970’lerin ortalarında Mısır üniversitelerinde öğrenciyken erken bir aşamada başladı. Ancak bu vizyon, işgal altındaki Gazze Şeridi’ne döndüğümüzde tercüme edildi. İşgal olduğu için direnişin olması zorunluydu. Böylece İslami Cihad, Mısır üniversitelerinden döndükten sonra 1980’lerin başında direnişe başladı.

Dolayısıyla direniş, işgalin varlığına dayalı olarak ortaya çıktı. Dindar, Müslüman bir halk olarak direnişimizi anlayışımıza, tarihimize ve inancımıza dayandırıyoruz. Bu nedenle bazıları İslami Cihad’ı, İslami aşırılık ile o dönemde El Fetih ve Filistin soluna dayanan ulusal hareket arasında bir yerde duran bir hareket olarak tanımladı. Kısacası biz, kökleri halkımızın inanç, kültür ve itikadına, yani İslam’a dayanan ulusal bir Filistin direniş hareketiyiz.

Jeremy Scahill: Filistin İslami Cihad’ın ulusal bir direniş hareketi olduğunu söylediğinizde silahlı mücadeleden bahsediyorsunuz.

Muhammed el-Hindi: Hayır, İslami Cihad fikrinden bahsediyorum.

Jeremy Scahill: O halde söyledikleriniz bağlamında bir direniş grubunun ne olduğunu nasıl tanımlıyorsunuz?

Muhammed el-Hindi: İşgal olduğu sürece direniş de olmalıdır. Biz direnişimize 1948’deki Nakba ve ardından 1967’de Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nin işgali ile işgalin varlığında başladık. Biz Gazze Şeridi’nde ortaya çıktık ve hareket daha sonra işgal altındaki Batı Şeria’ya yayıldı. İşgal, tüm dünyanın görebileceği uygulamalarda bulunuyordu. Ancak ne yazık ki sessiz kaldılar çünkü Siyonist proje nihayetinde Batılı bir projedir. Bu nedenle 1987’de, Birinci İntifada’da, dönemin İsrail Başbakanı Rabin döneminde, ayaklanmaya katılan çocuklara karşı son derece baskıcı bir politika olan ‘kemik kırma’ politikasını kullandılar. Kelimenin tam anlamıyla, bir asker bir çocuğun elini bir taşa tutuyor ve ardından başka bir taşla kırıyordu. Kelimenin tam anlamıyla uygulanıyordu. Dolayısıyla İsrail’in uyguladığı bu şiddet altında büyüdük ve bu da direnmeyi gerekli kıldı.

Jeremy Scahill: Ama örneğin Filistin İslami Cihadı seçimlere katılmıyor.

Muhammed el-Hindi: Bu doğru değil. Filistin Üniversitelerindeki öğrenci seçimlerine katılıyoruz. Sendikaların seçimlerine katılıyoruz, tüm Filistinli sendikaların: doktorlar, öğretmenler, avukatlar, mühendisler. Tüm sendikaların. Yaklaşık 13 sendika. Ve bazı başka sendikaların kurulmasında da inisiyatif aldık. Ancak bu izlenim ya da algı 2006 Filistin yasama konseyi seçimlerine katılmadığımız için oluştu. Katılımdan kaçınmanın kendisi de bir katılım biçimi, bir siyasi duruş biçimidir. Ulusal düzeyde bazı temel ilkelerden taviz veren Oslo Anlaşması’na karşı bir pozisyon aldık; bu anlaşma, Filistin halkına danışılmadığı gibi FKÖ’nün diğer üyelerine ve gruplarına da danışılmadığı için demokratik değildir. Bu anlaşma, Filistin halkının arkasından yapılmıştır. Dolayısıyla İslami Cihad’ın pozisyonu, bu anlaşmadan doğan herhangi bir düzenlemeyi ya da otorite seçimini boykot etmek olmuştur. Bu, kendi başına siyasi bir tutumdur. Biz diğer tüm seçimlere katılıyoruz.

Jeremy Scahill: Filistin İslami Cihad’ı ile Hamas arasındaki ilişki nedir?

Muhammed el-Hindi: İlk olarak, kurucu ilkeler açısından İslam, Filistin halkının inancını, kültürünü ve tarihini oluşturmaktadır. Müslümanlar için bir inanç, Hıristiyanlar için ise bir kültürdür. Hem Hamas hem de İslami Cihad, halkımızın inancını ve Hıristiyanlar söz konusu olduğunda kültürlerini bir çıkış noktası olarak kullanmaktadır. Ayrıca Oslo Anlaşması karşısındaki tutumumuz ve bu anlaşmayı reddetmemiz, direniş zorunluluğu ve Filistin’in temel ilkelerinin korunması konularında Hamas ile siyasi vizyonumuzun bazı yönlerinde hemfikiriz. Öte yandan vizyonumuzla ya da seçimler gibi bazı siyasi konularla ilgili anlaşmazlıklar da var. Bizim bir duruşumuz vardı, Hamas’ın farklı bir duruşu vardı vs. Yani bazı siyasi konularda İslami Cihad Hamas’tan farklı bir pozisyona sahip. Geçmişte farklılıklarımız daha belirgindi. Ancak zamanla iki hareket arasındaki anlaşmazlıkların kapsamı azalmaya başladı.

Jeremy Scahill: Size Aksâ Tûfânı Operasyonu’na giden iki yıllık dönemi sormak istiyorum. 2021 yılında İsrail’in Gazze’ye yönelik bombardıman kampanyası vardı. Bunu takip eden iki yıl boyunca da İsrailliler İslami Cihad liderlerini hedef almaya ve onlara suikastlar düzenlemeye devam etti. Belki de bu dönemi ve hareketinizin 2021’deki yoğun savaşın sonundan 7 Ekim 2023’e kadar İsrail’in saldırılarını nasıl deneyimlediğini anlatarak başlayabiliriz. Ayrıca, İslami Cihad, İsrail’e roket saldırıları düzenliyordu ve Hamas büyük ölçüde bunun dışında kalıyordu ya da en azından doğrudan katılmadıklarını söylüyordu. İslami Cihad’ı kınamıyorlardı ama buna katılmadıklarını söylüyorlardı.

Muhammed el-Hindi: Öncelikle İsrail, Filistin direniş hareketlerinin askeri ya da siyasi liderlerini ortadan kaldırmanın bu hareketleri etkileyeceği yanılsaması içinde. Belirttiğiniz iki yıl içinde İslami Cihad bir suikast dalgasına, aslında üç dalgaya maruz kaldı. Dolayısıyla İslami Cihad, Filistin halkını savunmak ve askeri yapı Kudüs Tugayları’ndaki liderlere karşı işlenen bu suçlara karşılık vermekle meşgul oldu. Hamas, bu üç çatışma sırasında müdahale etmedi. Ancak dediğiniz gibi Filistin direnişini ve roket fırlatılmasını kınamadı. Nitekim siyasi pozisyonunda İslami Cihad’ın yanında durarak bunun Siyonist suçlara karşı normal bir yanıt olduğunu ifade etti. Bazıları, özellikle İsrail’de ve bazı bölgesel medya kuruluşları, Hamas’ı İslami Cihad’ı terk ettiği için küçük düşürmeye çalıştı ve yönetiminden sorumlu olduğu için Gazze’ye yönelik Siyonist saldırıyı savuşturmaya yardımcı olabileceğini söyledi. Ancak şunu açıklığa kavuşturmak isterim ki İslami Cihad, müdahale olmaksızın uzun süre İsrail’e karşı koyma ve cevap verme kapasitesine sahipti. Eğer Hamas bunu yapabilecek kapasitede olmasaydı, katılmadığı için onu suçlayabilirdik ama İslami Cihad bunu yapabilecek kapasitede olduğunu kanıtladı ve İsrail, Kahire’de İslami Cihad hareketiyle müzakerelere girmek zorunda kaldı. Mısırlılarla bu müzakereleri ben yürütüyordum. Bir anlaşmaya vardık. Gözlemciler bu olayı Hamas ile İslami Cihad’ın arasını açmak için kullanmasınlar. Aksine İslami Cihad Hamas’ın pozisyonunu anladı ve üç çatışmada bu savaşı tek başımıza yönetebileceğimize karar verdi ve oldukça da iyi yönettik.

7 Ekim Operasyonu

Jeremy Scahill: Aksâ Tûfânı Operasyonu nasıl ortaya çıktı? Bu fikri kim ortaya attı? İslami Cihad ya da Hamas’tan mı geldi yoksa İsrail’e verilecek olası yanıtları ya da bir tür saldırı başlatmanın olumlu ve olumsuz yanlarını değerlendiren ortak bir komite mi vardı? Bunun nasıl organize edildiğini anlamaya çalışıyorum.

Muhammed el-Hindi: Hamas ya da daha doğru bir ifadeyle El-Kassam, Aksâ Tûfânı için hazırlanıyordu ve kimsenin bundan haberi yoktu. Bir gün önce, 6 Ekim’de biz İslami Cihad olarak İslami Cihad hareketinin yıldönümünü kutladık. Kutlamaya binlerce kişi katılmıştı ve herkes gibi biz de gafil avlanmıştık. Ancak Tûfan’ı öğrendikten çok kısa bir süre sonra bu savaşa girdik. Bir direniş hareketi olarak saldırganlığa derhal karşı koymak bizim görevimizdi.

Jeremy Scahill: Sadece açıklığa kavuşturmak için: İslami Cihad’ın, hatta özel kuvvetlerinin bile, çitlerin ve duvarların yıkıldığı sabaha kadar bu olayın planlanmasına hiç dâhil olmadığını mı söylüyorsunuz?

Muhammed el-Hindi: Doğru.

Jeremy Scahill: Kuvvetleriniz savaş alanına girmeye başladığında, özellikle askeri üsler olmak üzere İsrail’in kontrol alanlarının ne kadar derinlerine inebildiklerine şaşırdınız mı?

Muhammed el-Hindi: Bütün dünya şaşırdı! İsrail askeri birlikleri bir anda buharlaştı.

Jeremy Scahill: Operasyonlar başladıktan sonra İslami Cihad’ın askeri komutanları sahadaki adamlarına emir verebiliyor muydu? Plânlamaya katılmadıkları düşünüldüğünde, askerleriniz savaşa girdikten sonra İslami Cihad onlar için yönergeler ya da hedefler yayımladı mı? O zaman savaşa katılan İslami Cihad güçlerine emirler nasıl veriliyordu?

Muhammed el-Hindi: Başlangıçta hareketimizin askeri komutanları çatışmaya girme emri vermeye başladı. Kısa bir süre sonra İslami Cihad’ın Kudüs Tugayları da savaşa katıldı ve çatışmalar başladı. Bir direniş hareketi olarak bizim görevimiz işgale ve bu saldırganlığa karşı savaşmaktı. Ne zaman bir çatışma çıksa Kudüs Tugayları rolünü üstlenir ve çatışmaya girer.

Jeremy Scahill: Medyadaki ilk haberleri izlemeye başladığınızda -ilk haberlerin bazılarında çoğu sivil, iki bin kişinin öldürüldüğü söyleniyordu, ancak daha sonra bu sayılar azaltıldı ve sivillerin yanı sıra çok sayıda İsrail askerinin de öldürüldüğü anlaşıldı- İsrail devletinden bu operasyonlara nasıl bir tepki bekliyordunuz?

Mohammed Al-Hindi: İsrail’in yalan üzerine kurulu olduğunu biliyoruz ve bu da bir başka yalandı. Başından beri Batı’ya yönelik çok sayıda yanıltıcı bilgi olduğunu fark ettik. Elbette güçlü bir karşılık verileceğini bekliyorduk. Ancak zaman içinde bu yalanlar ortaya çıkmaya başladı. İsrail’in 7 Ekim’e verdiği yanıt herhangi bir yasaya tabi değildi. Ne askeri yasalar ne işgal yasaları ne de herhangi bir yasa… Zamanla, şimdiye kadar kimsenin bilmediği daha fazla suçun ortaya çıkacağına inanıyorum. Özellikle de Gazze’nin hemen dışında tutuklanan ve birçoğu sahada infaz edilen tutuklularla ilgili olarak.

Jeremy Scahill: Sizce 7 Ekim operasyonlarının doğrudan hedefleri neydi?

Muhammed el-Hindi: Birincisi; bu, çatışmanın başka bir bölümü. Bu şekilde patlak verdi ama 1948’den bu yana devam eden uzun, acı ve kanlı çatışmanın bir başka bölümü. 1948 derken çok büyük suçların işlendiği Nakba’dan bahsediyoruz. Yaklaşık 500 Filistin köyü yok edildi. Filistin halkı 1948’den beri savaşıyor. Bilirsiniz ya da bilmezsiniz, en az bir şehidi olmayan Filistinli aile yoktur. İsrail’in Batı dünyasını yanıltmak için uydurduğu tüm yalan haberler ortada ama Batı bunu kabul ediyor ve istiyor çünkü İsrail’i bölgede bir kontrol ve hegemonya projesi olarak tutmak istiyorlar. İşte 7 Ekim’de yaşananlar bu suçların bir uzantısıdır. Aynı zamanda Filistin halkının yok edilemeyeceğinin de kanıtıdır. Kısacası İsrail ve ABD sadece Gazze’de değil her yerde Filistin davasını tamamen bitirmek istiyordu.

Filistin halkının haklarını göz ardı eden ve bölgede Filistin halkının haklarından uzak güvenlik ve ekonomik ittifaklar kurarak bölgeyi güvenlik açısından düzenlemeyi amaçlayan İbrahim Anlaşması’ndan sonra işler daha da netleşmeye başladı. Açıkçası, Filistin halkı ölmedi ve kendilerini ve haklarını savunmaları bekleniyordu. Haklarını tam olarak almadıkları sürece bölgede daha fazla kandan başka bir şey olmayacaktır. Aksâ Tûfânı’nı bu bağlamda anlamalıyız: 7 Ekim bağlamında değil, 1948 bağlamında.

Jeremy Scahill: Bu operasyonlar için neden özellikle bugünün seçildiğine dâir bir fikriniz var mı?

Muhammed el-Hindi: Bu, El-Kassam’ın takdirinde olan bir konu. Ancak şunu söyleyebilirim ki Gazze 17 yıldır abluka altında. Batı Şeria ve Gazze’de işlenen suçlar var. Siyonist düşmandan farklı olarak bölge için yeni bir düşmanın icat edildiği bölgesel bir siyasi ortam var. Biz bunu, bu bağlamda anlıyoruz. Dolayısıyla savaşan bir grup düzenlemelerini yapar, kararını alır ve uygun koşullar hakkında hüküm verir. Kuşkusuz koşullar gerçekten de uygundu.

Jeremy Scahill: Size 7 Ekim’de sivillerin esir alınmasıyla ilgili bir soru sormak istiyorum. Hamas yetkilileri bana, güçlerinin asker olmayan kadınları ya da çocukları esir olarak Gazze’ye geri götürmek için herhangi bir emir almadığını söyledi. Hamas bana, esasen Gazze’yi çevreleyen çit ve duvar yıkıldığında ve ikinci ve üçüncü dalga insanlar geldiğinde -buna sıradan insanlar ya da operasyona resmi olarak katılmayan insanlar da dahildi- İsrailli sivilleri Gazze’ye geri götürmeye başladıklarını ve ardından Hamas’ın esasen bu insanları bulması ve İsrail’e iade etmeyi teklif etmesi gerektiğini söyledi. Gazze’ye götürülen sivillerden ne anlıyorsunuz?

Muhammed el-Hindi: Hamas bunu zaten ilan etti. İslami Cihad’da bir erkek çocuğumuz ve yaşlı bir kadınımız vardı. Erken bir aşamada bir bildiri yayımladık ve güvenlik koşullarının uygun olması halinde her ikisini de karşılıksız olarak serbest bırakmak istediğimizi söyledik. Bu o zaman kamuoyuna açıklanmış ve filme alınmıştı. Yani, evet, bu mesele vardı, özellikle de çocukların, kadınların ve yaşlıların yanlışlıkla içeri alınması. Biz pozisyonumuzu beyan ettik, kayıtlara da bakabilirsiniz. Dedik ki bu insanlar bizim gözetimimiz altında ve bir videoda göründüler, çocuk ve yaşlı kadın ve güvenlik koşulları elverdiği takdirde onları bu şekilde bırakmaya hazırdık. Daha sonra ilk anlaşma dahilinde serbest bırakıldılar.

Jeremy Scahill: Sizce tarih, 7 Ekim olaylarını ve o tarihten bu yana geçen ayları nasıl görecek?

Muhammed el-Hindi: İsrail için 7 Ekim’de siyasi, askeri ve istihbarat olmak üzere her düzeyde büyük bir stratejik başarısızlık yaşandı. Bu aynı zamanda İsrail’in koruyucuları için de bir başarısızlıktı. Bunu takip eden dokuz ay da sivillere karşı işlenen suçlar, Gazze’nin yerle bir edilmesi, aç bırakma politikasının uygulanması nedeniyle daha büyük bir başarısızlıktı. Tüm bunlar askeri ve ahlaki başarısızlığa eklendi. İsrail’in imajı zedelendi. Yıllarca dünyaya sattığı mağduriyet imajı sona erdi. Aranan bir suçlu haline gelmiştir. Dolayısıyla İsrail hem imaj ve söylem düzeyinde hem de ahlaki düzeyde kaybetmiştir. Dahası, ordu hiçbir hedefine ulaşamadı ve tükendi. Dolayısıyla birbirini takip eden aylar askeri, siyasi, ahlaki ve İsrail’in imajı açısından her düzeyde daha fazla başarısızlığa neden oldu.

Jeremy Scahill: Siz İslami Cihad’ın baş siyasi müzakerecisisiniz. Ateşkes ya da Gazze kuşatmasının sona erdirilmesi müzakerelerine doğrudan katılıyor musunuz?

Muhammed el-Hindi: Bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum. Bu müzakerelerde biz direniş grupları olarak Hamas’ı müzakereleri yürütmekle görevlendirdik. Çeşitli nedenlerden dolayı Hamas’ın müzakereleri yönetmesi konusunda anlaştık. Hamas’ın bu müzakerelerde pes etmeyeceği konusunda bize güvence verildi çünkü Hamas, İslami Cihad’dan daha fazla hedefte.

Dolayısıyla bu müzakerelerde İsrail’den, ABD’den ya da başkalarından belgeler sunuluyor. Hamas, bu belgeleri bize sunar, biz de bunları tartışır ve geri bildirimde bulunuruz. Buna dayanarak Hamas yanıt verir. Yani yanıt Hamas’ın değil, direnişin ve gruplarının yanıtıdır.

Hamas, direniş grupları tarafından görevlendirilen baş müzakerecidir. Direniş gruplarıyla yapılan önerileri tartışır ve direniş gruplarının görüşünü yansıtan bir yanıt verir. Hamas gruplar adına müzakere etmekle görevli ve yetkilidir.

Diğer bir nokta ise İsrail’in müzakereler konusunda direniş gruplarının arasını açmaya çalışmasıdır. Netanyahu, yaklaşık dört ay önce BM temsilcisinden Kudüs’te kendisiyle görüşmesini bizzat istedi. Netanyahu ve müzakere ekibi temsilciden, Lübnan’a gitmesini ve İslami Cihad ile görüşerek Netanyahu’nun İslami Cihad ile doğrudan müzakerelere girmeye hazır olduğu ve esir değişimi konusunda onlarla bir anlaşmaya varma konusunda yumuşak davranacağı mesajını iletmesini istedi.

Yaklaşık üç ay önceydi, BM temsilcisi Lübnan’daki kardeşlerimizden biriyle, İslami Cihad yetkilisiyle görüşmeye geldi ve Netanyahu’nun mesajını iletti. Netanyahu’nun Hamas ve İslami Cihad arasında bir çatlak yaratmaya çalıştığını fark ettik ve ona bu fırsatı vermedik. Bunu o zaman duyurduk ama bu konuda büyük bir yaygara koparmaya çalışmadık. Lübnan gazetesi el-Ahbar’da bu konudan bahsettik. Ertesi gün bazı İsrail gazeteleri bu konudan bahsetti. Bazı bölgesel güçler de İslami Cihad’ı toplantılara ve görüşmelere davet etmeye çalıştı ama biz o kapıyı da kapalı tuttuk. Yani bir delegasyon oluşturup ziyaretler yapmak istedik ama bireysel müzakereler başlatmaya çalıştıklarını fark ettik ve bu teklifleri geri çevirdik.

Tek Devlet mi, İki Devlet mi, Yoksa Sürekli Savaş Hâli mi?

Jeremy Scahill: Filistin’in diğer bölgelerinde, işgal altındaki Batı Şeria’da ve başka yerlerde de güçleriniz var. 7 Ekim’in hemen ardından Gazze dışındaki diğer bölgelerde neden koordineli ayaklanmalar olmadığını merak ediyorum. Bunun stratejik bir karar mı olduğunu yoksa İslami Cihad liderliğinin güçlerini geride mi tuttuğunu merak ediyorum. Bu operasyonun neden Filistin’in diğer bölgelerine yayılmadığını anlamaya çalışıyorum.

Muhammed el-Hindi: Batı Şeria’da direniş var, tırmanıyor ve İslami Cihad da buna katılıyor hatta ona öncülük ediyor. Batı Şeria’da her gün tutuklamalar oluyor. Tutuklamaların ve diğer suçların işlenmediği bir gün bile geçmiyor. Batı Şeria’da 7 Ekim’den bu yana 500’den fazla şehit verildi ve binlerce yaralıya ek olarak yaklaşık 10.000 kişi gözaltına alındı. Yani Batı Şeria gerçekten de katılıyor ancak Gazze’de işlenen suçların büyüklüğü nedeniyle bu durum medyada pek yer bulmuyor.

Uluslararası alanda da Lübnan’da ve Kızıldeniz’de, Yemen’de başka açık cepheler var. Onların cepheleri Gazze cephesini destekliyor. Gazze Şeridi’ne yönelik saldırı durana kadar bu cephelerdeki savaşın bitmeyeceğine karar verdiler. Lübnan’da mülteci kampları olduğu için İslami Cihad, Lübnan’da da mevcuttur ve Lübnan’daki bu çatışmanın bir parçasıdır ancak bu cephenin ana bölümünü Hizbullah oluşturmaktadır.

Jeremy Scahill: Bu noktada tam bir intifada için koşulların mevcut olduğunu düşünüyor musunuz?

Muhammed el-Hindi: Batı Şeria’da siyasi ufkun kapalı olduğuna inanıyorum. İsrail’de, hükümet üyelerinin ya da bileşenlerinin programının kamuoyu tarafından bilindiğine inanmayan aşırılık yanlısı bir hükümet var. İsrail Maliye Bakanı Smotrich, Filistinliler için seçeneklerin ya tamamen teslim olmak ve İsrail için işçi olarak çalışmak ya yerlerinden edilmek ya da öldürülmek olduğundan bahsediyor. Buna “çözüm programı” diyorlar. Bu, ilan edilmiş bir program ve bu Siyonist hükümetin temel bir parçasıdır. İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir de benzer bir programa sahip. Yani bir Filistin devleti için siyasi ufuk tıkanmış durumda ve Filistin halkı bunu biliyor. Öte yandan İsrail’in Gazze Şeridi’nde işlediği suçların büyüklüğü, bunların bölgede demokrasi vahası olduğunu iddia eden bir devletten ya da kanun ve kurallarla yönetilen bir ordudan gelemeyeceğini göstermiştir. Aksine sivilleri, kadınları ve çocukları öldüren ve liderleri savaş suçlarından uluslararası mahkemelerde yargılanan bir katiller ve suçlular çetesidir. Dolayısıyla engellenen ufuk ve bu suçların büyüklüğü tam olarak bir intifadaya yol açmaktadır.

İntifadanın şu anda Batı Şeria’da aldığı biçim, İsrail’in büyük güvenlik baskısı nedeniyle halkın çok az katılımını içeriyor. Daha önce de belirttiğim gibi, düşman hapishanelerinde 10,000’den fazla tutuklu var. Ayrıca operasyonlar da durmuş değil. Bu insanların aileleri, destekçileri, örgütleri yok değil; aynı şey tutuklular için de geçerli. Bu büyüklük, umarım yakın gelecekte büyük bir halk ayaklanmasına zemin hazırlar.

Şunu da eklemek isterim ki Batı Şeria’da ne Hamas var ne de 7 Ekim! Batı Şeria’da var olan Oslo’dur. Bununla birlikte, Batı Şeria’da yerleşimcilerin saldırıları olağan bir durumdur. Binlerce yerleşimci, Siyonist ordu ve polis de dahil olmak üzere tüm resmi yapılardan uzakta silahlandırılıyor. Bunlar Ben-Gvir’in milisleridir. Batı Şeria’da işlenen suçların eşi benzeri görülmemiştir. Bugün inşa edilen ve tanınan yerleşimler, radikal İsrail hükümetlerinin bile tanımayı reddettiği keyfi yerleşimci kümelenmeleridir. Bununla birlikte şimdi yasallaştırılıyorlar.

Gazze’de Filistinliler öldürülüyor. Batı Şeria’da ise yerleşime dönüştürülen topraklarını ve geçim kaynaklarını kaybediyorlar. Bu yüzden Batı Şeria’daki durum patlayacak ve bunun büyük kanlı bir çatışma olacağına inanıyorum. Batı artık görmezden gelip Gazze’den ve Gazze’nin yönetiminden bahsediyor ama İsrail ve Netanyahu, Filistin Yönetimi’nin Gazze’deki varlığını dahî reddediyor. Batı Şeria’da, Oslo Mutabakatı uyarınca çalışan ve kendisini sözde “güvenlik koordinasyonu” ile sınırlayan Filistin Yönetimi’nden uzak alternatifler üretmeye çalışıyor. Dolayısıyla ufuk, tamamen kapatılmıştır. Batı Şeria’daki çatışma kanlı olacak. O zaman Batı dönüp “iki devletli çözüm” diyecekti. Ancak bu çok saçma çünkü sahada gördüklerimiz, duyduğumuz ve hiçbir değeri olmayan ifadelerden daha alâkalı.

Jeremy Scahill: Herhangi bir muhabirin herhangi bir Filistinliye sorduğu en klişe soru şudur: “İki devletli çözüm hakkında ne düşünüyorsunuz?” Ancak Biden yönetiminin dayattığı şey, bu! Hamas yetkilileriyle görüştüğümde, Filistin halkının demokratik iradesinin 1967 sınırları boyunca bir devlet kurması halinde Hamas’ın buna engel olmayacağını söylüyorlar. İslami Cihad’ın bu konudaki tutumu nedir?

Muhammed el-Hindi: Bu gerçekçi bir soru değil. Hiçbir şey bu soruya bağlı değil. Yaser Arafat, Oslo Anlaşmalarını imzalayarak iki devletli çözümü kabul etti ve FKÖ’nün başkanıydı; onun adına imza attı. 31 yıl sonra Filistin devletinin kurulacağı varsayılan topraklar ikinci İsrail oldu. Yerleşimcilerin devleti haline geldiler. Öyle görünüyor ki iki devletli çözüm, 1948’deki ilk İsrail devleti ve 1967’deki ikinci İsrail devleti ile ilgiliydi.

Gazze bile 17 yıldır boğucu bir abluka altında çünkü 2,5 milyon Filistinlinin yaşadığı bu dar toprak parçası olan Gazze’yi kimse istemiyor. Dolayısıyla Batı, iki devletli çözüm sorusuyla birlikte şunu soruyor: “İki devletli çözüm konusunda Hamas’ın tutumu nedir?” Ancak Yaser Arafat 31 yıl önce zaten iki devletli çözüme imza atmıştı ve bu da boşunaydı. Bazı gazeteciler İslami Cihad’ın iki devletli çözüm konusundaki konumunu soruyor ancak kimse hükümeti oluşturan ve Knesset üyesi olan ve Filistin davasının ortadan kaldırılması ve Filistin halkının tamamının yerinden edilmesi çağrısında bulunan İsrailli partilere sormuyor! Dolayısıyla Filistin halkını sınamaya, “İki devletli çözüm konusunda hiziplerin tutumu nedir?” diye sorarak karşı çıkıyoruz. Bu mantıklı değil.

Öte yandan Hamas, bazen Gazze Şeridi’ni yönettiği için bu soruyu yanıtlamak zorunda kalıyor ve herkes Hamas’a “Ya Filistin halkının isteği olsaydı?” diye sormak istiyor ama İsrail bu çözümü reddediyor, buna itiraz ediyor ve direniyor. Filistin devletinin toprakları olması gereken topraklarda devlet inşa ediyor. Şimdi bazıları tek devletli çözüm öneriyor. Eğer gerçekten demokrasiye meraklılarsa, tarihi Filistin’in dört bir yanında işgal edilen topraklarda bir Filistinli nüfus var. Peki, ya devlet yönetimi? Neden kimse tüm vatandaşların aynı haklara sahip olduğu bir devleti sormuyor?

Dolayısıyla prensip olarak direniş gerektiren bir ulusal kurtuluş aşamasında olduğumuza inanıyorum. İster İsrail’de ister Batı’da, özellikle ABD’de Filistin sorununu çözmeye istekli bir ortak olduğunda ancak o zaman konuşabilirler. Şimdilerde iki devletli çözümden bahsetmek Filistin halkına, sanki ABD yönetimi ve Batı iki devletli çözüme meraklıymış gibi yanılsamalardan başka bir şey sunmuyor. Amerikalı büyücü, bunu Aksâ Tûfânı’na atmak için cebinden çıkardı. Bu kadar! Hatta iki devletli çözümün ortağı olan Filistin Yönetimi’nden bile söz etmiyorlar, yenilenmiş bir otoriteden bahsediyorlar. Yeni bir otoriteden bahsediyorlar ve kimse bunun ne olduğunu bile bilmiyor ancak İsrail bu öneriyi reddediyor.

İsrail ordusunun Gazze Şeridi’ni yeniden işgal edeceğini söylüyor ancak güvenlik kaygıları ve geri dönüşün ağır maliyeti nedeniyle İsrail, Gazze yönetiminde bir tür ajan bulmak istiyor ve bunlar başarısız olduğunda Blinken mesela “İşgali kabul etmiyoruz, Gazze’yi Hamas’ın yönetmesini kabul etmiyoruz, kaosu kabul etmiyoruz!” diye bir açıklama yapardı. Lütfen bize söyleyin, alternatif nedir? Bir öneride… Dolayısıyla sorun ne Filistin halkının ne de Filistinli grupların bu soruyu yanıtlamasında değil. Sorun temelde İsrail’in bize hiçbir hakkımızı vermek istememesi ve Amerikan yönetiminin İsrail’in bu pozisyonunu desteklemesi ve birçok nedenden dolayı bu tıkalı ufukla yüzleşmeye cesaret edememesidir.

Bizim sorunumuz bize yapılan haksızlıklardan, bize yapılan saldırılardan kaynaklanıyor. Bizim sorunumuz Yahudilerle değil, Amerikalılarla da değil. Bu adaletsizliktir. Yani Netanyahu Filistin’in en yüksek minaresine, yani Mescid-i Aksâ’nın minaresine çıkıp İslam’ı benimseseydi sorun bitmezdi. Netanyahu ve İsrail ile sorunumuz, topraklarımızı işgal etmeleri, insanlarımızı öldürmeleri ve bize karşı saldırganlık yapmalarıdır. İslam’ı kabul etse bile sorun hâlâ devam edecekti. Amerikalıların bunu anlaması gerekiyor.

Jeremy Scahill: Sizin bakış açınızdan kabul edilebilir bir çözüm nasıl görünür?

Muhammed el-Hindi: Bakın, bazı temel kurallar üzerinde anlaşalım. 76 yıl sonra Filistin halkı pes etmedi ve Aksâ Tûfânı’nı başlattı. İsrail, çatışmanın yalnızca ırkçılık ve kin dolu bir kararlılıkla sona erdirilmesine inanan, benzeri görülmemiş radikal bir hükümet tarafından yönetiliyor. Bu durum işleri uzlaşmaz bir konuma getiriyor.

Biz Filistinliler olarak -bir direniş grubundan, İslami Cihad’dan ya da Hamas’tan bahsetmiyorum- haklarımızı elde etmedikçe bölgede istikrar olmayacak. Bütün dünya değişiyor. Filistin meselesini etkileyen ve bundan etkilenen uluslararası çatışmalar sürüyor. Bölge de değişiyor. Bugün bölge, Arapların Filistin halkına sırt çevirdiği ve her şeyin bittiği on yıl önceki gibi değil. Artık Filistin davasını destekleyen arka cephelerin olduğu açık. Filistin’in iç ortamı da değişiyor.

Otuz yılı aşkın bir sürenin ardından Oslo bitti. Filistin Yönetimi artık bir güvenlik aracı olarak kullanılıyor. El Fetih seçmen kitlesinin de İsrail’e karşı çatışma içinde olduğu ve Filistin otoritesinin tutumundan memnun olmadığı açıktır. Gazze’deki Filistin direnişi dokuz aydır Gazze’de varlığını sürdürüyor ve hâlâ iyi durumda ve kimsenin beklemediği bir şekilde direnmeye hazır. Filistin davası hakkında konuşurken tüm bu değişikliklerin dikkate alınması gerekiyor. Üzerinde anlaşmaya varılan Filistin halkının hakları, en azından Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir devleti içeriyordu. Bu, Filistin halkının ilk aşama olarak kabul edebileceği asgarî miktardır. Bölgede aramızda yaşayan Yahudilere karşı değiliz ama bölgeyi kendi çıkarları ve müttefiklerinin çıkarları doğrultusunda hakimiyet altına alamazlar, kontrol altına alamazlar, yönetemezler ve güvenlik açısından düzenleyemezler. Bu bölgenin, kendisinden vazgeçmeyecek hakları olan insanları var.

Yaşadığımız tüm acılara rağmen zaman Filistin halkının lehine işliyor. İsrailli liderlerin zihnindeki tüm bu yanılsamalar, bölgedeki ve dünyadaki yeni gerçeklik karşısında paramparça oluyor.

Jeremy Scahill: Avrupa’dan, Amerika Birleşik Devletleri’nden, Avustralya’dan veya Güney Afrika’dan göç eden Yahudilerin bu eyalette yaşama hakkına sahip olduğuna inanıyor musunuz?

Muhammed el-Hindi: Eğer komplo kurmadılar, saldırganlık etmediler, adaletsizlik yapmadılar, bölgeyi kontrol etmedilerse onlarla bir sorunumuz yok. Onun dışında bir sorunumuz yok.

Jeremy Scahill: Mahmud Abbas ve Filistin Yönetimi şu anda hangi amaca hizmet ediyor?

Muhammed el-Hindi: Mahmud Abbas’ın Oslo Anlaşması’na aktarılmış bir vizyonu ve projesi var. Şimdi, 31 yıl sonra Mahmud Abbas’ın ve Filistin Yönetimi’nin vizyonu buharlaşıyor. İster İsrail’le siyasi ortaklık olsun ister direniş açısından tamamen önemsiz hâle geldiler. Yani tüm bu proje uzun zamandır beklenen sonuna geliyor. Filistin Yönetimi projesinin zamanla dağıldığına inanıyorum.

Birincisi, üzerine inşa edildiği asgari beklentileri karşılamadı. İkincisi; İsrail Batı Şeria’daki durumu idare etmek için sadece geçici olarak uğraşıyor oysa B Bölgesi’nde bile gerçek bir egemenliği yok! A Bölgesi’nde de gerçek bir egemenlik yok! İsrail; bu bölgelere istediği zaman giriyor, A Bölgesi’nde kimi isterse tutukluyor. Dolayısıyla zamanla Batı Şeria’da yapılacak herhangi bir kamuoyu yoklamasının, Filistinlilerin çoğunun Filistin Yönetimi’nin değil direnişin yanında olduğunu ortaya çıkaracağına inanıyorum. Yani Oslo projesi temelde Yaser Arafat ve ardından Mahmud Abbas’ın Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde bir devlete dönüşmesini umduğu şeydi. Ancak İsrail, işgalin kolay ve masrafsız olması için bunun Filistin halkını yönetecek bir araç olmasını istiyordu. Güç dengesi, İsrail’in bu hedefe, bu anlaşmayla ilgili vizyonuna ulaşmasına yardımcı oldu. Sahada Filistin Yönetimi’nin tüm egemenliğini ortadan kaldırdı ve onu Filistin topluluklarını yönetecek bir araca dönüştürdü. Sonra, Batı Şeria’nın büyük bir bölümünü yok eden o ayrım duvarını inşa etti, bu yerleşimleri inşa etti; Yahudileştirilmiş Kudüs’ü! Bu proje neredeyse bitmek üzere!

Jeremy Scahill: Filistin Yönetimi olmasaydı Filistin halkı için daha mı iyi olurdu? Onun yerini ne alacaktı?

Muhammed el-Hindi: Alternatif, Filistin’in kendi içinde bir anlaşma yapması olabilir. FKÖ kurulduğunda var olmayan temel Filistin güçleri var. Hamas ve İslami Cihad, sahadaki birincil aktif güçler olmalarına rağmen FKÖ’de değiller. FKÖ hiziplerden oluşuyor. El Fetih bir grup olarak mevcut ve etki ve seçmen kitlesine sahip. Ancak diğer grupların çoğu, önemli bir varlığı olmayan marjinal gruplardır. Filistin’in iç düzenlemeleri artık 1960’lar ve 1970’lerdeki durum yerine, gerçekler ve sahadaki aktörler üzerine inşa edilmelidir. Bu nedenle bana göre FKÖ’nün yeniden inşası, Filistin’in iç yapısının yeniden düzenlenmesine yaklaşmanın en iyi yoludur.

Jeremy Scahill: Hamas ile İslami Cihad ve İsrailliler arasındaki müzakereler Mervan Barguti’nin serbest bırakılmasıyla sonuçlanırsa, onun uluslararası alanda tanınan bağımsız bir Filistin’in cumhurbaşkanı olma adaylığını destekler misiniz? [Not: Barguti, 2002’den bu yana İsrail tarafından hapsedilen bir Filistinli direniş lideridir. İktidardaki El Fetih partisinin bir üyesi olmasına rağmen, Oslo anlaşmasını sesli bir şekilde eleştirmişti ve Hamas’la İslami Cihad, sürekli olarak onun özgürlüğünü talep etmişti. Bazen “Filistinli Nelson Mandela” olarak anılan Barguti, Filistinliler arasında bağımsız bir devletin gelecekteki başkanı olmak için yaygın olarak en popüler tercih olarak görülüyor.]

Muhammed el-Hindi: Bunu söylemek için henüz erken. Öncelikle Mervan Barguti’nin serbest bırakılması meselesi var. Elbette Filistin direnişinin liderlerinin, Mervan Barguti dâhil tüm Filistinli tutsakların serbest bırakılmasını talep ediyoruz. Daha sonra cumhurbaşkanlığına aday olup olmama meselesi El Fetih’in karar vereceği bir konu. Barguti, El Fetih’in lideri ve onu aday gösterirlerse bu tartışılabilir. Yani İslami Cihad veya Hamas, sırf serbest bırakılmasına sebep oldukları için onu desteklemeyecek veya başka bir şekilde ona karşı çıkmayacak. Onu aday gösterme görevi El Fetih’e düşüyor, sonra tüm adayları inceliyoruz ve belli anlaşmalara varıyoruz. Yani bu oldukça erken. Ancak şunu söyleyebilirim ki İslami Cihad olarak kendi içinde birlik içinde, sağlam, güçlü ve uyumlu bir Fetih’e sahip olmak istiyoruz.

Direniş Ekseni

Jeremy Scahill: Medyada, İslami Cihad’ın İran tarafından önemli ölçüde desteklendiğini öne süren çok sayıda haber var. Ben de size İran’la ilişkileri ve bu raporların doğru olup olmadığını, İran’dan askeri ve mâlî destek alıp almadığınızı sormak istiyorum. Tahran, İslami Cihad’a destek veriyor mu?

Muhammed el-Hindi: Biz bir Filistin direniş hareketiyiz. Bizim mücadelemiz İran Devrimi’nden önce başlamıştı. Filistin halkının mücadelesi 76 yıldır sürüyor. Yanımızda olan herkese minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz. İran artık Filistin halkının ve Filistin direnişinin yanındadır. Filistin halkının ihtiyacı olan her şeyle Filistin halkını ve direnişi destekliyor. Bu, herkes için beyan edilmiştir ve açıktır; bir sır değildir. İslami Cihad hareketi, 1979 devriminden önce tartışma ve iç diyalog yoluyla başladı. 1970’lerin ortalarında başladık. Biz İslam Cumhuriyeti ile herhangi bir ilişkimiz olmadan 1980’lerin başında direnişe başladık. Gazze Şeridi’ndeki işgal hapishanelerindeydik ve İran’dan kimseyi tanımıyorduk. Bölgedeki tarih ve siyasete dair vizyonumuz ve anlayışımız olduğu için başladık. Böylece görevimizi yerine getirdik. Şimdi İran gelip bizi destekliyor. Bu desteği takdir ediyoruz. Hele ki Arapların İsrail’le anlaşama yaparak bizi terk ettiği bir dönemde!

İran söz konusu olduğunda Batı medyasında ve hatta bölgede yaşanan büyük yaygara, Araplarla normalleşme bağlamında İran’ın bölgede Araplar için yeni bir düşman olduğunu söylemeye çalışan İsrail’den kaynaklandı. İsrail, artık düşman olmaktan çıkıp müttefik haline geliyor. İran’ın rolünün ve İsrail’in ve Batı’nın bir kısmının terörist olarak tanımladığı direnişe İran’ın verdiği desteğin tartışıldığı bağlam budur. Dolayısıyla İsrail, bölgedeki Sünni devletlerin müttefiki olarak İsrail’in var olduğunu, barış anlaşmalarının yapıldığını, buna karşın hem Sünni devletlere hem de herkese tehdit oluşturan bir düşmanın var olduğunu öne sürerek o düşmanı icat etti: Bu düşman, bölgedeki ‘terörist hareketleri’ yani Filistin direnişini destekleyen İran’dır! İsrail böylece tüm bölgeyi işgal etmeye çalışıyor ancak İran, geçici bir devlet değildir.

Binlerce yıldır bu bölgede yaşayan nüfuslara baktığımızda Arapları, Farsları ve Türkleri görüyoruz. İran yeni bir şey değil. Bölgede tanınan bir devlettir ve çıkarları vardır. Araplar ve Arap olmayanlar bu çıkarların farkındadır. Bölgede göz ardı edilemeyecek bir durum. İsrail geçici bir devlettir. Bu yüzden denklemi değiştirmeye çalışıyor. Bu suçlamalar, İslami Cihad’a, Hamas’a ya da Filistin direnişine yönelik olup onların İran’ın emirlerine uyduklarını öne sürerek ya da sanki Batı’nın ve dünyanın çıkarlarına karşı “şeytani” olarak görülen bu ittifakın parçasıymış gibi gösteriliyor.

Jeremy Scahill: Grupların (İran, Irak’taki İslami direniş veya Yemen’deki Husiler, Hizbullah, Hamas, İslami Cihad olsun) bir tür komuta merkezi olduğu doğru mu? Direnişte koordinasyon konusunda resmi bir anlaşma var mı?

Muhammed el-Hindi: Var olup olmadığı medyanın tartışması değil. Şu anda bir mücadeleye girişmiş bir direniş var, bir mücadele var. Yedek cepheler var. Bu konu hakkında söylenebilecekler bu kadar. Kamuoyuna bildirilen ve açıklanan budur. Söyleyecek hiçbir şeyim yok.

Jeremy Scahill: Lübnan’da neler olabileceğine dair mevcut siyasi analiziniz nedir? Görünüşe göre İsrailliler en azından Lübnan’a, Hizbullah’a karşı daha yoğun bir savaşa girmek istiyor. Biden yönetimi böyle bir savaşta İsrail’i destekleyeceğini belirtti.

Muhammed el-Hindi: Hizbullah, 8 Ekim’den itibaren yedek cephe açtıklarını ve Gazze’ye yönelik saldırılar durmadıkça bu cephedeki çatışmaların durmayacağını açıkladı. Şimdi İsrail, savaşı genişletmekle tehdit ediyor ve İsrail hükümetindeki bazı sert sesler Güney Lübnan’da tam teşekküllü bir savaş çağrısında bulunuyor. Ancak bunun pek olası olmadığına inanıyorum. Her şeyden önce İsrail tükendi; ordusu Gazze Şeridi’nde tükendi. Şu âna kadar dokuz aydır hiçbir şeyi çözemediler ya da ilan edilen hedeflerden hiçbirine ulaşamadılar. Gazze bataklığında batıyorlar. Tüm şiddet ve katliamlara rağmen İsrail’in Gazze’deki seçenekleri artık zor. İster Gazze’de kalın ister kısmen geri çekilin ve yeniden konuşlandırın; Philadelphia veya Netzarim Koridorunu koruyun, ister tamamen geri çekilin… İsrail, Gazze’deki hiçbir sorununu çözemiyor. Peki, bitkin bir ordu nasıl Güney Lübnan’daki bir savaşa sürüklenebilir? Hizbullah’ın Gazze’deki direnişin kat kat üstün yeteneklere sahip olduğunu biliyorlar.

Hizbullah topraklarının Gazze gibi, yani futbol sahası gibi açık olmadığını da biliyor. Topografya oldukça farklı. Lübnan cephesi de Gazze gibi kapalı değil ama Akdeniz’den Hazar Denizi’ne kadar uzandığı söylenebilir.

Öte yandan İsrail’in Lübnan’da ne gibi hedefleri var? Hizbullah’ın, İsrail’in hedef alabileceği askeri hedefleri veya ekonomik tesisleri var mı? İsrail, Beyrut’un güney banliyösünü binalar açısından yok edebilir. Peki, Lübnan’da hangi hedefler var? Hiçbiri! İsrail’de, Hizbullah için yüzlerce, belki de binlerce askeri ve ekonomik hedef var. Yaklaşık iki hafta önce buna benzer bazı hedefler yayımladılar. Hedefler filme alındı ​​ve yayımlandı.

Dahası, Lübnan’a savaş açma kararı tamamen İsrail’in kararı mı olacak? Yoksa bölgeyi kontrol altına alınması zor olabilecek bir bölgesel savaşa sürükleyebilecek bir karar için Amerika’nın onayına veya yeşil ışığına mı ihtiyacı var? Yaklaşan seçimler, Ukrayna’daki savaş ve diğer meselelerle bu kadar kritik bir dönemde Amerikalılar bölgesel savaşa dönüşebilecek bir savaşa şu anda izin verecek durumda değil. Bu nedenle İsrail’in, özellikle de Netanyahu ve bakanı Gallant’ın tehditlerinin yalnızca boş sözler olduğunu düşünüyorum.

Jeremy Scahill: 7 Ekim sonrası genel olarak Arap uluslarının ihanetine uğradığınızı hissediyor musunuz? ABD’nin İsrail ile Arap ulus devletleri arasındaki ilişkileri normalleştirmeye yönelik İbrahim Anlaşması ve diğer müzakerelere yönelik yaklaşımının Filistin davasına ihanet olduğunu düşünüyor musunuz?

Muhammed el-Hindi: Normalleşme anlaşmaları olan İbrahim Anlaşmaları’nın başlangıcından bu yana, Arapların daha önce 2002’de Beyrut’ta düzenlenen Arap Zirvesi’nde benimsenen ve İsrail ile ilişkileri normalleştirme isteğinden söz eden tutumlarını terk ettikleri açıktı. Filistin sorunu iki devletli çözümle çözülüyor! Daha sonra İbrahim Anlaşmaları’nda şu sıçramayı, yani normalleşmeyi yaptılar; kararlarını vermişlerdi ancak artık önümüzde 7 Ekim var. 7 Ekim’den önce olan, -İsrail’le ilişkilerini normalleştiren rejimler de dahil olmak üzere- sonrasında olanlardan farklı.

Bu rejimlerin vizyonu, bu savaşın sonucuna bağlı. Yani herkes Gazze’deki bu çatışmanın neler getireceğini bekliyor. İsrail’in şu âna kadar hiçbir hedefine ulaşamadığı ve İbrahim Anlaşması’nı imzaladığında görüldüğü olmadığı açık. İbrahim Anlaşmaları’nda, Çin ve Ruslarla çatışması nedeniyle yavaş yavaş bölgeden güneydoğu Asya’ya çekilen ABD’nin yerini alabilecek güçlü bir devlet olarak görülüyordu. İsrail bölgede liderliği ele alacaktı! Artık bu algı değişti. Gazze’deki savaşın sonucuna bakıldığında her şeyin eskisinden farklı olacağı açık.

Elbette başlangıçta hızlı ve net sonuçlar göremeyeceğiz ama bunlar çıkarı olan devletler. Bu devletlerin orta vadede veya daha yakın bir zamanda 7 Ekim’den sonra bölgenin inşa edileceği kurallara göre hareket etmeye başlayacağını tahmin ediyorum.

Filistin Direnişi Biden ve Trump’a Karşı Nasıl Görüşüyor?

Jeremy Scahill: 1980’lere kadar uzanan geçmişinizi inceledim ve birçok ABD yönetimi aracılığıyla bu mücadelenin içinde bulundunuz. Joe Biden’ın tarihteki yeri nedir?

Muhammed el-Hindi: Artık Trump’ı, tartışmalarını ve açıklamalarını bir nevi özlüyoruz! Başkan Biden, tek bir kişi olarak görülmemeli ancak net bir politikası olan Demokrat Parti’yi temsil ediyor. O bir uzmandır. Başkan Biden, siyasete yeni giren biri değil. Kendisi geniş deneyime sahip bir uzmandır. Ömrünü senatör, başkan yardımcısı vb. olarak siyasette çalışarak geçirdi. Kendisi eski bir siyasetçidir. Demokrat Parti’yi oldukça iyi temsil ediyor. Uluslararası arenada dengeleri iyi biliyor. Muhtemelen İsrail’e gelip ilk savaş kabinesine katılıp savaşı yöneterek bir hata yaptı.

Hesaplamalarının bu konuda onu yanılttığına inanıyorum. Özellikle seçimler sırasında çeşitli yönetimlerle ilişkilerde uzun bir deneyime sahip olan Netanyahu, Biden’ın savaşa açık bir şekilde müdahil olmasıyla bu davanın kazananı oldu. Netanyahu, Obama yönetimi döneminde Kongre’ye gitmişti. Daha önceden tecrübesi var. O da artık oraya gidecek. Trump’ın seçimleri kazanması durumunda işlerin çözüleceği umuduyla, öyle ya da böyle ABD seçimlerine kadar Gazze’de kalmaya çalışacağı açık.

ABD yönetimi ister Demokrat olsun ister Cumhuriyetçi olsun, kısıtlanmıştır. İç işleriyle, lobilerle, kapitalistlerle, iş adamlarıyla bağlıdırlar. ABD seçimleri tüm bu faktörlerden etkileniyor. Açıkça söylemek gerekirse bu seçimlerin sonucuna pek güvenmiyoruz.

Amerikan toplumunun taban düzeyinde, gençlik düzeyinde gerçek değişimler var ve üniversitelerde pek çok özgür ve insani ses yayılıyor. Kendini yakan Amerikalı subay için bile sadece Gazze’de değil kalplerimizde bir anıt dikeceğiz. Bunlar oldukça güçlü tezahürlerdir. Ancak bu özgür ve insani hamleler, ABD’yi yönetecek politikalara dönüşmeyecektir ve dönüşmesini de beklemiyoruz.

Jeremy Scahill: Acaba Biden yerine Trump kazanırsa Filistinlilerin durumunun daha iyi olacağını mı düşünüyorsunuz?

Muhammed el-Hindi: Bunun belirli konularda işlerin nasıl geliştiğine bağlı olduğuna inanıyorum. Günün sonunda Trump da tıpkı Biden gibi Amerikan çıkarlarını gözetecek. Yani bölgedeki gelişmeler, dünyadaki gelişmeler, Ukrayna’daki savaş, Çin’le yaşanan gerilimler, bunların hepsi ister Demokrat ister Cumhuriyetçi olsun her Amerikan başkanını etkileyen faktörlerdir. Dünyanın değiştiğini, bölgenin değiştiğini, Filistin halkının hareket ettiğini, kendisinin göz ardı edilebilecek bir oyuncu olmadığını Filistin Direnişinin kanıtladığına inanıyorum. Filistin halkını destekleyen mevcut bölgesel güçler var. Bütün bunlar dikkate alınmalıdır. Ukrayna’da devam eden savaş, sonuçları ve eğilimleri, aşıladığı kurallar, Çin ile çatışma, tüm bu konular Trump’ın veya aday olarak devam ederse Biden olsun herhangi bir Demokrat başkanın benimsediği yaklaşımı etkileyecektir. Demokrat aday… Biz yine de Biden dışında bir adayın olmasını tercih ederiz.

İsrail’in bölgedeki stratejik ağırlığı şüphesiz etkilendi. ABD’nin müttefiki olan bölge devletleri, 7 Ekim’deki ve dokuz aydan fazla süren bu başarısızlığın ardından İsrail’e şimdi nasıl bakacak? Bu önemli. Peki, dünya İsrail’e nasıl bakar? Dünyanın ve bölgenin gözünde, Gazze öncesinde bu kadar başarısızlığa uğrayan İsrail, bölgenin korunması, güvenliğinin ve siyasi ve ekonomik geleceğinin güvence altına alınması konusunda güvenilir bir müttefik olabilir mi? Dolayısıyla gelecekteki herhangi bir başkan bu değişiklikleri masada bulacaktır ve bunlar göz ardı edilemez. Hele ki Trump gibi bir iş adamıysa!

BM Genel Sekreteri dürüst, insani ve güçlü ifadelerle konuştu ve İsrail’i ifşa etti. ICJ ve ICC haklı olarak İsrail’i kovuşturuyor. Yine de bu suçların tüm yankılarının zamanla azalmasından ve sönümlenmesinden endişe ediyoruz. Bu nedenle ABD’nin, özellikle de yeni neslin, yalnızca Filistin’le ilgili olmayan bu ilişkiyi sürdürmesi bizim için çok önemli. Aksine Filistin, adaletsizliğe, emperyalizme ve genel olarak insanlığa yönelik tecavüzlere direnmenin sembolü hâline geldi. Bunlar insanlık tarihinde benzeri görülmemiş suçlardır ve ilk kez günün her saati canlı olarak yayımlanıyor.

Bir kez daha vurgulamak isterim ki, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı Araplardan ve Müslümanlardan daha iyi olan bazı Yahudi sesler var. Siyonizm bir fikir ve politikadır. Siyonist olan Araplar veya Müslümanlar da bulunabilir. Hıristiyan ve Yahudi Siyonistler olduğu gibi Müslüman Siyonistler de vardır. Bu nedenle, bu savaşın sonunda insanlığın galip gelmesini isteyen tüm bu seslere, özgür seslere saygı duyduğumuzu bir kez daha yineliyorum ve Filistin’deki savaşımızın herkesin adaletsizliğe, tecavüze, kine, ırkçılığa karşı savaşı olduğuna inanıyoruz: Bir savaş, Amerikan halkının karşı çıktığı tüm kötülüklere karşı!

Üstelik bu savaşın bitmesiyle bu çatışma da bitmeyecek. Bu açık bir çatışmadır. Dolayısıyla, bu seslerin bir gecede politikalara dönüşmeyeceğini anlıyoruz çünkü bu açık bir çatışmadır ve bu seslerin gelecekte önemli bir etkisi olacaktır. Geçmişte Refah’ta buldozerin önünde duran Rachel Corrie gibi önemli Amerikalı örnekler vardı.

Jeremy Scahill: ABD Dışişleri Bakanlığı’nın sizi özel olarak belirlenmiş terörist olarak tanımlamasını okudum ve bu tanımlamayla ilgili yorumunuzu duymak isterim.

Muhammed el-Hindi: Amerikalıların Muhammed el-Hindi’yi tanımadığına inanıyorum. Beni onlarla tanıştıran İsraillilerdir, dolayısıyla bu tanımlama sonuçta İsraillilere ait. ‘Bunlar terörist’ dediler. Yıllar önce beni İslami Cihad’ın genel sekreter yardımcısı olarak atadıklarında, hareketin direniş eylemlerinin sorumluluğunu üstlendiğini söylemişlerdi. Yani Amerikalılar, “varlıkların dondurulması” gibi hiçbir değeri olmayan kararlar aldılar. Hiç ABD’ye gitmedim, Amerikan bankalarında ya da diğer bankalarda bir kuruşum bile yok. Dolayısıyla bu kararların hiçbir değeri ve geçerliliği yoktur. Bunların tam manasıyla İsrail kararları olduğuna inanıyorum

Amerikalılar bölgeye tek mercekle bakıyor, o da İsrail’in gözü; çünkü bu onların projesi! Dolayısıyla tüm bu kararların direniş açısından hiçbir önemi ve değeri yok, sadece bizi daha kararlı hale getiriyor.

Jeremy Scahill: Amerikan halkına veya ABD hükümetine göndermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Muhammed el-Hindi: Amerikan halkı özgür insanlardır. Amerikan üniversitelerinde gördüğümüz hareketler ve Amerikalı önemli isimlerin sesleri bize umut veriyor. Tüm bunları takdir ediyoruz ve insanlığın en kısa zamanda galip geleceğine inanıyoruz. Bizler için Filistin’de sadece Filistinlilere değil tüm bölgeye tehdit oluşturan Siyonist projeye karşı mücadele etmek görevimizdir. Kısacası Filistin halkı asgari haklarına erişmediği sürece bölgede güvenlik ve istikrar olamaz. Artık Aksâ Tûfânı, direnişi kimsenin öngöremeyeceği bir şekilde yeniden gündeme getirdi. Bu sadece Hamas’ın mesajı değil. Bu, bir bütün olarak Filistin halkının mesajıdır.

Kaynak: dropsitenews.com

Söyleşiler

Hamza Er: “Vicdanın yankısı sınır tanımaz”

Yayınlanma:

-

Yazar Hamza Er’le, Ketebe Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Siz Dünyayı Affeder miydiniz?” – Rachel Corrie ile Esma Biltaci’nin Hikâyesi- üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Rachel Corrie ile Esma Biltaci… Kitabınızın bu iki ana karakterini hiç duymamış okurlar için ikişer cümleyle tanıtmanızı istesem ne dersiniz?

Rachel Corrie, dünyanın karanlığa karşı sessiz ve ilgisiz tavrına Batı’dan yükselen güçlü ve tesirli bir itirazdı. İnsanlık onunla yeniden çok önemli bir hissi, duyguyu yani vicdanı hatırlamış oldu.

Esma Biltaci ise hayırlı bir ömürdü. Onun ömrü katillerinin ömründen çok daha uzun ve bereketliydi görebilenler için… Esma hayatını değil, inancını ve ideallerini korumaya çalışan, daima iyiliğin ve adaletin peşinde koşan bir kalbe sahipti. O da bizlere hayatın geçiciliğini, Allah için yaşamanın ve O’nun uğrunda ölmenin eşsiz güzelliğini hatırlatmıştı.

İkisi de farklı zaman diliminde, farklı coğrafyalarda yaşayıp ama aslında aynı sözü söylemişlerdi: “İnsan olmak, hissedebilmek ve haksızlığa karşı susmamak demektir.”

 

Her iki ismi de tanıyanlar varsa da yan yana getirenler bir hayli azdır diye tahmin ediyorum. Nedir bu iki insanı birlikte anmanızı ve anlatmanızı mümkün ve gerekli kılan?

Rachel ile Esma, tanık oldukları adaletsizlikleri, haksızlıkları derinden sorgulayan vicdan sahipleriydi. Küçük yaşlardan itibaren çevreye, ötelenmiş insanlara ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan kötülüklere karşı saf bir bilinç ve duyarlılık geliştirmişlerdi. Rachel ve Esma’nın bizleri konfor alanlarımızdan çıkmaya davet eden çağrısını kalıcı kılmak, benim için bir zorunluluktu artık.

İkisi de genç, ikisi de duyarlıydı. Küçük yaşlarından itibaren soruyor, sorguluyorlardı. Gençlik için konuşulan, “konforuna düşkün, miskin, aklı havada” kalıplarını yıkan hayatları vardı. Eğer bugünü kaybedilmiş olarak görüyor ve de geleceği sağlıklı bir şekilde inşa etmek istiyorsak, günümüz gençlerinin önüne kendi çağlarına ait örnekleri koymamız gerekmekteydi.

Farklı iki kıtada yaşayan bu iki insanı bir araya getiren en güçlü bağın “Vicdan” olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ortak dili olan vicdan, zamanı ve mekânı aşarak bu iki genci aynı sayfalarda buluşturmuş oldu.

Kitabınız, gençliğinin baharında hayattan kopartılan bu insanları anlatmaya başlarken önsözden bile önce annelerine bırakıyor sözü. Anneliğin baş tacı edildiği duygusunu verdi bana bu tercihiniz. Bu yönüyle bir “Anneler ve Kızları” kitabı diyebilir miyiz bu çalışma için?

Evlat acısı zor olandır. Hele bu evlatlar Rachel ve Esma gibiyse bu acıyı unutmak daha da zorlaşır. Bu sebeple kitaba bu iki gencin annelerinin sözleriyle başlamayı gereklilik gördüm. “Vefa”, “hürmet”, nasıl tanımlarsanız tanımlayın ama olmazsa olmaz bir başlangıçla kitaba giriş yapmamız şarttı.

Anne sesi, dünyadaki en evrensel dildir; acının da duasının da merkezidir.  Yeryüzünde işgal, savaş, terör ya da darbe hangi isimle karşımıza çıkarsa çıksın, en derin yarayı hep anneler taşır; ben o yaranın sesine kulak vermek istedim.

Ama kitabımıza “Anneler ve Kızları” gibi bir tanımlamayı yapamam, hatta yapmak istemem. Kitabımızın kahramanları iki genç kız farkındayım… Fakat ben onların temsil ettiği değerler üzerinden bir okuma yapılmasını daha gerekli görüyorum. Kitabımızın üçüncü bölümünde, “ilk değillerdi, son da olmadılar” başlığı altında Gazze’de vicdanın temsilcisi olan gazetecilerden, doktorlardan bahsettim. Kitabımızı okurken, erkek, kadın, genç, genç üstü tüm kesimler bir muhasebeye yönelmeli… Kendi hayatlarımızda yapabildiklerimizi, yapmaya gücümüz yeterken yapmadıklarımızı değerlendirmeliyiz.

 

Annesi, Rachel’le ilgili konuşurken, “onun temsil ettiği değerler hâlen yaşamakta” demişti. Bu değerlerin yaşatıldığının ve Filistinlilerin 22 yıl önce ölen bir Amerikalı kızı unutmadıklarının, varsa göstergeleri nelerdir sizce?

Rachel Corrie, Filistinliler için artık sadece bir isim değil, bir sembol. Onun bıraktığı vicdan mirası, Filistin’de sembol hâline geldi.

Gazze’de doğan çocuklara hâlâ onun adı veriliyor; duvarlarda yüzü, dillerde duası var. Filistinli anneler çocuklarına Rachel’in cesaretini, insanlığına duyduğu inancı anlatıyor. İşgalci İsrail ordusunun onu bir buldozerle katletmesinin üzerinden 22 yıl geçti. Ama Rachel’in hikâyesi hâlâ o sokaklarda, enkazlar arasında yankılanıyor.

7 Ekim’den sonra yaşanan soykırıma asla boyun eğmeyen, diz çökmeyen Gazze halkının gözlerine ve sözlerine bakınca, görev yerlerini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen gazetecileri, doktorları görünce, Rachel’in temsil ettiği değerlerin Gazze’de halen dipdiri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın son başlığı: “Doğu, Batı ve Vicdan”. Bu başlık Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu Batı Arasında İslam”ını çağrıştırıyor. Bu son bölümü Nurettin Topçu’nun “Vicdan, Allah’ın kalbimizdeki sesidir” sözüyle başlatıyorsunuz. Sizce vicdan Doğu-Batı arasında ve insan ile İslam arasında yıkılmaz köprüler kurmaya muktedir midir?

Evet, kesinlikle. Çünkü vicdan, insanın içindeki en saf tanıklıktır; kültürlerin, coğrafyaların, ideolojilerin ötesinde bir hakikat duygusudur.

Doğu’nun hikmetini de, Batı’nın sorgulayıcılığını da içine alır; her ikisini de insanın kalbinde buluşturur.
Nurettin Topçu’nun sözüyle ifade edecek olursak: vicdan, kalpte konuşan Allah’ın sesidir; dolayısıyla o sesin yankısı sınır tanımaz.

Bugün insan ile inanç arasındaki en sağlam köprü, hâlâ bu sessiz iç sestir. Eğer vicdan ölmezse, Doğu da Batı da birbirine yabancı kalmaz ve  insan, insana yeniden yaklaşabilir.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Eyyüp Bozkurt: Yeryüzünün Lanetlilerini Pek Düşünen Yok!

Yayınlanma:

-

Cezaevi ziyaretlerimizden birinde kendisiyle tanıdığım Eyyüp Bozkurt ile 25 yıllık mahpusluğun ardından yayınlanan ilk kitabı ‘İçerden Sesler’i konuştuk. Okurları bu seslere kulak vermeye çağırıyoruz. Çeyrek yüzyılda bizzat damla damla dolup kitaba taşmış sesler bunlar. Kurgu değil, ağır gerçekler. 

Dile kolay, tam 25 yılınızı mahpus olarak geçirdiniz. İnsanın uzunca bir süre küçücük bir alanda tecrit edilerek kapatılmasının bir cezalandırma yöntemi olarak mahiyeti pek sorgulanmıyor. Siz bu mesele hakkında ne düşünüyorsunuz?

TECRİT Arapça bir tabir ve en geniş anlamıyla “soyutlama” demektir. Soymak, soyutlamak, ayırmak, arıtmak vb. anlamlara gelen fiil kökünden türeme bir isimdir… Mahpushanede genel yatar durumunu ifade etmez tecrit. Yine sakin sayısı üç, beş, yedi kişi beraber kalınan bir koğuş ortamı, yanı sıra mahpusun kendi isteğiyle bir hücrede veya bir odada tek kalması “tecrit” tabir olunmaz. Tecritten murat bir mahpusun, diğerlerinden ayrı ve tek başına ve bir tür ceza olarak tutulmasıdır. Bu, cezaevi içinde ayrı bir ceza uygulaması gibidir. Genel cezanın yanı sıra, bazen mahpus için, işte cezasının şu kadar ayının/gününün hücrede/tecritte geçirilmesi karara bağlanır…

Tabi normal özgür dünyadan ve tüm nimetlerinden soyutlanıp cezaevi denilen bir kapalı mekânda tutulmak da, dışarıda kalan dünyaya/hayata karşın tecrit olarak adlandırılabilir. Sorunuzda kast olunan anlam bu, zannediyorum… Tecrit veya mahpusluk görünür bir duvarın ötesinde kurulan küçük ve kapalı bir dünyanın içine kapatılmışlık halidir. Güvenlik ve disiplin gerekçeleriyle tesis olunan bu sistematikte cezalandırma, mahpusun zaman algısını, her tür ilişkilerini ve ruhsal bütünlüğünü kemiren ve bozan bir törpüye dönüşür. Uzun yıllara yayılan cezalandırmada kitapta detaylarına giremediğim ve doğrusu dile getirmesi kolay da olmayan nice sorunlar söz konusu.

Mahpus kendi iç sesinin ve düşüncelerinin tekrar eden yankılarıyla bir tür içsel yoğunluğa ve yorgunluğa girer. Uyku bozuklukları, türlü katmanlı anksiyete ve duygusal donukluk tabir edebileceğim mahpuslara has durum… Bu yan etkiler cezalandırmanın amaçladığı “düzeltme ve ıslah”  fonksiyonunu zayıflatır. Zira zihinsel ve duygusal bütünlüğü bozulan mahpus çalışma, empati ve topluma katılım ve uyum kapasitesinde ciddi sıkıntılar yaşayacaktır.

Evet, kuşkusuz hapis/tutukluluk bir insanın hayat akışında çok ciddi bir durum değişikliğini ifade eder. Normal hayatın bir parçası gibi dursa da cezaevleri, mahpusluk dışarıdaki hayatın hiçbir haline ve vetiresine yerleştirilebilecek veya gündelik hayattan herhangi bir durum ile mukayese edilebilecek bir tecrübe değildir. Ez cümle anlatıda bu müstesna mekânın nasıl bir yer olduğunu resmetmeye ve mahpusluğun yalın ve canlı bir tasvirini yapmaya çalıştım…

Savcı, hâkim, polis, karakol, mağdur ailesi ve yakınları, suçlu ve mahpuslar… Hukukçular, düşünürler ve yöneticiler… Olguların algılanmasına nerden baktığımıza bağlı olarak farklı değerlendirmelerde bulunmamız anlaşılır bir durum. Benim açımdan tecrübe ile sabit olan, uzun yıllara yayılan kapatılmanın çok ağır ve elim bir cezalandırma yöntemi olduğudur.

Burada cezanızı sadece siz çekmiyorsunuz; cezanız şahsınıza kesilmiştir, lakin sizinle beraber başta aileniz olmak üzere cümle yakınlarınız enva-i tür ceza çekmektedir. Mağdurlar açısından bakınca cezalar az bulunur. Yürütme erki ve yargının kalemiyle dile gelen şunca yıl hapis, onlar tarafından cidden idrak edilen bir hakikat midir, emin değilim. Bir hâkim, savcı veya komiser hatta adalet bakanı 15-20 yıl tek parça yatmanın nice bir yatış/ batış olduğunu elbette ki bilemez. Bunu, dışarıdaki hiçbir insan hakkıyla idrak edemez.

Bir sebepten içeriye misafir olan polis, hâkim, yüksek yargı mensubu vs. zatlarla bu konuyu konuştum. “Mahpusluk bildiğimiz bir şey değilmiş ve essahtan da çok zormuş”. Ortak dedikleri bu. Mahpusluğu bir süre idrak edebilseler, mağdur ailelerinin bile “suçlular” için bu denli uzun ve ağır cezaları, kullara reva görebileceğini zannetmiyorum… Burada ciddi bir problemimiz ortaya çıkıyor: Artan suçlar ve cezaların suçları önlemede yetersiz kalışı ve habire değiştirilen ceza ve infaz yasaları… Büyüyerek devam eden sorun.

Meri sistemde umulan yararlar ile varılan sonuçlar arasında geniş bir mesafe var. Ve bu mesafe kapanacağını umabileceğimiz bir seyirde gitmiyor maalesef… Cezanın mahpusta yaptığı fizik ve psikolojik yıkımlar ceza sonrası hayatını idame ettirebilmesini ve topluma bırakınız faydalı bir birey olarak katılımını, kör topal bir yol yürüyebilmesine bile imkân bırakmamakta.

Uzun metraj mahpuslukta evli veya bekâr – durum farkı elbette ki var- her halükarda ailelerinizle aranıza çeşitli dozlarda mesafelerin girdiğini görürsünüz. Kaldı ki tanışlar ve toplum ile… Yaşanan değişim, araya giren fasıla, oluşan boşluklar, almanız gereken yollar git git kapanabilecek bir süre(ç) değildir!

Uzun dönem hapislik sadece mahpusu değil, onun ailesini ve çevresini de yaralar. Zamanın hükmüyle aile bağları zayıflamıştır. Dışarıya çıkan mahpus “yabancılaşmış” biridir, biraz yabanidir de. İşbu yabanilik ve hırpanilikte iş bulmak, ev yuva kurmak, sosyal güven tesis etmek, sıradan ve normal bir gündelik hayat yaşayabilmek, evet itiraf etmeli ki çok zordu-r!

2001 öncesi dönemi de sonrasındaki F Tipi “Yüksek Güvenlikli” cezaevi sürecini de içeriden biri olarak yaşama, gözlemleme imkânınız oldu. Kısaca en temel farklılık neler? Hangisi daha insanca?

Yaygın kanaatin aksine F Tipi cezaevleri fizik şartlar itibarıyla diğerlerinden daha kötü değil… 2001 yılı ülkedeki cezaevleri tarihinde bir dönem değişikliğini ifade eder mahpuslar ve yakınlarının gözüyle süreç başkadır, devlet açısından hikâye daha başka… Genel anlamda rahatlık belki gevşeklik ve yer yer laçkalık vardı. Sayım ve arama yapılmayan/yapılamayan koğuşlardan tutun içeriye hemen hemen her şeyin çok büyük zahmetler ve bedel gerektirmeden girebildiği bir dönemden bir çiğ yumurtanın bile kodese dahlinin neredeyse imkânsız kılındığı bir vasata geçiş, hatırlarsınız belki kolay olmadı. Yapılan operasyonlar kanlı oldu ve nice bedeller ödendi… Ama devlet neye mal olursa olsun gözünü karartmıştı. Geçiş süreci bir hayli sancılı ve zor olduysa da zamanla devlet açısından taşlar yerine oturdu sayılır ve F Tipi dediğimiz sistem yeni yapılan T ve L Tiplerinde aynı paralelde oturtulmaya çalışıldı. Eski dönem cezaevleri de, artık ne kadar olabildiyse…

Güvenlik ve disiplin öncelikli bu sistemde ülkedeki ekonomik kalkınmaya denk gelen yıllarda bazı iyileştirmeler de görülür. Sağlık hizmetlerinden bu dönemde mahpuslar da daha sağlıklı yararlanır olduk, örneğin. Binalar daha temiz, odalardaki sayı azlığına bağlı olarak genel ve bulaşıcı hastalıklarda önemli oranda azalmaya sebep oldu.

Kalabalık ve rahat ortam ve mekândan çok daha az kişiyle görüşme ve irtibatın olduğu yeni süreçte mahpuslar en geniş anlamda son derece olumsuz etkilendiler, diyebilirim…

Zamanla alışılmayan ve ünsiyet kurulmayan durum yok, insan isminin ünsiyet ile aynı kökten geldiğini söyleyen dilciler de var. Rahat demler ve dönemler geride kalınca mecbur alışıyorsun veya alışmaya çalışıyorsun. Doğrusu F Tiplerinde mahpusun dûçar kılındığı mahrumiyetler haber bültenlerine konu olan bazı trajikomik haller uzun uzadıya anlatılabilir ama yeri değil…

Hangisi daha insanca sualinize gelince, insanca olan bir cezaevi sistemi yoktur! “İNSAN” unsuru çok önemli; iyi bir idareci ve ekiple en sıkı uygulamasıyla maruf bir F Tipi cezaevinde mahpuslar daha insanca hissedebilirler. Bu, zor ve masraflı bir şey asla değildir. Üç beş jest insanca hissetmeye kâfi gelebilir. Diğer yandan doksanlı yıllarda sözüm ona en rahat dönemlerde herifin teki yönetici veya savcı olarak neyse kuruma gelir ve tabirimi mazur görün hayatı çekilmez kılıp ortamın içine edebilir. Muhtemelen bu olgu her kurumda gözlemlenebilecek bir durumdur. Ama totalde F Tipi sistemde ve yeni süreçte mahpuslar daha edilgen baskılanmış, tecritleri arttırılmış durumda iken devlet/memur olaya daha hâkim gibidir.

Bir insan ömrü için çok uzun süreler hapiste kaldınız. Çıktıktan sonra karıştığınız hayata dair şaşkınlıklarınız, hayret ve hayal kırıklıklarınız nelerdi?

Cezaevinde dış hayattan izole edilen mahpuslar geride bıraktıkları hayatı hasbelkader takip edebiliyorlar. Aile avukat ziyaretleri ile sınırlı bilgiler alınabilmekte, gazete ve TV sayesinde de aktüel gündemi takip etmek mümkün. Yıllar yılı düzenli olarak şu kadar gazeteyi, köşe yazarını, siyasiyi vs takip edince hangi zat yazısına nasıl giriş yapacak, nereye getirecek ve nasıl bağlayacak…  O yazı önceden elinizden geçmiş gibi hisseder duruma geliyorsunuz. Hakeza, siyasi aktörlerin konuşmaları da… Fakat zamanın hükmüyle belli bir aşamadan sonra takip devam etse de ilginizin azaldığını görüyorsunuz. Dışarının da sizden usul usul uzaklaştığını… His ve zaman olarak.

Dert-dava sahibi mahpusların durumu ile adli nedenlerle yatan çoğunluk mahpusların halleri çok farklı. İlk grubu oluşturan “siyasi” suçlular genel anlamda daha rahat yatmakta, zamanları daha verimli geçmekte ve daha düzenli bir yaşamları olduğu için her anlamda daha sağlıklı kalabilmekteler… İnsanı en çok ayakta ve diri tutan şey, uğruna can, mal ve ömür koyduğu davası ve mücadelesidir.

Süregiden bir hareketin/davanın devinimi ve soluk alışı içeriyi de adeta canlı tutar. Gözünüz ve kalbiniz bu anlamda dışarıdadır. Böyle olduğundan dolayıdır ki bir gün “O GÜN” gelir de tekrar nasip olursa özgürlük, “nerde kalmıştık dostlar!” heyecanı ve coşkusuyla bir ömür yatılır. Olsa üç ömür de yatılır. Bu, hem çok güçlü bir umut ve motivasyondur hem de en geniş anlamıyla siyasi suçların hem bedenleri hem de ruhları için tiryaktır…

İnsan olarak aileniz akrabanız, doğup büyüdüğünüz şehir çevreniz vs için oluşan hissiyatı az çok tahmin edersiniz. GURBET ile benzerdir, şu farkla ki, tadı kıvamı çok daha koyu bir gurbettir, mahpusların yaşadığı.

Mahpus için iki olgu var oldu; dışarıda geride bıraktığı davası-kavgası ve beşer olarak hasretini yaşadığı şehir ve ayrı düştüğü ailesi. Yıllar yılı Batman’ı rüyamda gördüm. Bir insan doğup büyüdüğü şehri kaç defa görür ki rüyasında! Mahpus için, müebbet hapis yatan biri için sayılar bir dönem sonra anlamını yitirmekte. Sadece koyu, ince bir sızı duyarsınız oranızda, acır durur. Rüyasını daha görmeseniz de, ağrısı sürer.

Açık ziyaretlerde aileme -ki aynı zamanda aynı davanın çilesini beraber çekmişiz- arkadaşlarımı çok sormaklıktan inceden fırça yediğimi anımsadım şimdi. Kaç zaman sonra gelmişiz, yarım saatimiz var, şu dar vakitte de “o, bu ne yapıyor”u soruyorsun!

İçinden geldiğim gelenek, dünleri bugünleri adına sevdiğim bir tabir olmasa da yaygın kabul gördüğü için kullanabilirim, İSLAMCILIK denilen kulvardaki yapıların, cemaatlerin hikâyelerinin adam akıllı yazılmamış olması çok ciddi bir eksikliğimiz ve belki ayıbımız olarak orta yerde duruyor. Sadece hikâyeleri değil, çok yönlü özeleştiri de elzemdir. Bizim İslamcı müktesebatımız neden bir arpa boyu yol alamadı/alamıyor, dindar halk kitlelerine ulaşamıyor ve açılamıyoruz? Ve talaşı ortaya koyduğu üründen kat be kat fazla olan kabiliyet yoksunu marangoz gibi, insan hurdalığımızdaki bereketin sebepleri ne ola!

Bu iki veçheli manzarayı güzel sualinize cevap bağlamında girizgâh olsun diye çizmeye çalıştım. Bir beşer olarak gurbetlik bitip de memlekete dönmek itibariyle yaşananlar ve davasına, arkadaşlarına kavuşacak olmanın heyecanıyla yanıp tutuşan mahpus.

İlkinden başlayacak olursam; memleketteki büyümenin artan bolluğun şehirlerde yoğunlaşan nüfusun teknolojide yaşanan akıl almaz hız ve seviyenin teorik bilgi düzeyinde farkındaydık. Tabi içine adım atıp çıplak gözle görmek bambaşka oldu.

Batman’ın rüyasını görüp durdum, lakin özgürlüğün ilk ayları İstanbul’da geçti. Eski halini bilmediğim devasa İstanbul çok kalabalık geldi bana. Ve yorucu ve her anlamda yorucu… Gecenin bir vakti cezaevinden dışarıya adım attık. Aile ve arkadaşlar araçlarla bekliyordu. Hızlı bir kucaklaşma faslından sonra Bolu’dan yola koyulduk. Bir an önce bunları evlerine ulaştıralım hali vardı. Akşam/gece vakti serbest adım atmak inanılmaz bir duyguydu. Bir tesiste tenhaya çekilip bir başıma biraz yürüdüm. Yanaklara süzülen gözyaşlarının sebebi hangi hissiyattı, tarif etmek kolay değil. Ama yoğun ve çok güçlü bir histi bunu söyleyebilirim.

O gece ve takip eden günlerde aile akrabalardaki ve yine yüz yüze görüşmelerde olsun, gelen telefon aramalarında olsun dava arkadaşlarımdaki büyük sevinci vurgulamalıyım. Üzerimdeki gözlerin ne gördüğü kadar neler arandığı da dikkatimi çekti. Sadece antika bir malzemeye bakar gibi değil ne halde olduğumuzu gözlemek, çözümlemek isteyen nazarlardan, nasıl desem, biraz sıkıldığımı da hatırlıyorum.

Üzerimdeki yabanilik de bu nazarlara biraz neden olmuş olabilir, bilemiyorum. Bizim için yeni bir dizi şey karşısındaki cahilliğimiz hemen gün yüzüne çıkıverdi. Önümüzde duran ‘şu binaya nasıl girilir’den tutunuz, açık araba bagaj kapısını kapatmak için nereye dokunmak gerektiğine kadar… Çok şey öğrenmek gerekliydi ve hâlâ gerekli.

Yol yürümek, uzun uzun yürümek güzeldi ve fakat garipti ve yer yer tedirginlik hissi verdiğini söyleyebilirim. Büyük şehirin kalabalığı ve gürültüsü yoruyordu mahpusu…

İlk haftalar yoğun “geçmiş olsun” trafiği ile geçti. Gitmeler gelmeler, arada biraz gezmeler de oldu. Boğazda tekne turu, Adalar’da gezinti. Yaptığımız birkaç teşekkür ziyareti.

Mizacen durgun biriyim ve de sessiz. Mahpusluk kelamdaki kelimelerimi bir hayli de azaltmıştır. Buna ilaveten uzun yol mahpusunda mukadder olan genel konuşma güçlüğü ve konuşurken kelime aranma. Bu sıkıntıyı biraz bekliyordum, lakin vaka beklentimden daha güçlü çıktı. Altıncı yılımız ve konuşmak benim için hala kolay bir şey değil.

Ramazan’da tahliye olmuştuk, dışarıda idrak edilen sahur ve iftar… ALLAH’A HAMD OLSUN! Ve bayram namazı… Camide tekbir sesleri yükselince o an yadıma içeride geçen bayramlar geldi ve geride bıraktığımız, umutla özgürlük yolu gözleyen mahpus dostlar. Sarsıldım, baya sarsıldım!

O ilk günlerde bir iftar davetinde on on beş kişi varız… Çoğu eskiden tanıdığım bildiğim arkadaşlar, birkaç da gıyaben bildiklerim. Merhabalar, hal hatır sormalar derken, bende muazzam bir zihni faaliyet başladı. Farklı illerden arkadaşlarla tanıştığım zamanlardan, arada yaşananlardan, o dönem konuştuklarımızdan hatıra heybemde ne varsa adeta hepsi dörtnala zihnimde cirit atıyordu. Ve bir yorgunluk geldi ki bana gayri ihtiyari gözlerim kapanıyor. Direniyorum, ama ne mümkün! Küt, kafam önüme düştü! Yanımdakiler iftara yakın yorgunluğa yordular, ezana az kaldı filan dediler. Oysa benim zihin şalter atmıştı. Birden yığınla konu konuk, anı-hatırat zihne yüklenince ve zihin bunları takipte zorlanınca yan yatıvermişti!

Bu, cezaevinin bizden aldığı bir şey. Görünürde mental bir sıkıntı yok ancak yoğunluk olunca zihnin kapsama alanı ve hafızanın tutup kavrama mekanizmasında bize has bir atalet ve sakilliğin oluştuğunu gördüm. Normal hayata devamla birlikte, zamanla azalır, geçer mi bu sıkıntımız diye ummuştum. Ama öyle olmadı sayın seyirciler. Akli meleke yerinde dursa da, hafıza/kavrayıp tutma, nasıl desem yer yer biraz patinaj yapıyor sanki…

Abimlerde kalıyordum, gelen giden oluyordu. Bir gün yengemi mutfakta ağlarken gördüm, ama bir değişik ağlıyor. Hayrola yenge dedim, inşallah üzüntü ve yorgunluktan değildir. Yok, dedi, haylidir bu misafir yoğunluğu olmamıştı. Misafirin hiç eksik olmadığı Batman yıllarımız aklıma geldi, o demlerin sevinci ve heyecanıdır beni ağlatan…

Bir süre sonra yine bir akşam vakti Batman’a gitmek/girmek nasip oldu. Güçlü bir heyecan ve duygu durumu bekliyorum kendimde, ama o nevi bir heyecanı, bir ay kaldığım Batman’da pek hissetmedim. Sadece pek değişmeyen evimizin de olduğu cadde ve sokaklarda dolaşırken bir parça alabora durumu oldu. 7 yıl yol yürüdüğüm imam hatip lisesi civarında biraz duygulandım… Şehir insanla var, araya giren yıllar ortada pek bir “insan” unsuru bırakmayınca, aşina olmadığı yüzlerle dolu şehrinde dolaşırken ne hissedebilirdi mahpus!

Batman benim eski Batman’ım değil artık. İstanbul’da oturuyorum, burayla da çok bir aidiyet bağı kurabilmiş değilim. Bir tür yersizlik yurtsuzluk durumu mahpusun yaşadığı. Zamanla oturduğu Fatih ilçesiyle kısmi bir ünsiyet ve bağ kurmuş durumda. Diğer yerlerden Fatih’e avdet edince, mahallemize geldik hissiyatı bu, o kadar…

Derdimiz ve arkadaşlarımız bağlamında da birkaç değinide bulunmak isterim. Çıkışımızda bizleri bekleyen müşkülatları detaylı olarak öngöremesem de, hazırlıkta bulunmak gerektiğini, ziyaretime gelebilen dostlarla paylaşmıştım. Hayırlısıyla bir çıkın, sizin için her şey düşünülmüştür, müsterih olun, denildi… “ Her şey”in ez hülasa bir insanın mütevazı bir izdivaç masrafı ile mahdut olduğunu görmek mahpusu yaralamıştır. İş, eş arayışı vb. sorunlarla ferden göğüs germeleri, mahpusların kolay baş edebilecekleri sıkıntılar değildi-r. Hala evlen-e-meyen ve bir düzen tutturamayanlarımız bulunuyor ve derd-i maişetin en başat meselemiz oluşu buna mecbur ve mahkûm oluşumuz biraz hazindir.

Aile, akrabalar ve dahi arkadaşlarımızda gözlediğim “şimdi ne yapacaklar, nasıl yapacaklar, yapabilecekler mi” endişeleri, daha doğrusu, endişenin bu paranteze sıkışması canımı sıkmış ve acıtmıştır. Hali vakti hayli yerinde birkaç arkadaş nezdinde, bana uygun bir iş olmadığını öğrenmem sıkıntıdan öte benim için hayal kırıklığı oldu. Kullardan ne istenip neler beklenemeyeceğini acıyla öğrendim.

1994’te durmuştu takvimimiz. Hissen ve kalben 94 model olarak çıktık. Ve fakat dışarıda çok şeyin değiştiğini gördüm. Çok ziyade “bilgi!” ve BEN var ortalıkta. Herkes her şeyi biliyor maşallah! Dış satıhta sınırlı kalıp neredeyse hiçbir meselede öze taalluk eden bir dil ve üslup bulunmayan ortamlarda mahpus, garip ve yalnız hissetmekte. Herhangi bir hususta esasa dair çerçeve ve üslup çizmeye çalışıyorsunuz, fakat sözleriniz hazirunun dimağına ulaşmıyor. Başka bir evrenden kelam ediyorsunuz sanki. Hemen sığ, yüzeysel ve mutaassıp sulara dönülüyor…

Fakir de olsanız -ki eskiden yaygın olan fakirlikti ve çok az zenginimiz de azıcık zengindi- ahlakınız, koşturmanız ve varsa biraz bilginiz ile değer görüyordunuz… Hayal kırıklığı ve dehşetle gördüğüm bir şey ise şu: Değer ve itibarınız paranız kadar var! Paranız az ise veya yoksa pek bir değeriniz yok ve yoksunuz! Paranız çoksa, en iyi sizsiniz, özünde, af buyurun, hanzonun teki bile olsanız durum değişmez.

Koca koca adamların, okumuş güngörmüşlerin, yaşını başını almış kimi insanların, parasından başka dişe dokunur bir hususiyeti olmayan, belki gırla defosu bulunan sonradan görme insanlara karşı el pençe divan durmaları, izzet ve ihtiram göstermeleri mahpusun anlayabileceği ve de kaldırabileceği bir şey değildir.

Söylemek ile yapmak farklı şeyler. Yapmadığı bir şeyi yapmış gibi resmedip yaymak, yapacağım dediği şeyi ise yapmamak ve dahi “bunu demedim” deyip inkâr etmek… Mahpusun midesi bulanmıştır.

Meraklı bir ahali olduğumuz söylenemez. Yanı başımızdaki tarihsel anıtlara dönüp meraklı gözlerle bakmaz, inceleyip etüt etmeyiz. Genel ilgi bir yana, herif şunca yıl hapis yatmış, etraflı bir sohbet ile sorup anlamaya çalışayım; içeride ne yaptınız, ne yediniz, ne içtiniz… Sual edip öğrenmek isteyen olmadı desem abartmış olmam! Heybenizde ne var, dışarıyı nasıl buldunuz, ne hissediyorsunuz diye merak eden de pek yok. Tuhaf bir durum doğrusu. Sebebine dair oturmuş net bir kanaatim yok ve fakat insanların yanlarında yörelerinde çok görülmek istenmiyoruz izlenimi oluştu bende. Azatlıkta tanışıp içten ilgisini gördüğüm zatlar var, sağ olsunlar. Ama onca hukukunuz olan kimi insanlarla böyle/ bunca uzak oluş nasıl söyleyeyim, içimi acıtıyor!

“İçerden Sesler” adlı kitabınızı cezaevinde kaleme aldınız. Dışarı çıktıktan sonra cezaevine bakışınızda bir farklılık, yorum ve değerlendirme farkı oldu mu?

Mahpushane çok uzun yıllar geçse bile alışılamayan bir yer. ÖZGÜRLÜĞE ise yine nice zamanlar onsuz kalsanız da hemencecik uyum sağlarsınız. Değindiğim uyum ve ayakta kalma zorunlukları bir yana mahpusluk çok çabuk geride kalıyor. Ki dört duvar arasının kimi tortusu dursa da böylesine hızlı ve kolay geride kalması öngörülerim arasında yoktu. Mahpusluk ve anıları bir gölge gibi peşimden gelir gider zannediyordum, ama pek öyle olmadı. Mahpushaneye bakışımda bir değişiklik yok lakin “İçerden Sesler”i yazdıran ortam cezaeviydi. Yaşanmışlık olmadan o tecrübi bilgi ve hissiyatla yazmak, yazabilmek pek mümkün olmazdı.

Oradan, o şartlarda o kadar uzun süre kapalı kaldıktan sonra beden, bilhassa ruh sağlığınızı muhafaza edebilmeniz muazzam bir sabır ve direnç neticesi olmalı. Bir dava uğruna hapse atılanlar ( siyasi mahpuslar ) ile adli hükümlüler genel olarak nasıl tepki veriyorlar uzun kapatılma süreçlerine?

Dışardaki akranlarımızı görünce bedenen çok kötü durumda olmadığımıza dair kanaatim gelişti. Bazımızdaki kimi irili ufaklı rahatsızlıklar normal hayatta insanlarda görülebileceklerin çok fevkinde durumlar değil. Moral ve ruhsal açıdan yara berelerimiz elbette var, bazısı kendimize bazısı dışarıya dönük kimi kırgınlıklarımız ve hayal kırıklıklarımız da mevcut. Örselenmişlik, çok yönlü bir şekilde uzun dönem mahpusların sinesinde yer tutar.

Siyasi mahpuslar totalde adli suçlulardan daha uzun dönem yatageldiler. Çok uzun dönem hapis yatma olayı neredeyse siyasi suçlulara has. İnfaz yasalarındaki iyileştirmeler, af yasaları vs. son 35 yıl boyunca siyasi suçluları hep teğet geçti. Yine de on yıl, on beş yıl hapis yatmak insan ömrü için oldukça uzun bir dönemdir. Ve ruh-beden sağlığından olmak için yeter sebeplerin ziyadesiyle bulunduğu cezaevlerinden adli veya siyasi fark etmez, bir mahpusun orta karar bir sağlık durumuyla cezasını tamam eylemesi kayda değer bir başarıdır.

Örgütlülük durumu, dava bilinci ve adanmışlık cezayı rahat yatmada ve sağlığı muhafazada siyasi mahpus için güçlü dayanak noktalarıdır. Buna karşın adli mahpus tüm güçlüklerle ferden baş etme durumunda. Öyle olunca adli mahpuslar cezaevlerinde daha çok çile çekmekte ve daha çok hırpalanmaktalar.

Yatılacak cezanız 25 yıl, beriki adli mahpusun yatarı ise 10 yıl olduğunda beraber yattığınız onar yıl sizde aynı tesiri yapmaz. Ufka bakınca mesafesi 10 yıl olan adli mahpusun umutları daha diridir. Ümit ve heyecanınızı 25 yıl sonrasına göre düşünmek ve düşlemek tabiatı ile daha ağır gelir. Adli ve siyasi mahpuslar arasında ceza süreleri daha az olduğundan dolayı adli mahpuslar lehine böyle bir avantaj var, diyebilirim. Diğer ekseri durumda siyasi mahpuslar duyarlı, dinamik ve bilinçlidirler.

Yaklaşık 20 kişilik bir avukat grubu cezaevlerindeki siyasi mahpusları ziyaret edip insani ve hukuki dayanışma vazifemizi ifa etmeye çalışmıştık. Ben de şahsen sizinle bu vesileyle tanışmıştım. Biz avukat olarak görüşme odasına kadarki kısmı görüyor, tecrübe ediyorduk dışarıdan. Bu ziyaretler içerden nasıl görülüyor, karşılanıyordu?

Hukuk cephemiz çok güçlü, yekpare ve organize değil maalesef. Doksanlı yıllarda ilk tutuklamalar ve takip eden muhakeme fasıllarında dert-endişe sahibi Müslüman avukatlardan bazısı sağ olsunlar ilgilerini Müslüman siyasi mahpuslardan esirgemediler. Tabi dosyalara cezalar kesilip onanınca, hukukçularımızın bir işi kalmadı gibi bir şey oldu ve pek uğramaz oldular. Oysa içeri ve dışarı arasında çok önemli ve güçlü bir kanal hukukçular. Gel gör ki yaşanan savrulmalar, ihmaller derken bu kanal pek işlemedi. Hayli zaman böyle geçti. Sizin cezaevi ziyaretleriniz böyle bir vasata denk geldi. Cezaevlerinde meskûn ve biraz metruk Müslüman mahpuslar kimi hamiyetli insanların hatırlaması ve hatırlatmasıyla diyeyim hukukçularımız gelir gider oldular… Bunun küçük dünyamızdaki yerini ve karşılığını bizde gözlemiş olmanız gerekir. Kendi adıma söylersem yüz yüze ziyaretlerde olsun mektuplaşmalarımda olsun her vesileyle minnettarlığımı ifade edegeldim. Baya yazıştık, kitap paylaştık, dertleştik vs. İş bu samimi ilginizin küçük dünyamızdaki yerinin büyük olduğunu belirtmeliyim.

Bugün etkili ve yetkili bir adalet bakanı olsanız ve size cezaevlerine beş dokunuş hakkı tanınsa ne gibi değişiklikler yapmak isterdiniz?

Devlette işler ve işleyişler bu kolaylıkta değil maalesef. Genel şeyler söyleyebilirim ancak. Güvenlik ve disiplin odaklı olunca insan unsuru ihmal olunuyor. Mahpuslar ve aileleri yakınları bağlamında yaşanagelen mağduriyetlerin giderilmesi sadedinde bir dizi iyileştirme yapılabilir. İçeridekilerin tecriti azaltılıp kendi aralarında daha fazla zaman geçirip etkinliklerde bulunmalarını temine çalışırdım.

Psikososyal uzmanların, öğretmen ve diyanet görevlilerinin mahpuslarla iletişimini çok daha işlevsel kılar ve kolaylıklar sağlardım. Zira bu nispeten “sivil” temaslar mahpusların kalplerine daha etkili olarak ulaşabilmekte ve olumlu neticeler alınabilmektedir

Mahpusa az sayıda kitap veriliyor, bu sınırlamayı gevşetirdim. Kişi başı üç beş kitap yerine dönüşüm imkânlı kırk elli kitap. Ta ki inceleme araştırma okumak isteyen mahpuslar rahat çalışabilsinler.

Ve kimi kimsesi, geleni gideni olmayan sahipsiz ve yoksul mahpuslara, suç durumlarını baz almadan asgari geçim için bir tür iaşe fonu sağlardım. Bu mali yükler esasen çok değil, ama toplumun ilgisine sunup bir şekilde desteğini sağlamak zor değil. Millet olarak eksiğimiz gediğimiz evet çoktur, diğer yandan çaresiz ve kimsesizlere yardım çağrısı havada kalmaz diye düşünüyorum.

Sorun, cezaevlerinin ve duvarın öte tarafında yaşanan sıkıntıların bilinmeyişiyle ilgili. Makul olarak gündeme getirilip toplumun vicdanına arz edilirse, gerekli ilgiyi ve desteği göreceğini söyleyebilirim. Gel gör ki “Yeryüzünün Lanetlileri”ni pek düşünen eden olmamakta. Ve düşenin dostu da kalmamakta. Allah düşürmesin!

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Yavuz Yazıcı: Lazca Artık Son Dönemlerini Yaşıyor

Yayınlanma:

-

Kardeşim bir Laz kızı ile evlenince ben de Lazlar, Lazca ve Laz kültürüne dair yeni şeyler öğrenme fırsatı edindim yıllar önce. İstedim ki bu dil ve kültüre dair gerçekleştirdiğimiz sohbetlerden Yeni Pencere okurlarına sunayım bir parça. Yavuz Yazıcı hoş muhabbet bir emekli polis. Lazca ve Laz kültürü üzerine birkaç isimle daha konuşacağım. En yakınlardan başlıyoruz. Dinleme önerisi ile buyurun okumaya.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu tanımlama içinde Laz olmak kaçıncı sırada yer alıyor?

Biz Lazlar her daim kendimizi Türklük ve Türk kavramı içerisinde bir kültürel mirasın temsilcisi gibi görmekteyiz. Açmak gerekirse; çok eski tarihlerden beri Türk kavimlerinin içerisinde çoğunlukla asimile olmuş bir milletiz. Laz olmak bizim için önemli bir olgu ama Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini de özümsemiş durumdayız. Bu sebeple kendimizi çoğunlukla Türk olarak görmekteyiz. Özellikle yeni nesilde Laz mirasına yönelmeyi de görmekteyiz. Bu yönelme genelde müzik alanında ve festivaller kapsamında yapılan Lazca söylemler üzerinde ilgi uyandırmakta. Farklı bir yönelim; yani öğrenelim Lazca’yı, bilelim, Lazca konuşalım gibi bir yönelim yoktur.

Lazca ana diliniz mi? Nerde nasıl öğrendiniz?

Lazca aile içinde kullandığımız ana dilimiz. Şunu belirtmek isterim ki biz, çoğunluğumuz, yani 1969-75 yılları arasında çok odalı büyük bir Laz evinde kalırdık. Burada herkes, babam dedem babaannem amcalarım teyzelerim vesaire, herkes bir aradayken Lazca konuşuyordum. Yazamazdık ama hepimiz bu dili biliyorduk o zaman. Anadilimizdi. Dışarıda, okulda ve çarşıda Türkçe konuşurduk. Laz olanlarla bir arada, dışarıda Lazca da konuşurdum. Bu dili büyüklerimizden öğrendik ama şu anda kendimiz ve çekirdek ailemizde pek konuşulmadığı için çocuklarımız sadece Laz olduklarını bilirler, birkaç kelime Lazca konuşabilirler “Mohti” (“Gel”) “İdi” (Git) “Keyseli” (“Kalk”), “Dohedi” (“Otur”) gibi kelimeleri bilmektedirler. Bu durumda, Lazca’nın son temsilcileri bizleriz gibi gözüküyor. Biz çocuklarımıza bu kültürü öğretmekte isteksiz gibi duruyoruz. Bu sadece benim için değil tüm Lazlar için geçerli. Çocuklarımızın farklı alanlarda olduğu, büyük şehirlerde olduğu, işte, aile ortamlarından uzak olduğumuz için büyüklerimizden ayrıldık. Çekirdek aileye dönüşmek de kendi öz dilimizi, öz kültürümüzü unutup daha da asimile olmamızı kolaylaştırdı.

Laz olmak sizce daha ziyade dille mi, coğrafyayla mı yoksa duyguyla mı alakalı? Sizin için Laz olmanın anlamını, duygu ve düşüncesini merak ediyorum.

Laz olmak bence bulunduğumuz coğrafya ile alakalı. Tabii bir kültüre ait olmak güzel bir duygu benim için. Laz olmak gurur verici çünkü zamanında bir devlet olmuş, güzel kültüre sahip olmuş bir miras bu. Zamanla diğer kültürler içerisinde, özellikle Türk kavimleri, Gürcü kavimleri ile iç içe geçmiş, özünden ve geleneklerinden kısmen de olsa uzaklaşmıştır. Kafkaslar mitolojide “diller dağı” olarak geçmektedir, bu bölgede 124 dil konuşulmaktadır. Bu karışım en çok Lazca’yı etkilemiştir. Lazca bile Ardeşen’de farklı Arhavi’de farklı Hopa’da farklı telaffuz edilmektedir. Mesela biz değirmene “skibu” deriz. Ardeşen ve Arhavi’de bu “karmate” olarak telaffuz edilmekte. Yani birçok farklılıklar bulunmakta ama genelde bu ilçelerde konuşulan Lazca ile hepimiz birbirimizle anlaşabiliyoruz.

Lazca ile kendinizi yeteri kadar ifade edebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Lazca ile kendimi yeterince ifade etmem için çevremdeki birçok kişinin de bu dili bilmesi ve konuşması lazım. Maalesef Laz olan ve bu dili sadece yüzeysel bilen çok sayıda insan var. Bu yüzden kendimi Lazca ifade etmem çoğu zaman zorlaşıyor. Çocukluğumuzda daha çok ve sık kullanılan Lazca’yı şimdi, 2025 yılına geldiğimizde, artık sadece sokakta, birbirimizi tanıdığımız insanlarla karşılaştığımızda, nostaljik şekilde konuşur olduk. Bunu yaşatmaya çalışıyoruz fakat gitgide bu dilin yok olmaya gittiğini görüyorum.

Günlük hayatınızda Lazca ne kadar yer tutuyor?

Günlük hayatımızda Lazca hiç yer tutmuyor desek yeri var çünkü resmi dairelerde, sokakta, bankalarda, okullarda, hiçbir yerde bu diyarda konuşulmuyor. Bu dili konuşan insan sayısı da her geçen gün azalıyor. Laz toplumu Türkçe’yi özümsemiş. Lazca sanki kültürel bir hobi gibi olmuş maalesef.  Yaşantımızda bizi Lazca’ya yönlendirecek ne bir durum ne de bir oluşum pek gerçekleşmiyor. Toplum olarak baktığımda bu kültürel mirası taşıyan bizlerin de böyle bir şeye ihtiyacımız sanki yokmuş gibi bir ortam var. Herkes halinden memnun. Bu gidişle de buna pek ihtiyacımız olmayacak gibi duruyor.

Türkiye’de Lazca hangi bölgelerde, tahminen kaç milyon insan tarafından konuşuluyordur?

Ülkemizde Lazca konuşulan yerler, vilayet bazında Rize ve Artvin ilinin Hopa, Kemalpaşa, Borçka’nın bir kısmı, Arhavi, Fındıklı, Pazar, Ardeşen, Kocaeli ve Adapazarı’nın bir kısmından ibaret. Tahmini olarak Türkiye’de 600-700 bin kişi bu dile yakın, biraz ya da fazla Lazca bilen insanlardan oluşuyor. Bu rakamın yarısından fazlası tamamen asimile olmuş durumda. Komşumuz Gürcistan’ın Batum bölgesinde ve Gürcistan’ın Zugdidi bölgesinde yoğun şekilde Laz nüfusuna rastlanmakta. Tahminim Gürcistan ülkesinde 1 milyonu aşkın Laz nüfusu vardır. Orada Lazlara “Megrel” denilmekte. Gürcistan’da yaşayan Lazların, Sarp bölümünde kalan, bizim sınıra yakın olan yerdeki Lazların çok az bir kısmı Müslüman.

Lazca’nın geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Yok olma endişesi taşıyor musunuz?

Lazca artık son dönemlerini yaşıyor, diyebiliriz. Bizim yaş grubu Lazca konuşabiliyor yani iyi derecede konuşanlarımız da var, ben iyi derecede Lazca konuşabiliyorum, anlayabiliyorum ama bunu yazıya dökemiyorum. Yani %99 yazma olayımız yoktur. Bu yeni nesil, z kuşağı dediğimiz, bu dili tamamen unutmuştur. Evlerde artık Lazca konuşulmuyor. Gençler çok ilgisiz zaten. Bir yozlaşma mevcut, bu yozlaşma her alanda olduğu gibi Lazcayı da derinden etkilemektedir. Lazcanın artık son demlerini yaşamakta olduğunu, kaçınılmaz bir sona doğru gittiğini görmekteyiz. Bazı oluşumlar ve gruplar bunu yaşatmaya çalışıyor ama ilgi olmayan yerde ne kadar yaşatabilirsin, bu da bir soru işareti!

Sanırım Türkiye’de insanlar Laz olduğunu söylemeye çekiniyordu eskiden? Şimdi nasıl, sizin bu konudaki yaklaşım ve düşünceniz nedir?

Ben şu anda 63 yaşındayım. Bizim nesil ataerkil olarak büyüdük. Hepimiz büyük evlerde büyük aileler halinde yaşardık. Çok fazla çocuk, amcalar dayılar halalar teyzeler, hep bir arada olduğumuz zamanlardı. Bizim kuşak okula gittiğimizde, evde devamlı Lazca konuştuğumuz için okulda zorluk çekiyorduk. Babaannem, dedem, babam “Lazca konuşulmasın yoksa Türkçeyi konuşamıyorsunuz” diye bizi uyarırlardı. “Türkçe konuşun” diye bizi uyarırlardı, bize telkinde bulunurlardı. Amcalarım ve babam da devlet yetkilileri tarafından zaman zaman resmi dairelerde ikaz edildiklerini beyan ederlerdi. Bizim Laz toplulukları bir Kürt nüfusu kadar kalabalık bir nüfusa sahip olmadığımız için toplum tarafından ve devlet yetkilileri tarafından daha hoşgörü ile bakılan bir kültür mirası olarak görülmüştür. Bu anlamda ciddi bir zorluk yaşamadık. “Siz Lazsanız şunu yapamazsınız, bunu yapamazsınız, şuna sahip olamazsınız” gibisinden hiçbir baskı ve etnik bir yaklaşım görmedik fakat 1980 ve 1991 yılları arasında ülkemizde Lazca yasaklanmıştı. Darbe dönemine denk geldiği için bunu bir tehlike olarak adlandırmış devlet yetkililerimiz. Hatta Cengiz Kurtoğlu yapmış olduğu bir müzikte (Enna Gogahfelare – “Bir Sana Sarılayım”) şeklinde Türkçe müziğin içerisine Lazca bir kelime yerleştirdiği için soruşturma bile geçirmişti ama bu dönemde böyle bir şey yok artık. Lazca her tarafta serbestçe kullanabilmekte. Alıcısı varsa kullanılmasında bir sakınca görülmüyor.

Laz kültürü denince ilk akla gelenler nelerdir?

Laz kültürü deyince toplumda ilk akla gelen şey işte Laz dili, Laz evleri, Serenderler, yemeklerimiz, balıkçılık, Atmaca ve kuş avcılığıdır. Atmaca ve kuş avcılığı Lazlarda çok yaygındır. Kokulu üzümden yapılan birçok yiyecek “pepeçura” (“üzüm muhallebisi”) ve bundan yapılan içecekler (üzüm şerbeti vs.) vardır.

Yemek kültürü açısından baktığımızda tabii Laz Böreğimiz çok meşhurdur. Hamsili pilavlar, karalahana, peynir tavalama, lahana dolmalarımız… Yiyecek açısından zengin bir kültüre sahip diyebilirim Lazlar.

Laz kültürünü doğru tanımak ve anlamak için neler okunabilir, dinlenebilir, izlenebilir? Kitap, Müzik ve Film öneriniz var mı?

Laz kültürü son zamanlarda bir uyuma moduna girmişti. Bu uyuma modundan Kazım Koyuncu vesilesiyle çıktık diyebilirim. Kendisi aynı zamanda köylüm olur ve onunla gurur duyarız. Kazım’la birlikte bu kültüre ait büyük bir sempati uyandı toplumumuzda. Lazların bir dili olduğu, bir kültüre sahip olduğu görüldü. Özellikle Lazlığı neredeyse unutmakta olan yeni nesil bu işe dört elle sarıldı. Kazım’ın yanı sıra Birol Topaloğlu ve Erdal Bayrakoğlu da lazca’yı çok iyi kullanan, Lazca müzik icra eden sanatçılarımız. Yenilerden Resul Dindar da Lazca şarkılara yer veren bir Laz olarak sevilen bir sanatçımızdır.

Film olarak “Nanaçkimi” (“Anneciğim”) isimli filmi önerebilirim. Kitap olarak da Lazca öğreten kitaplardan “Lazuri Doviguram”(Lazca Öğreniyorum) adlı sözlük niteliğinde kitabı anmak isterim.

Lazca bir deyişle bitirelim. Sık sık kullandığınız bir deyim ve anlamı…

MEGAÇAYAŞİ NUHONDARE (BAŞINA GELİNCE KATLANACAKSIN)

ENNA GOGAHFELARE (BİR SANA SARILAYIM)

Laz Atasözü:

ZENGİNİŞİ MAMULİKTİ SKUMS, XOCİKTİ İMÇVALS (ZENGİNİN HOROZU DA YUMURTLAR ÖKÜZÜ DE SÜT VERİR)

Bu hususta eklemek istediğiniz başka bir şeyler var mı?

BÜYÜKLERİMİZİN AKTARDIKLARIYLA BİRLİKTE EKLEMEK İSTERİM Kİ BİZ LAZLAR HER ZAMAN KENDİMİZİ BU MİLLETİN ÖZ EVLATLARI OLARAK GÖRDÜK VE GÖRMEYE DEVAM EDİYORUZ. BEN ÖZELLİKLE LAZ OLDUĞUM İÇİN BU ÜLKEDE HEP HOŞGÖRÜYLE KARŞILANDIM. BİZ LAZLARDA AŞİRET, TARİKAT DEĞİL AİLE VE BİREY ÖN PLANDADIR. BİZLER KÜÇÜK VE KÜLTÜREL BİR TOPLULUK OLDUĞUMUZDAN TEHDİT OLARAK ALGILANMIYORUZ. BELKİ DE LAZLAR KARAKTERLERİ, DURUŞLARI VE DAVRANIŞLARIYLA SEVİLDİKLERİ İÇİNDİR BU DURUM.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x