Connect with us

Yazılar

Bize Depremi Hatırlatan Tekâsür Hastalığının Habire Tekerrür Etmesi – Sait Alioğlu

Yayınlanma:

-

“Geç fark ettim taşın sert olduğunu./ Su insanı boğar, ateş yakarmış!/ Her doğan günün bir dert olduğunu/ İnsan bu yaşa gelince anlarmış.” demişti Cahit Sıtkı Tarancı.

Kimse kızmasın ama tekâsür’ün, yani çokluğun, çoğu kez olumsuzlandığı bir kelam-ı kibar var halk dilinde, “Çokluk bilmem nedir!” diye.

Birçok ifade gibi bu ifade de, halk muhayyilesinden sâdır olmuş bulunan ve arifliği içeren bir öze sahiptir. Bu tür ifadeleri, felsefe içre ve bir nevi hikmeti arama sevdasının sonucu olan filozofik bir düşünce ile değerlendirdiğimizde, eli öpülesi o yüce gönüllü insanların birer filozof, hikmet ehli olduklarını çok rahatlıkla söyleyebiliriz.

Peki, çokluk nedir?  Çokluk, sözlükte bir ad(isim) olarak “sayı ya da ölçü yönünden çok olma durumu”nu ifade eder

Çokluk, salt maddi anlamda doğru olmasına doğrudur ama onun manevi ve psikolojik yanının ise, maddi anlamda insanı baştan çıkardığını, ona yoldan çıkardığını, olması gereken istikametini şaşırttığını, “aşırı olacak şekilde” elde ettiği dünya malı ile övünmesine etki ettiğini ve var olan imtihanını da peşinen kaybettirdiğini unutmamak gerekir.

Hep öyle olmamış mıydı? Karun, neyden dolayı helak olmuştu ya da “sütunlar sahibi İrem halkı” neden helak olmuştu? Veya bahçe sahipleri… (Kalem Suresi)

Buna, Kur’an’dan, kıssalardan, tarihten ve günümüzden “büyük ve küçük” birçok örnek verilebilir.

Mahiyetleri farklı da olsa, aynı mantık içre çoklukla övünmek, bir nevi tanrılaşmak ve haşa Allah’ın yerine geçmek, O’nu devre dışı bırakmak tekâsür yoluyla olabilirdi. Anlayacağınız, klasik dönemlerde vuku bulduğu gibi modern/postmodern dönemde de batıl paradigmalarla Tanrılaşmak, Allah’ın(cc) yerine geçmek ve bu suretle de şirk içre yaşamak. Maddeye tapan insanın halet-i rûhiyesi bu minvalde sürüp gidiyor, geçmişten günümüze.

O zaman sûremize bir göz atalım;

Tekâsür Sûresi:

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”

“1. O çokluk kuruntusu sizleri oyaladı, 2. Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! 3. Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4. Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5. Öyle değil, kesin olarak bilseniz, 6. And olsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz, 7. Sonra yine and olsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8. Sonra and olsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!”

“Tekâsür terimi, “çoğaltma için ihtirasla çırpınma”, yani taşınır veya taşınmaz, gerçek veya hayalî kazançları arttırma ihtirası anlamına gelir. (…) bu terim, insanın, daha çok konfor, daha fazla maddî servet, insanlar veya tabiat üzerinde daha güçlü otorite ve kesintisiz bir teknolojik ilerleme için çırpınma saplantısını ifade eder. Bu çabaların, başka her şeyi dışlayan bir şekilde aşırı bir tutku ile sürdürülmesi, insanı her türlü ruhî kavrayıştan ve dolayısıyla tamamiyle manevî/ahlakî değerler üstüne kurulmuş herhangi bir sınırlama ve kısıtlamayı kabullenmekten alıkoyar -ve sonuçta yalnız bireyler değil, bütün bir toplum iç tutarlılığını ve dengesini ve böylece her türlü mutluluk şansını yavaş yavaş yitirir.[1]

Gelelim acı ve yakıcı gerçeğimiz olan depreme…

Depremin kendisi de insanı öldürmez, yalnızca ihmal ve rant, çarpık kentleşme, modernleşme uğruna karton kutular, zemin etüdü yerin yapısı ve tespit edilmiş inşâ kriterlerinin aksi istikametinde seyrettiği, temeli çürük binaların, bu haliyle ilahi iradeye yenilişi sonucu oluşan durum yıkardı; yıkardı insanı ve en nihayetinde de öldürürdü. Sözde ilerleme kaydetmiş, epey mesafe almış ve bilimin yol göstericiliğinde hareket edilmesi icap ederdi, ama her şey yerle bir…

Hele bir de buna, hangi ideolojik formasyondan olurlarsa olsunlar, salt kendi rantını düşünen, gerisini teferruat sayan, sözde çağdaş bir ortamın hazırlanmasına katkı sunan, ülkeyi üst çağdaşlık seviyesine taşıyan ama sonuçta bazı şeyleri ketmedip bir türlü dışa yansıtmayan “muhafazakâr” zihniyet! Ona nasıl atıf yapılırsa yapılsın, bilime, ilme değer verecektik ama aklımızı da kullanarak ve ahlaktan da taviz vermeden. Zira ahlak işin içerisinde yoksa insanın ne değeri olur ki, başta kendine, çevresine ve topluma, cümle mahlûkata faydası dokunsun!

Bunun için en önemlisi de insanın var oluş amacını sorması, sorgulaması, hayatın anlamını hakkıyla kavraması, bir yaratıcıya inanıp güvenip bel bağlaması ve en sonunda kendine düşen görevleri eksiksiz yerine getirmesi ilk anda akla gelen ilkelerdir.

Bundan sonra da yapılacak olan işler var elbette. Onlar da tembelliğe kaçmadan çalışmak, ama çok kazanmak, rant elde etmek için değil, kişinin kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamak, gelecek nesillere iyi ve hayırlı anlamda örnek olmak, örneklik sergilemek, kent yerine şehri öncelemek; ona, eski ve sağlam değerleri güncelleyerek yeni bir çehre kazandırmak, bir açıdan sıkışmışlığı ifade eden kapalı kutu sayılabilecek site formu yerine mahalleyi ve ona ruh veren havayı canlandırmak/diri tutmak, adil bir paylaşımı ve bölüşümü, sağlıklı bir iş bölümü tesis etmek, kardeşlik ruhunu diriltmek, en önemlisi de insanın bulduğu, ortaya koyduğu devlet aygıtını es geçmeden ama onun yapılan işleri denetleme yetkisini ona bırakarak sivil toplumu güçlendirmek ve her işin, toplumun türlü katmanlarının eşitlikçi bir şekilde katılımı ile gerçekleşecek olan “danışma/şûra” çerçevesinde çalışmalara ve çabalara işlerlik kazandırıp, sistemi işlevsel kılmak…

Bunlar, haliyle ilk etapta akla gelebilecek şeyler olarak düşünülebilir.

Tabii ki, bunların tesisi için bir amaç etrafından hedef belirleme, o hedefe uygun düşünsel altyapı oluşturma, bunları müzakereye açma, var olan görüşleri bir araya getirme,  derleme, toplama, kaynak sağlama(en başta manevi kaynak) iş bölümü oluşturma ve işe koyulma…

İşin düşünce safhası sonrasında teknik safha söz konusu olacaktır. Burada da her işi ehline tevdi etmek gerekir.

Bu saydığımız şeyler, elbette ki anarşizme, kaçmadan, bir hiç uğruna toplumsal kaosa sebebiyet vermeden “sonuç ne olursa olsun” düzen bozucu olmadan, var olan düzenin aksayan yönlerine dikkat çekip onları düzeltme ya da tümden değiştirme yoluna giren ve hayatın öznesi olan insanı Allah’a kul olması dışında dâhili güçlere kul, köle etmeden/ettirmeden onun var olan toplumsal yapı içerisinde görev ve sorumluluk yüklenen, ama kendi ferdi bağımsızlığını da ne pahasına olursa olsun elden çıkarmadan hareket etmesini sağlamak…

İşin birçok alanı kapsayan konularını haliyle uzmanına bırakarak, artık bundan sonra “eskinin yanlışlarını” bertaraf edip, kaderimiz olan coğrafyanın jeolojik yapısını dikkate alarak, acımasız küresel liberal kapitalizme meydan vermeden, hem de olması gerekene uygun yeni formlar bulup ortaya koymak gerekir. Bu acımasız küresel liberal kapitalizme -aynı zamanda komünizmden mülhem Çin usulü kapitalizm de buna dahildir- karşı çıkmak artık insanlığın boynunu borcudur.

Eğer, bu zalim sisteme karşıysak, rant elde edeceğiz, kalkınacağız, hele hele, hemen her alanda bizde çok revaç bulan “batıcı söylem ve sömürgeci mantık” içre ideolojik bir yaklaşımımız varsa, bu behemehal değiştirilmelidir.

Haliyle “Onun yerine ne konulacak?” sorusu sorulabilir. Bunun da cevabı var! O da, bu ülkenin insanı hangi dine, forma ve ideolojiye sahip olursa olsunlar, değişmez özelliğe sahip fıtrata dönmeliler. O zaman fıtratın yaratıcısı olan Yüce Varlık, elbette bir yol gösterir ve arınanları kendi yollarına ulaştırır.[2]

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de tedbirini aldığımız takdirde gelip bizi bulan deprem gibi felaketler dışında, çoğu da kendi ellerimizle hazırladığız birçok felaketi de unutmamalıyız; maden ocaklarında yaşanan felaketler, yine tabiata karşı açıldığını düşünmek zorunda olduğumuz dere taşmaları, sel felaketleri, bizden kaynaklanan çevre sorunları vb. aynı minvalde ele alınıp değerlendirilmelidir.

İşin en önemlisi ve can alıcı noktası insanın kendisini olumlu anlamda değiştirmesi, aksi ise, insan Allah’ın buyurduğu üzere olumsuzluk kapsamında değerlendirilir. Bu da insan açısından istenmeyen bir durumdur. [3]

Başa dönersek, tekâsür, öncekilerin başta çoklukla övünmeleri vb. olarak tercüme edileceği gibi, günümüzde de kendi gökyüzümüzü giderek görebilmemizin önünde engel olan çok katlı ebleh yüzlü binalar ve mütevazı bir şekilde yaşamak isteyen biri için ne anlama geldiği meçhul olan rezidanslar da tekâsürün konusunu oluşturmaktadır.

Ne yapıp ne edip kendi değerimizi, yerimizi bilelim ve böbürlenmeyelim.

 

[1] Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, Tekâsür Sûresi tefsiri

[2] Mâide sûresi, 16

[3] Ra’d sûresi, 11

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Faşizm mi, İnsaniyet mi?- Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız. 

İsrail’de, Filistinli esirlere yönelik insanlık dışı “İdam Yasası”nın mimarı olan aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, mide bulandıran bir skandala daha imza attı. Eşinin doğum günü için özel olarak hazırlattığı “darağacı” figürlü pastayı dans ederek kesen faşist bakan, pastanın üzerine yazdırdığı “Hayaller bazen gerçek olur!” notuyla tüm dünyanın tepkisini çekti. (03.05.26 KARAR)

Bir dinin insana aslî anlamda neyi öğretmesi gerektiğine dair bir temel bilinçten yoksunluğun ve yolunu şaşırmışlığın bu fotoğrafını görünce, tıpkı coğrafî sınırlarının belirsizliği gibi ahlâkî sınırların da belirsizleştiği bu şımarık densizlik, insanın o aslî köklerinden ve ilkelerinden kopunca nasıl da aşağıların aşağısına düşebileceğini hatırlatmakta değil mi?

İnsanlığa dair en temel utanç duygularını bile yitirmiş, rezillik sayılabilecek en nâhoş davranışları bile o sınır tanımaz edepsizliğiyle ortaya koymaktan hoşnut bu dibe vuruşun bize korku yok edasıyla her tekrarlanışı, kutsal metinlerde de tekrarlanan o bir kavmin çöküşünün en bariz belirtileri değil mi? Zira korku duvarını aşma gösterileri her zaman kendisine güvenin bir kanıtı olmayıp çoğu kez kendisine özsaygısını yitirmiş bir rezilliğin dışavurumudur. Artık bir alışkanlığa dönüşmüş saldırganlığıyla İsrail, hukûkî ve coğrafî sınırları belli bir olağan devlet değil, her an sınırlarını genişletmek için fırsat kollayan ve çevresinde istikrarsızlık yaratarak etrafına korku ve dehşet saçan bürokratik bir terör makinesi, mürebbîsi olan faşizmi bile aşan bir kötülük aygıtı!

Küresel medyayı el altında tutan bu gösteri toplumu, elini sürmekten imtina etmediği o her türden kirli araçlarıyla, aynı zamanda demagojik bir propaganda mekanizması! Sanal, finansal ve siyasal ama her hâlükârda kötücül ağlarıyla yayıldığı yeryüzünde işleyen teknokratik bir cürüm şebekesi! Yahudi halkını, Siyonist sermayeyi ve Evanjelik kıyametçiliği işlevselleştirmiş bir kötülüğün rezilleşmesi! Dinin ve devletin acımasız bir amaçla kullanıldığı ve örgütlendiği yegâne sömürge ülkesi! Kelimelerin kan ile yazıldığı bir ceza sömürgesi ki yalnızca rahipler bir fikrin değerini, dökülen kan miktarıyla ölçülebileceğini iddia edebilir.[1]

Hıristiyanlar ise yirmi asır boyunca Romalılara ve Yahudilere hayran oldular, onları okuyup hem sözlerinde hem de işlerinde taklit ettiler; insanlar bir cürüm işleyip sonrasında da onu meşru kılmak istediği her seferinde uygun bir alıntı bulmak için (onların) şâheserlerine başvurdular.[2] Bu ise onları şımarttıkça şımarttı, hayatın gerçekliğinden ve sadeliğinden uzaklaştırdı. Oysa kaderden kaçılamayacağını, güce tapılmayacağını, düşmandan nefret edilmeyeceğini, talihsizin hor görülmeyeceğini[3] hatırlayabilselerdi özsel amaçlarından çoktan uzaklaştıkları o kutsal ilkeleri, ötekilere karşı yükümlülüklerini, hiç kimsenin haksız ve acımasız bir biçimde öldürülmeyeceğini; komşunun hiçbir şeyine, özellikle de onuruna ve namusuna göz dikilemeyeceğini de anımsayabileceklerdi.

Yüz yıldır edindikleri ırkçılaştırılmış inanışları, Yahudilikten çok kapitalist bir yanılsamaya dayanan bu yeni din/ideoloji ise Tanrı’nın değil, Thedor Herzl’in ütopyasının ve Hitler’in yarattığı nefretin eseri. Bir şiddet tuzağına yakalanmış olan bu acımasız aygıtın sihri, çevresine yenilmezliğine dair bir efsane yaratmasındadır. Gelgelelim büyü bozuldu ve önce Gazze direnişi, ardından İran, bu kanlı aygıtın tekerine çomak sokarak efsanenin salt görüntüsel doğasını ve örtbas edilemeyecek zaafını açığa çıkardı.

Bilinçaltı korkuların veya arzuların yarattığı faşizm/Siyonizm için cezalandırma bir adalet arayışı ve yolu olmaktan çok, karşısındakini daha da ezmeye ve kimliksizleştirmeye çalışmaktan ibaret. Bu ise toplumları aşağılamaktan, intikamdan ve çevresine korku saçan bir terörizmden öteye gidemiyor. Buna maruz kalan çaresiz halklar ise adeta köklerinden sökülmüş gibi meflûçlaşmaktalar. Bunu bir hükümranlık şartı olarak gören ceberut devletler, kaynağı şüpheli ve giderek daha da acımasız bir silahlanmanın gücüyle yeni Leviathanlar yaratmakta! İnsanlıktan uzak bir terörizmin ve şiddetin oluşturduğu diasporalar ise yeni inanç dalgalarına değil, nihilist bir karmaşaya yol açmakta.

Çevrelerine dayattıkları bir çağdaş köleliği savunan İsrail egemenleri, ister istemez adalet duygusundan da uzaklaşmakta. Hayatlarının her ânına sinen bu faşizm ise esasında örtbas edilmiş bir korkunun, güvensizliğin ve köksüzlüğün belirtisi! Oysa ütopikleştirdikleri o vaat edilmiş ülke; ahlâkın ve adaletin tecelligâhıdır ki kendileri, giderek tam da aksi yöne, distopik bir cehenneme doğru sürüklenmekte!

Öyle ki sömürgeleşen siyahların asimile olmaları veya tersinden bir ırkçılıkla giriştikleri siyah güzellemelerine karşı, Aime Cesaire ve Frantz Fanon’un gerekirse beyazlarla da iş birliğine girişerek sürdürdükleri sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadelenin aksine Yahudiler, kendilerini de beyazlığa dahil ettikleri bir ırkçılıkla çevrelerindeki Araplara karşı bir beyaz üstüncülüğü arsızlığı içindeler. Öylesine faşist bir ırkçılık ki, keskin nişancıları Gazze’deki çocukları katlederken bundan en küçük bir utanç duymayı bir kenara bırakın, adeta bir av partisindeymiş gibi vahşi sevinç çığlıkları atabilmekteler. Oysa günümüz insanlığı bir hayvanın bile bu şekildeki katlini uygun bulmamakta ve insanlığına yakıştırmamaktadır.

Bunu önleyecek, daha doğrusu yeryüzünü bu sıkışmışlığından kurtaracak bir mucizenin imkânsızlığını savunmak ise gerçekte yeryüzünde sürüp gitmekte olan hayatı anlayamamak ve zalimlerin gücünü abartmaktan başka nedir ki? Filistin halkının yüz yıldır süren direnişi bile bu açıdan okunduğunda, insanlığın o şaşırtıcı ve her şeye rağmen köklerinden sökülmeyi reddeden o destansı çabası, dünya üzerinde gerçek anlamda neyin değişmekte olduğuna dair bir işaret vermekte değil mi?

Ardı ardına gelen küresel SUMUD filolarının umuda çağrısı, Siyonist işgalcinin bir ceza sömürgesine dönüştürdüğü Gazze’ye ulaşımı engellese de insanlıktan umut kesilemeyeceğini de ortaya koymakta! Her şeyin tersine döneceği kritik nokta, o mucize ânı ise tam da burası değil mi? İnsanlığın iyilik arayışının zulme galebe çalacağı bir direnişin sürdürülmesi ve bu azmin, şirretliği karakter edinmiş zalimin çöküşüne yol açması umudu… Gazze, tarihin ve insanlığın bir sınanma noktası. İnsanlık bir kere daha karara verecek: faşizm mi insaniyet mi?

[1] Simon Weil, Baskı ve Özgürlük, Mecaz yay. s. 61-62

[2] Simon Weil, Savaş ve İlyada, KETEBE yay. s. 43-44

[3] Weil, age, s. 45

Devamını Okuyun

Yazılar

Politik Temsil ile Endüstriyel Futbol Arasında: Amedspor Örneği – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Futbolun ortaya çıkışı ve tarihsel gelişimi, sadece bir oyunun doğuşu değil, aynı zamanda halkların, işçi sınıfının, toplumsal mücadelelerin ve devrimci duruşların yeşil sahaya yansımasıdır.

Spor müsabakaları içerisinde hiç şüphesiz futbolun yeri ve önemi çok ayrı bir konumda duruyor. Futbol, günümüzde milyar dolarlık bir endüstri olsa da kökenleri işçi sınıfının mücadelelerine ve devrimci bir ruha dayanır. Sanayi Devrimi sonrası İngiltere’de fabrikalarda çalışan işçilerin, ağır çalışma koşullarına bir tepki ve dayanışma aracı olarak futbolu hayatlarına sokması, oyunun toplumsal bir başkaldırı niteliği taşımasına neden olmuştur.

Futbolun yaygınlaşması, Sanayi Devrimi ile gelişen işçi sınıfı ve onların yaşam kültürüyle doğrudan ilişkilidir. Fabrika işçilerinin hafta sonları top oynaması, bir kaçış ve dayanışma aracı olmuştur. Futbol, tarih boyunca toplumsal muhalefetin, direnişin ve politik duruşun bir alanı olmuştur. Özellikle taraftar grupları, tribünleri politik fikirlerini ifade ettikleri, antifaşist, antikapitalist duruş sergiledikleri alanlara dönüştürmüşlerdir.

Günümüz endüstriyel futbolu ise şike/kumar/bahis sermayedarlarının tekelinde yoz bir hâl almış durumda maalesef. Merhum Ali Şeriatî’nin şu cümlesi çok manidar: “Tribünlerden gelen sesler, savaşlardaki mazlumların sesinden fazla geliyor ise futbol afyondur!” Maalesef günümüz futbolu halkta afyon etkisi yaratıp onları gerçek yaşamdan kopararak bireyler ve gruplar arasında kin ve nefrete sürükleme aracı olarak iş görüyor.

Futbolun dayanışma ruhuyla; topluma, kültüre, politik duruşa ne kadar etki ettiğinin somut bir örneği hiç şüphesiz Amedspor’dur. Kürt halkının Amedspor’a olan bağı ve desteği sanırım dünyanın pek az yerinde görülmemiş bir örnekliktir. Amedspor’un sadece saha içinde değil, saha dışında da takındığı tavır ve politik duruş, yaşadığı baskılar; bahis sistemlerine, tahkim kararlarına, adaletsizliğe karşı yükselttiği tepkiler futbolun içindeki sınıfsal ve politik çatışmayı da gösterir. Tüm baskı ve kısıtlamalara rağmen elde ettiği başarılar ve taraftar desteği, futbolun politik, devrimci bir çıkış, kültürel bir direnç alanı ve dayanışma ruhu olabileceğini göstermiştir.

Bu durum, Kürt halkı özelinde de ayrıca kültürün ve hafızanın futbol yoluyla nasıl canlı tutulduğunun çok somut bir örneği. (Bu sosyoloji iyi irdelenmeli!) Bunca kirli ilişki ağlarına rağmen geleceğe ve futbola umutla bakarak futbolun sadece bir oyun olmadığını; politik, devrimci, direnişçi ve dayanışmacı rûhuyla halkları bir arada tutma aracı olduğunu; günümüz endüstriyel futboluna, futbol kodamanlarına, şike/kumar/bahis sermayedarlarına karşı tavır alarak yeniden halkların oyunu haline getirebiliriz.

Umut ediyorum ki Amedspor tüm bu kirli ilişki ağlarına rağmen buralardan sıyrılarak sadece halkların desteği ve dayanışmasıyla devrimci duruş sergileyen günümüz futbolunun başarılı bir örneği olur.

Devamını Okuyun

Yazılar

1 Mayıs’a Bin Selâm! – Ali Bal

Yayınlanma:

-

Bu yazıyı dinlemek için tıklayınız.

Zulmün Kaynağı ve İlâhî Uyarı

“Yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır ve onlar pek yakında alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”

Bu ifadeler, Nisâ Sûresinin onuncu ayetinde geçmektedir.

“Bunlar apaçık kitabın ayetleridir.

İman eden bir topluluk için Musa ile Firavun haberlerinden bir kısmını gerçek şekliyle sana anlatacağız.

Şüphe yok ki Firavun, yeryüzünde ululandı ve halkını parça parça etti.

Onlardan bir grubu zayıf düşürüyor, oğullarını kesiyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu çünkü o, bozgunculardandı.

Biz ise o yerde zayıf düşürülenlere lütûfta bulunmak, onları önderler yapmak ve onları o topraklara mirasçı kılmak istiyorduk.

Ve onları o yerde iktidara getirelim de Firavuna, Hâmân’a ve askerlerine onlardan korktukları şeyi kendilerine gösterelim.”

Bu ifadeler de Kasas sûresinin hemen başında yer alır.

Not: Firavun, Hâmân ve askerlerinin korktukları şey, bir gün gelip iktidarlarının son bulmasıdır. Köleleştirdikleri, ezdikleri ve emeğini sömürdükleri mustazafların yani ezilen sınıfın kendilerini devirip iktidara gelmesidir.

Modern Kölelik ve Asgari Ücret Çelişkisi

Bugün, bu ülkede ülkede açlık sınırı ve “asgarî ücret” denilen uygulama gerçekten utanç vericidir.[1] Zira kölelik çağlarında da efendiler kölelerinin iş gücünden yararlanabilmek için onların karınlarını doyurmakta ve hastaysalar zamanın imkânları ölçüsünde onların tedavilerini yaptırmaktaydılar. Bu, bir marifet değildir!

Buradan baktığımızda antik zamanlardaki köleliğin modern çağda/aydınlanma çağında aynen devam ettiğini görüyoruz.

Küresel Sömürü Düzeni ve Uygarlık Yanılsaması

Dünyaya baktığımızda genel tablonun yaşadığımız ülkeden pek de farkı olmadığını görüyoruz. Dünyanın gelişmiş ülkeleri sanayide, bilimde ve teknoloji alanlarında geri kalmış ülkelerin petrollerini, doğal gazlarını, yer altı ve yer üstü bütün zenginliklerini sömürmekte sonra da uygarlıktan bahsetmektedirler. Hangi uygarlık! Zulmün, sömürünün, vahşet ve barbarlığın uygarlığı olur mu? Bunun Hristiyanlığı veya Müslümanlığı olur mu?

Dünyanın bu hâlini, bırakın Müslümanlığı, hiçbir din ve kitapla açıklamak mümkün değildir. Müslümanlık ise sadece namaz kılmak, oruç tutmak ya da Hacca gitmek hiç değildir!

Mücadelenin Gerekliliği, Hak ve Adalet Arayışı

Bu düzen değişmeli!

Müslümanlar, hak ve adalet tüm yeryüzünde hâkim oluncaya kadar tıpkı tarih boyunca gelip geçen Allah elçileri ile onların sadık izleyicileri gibi yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar bu çağın Firavunları, Kârunları ve Hâmânları ile savaşmalıdırlar!

Bu konuyla ilgili Enfal-39[2] ve Bakara-193[3] ayetlerine bakılabilir. Ayetlerde geçen “yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız oluncaya kadar” ifadesi, “yeryüzünde Firavunların, Kârunların ve Hâmânların düzeni son buluncaya kadar” anlamına gelmektedir.

Ezilenlerin Sorumluluğu ve Ortak Suçlar

Tabii bunun için ezilenlere çok büyük bir görev düşmektedir. Onların hükûmetlerini iş başına getirmemektir. İbrahim-21 ve 22 ile Sebe-31 ve 33 ayetleri bu duruma işaret eder. Zira bu kâbil hükûmetleri iş başına getiren; onlara oy verip destekleyen, sahip ve arka çıkan halk sınıfları da onların suçlarına ortaktır!

İlk verdiğim ayette buyrulduğu gibi “yetim hakkı yiyenler karınlarına ateş doldurmuşlardır!” Peki, ya onları iktidara getirenler?

Bahsedilen ayetler, vukuu mutlak ve bir gün kadar yakın olan kıyamet gününde o mustazafların bu dünya hayatında iktidara getirdikleri zalim hükûmetler ve iktidarlarla birlikte haşr olacaklarını haber vermektedir.

Zulmün, haksızlığın ve adaletsizliğin hâkim olduğu ve Müslüman olduğunu iddia edenlerin buna seyirci kaldıkları bir dünyada Müslümanlık iddiası tümüyle boş bir iddiadan ibarettir.

Dipnotlar:

[1] TÜRK-İŞ araştırmasına göre Nisan-2026 Açlık Sınırı, 34.587 liradır.

[2] “Artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve [insanların] kulca yönelişleri bütünüyle ve yalnızca Allah’a adanıncaya kadar onlarla savaşın! Eğer direnmeyi bırakırlarsa bilin ki Allah, onların edip-eylediği her şeyi görmektedir.”

[3] “O hâlde artık zulüm ve baskı kalmayıncaya ve yalnızca Allah’a kulluk edilinceye kadar onlarla savaşın ancak vazgeçerlerse [bilinçli olarak] zulüm işleyenlerin dışındakilere karşı tüm düşmanlıklar sona erecektir.”

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x