Connect with us

Yazılar

Musallat’ı Böyle Okudum – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

* Bu yazıda kimseyi tehdit etmiyorum,

özel bir düşmanlığım da yok.

Ama bir yerlerde insanlar katlediliyorsa,

iletişimin bunca kolaylaştığı bir dönemde,

kimsenin rahat edememesi gerekiyor.

Harekete geçirecek,

manipülasyonlara şerbetli vicdan sahipleri

acilen ve ihtiyaçtan sahalara inmeli.

* Tarihin kötü bir huyu vardır,

ikincileri yazmaz.

Sebebini herkes bilir;

çünkü tarihi galipler yazar.

Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı… Bir daha bakayım, evet, doğru yazmışım. Şimdi gönül rahatlığıyla devam edebilirim. Kitabın adını yanlışsız söyleyebildiğimde hakkında atıp tutmaya cesaretim arttı. Nitekim sırf on bir kelimeden oluşması (orijinali on üç parça) ve kapakta kapladığı yedi satırla bile ilginç kitap isimleri[1] arasına girmeyi hak ediyor. 1982’de ismi kulağına söylenip ya da kutsal kâsede yıkanıp yayınlandığından beri göz ardı edilemediğinden bu listelerden hiç düşmemiştir sanırım.[2] Dag Solstad, okuyucuya yardımcı olmak isteyen babacan bir yazar edasıyla meramını kapaktan yekten belirtmiş. Bölüm sonu canavarını geçebilmek için bütün tuşlara rastgele basmış da olabilir. İnternette arama yapacağım zaman tümüyle kopyalayıp yapıştırmaktan başka yol bırakmıyor. Buna amme hizmeti olarak bir çözüm bulalım: Louis Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabı, ismi üç kelimeden oluşmasına rağmen (orijinali altı parça) kısaca Yolculuk diye anılıyor. Ben de bu on bir kelime içinden, kitabın derdini en iyi yansıtması bakımından “musallat”ı seçtim. Farkındayım, cinli perili kötü bir korku filmi afişi canlanıyor gözümüzde ama durum budur.

Bariz bir şekilde anlaşılıyor ki, Solstad, kitabı nefes almadan yazmış. Çok değil, 226 sayfa olsa da, hiç bölüm arası olmadığından okuma periyotları sağlıklı bir şekilde ayarlanamıyor. Fazla ara vermeden geri dönmek gerekiyor. Ya da mecburî uzun aralardan sonra iki sayfa daha okuduğunda bölümün bittiğini görünce kızıveriyorsun. Diri bakış ve keskin görüş istiyor. Hakkını yemeyelim, bazen beş sayfa sürse de yeni paragraflar açmayı unutmamış! Aman sağ olsun. Birkaç yerdeki diyaloglar ve derkenarlar hariç not tutmak için ufacık bir boşluk yok. Tutunamayanlar’ın 77 sayfalık bilinç akışı bölümünü anımsattı bana. Orada hiç noktalama işareti kullanmamıştır Ataycığım Oğuz. Başlarda çok meşakkatli, sekiz on kelime okuyorsun, bir cümle oluşuyorsa kafanda onu tamamlıyorsun geri dönüşlerle. En azından fazladan kelime oyunlarıyla hepten zorlaştırmamış metni, ama yine de kitaba karşı ayrı bir kabul istiyor okuyucudan, “yalnız ben varım” diyor. He bir de lütfedip kelime aralarına boşluk koymuştur. Gerçi birkaç sayfa sonra alışıyor zihin, bu sefer diğer normal olan farklı gelmeye başlıyor.[3]

Bu seferki abalımız Norveç

Yaşadığımız topraklarda başımıza gelen her kötü olayda aksi yönde isimleri anılan birkaç ülkeden biri olan Norveç’te geçiyor olaylar. Başbakanın bisikletle işe gidip geldiği, bankamatik sırasında beklediği, halıya döktüğü kahveyi temizlediği, danışmanının çözülen bağcığını bağladığı doğru mu, biri bizi aydınlatsın, havsalamız pek almıyor da! Kendilerini bambaşka yerlerde gördükleri aşikâr. Bakınız şöyle: Çatışma-Battle (Katarina Launing, 2018) filminde iflas ettikten sonra evlerine haciz gelen baba-kız, yetkililerce idareten bir apartman dairesine yerleştiriliyor. Adamlar elit, alışık değiller, hâliyle durumdan şikâyetçi oluyorlar. Baba, icra müdürünü arayıp “Bir hata olmalı, bu daire berbat, Norveç’te yaşıyoruz, gelişmekte olan lanet bir ülkede değil.” diyor. Gelişmekte olan diyor, lanet diyor, her ne kadar alınmamaya çalışsak da bize diyor.

Biraz uzun sürecek, ama 2 paragraf ve 415 kelimelik şu kısmı tam da buraya yerleştirmeliyim. Bir mikro örnek olarak hapishaneleri ele alalım. Yine bu yazıyı hazırlarken izlediğim Dünyanın En Zorlu Hapishaneleri – Inside The World’s Toughest Prisons (2016-2021) belgesel serisindeki Norveç detayları da meramımı anlatmama yardımcı olacaktır. Yapılan onca eleştiriye rağmen cezalandırmak yerine rehabilitasyonu seçiyorlar. Mahkûmların geçmişte ne yaptıkları cezaevi yönetimini ilgilendirmiyor. Her türden suçluyu bir arada tutup oraya gelmelerine sebep olan eylemin arkasındaki insanın iyiliğini öne çıkarıyorlar. Olabildiğince normal, evde hissettirecek, otel konforunda, sabah kahvesini içtikten sonra yüksek teknolojiyle donatılmış atölyelerdeki işlerine ya da aklınıza gelebilecek bütün detaylarıyla stüdyo veya resim odalarında “eğlence”ye gidiyor, bunun sonucunda para kazanıyor ve meslek edinebiliyorlar. Bunları yapmazlarsa biraz dar olsa da konforlu odalarında kilitli kalabiliyorlar. Bu şekilde meşgul edilen kişilerde suç tekrarı yarıdan fazla azalıyormuş. Hapishanelerde en çok zorlanan iş olan kafa yapısını değiştirmek bu şekilde mümkün olabiliyormuş. Cinayetten mahkûm birinin saçma bir sözü var. “Tek bir eylemimiz kim olduğumuzu belirlemez.” Bak hele, bak sen! İyi de kardeşim, senin o tek eylemin bir insanın hayatını belirledi. Herifteki genişliğe bakar mısın? Her türlü konfora ve rahata, kampüsün olanca genişliği ve serbestliğine rağmen yine de içeride olmak daraltıyor insanları. Ne kadar rahatlatırsan bir süre sonra ona da alışacak ve bir üst konforu arayacak insanlar. 250 mahkûma 350 görevlinin düştüğü bir yerden bahsediyoruz. Kişi başı yıllık 130.000 dolar harcanıyormuş. Gardiyanlar zaten adamların burada tıkılı kalıp cezalarını çektiklerini, bunu daha da zorlaştırmanın mantığının olmadığını söylüyor, gözetleme veya devriye kelimelerinden bile rahatsız oluyorlar. ‘Etkileşim’ temel düsturları. Çizgiyi aşmadan oturup sohbet edip oyun oynuyor, akşam olunca evlerine ve hücrelerine ayrılıyorlar. Her türlü teorik ve uygulamalı derslerin yanında psikolojik rehabilitasyon seanslarına da katılıyorlar. Mahkûmun işini zorlaştıracağına bu zorlu görevi kendisi üstleniyor gardiyan. Zaten o kültürde yetişmiş görevliler bunu zorla değil, gönüllüce yapıyorlar. On altı bölüm içinde kesinlikle en temiz, en insancıl ve en ileri görüşlü olanı buydu. Soğuk sağlıklıdır, sıcak insanı gevşetir ve kötülükler nispeten daha çok olur. Hapishanelerin durumu soğuk iklimlere gidildikçe iyileşiyor.

Norveç’teki bu hapishanelerden birinde tutulan en meşhur suçlu ise 22 Temmuz 2011’de Ütoya adasındaki İşçi Partisi kampında 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik. Toplamda 21 yıl ceza almıştı. Çünkü yasalarda öngörülen en yüksek ceza buydu. İdamı geçtim, müebbet hapis bile yok. Gerek duyulmamış, başka türlü topluma kazandırma yöntemleriyle hâllediyorlar. Böyle olunca ülkede en çok nefret edilen kişi olması Breivik’in çok da umurunda olmasa gerek. O hücresinde şartlarının kötülüğünden yakınarak yönetimi dilekçeleriyle meşgul etmeye ve bu yolla hayli imtiyaz kotarmaya devam ediyor. İyi hâlden ötürü öngörülen tarihten çok önce çıkabilir ve anılarını yazdığı kitabını imzaladığı söyleşide en fazla yumurtalı saldırıya maruz kalır, nice işine gelir bu da.

Saydınız mı bilmiyorum, İngilizceleri saymazsak 409 etti, -doğru ya, agresif depresif obsesif kompülsif değilseniz ve aç karnına içtiğiniz kahve mide çeperinizde melankolik etkilere sebebiyet veriyorsa niye sayasınız ki-, cümlelerdeki oynamalarla altı kelime azalmış, bu harika bilgiyi bilabedel arz ve takdim ederek pek muhterem kârîye karşı bu pek mühim vezaifimizi de gördük, şimdi yola devam edebiliriz. Nordiklerin yaşadıkları refahın kaynağı konusunda çok da düşündükleri söylenemez. Çünkü bizzat bulaşmadığın sürece savaşı hissedemezsin. Ama ülkede işlerin yolunda gitmesi için asla kamuoyuna açıklayamayacakları bu pis işleri birilerinin yapması gerekir. Koca koca ülkeleri geçtim, en küçük ailede de olur bu tür şeyler. Norveç’te petrol gelirlerinin bütçeye katılmadan doğrudan sadece sosyal projelere aktarıldığını duydum. Afganistan’da petrole ortak olabilmek için silahlı operasyonlara fiilen katıldıklarını da eklersek kaynağın despotluk olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Rahatlık en sonunda patlar, bu kesin. Ortadoğu, Afganistan veya dünyanın herhangi mazlum bir yerinde, savaşların yanında niyeyse(!) insanların rahatı için yapıldığı söylenen projelerin istisnasız hepsi paravandır. Arabaları aranmaz, çalışanların GBT’leri sorgulanmaz, sicilleri temizdir. Geçtikleri her yerde, istemeden de olsa arkalarında bıraktıkları izleri silmekle görevli birileri vardır. Silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılıklarının uhuletle ve suhuletle yapılabilmesi için kullanılırlar! Öyle ya, herkesin görevi ayrıdır. ABD gibi ülkeler açıktan operasyon yapar, Norveç gibiler de bu yolla barış havarisi görüntüsü altında çerçeveyi tamamlayıp paylarını alırlar. Uyuyan birini uyandırmak kolaydır, ama uyuma numarası yapan biri asla uyandırılamaz. Hem uyumadığı için teorik olarak zaten uyandırılamaz hem de yapabildiği kadar rol yapar ve bıktırır. Batı toplumu, devletlerinin yaptığı bu işler konusunda kulağının arkasına yatıyor genelde. Kendi refahı sürsün diye ses çıkarmıyor olan bitene. Anlaşılan o.

Refah olduktan sonra nereden ve nasıl geldiğini kim ve niye sorgulasın ki? Ben kitabın doğrucusuyum, bir lise öğretmeninin göreve başladıktan hemen sonra ev sahibi olabildiği ve iki yıl sonra da dört odalı daha büyük bir eve geçebildiği bir ülke… He, bu arada altından arabası ve diğer sosyal lüksleri de hiç eksik olmuyor.[4] Pedersen bu konularda boş yapmıyor, sistemi sorgulamaya ve sosyalist görüşe yakınlaşmaya başladığı yerler net. “Biz burada böyle rahat yaşayabiliyorsak illaki dünyanın başka yerlerinde bunun ceremesini çekenler vardır.” Norveç’in dünyadaki büyük savaşlarda bile sükûnetini kaybetmediğini de ekliyor. Çeperde bir ülke olması bunun en büyük sebebi. Ama NATO üyesi olmakla savaşa bir yerden dâhil oluyor, kendi soğuk topraklarında sıcak çatışmalar olmasa bile. Mahalle yanarken saçını tarayan bir ülke mi Norveç? Evet, öyle. Diğer ülkelere göre müreffeh gözükmelerinin bir sebebi de küçük bir farkla bile öne geçseler bununla övünerek, göze sokarak diğerlerini imrendirmeleri, ezik hissettirmeleri. Nordik, İskandinav, Kuzey Avrupa algısı boşuna oluşmuyor. Nobel Ödüllerinin, ülkelerini Norveç, İsveç gibi yapmaya çalışanlara verildiği bir gerçek. Tüm ödüllerin görünenin dışında bir amaçla verildiğini bilmeyen kaldı mı? Hizaya gel, ödül mamanı kap!

Aklını öğrencisi Werner’in aklına uydurup komünist olan Pedersen de çok soruyor başlarda. “Norveç gibi bir ülkede insan niçin sosyalizm ister ki?” Ama ülkenin durumu ne kadar iyi olursa olsun, sonuçta mutlak eşitlik oluşması mümkün olmadığından, bunu mümkün mertebe sağlamak amacıyla çaba gösteriliyor. Bir ülkede önemli olan, toplamda ne kadar kazanıldığıyla birlikte, bunun mutlu azınlığın elinde toplanmasını engelleyip herkesin istifadesine sunulmasıdır. Niteliksiz(!) işgücü diye hiç kimse berbat şartlarda yaşamaya mahkûm edilemez. Devrede olması gereken eşitlik değil; adalet ve merhamet şart. Bizdeki en sosyal demokrat partiler bile asgarî ücreti açlık sınırının altında söylerler. Yoksulluk sınırı ise bulutlar ötesindedir. Olur da iktidara gelirlerse yapamayacaklarından mı korkarlar. Umarım öyledir, yoksa milleti o rakamlara mı müstahak görüyorlar?

Küresel sermaye ülkelere, devletlere, bölgelere ve özellikle son yüzyılda şirketlere görevler biçiyor. Ekonomi, silah, fuhuş, uyuşturucu, sinema, sanayi, endüstri, çatışmalar, savaş, yıkım ve inşa, organ, maden, orman, nehir, medya, insan, siyaset, din, sağlık, yozlaşma, tek tipleştirme gibi şimdilik aklıma gelen ama dallandırıp budaklandırabileceğimiz birçok alanda dünyayı avucunun içinde karıştırıp duruyor. Hızlıca ayağa kalkmadığımız hâlde yine de başımızın sürekli dönmesi demir eksikliğinden değil zahar, bizzat bundan. Sisteme uymayanı ya rezil ediyor, ya bertaraf. Norveçlilerin ülkelerinde müreffeh, dertsiz tasasız yaşamaları için dünyanın hangi bölgesinde kimler bedel ödüyor ve bundan haberleri var mı, dert ediniyorlar mı? Pedersen ve arkadaşlarının üzerinde durduğu esas mesele bu aslında. Ama üzerinde durdukları için göremiyorlar, karşılarına alıp incelemeleri lâzım. Yanı sıra alternatif olarak sarıldıkları ip sosyalizmin kokuşmuş uygulayıcısı, heveskâr ihracatçısı Rusya olunca işler istenilen şekilde yürümüyor. Şili’deki maden işçilerini de, Filistin’deki intifadayı da destekliyorlar, gel gör ki bunlar duygusal bir elbirliğinden öteye geçemiyor. En ufak bir sahici adımda önlerine çıkarılan engellerin büyüklüğü boylarını aşıyor. Üzerinde durdukları meseleler de yükselebilmelerine yardımcı olamıyor.

2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün[5] sahibi Svetlana Aleksiyeviç, İkinci El Zaman (2013) kitabında Sovyetler döneminde insan(cık)ların başından geçen büyüklü küçüklü onlarca olaya odaklandığı hikâyeler anlatır. Kapalı bir toplumda yaşanan kayırmacılık ve ayrımcılığı, düzenbazlık ve sefaleti, arayış ve çırpınışları gözler önüne serer. Bu kitabı Musallat’la eşzamanlı okumanın bir avantajı olarak Pedersen’in idealize ettiği düzende yaşanan faciaları da gördüğümde, varıp omuzlarından tutup sarsmak isterdim açıkçası. Kardeşim deseydim, kardeşlerim, açın gözünüzü, kendinize gelin, hep başkasında oturduğunuz yetmedi mi! E tabii, Aleksiyeviç de zaten bunları yazdığı için Nobel’i kapmadı mı? ‘Evet’ten başka cevap mümkün gözükmüyor. Pedersen gibilere dışarıdaki kötülükleri göstererek “bak onlar tukaka, gel bizim baskılarımıza razı ol” denmek isteniyor. Musallat’ı diğerinden ayıran, içeriden (zaman olarak) konuşuyor olmasıdır. Aleksiyeviç ölen körün gözüne, belki de başkalarına şirin gözükmek için parmak atıyor.[6] Şu da var: Onlarca yıl bir saçmalığa katlanmak zorunda kalmak bile, sonradan onun hakkında bolca atıp tutma hakkını fazlasıyla verir maruz kalan kişiye. Sadece gözünü oymakla yetindiğine göre merhametli bile sayabiliriz.

İhsan Fazlıoğlu’nun deyişiyle “okutarak cahilliği, çalıştırarak fakirliği, medeniyet diyerek barbarlığı, barış diyerek ölümü artıran” kapitalizmin bile onca sırnaşmasına rağmen istenmediği yere giremeyeceğini biliyoruz. Sosyalizmin Sovyetler’deki uygulaması dalavereler, kayırmacılık, liyakatsizlik, eşitsizlik, haksızlıkların ayyuka çıkması şekline bürününce insanlar isyan bayrağını çektiler, kabul. Aleksiyeviç’in bir sözlü tarih olarak hazırladığı kitapta yeni düzene alışamadığından hâlâ o dönemleri özleyen birkaç kişi hariç herkes büyük nefretlerle anıyor eskileri. Peki, yeni gelen nasıl, o da koskocaman bir soru.

Nobel (2016)

Kıtalar ve bambaşka iklimler arasında mekik dokuyan iki hikâyenin birbirine bağlanarak anlatıldığı Nobel’de Norveç’in Afganistan’daki misyonunda görevli bir askerin, işlerin büyümesiyle gördükleri karşısında yaşadığı (yasadışı) çelişkiler anlatılıyor. Barış için ne kadar ileri gidilebileceğinin sınırlarını zorluyor kendi iç dünyasındaki sorgulamalarda. Emperyalist mi yoksa insancıl faaliyetler peşinde yöneticiler mi? Ekranda ikincisi, ama arka planda illaki ilki. Yaşanan müreffeh hayat için hangi ülkelerde yüzyıllardır kimlerin canını yakıyorlar? Babası Afganistan’da özel harekât askeri olan çocuk, ülkesindeki en ufak bir pürüzde, kırk kere yıkanmış onuncu dalga cılız bir etkisini hissedince “Şimdi savaş Norveç’e de mi gelecek?” diye soruyor. Soğuk ülkesinin çocukları sıcak evlerinde rahat edebilsin diye on bin km. ötede bir operasyonda intihar bombacısı on yaşında bir çocuğu gayet soğukkanlı bir şekilde öldüren asker, o çocuğun hayatına ancak sıcak bir kurşunla dokunabiliyor. Önce buz gibi bakışlarıyla gözlerini, sonra sıcacık mermiyle göğsünü delip geçiyor. Böyle mi olmalıydı, hayır ama böyle oluyor. ABD, 2003’te Irak’a girmeye hazırlanırken bir fotoğraf görmüştüm. Bir asker vedalaşmak için küçük çocuğunu kucağına almış, sarılıyordu. Sabinin bir şeyden haberi yok tabii. Askerin ağzına bir baloncukla şu kahredici sözler monte edilmişti: “Kızım sen şimdi annenle güzelce uyu, ben dünyanın öbür ucundaki çocukları öldürüp hemencecik geleceğim.” Yaptığı tam da buydu, sonra gelsin kafayı yemeler, bunalımlar, seanslar, haplar, krizler, kıyımlar. Tabii, o kadar cana sebepsiz kıyınca finali kendisiyle yapması çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Evet, kimse bunu dillendirmiyor tabii ama yaşanan bir gerçek var. Sadece Irak’ta 2.000.000’dan fazla insan öldürüldü. Bunun birkaç sene önce Afganistan’da da tekrarlandığını hatırlatalım. İbrahim Tenekeci’nin “yapılan gökdelen/yıkılan hatır” diye bir dizesi vardır. Bunlar da, nasıl ve niçin yıkıldıklarını çok iyi bildiğimiz İkiz Kulelerin hacmini doldurması için mi kıydılar bunca cana! Yıkılan gökdelen, ırzına geçilen koskoca bir coğrafya! Dizide Afganistan’daki Norveç askerinin çocuğuyla neşeyle sürdürdüğü görüntülü konuşmayı gördüğümde nedense aklıma geldi bu kare. Norveçliler ve Afganların kendi aralarında İngilizce konuşuyor olmaları, olayları kimin yönettiğini açıklıyor aslında.[7] Şunu bilelim, dışarıya ne kadar parlak bir görüntü sunsalar da çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir devlet kendi vatandaşına da acımaz, ülkesini dünyada öne çıkaran değerlerini de hiçe saymaktan çekinmez. Musallat, Zaman ve Nobel örneklerinde açıkça görüyoruz bunu.

Pazarlama

Değişik bir türde balık satan birine çocuk merakıyla bazı sorular sordum. Muzır da değildim üstelik, gerçekten merak etmiştim. Elindeki palayı kesme tahtasında son nefeslerini zorla alıp veren bir tanesinin boynuna sertçe indirirken boşaltması hayli uzun süren kendi nefesinin son kalan huf’uyla satın alabildiği birkaç kelimeyle ilk cevabını yetiştirdi. “Hepsi satıldı.” Baştan yenik başladı ticarete. Bir kere bile yüzüme bakmadan savuşturucu cümleler kurdu sonra beceriksizce ve gönülsüzce. Tok satıcıydı belli ki. İyi de bugün hepsini satınca dükkânın işi bitiyor muydu, yarın tezgâh açmayacak mıydı? Bir küçük güler yüzlü olsa belki sürekli müşteri olacağım. Ayrıca bir malı satmak sadece al ver ilişkisi değildir ki! Müşterinin merakını giderici sözlerle usulünce her sorusuna tatmin edici cevaplar verirsin. (Ne derler; müşteriye yok denmez, bitti denir, gelecek denir.) Sattığın metanın kültürünü de aktarmalısın ki alıcıyı cezp etsin. Bu şekilde sadece onu değil, en az birkaç kişiyi daha kazanırsın. Değilse ayağına kadar gelip ağzına bakan o birini de kaybedersin. Batıdaki Şarkiyat kürsülerini kimin desteklediğine bakarsak entelektüel anlama çabasından çok sömürme amaçlı bir tanıma(!) faaliyetinin silah tüccarları ve savaş bakanlıklarınca desteklendiğini görürüz. Her şeyiyle nüfuz ederler ki, karşı taraf adeta gönüllü olur bu işgal sömürü işinde.[8]

Kendilerini öyle pazarlıyorlar ki, kitapta veya filmlerde görsek bile yapmayacaklarına dair gönüllü önyargımız yüzünden yadırgıyoruz şu hareketleri yapmalarını, hadi canım nasıl olur diyoruz: Merak etmeyin, Norveçliler de yere tükürüyor. Onlar da sakızlarını denize atıyor. Kırmızı ışıkta geçiyor, vergi kaçırıyor, 112’yi gereksiz yere meşgul ediyor. Hatta aralarından bazıları ‘lan’ bile diyormuş. Yoksa hapishaneleri niye olsun, değil mi?

*zahidergun@hotmail.com

[1] https://onedio.com/haber/garip-kitap-isimleri-586768. (Buradaki liste 2015 tarihli olduğundan Musallat’ı almamışlar hâliyle. Yoksa es geçilecek bir isim değil.)

[2] 1981 yılında Norveç’e yerleşen ve 1991’den bu yana Norveççeden çeviriler yapan Banu Gürsaler Syvertsen’in Türkçesiyle 2020 Haziranında yayımlandı ülkemizde.

[3] Kilmreeieln baş ve son hrrefali siabt tauluatrk aakdrai hialrfern regsltae diieğilemşltirsye oualtruuşln mielretni oamukk da sğaalm kfaa gierreykotir.

[4] Öte yandan, bizde ne zaman bu durumlardan bahsedilse “ama oralarda da intihar oranları çok” deniyor. Bu doğru, evet ama züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Hani bir karikatür var ya, gücüne dolgun bir abimiz karşısındakinin saçmalayacağını daha iki kelime etmeden anlayıp “yeter ulan!” deyip elinin tersiyle çakıyor tokadı. Neyse biz öyle yapmayalım.

[5] Her ödül ayrı bir komite tarafından verilir; İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi fizik, kimya, ekonomi alanındaki ödülleri, Karolinska Enstitüsü Fizyoloji veya Tıp alanındaki ödülleri ve Norveç Nobel Komitesi edebiyat alanındaki ödülleri vermektedir.

[6] Meşhur bir atasözümüz vardır: Kör ölür, üstüne gözünü oyarlar.

[7] İngilizlerin Afrika’yı sömürgeleştirdikleri dönemde neredeyse bütün kıtada İngilizcenin ortak dil olabilmesini sonradan oralarda daha güzel “hizmet” yapabilmeleri bakımından işe yaradığını söyleyebilmişti bazı eblehler.

[8] Birkaç hafta sonra baktığımda balıkçının kapanmış olduğunu gördüm.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Aslında bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından 500 yıllık sömürgecilik tarihinin aktörleri tarafından ve elbette sömürgeciliği sürdürmek için geliştirilen yeni bir kavramsallık çerçevesinde kuruldu. Genişleme sürecinde katılanlar ise yine Avrupa ülkeleri ve Kanada’ydı. Türkiye’nin bu resimdeki ayrıksı duruşu aslında kendi varlığının ikircimliğiyle ilgili; kendisi açısından Batılılaşmacı çizgisini halkına rağmen sürdürmek, NATO’cular açısından ise karşı bloğa geçişini önlemek için alınan/verilen iğreti bir kararla!

Türkiye’nin kimliği ve nerede durması gerektiği yüz yıllık bir istifham çünkü sonuçta o, Birinci Dünya Savaşında yenilgiye uğrayan Osmanlı İmparatorluğunun varisi. Son yüz yılını yarı sömürge bir ülke olarak geçiren Osmanlı İmparatorluğu, dört yüzyıl Avrupa’yı baskı altında tuttuysa da sonuçta yenildi ve topraklarının çoğu (Cezayir, Tunus, Libya, Kıbrıs, Arap Ülkeleri…)  sömürgeci ülkeler (Fransa, İtalya, İngiltere…) tarafından işgal edildi. İsrail tarafından işgal edilen Filistin topraklarının akıbeti ise hâlâ meçhul.

Türkiye, kimliğini müphemleştiren son yüz yıllık tarihin akabinde, sömürgeleştirilmiş bir ülkenin varisi olarak stratejik bir hamleyle eklendiği jeopolitik haritanın dışındaki yegâne ülke. Ama onu her iki dünyanın baskısı altında tutan bu melez kimliğiyle, sömürgeci NATO ülkelerini konuk ederek 36. NATO toplantısına ev sahipliği yaptı. Bütün o şaşaa ise aslında o ikircimi üzerinden atamamışlığıyla da ilgili. Ankara’daki sivil hayat iptal edildi ve birçok muhalif gerekçesiz bir biçimde gözaltına alındı.

NATO’nun meşruiyeti ve işlevi ise öteden beri tartışılıyor. Buna karşı Türkiye’nin siyasal, dinsel ve kültürel konumu hakkında şimdiye değin konuşulmadıysa şayet özellikle aydınlar ve toplum, artık …mış gibi yapmayı bir kenara bırakarak Türkiye’nin kaderinin belirlendiği bu mesele üzerinde ciddiyetle konuşmaya başlamalı. Bu coğrafyanın, halkın yeri neresi, nasıl bir kültürel mirasa sahip ve toplum kendisini hangi kültüre atfetmekte? Kolonyalist NATO ülkeleri ve dekolonyalist ülkeler arasındaki gerçek yeri neresi? Zira Anadolu, öteden beri “Küçük Asya” olarak bilinir ve bu bölge tarih boyunca Avrupa ile Asya arasındaki bir çatışma alanıdır. Bir zaman Roma İmparatorluğunun işgaline uğramışsa da son bin yıldır Asyatik bir halk tarafından yönetilmekte.

Esasına bakılırsa da Anadolu, her iki hatta üç (Asya, Avrupa ve Afrika) kıtanın kesişme yerinde, arada bir coğrafyadır. Arada olmak ise arada kalmışlıktan ziyade ilişkisel bir işlevsellik anlamına gelir ki NATO coğrafyası açısından Türkiye, sınırda, doğudadır. Aslına bakılırsa onu bu kadar önemli kılan, ABD’nin daha merkezi bir üssünü, İran’ı kaybetmesi ve onu ikame çabasıdır. Zira Türkiye, öyle veya böyle, İslam dünyasının ikinci önemli ülkesi lâkin İran’ın devrimle kendi yerini kesinleştirmesine rağmen Türkiye hâlâ ikircimler içinde! Nitekim ABD-İsrail’in son İran saldırısı da buna dair bitmeyen öfkenin yeni bir patlamasıydı. Ama burada ABD’nin eşlikçisi Türkiye değil, İsrail’di. Türkiye ve bazı Körfez (Arap) ülkeleri ise bu kez kelimenin tam anlamıyla arada kaldılar ve aslında üye olarak yer almadıkları NATO toplantısına da bu vesile ile gölge üyeler olarak iştirak ettiler.

Türkiye’yi “arada olmak”la “arada kalmışlık” arasında bir konuma sabitleyemeyen, bir yönden henüz yüz yıl önceki yenilgisiyle tam olarak yüzleşmiş olmaması iken diğer açıdan ise İran ile öteden beri sürdürdüğü bölgesel hegemonya mücadelesi ve İsrail ile ister istemez karşı karşıya geldiği stratejik gerilimdir. Öyle ki İsrail, Türkiye’nin bir sivil gemisine (Mavi Marmara’ya) uluslararası sularda saldırıp on kişiyi katlettiği, onlarcasını da yaraladığı halde, bu konu sessizce geçiştirildi. Buna karşı İsrail Gazze halkını acımasızca bombalarken onun can damarı olan petrol hattı asla kesilmedi hatta Ceyhan’dan Hayfa’ya petrol götüren gemilerin çoğu da Türkiye bandıralıydı.

Yeni durumda ise Türkiye, her iki ülkeye (İran, İsrail) karşı hegemonik mücadelesini sessiz bir biçimde, bir Sünni bloğu oluşturmaya çalışarak vermekte. İşte NATO ya da ABD ile olan ilişkilerinin stratejik düğüm noktası ise tam da burası. Daha birkaç yıl öncesine kadar, Fetullahçılık meselesi nedeniyle karşı karşıya gelinen ve hatta neredeyse BRICS ülkelerine dahil olunma noktasına kadar gelinen krizin geçiştirilmesi, bu tür bir stratejinin ürünü. Özellikle de İngiltere ile birlikte Suriye’de İran’ı ve Rusya’yı bertaraf eden hamle; duruşunu NATO’ya yakın kılan bir biçimde, o kararsızlıktan da çıkaran bir noktaya evrildi. Öyle ki NATO’nun günümüzdeki en önemli mücadele hattı olan Batı Asya hattı, yani İsrail-İran ve Ukrayna-Rusya savaşında Türkiye, bu mücadelenin örtük bir tarafı! Ukrayna’nın savunması Türkiye’den destek alırken İran-ABD savaşında ise Kürecik ve İncirlik üsleri, İran’ın aleyhine istihbarî ve lojistik faaliyetlerine kesintisiz bir biçimde devam etti.

Türkiye’nin son döneminde uzun süre iktidarda kalan Ak Parti ise gerilimli bir iktidar mücadelesine karşı sivil bir hegemonya oluşturmayı becerdi. Daha öncesinde İslami kesimde sadece Yeni Asyacılar ve Fetullahçıların ABD çizgisinde olmasına karşı, son yıllarda muhafazakâr dindarlar hatta birçok İslami vakıf ve cemaat de Ak Parti stratejisi çerçevesinde ABD’ci hatta NATO’cu bir çizgiye yöneldi. Kuşkusuz ki bunda İran’ın Suriye’de izlediği siyasetin de bir etkisi var ancak bölgedeki NATO destekli İsrail faktörüne karşı ABD yanlısı bir çizgiye geçiş, büyük ölçüde Ak Parti stratejisinin bir ürünü. Geçmişte de aynı tutum komünizm karşıtlığı üzerinden işletilirdi hatta 1969’da ABD gemilerine karşı yürüyen sosyalist öğrenciler de karşılarında bazı dinî cemaatleri bulmuştu.

Geldiğimiz noktadaki gidişatı asıl etkileyen âmil ise ne İsrail ne de İran etkisi! Asıl etken, yerel sağcı-muhafazakâr kültür ve iç siyasetin oluşturduğu hegemonyadır. Özellikle de sağcı, muhafazakâr ve İslami vakıf ve cemaatlere sağlanan çeşitli destekler ve imkânlar, ideolojik çekincelerin etkisizleştirilmesinde önemli bir pay sahibi. Nitekim NATO toplantısıyla ilgili olarak İslami Müzakere Girişimi adıyla yayımlanan ve son tahlilde lafı evirip çevirip hiçbir şey söyleyemeyen bir bildiride de -her ne kadar hoşnut olunamasa da- elindeki nimeti kaçırmak istemeyen bir ikircikliliğin kararına tanık oluyoruz. Yirmi yıl öncesine kadar İran İslam Devriminin hızlı birer destekçisi ve NATO’nun keskin karşıtı olan bu grupların, onca tedris ve mücadele sürecinden sonra geldikleri bu nokta ise doğrusu oldukça şaşırtıcı ve trajik!

Ne var ki bunlar kültürümüze çok da yabancı, sürpriz döneklikler değil. İktidarların halkı havuç-sopa tahakkümü altında terbiye ettiği bir geleneğin, siyasal ve kültürel kaypaklığın bir mahsulü. Batı ile Doğu arasında bir strateji üretmek yerine her iki dünya arasındaki dengeleri gözeten bir arada kalmışlığın trajik öyküsü. Beri yandan bu, Muaviye’nin sofrasının tadını Ali’nin ardında kılınan namaza yeğleyen, ulemayı iktidara ideolojik payanda kılan Sünni siyasallığın da bir öyküsü. Dolayısıyla da onca devrimci poz kesmenin ardından iktidara hem de sadece yerel değil, NATO’cu ve sömürgeci küresel iktidara boyun eğmenin ilahiyatı, dindar cemaatlerin sofralarında üretilen karşı devrimci ve uyumcu (aslına bakılırsa çıkarcı) bir teze dönüşmekte. Üstelik Trump, onca beklentilere rağmen somut hiçbir şey vadetmediği gibi İran’a karşı yapılan son saldırı talimatını da bütün sınırları zorlayarak Türkiye’deyken verdi! Bunun sembolik anlamının ise üzerinde ise hiç durulmadı.

İktidarın NATO’da oluşunu meşrulaştırmak için yapılan toplantıda istişare yerine müzakere demeyi tercih eden grubun (çünkü yukarıdan dayatılan bir talimatın istişaresi değil müzakeresi yapılabilir), onca laftan sonra bulabildiği yegâne gerekçe ise, şayet Türkiye NATO’daki yerini koruyamazsa onun yerine İsrail ikame edilir’miş tezi! İsrail’in böylesi bir gerekçeye ihtiyacının olmadığına ise İran-ABD/İsrail savaşında tanık olduk. Tüm NATO ülkeleri farklı biçimler ve dozlarda da olsa şer cephesinin yanında yer aldılar, yine de İran’ın direniş hattına boyun eğdiremediler.

Çocukları (beşikte tutulanları) kandırmaya matuf bu hiçbir şey söylemese de bir şey söyleyen bildirinin, tövbekâr devrimcileri getirdiği nokta ise oldukça açık: iktidarın nimetlerinden mahrum kalma endişesi! Bu nesnel endişe tüm öznel söylemleri bastırdığı için Türkiye’nin bulunduğu jeopolitik konum da bu gibi nedenlerle hâlâ belirsizliğini ve o tipik arada kalmışlığını sürdürüyor.

İmdat Demir de eleştirmekte bu çelişkiyi: Küresel güç mücadelelerini ahlâkî ve siyasi bir muhasebeye tabi tutmak yerine, NATO’ya yönelik hamasî övgüler dizmek bağımsız düşüncenin değil, zihinsel teslimiyetin göstergesidir. İslamcılığın emperyal güçler karşısında eleştirel mesafesini kaybedip propaganda diline savrulması, fikrî tutarlılık ve ahlâkî iddia açısından ciddi bir çelişkidir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Kapıya Dayanan Devlet: Bir Şafak Baskınının Anatomisi – Ruhullah Sinan Tenşi

Yayınlanma:

-

Öylesine ilginç topraklarda yaşıyoruz ki gelişme ve ilerleme diye nitelendirdiğimiz birçok şeyin aslında düzenin bir illüzyonu olduğunu anlamak çok uzun sürmüyor. Yıllardan bu yana hak, hukuk ve adalet mücadelesi veren biri olarak 6 Temmuz 2026 sabahı “Yok canım, bu kadarı da olmaz herhalde!” dediğimiz bir tablo ile karşı karşıya kaldık.

7 Ekim Aksa Tufanı süreci sonrasında vicdanlı insanlardan müteşekkil birçok yapı Filistin davasına omuz vermek, vicdanın sesini haykırıp iki yüzlülükleri ifşa etmek için alanları boş bırakmadı. Bu insanların “Siyonizm ile tüm ilişkiler kesilsin, askerî-ticari-diplomatik işbirlikleri son bulsun, topraklarımız üzerinden BOTAŞ aracılığıyla akan kanlı Azeri petrolü Siyonizm’i beslemesin!” diye dertleri vardı. Alanları dolduran bu insanlar kimi zaman sert polis müdahalesi ile kimi zaman da 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefetten gözaltına alındı ve cezaevine atıldı. “Gelişmekte olan, hukuk ve adalet endeksini yükseltme hedefine emin adımlarla yürüyen Türkiye gibi bir ülkede anayasal bir hak olan protesto hakkını kullanan insanlar nasıl olur da gözaltı ve sert polis müdahalelerine maruz kalabilir?” diye düşünmeden edemiyor insan(!) Elbette biliyorduk devletlerin vicdanlarının olmadığını, sadece çıkarları olduğunu ve yine biliyorduk ölen çocukların, evleri başlarına yıkılan ve toprakları işgal edilen insanların devletler için kâh iç politikada kâh dış politikada birer koz ve istatistik verilerinden başka bir şey olmadığını.

NATO zirvesi öncesi alınan sıkı güvenlik önlemlerinden Filistin davasına gönül vermiş aktivistler olarak bizler de payımıza düşeni fazlasıyla aldık. Filistin dostları çok iyi bilirler ki bu coğrafyada dökülen her damla kanın, işgal edilen her karış toprağın müsebbibi katil ABD ve Katil NATO’dur! Dolayısıyla Filistin davasına gönül veren aktivistler barışçıl bir eylem yaparak katillerin rahatını bozabilirdi ve bu nedenle 6 Temmuz sabahı dostlarımıza şafak operasyonu yapılarak onlarca insan gözaltına alındı.

Operasyon haberini sabaha karşı saat 04:00 sularında aldım. Dostlarımın gözaltına alındığını öğrendiğimde hemen kalkıp üzerimi giyip pencereden oturduğum evin sokağını izlemeye başladım. Üstelik dostlarımın gözaltında tutulduğu her gün aynı saatlerde uyanarak yaptım bunu. Neden mi? Eğer ailem ve çocuklarımla yaşadığım eve polis baskın yapmak isterse kapıyı hiç zorlamadan onlara açıp  gönül rızasıyla kendimi gözaltına aldırmak için! İlk bakışta, bir aktivistten beklenmeyen bir yaklaşım gibi görünebilir bu size. Hemen teslim olma ve gönül rızasıyla gözaltına alınma, aklı başında bir insanın, özellikle bir aktivistin tercih edebileceği bir şey olmasa gerek!

Evet, benim için tercih edilebilir bir şeydi bu.

90’lı yılların kaotik siyasal-politik ortamında İslamcıların maruz kaldığı zulümler herkesçe malumdur. Ev baskınları, gözaltı ve işkenceler, gözaltındayken ortadan kaybolan ve kendisinden bir daha haber alınamayan insanlar oldukça fazlaydı. Bu kaotik ortamdan ailece nasibini almıştık. Daha çocukken gözleri önünde bir gece yarısı baskınıyla yakını gözaltına alınmış ve işkence görmüş biri olarak yaşadığım travmayı kendi çocuklarıma yaşatmamak için gönül rızasıyla teslim olacaktım. Bu ülkede bir Çocuk Koruma Kanunu varsa da bu kanun ötekileştirilip kriminalize edilenlerin çocuklarını korumaya yaramıyor gördüğümüz kadarıyla!

Asıl düşündürücü olansa şudur: Bir insan, sabaha karşı kapısının çalınmasını beklemeyi nasıl normalleştirir? Daha da vahimi, çocuklarını koruyabilmek adına gözaltına alınmayı gönüllü olarak tercih etmesi nasıl olur da bir “rasyonel tercih” hâline gelir? İşte tam da bu noktada, bireyin psikolojisinden ziyade devletin hukuk anlayışını sorgulamak gerekir. Çünkü hukuk, vatandaşının kapısını hangi saatte çalacağını hatta o kapıyı kıracağını plânlayan değil; vatandaşının gece rahat uyumasını teminat altına alan bir güvence olmalıdır.

Bir devletin büyüklüğü, muhaliflerini susturma kapasitesiyle değil; kendisini en sert biçimde eleştiren insanların dahî temel hak ve özgürlüklerini koruyabilme iradesiyle ölçülür.  Hukuk; düşüncenin, itirazın, protestonun ve vicdani itirazın cezalandırılmadığı bir siyasal iklimi temin etmelidir. Eğer vicdanlı insanlar anayasal haklarını kullanırken potansiyel suçlu muamelesi görmeye başlıyorsa orada hukuk, toplumu dizayn eden ve bir yönetim aygıtı olan illüzyondan başka bir şey değildir.

Filistin davasının yanında durmak, NATO ve ABD emperyalizmin karşısına çıkmak aslında dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun yanında durabilme cesaretinin, çıkar ile vicdan arasındaki tercihin ve insanlığın ortak ahlak sınavının adıdır. Bugün Gazze’de bombalar altında can veren çocukların acısını dile getirmek, yerli ve küresel işbirlikçilerin kirli işbirliklerini dile getirmek herhangi bir ideolojik grubun değil, insan olmanın gereğidir. Böylesine evrensel bir vicdani çağrının güvenlik politikalarının konusu hâline getirilmesi, hele ki topraklarımıza adım atan küresel katillerin rahatını korumak adına insanların kapılarını kırıp şafak operasyonları yapmak, onları dört gün nezarethanede gözaltında tutmak hatta tutuklamak hangi vicdan ve hukuki ilke ile açıklanabilir?

Modern devletler çoğu zaman güvenlik kavramını özgürlüklerin önüne koymayı tercih eder. 6 Temmuz sabahı yaşananlar belki hukuk kitaplarında ve hukuk literatüründe yer almayacak ancak o sabah çocuklarının uyanmaması için pencere önünde bekleyen babaların, eşinin gözlerinin içine bakarken ne söyleyeceğini bilemeyen annelerin ve kapının ne zaman çalınacağını hesaplayan insanların hafızasında çok daha derin izler bırakacaktır. Tarih, yalnızca alınan kararları değil; o kararların insanların ruhunda açtığı yaraları da kaydeder.

Belki de en ağır yük, gözaltına alınmak değildir. En ağır yük; çocuklarına hukukun güven veren bir kurum olduğunu anlatmaya çalışırken aynı çocukların gece yarısı kapıya vurulacak sert darbelerden korkarak büyümesidir. Çünkü travmalar yalnızca yaşayanları değil, sonraki kuşakları da şekillendirir.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla korku değil, daha fazla adalettir. Daha fazla operasyon değil, daha fazla hukuk güvencesidir. Daha fazla kutuplaşma değil, insan onurunu merkeze alan bir yönetim anlayışıdır. Zira adalet, yalnızca mahkeme salonlarında verilen kararlardan ibaret değildir. Adalet, vatandaşın evinde huzurla uyuyabilmesi, fikrini özgürce ifade edebilmesi ve çocuklarının geleceğine korkuyla değil umutla bakabilmesidir.

Günün sonunda devletler güçleriyle değil, adaletleriyle hatırlanırlar. Güç geçicidir, adalet ise geride bırakılan en kalıcı mirastır. Bugün vicdanın sesini kısmaya çalışan her anlayış, yarın tarihin vicdanında yargılanacak ve muhakkak mahkûm edilecektir. İnsanlık tarihi göstermiştir ki baskı dönemleri gelip geçer fakat hakikatin, adalet arayışının ve vicdanın sesi mutlaka yaşamaya devam eder.

Şimdi sorma vaktidir: Filistin dostlarına reva görülen bu zulüm kime ne kazandırdı? Daha güneş doğmadan İnsanların evlerini basarak kimisinin ise kapısını kırarak çocuklara yaşatılan bu korku hangi günahın üzerini örtebildi? Eli kanlı katilleri bu topraklarda ağırlamak hangi mazlumun yarasına merhem oldu?

En acısı da zaman bize gösterdi ki devletin güvenlik refleksleri (!) asla değişmiyor, değişen tek şey ise bu refleksleri uygulayanların sûretleridir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam

Yayınlanma:

-

İsrail’i resmen tanıyan ilk Müslüman ülkenin Türkiye olması tesadüf değil. Sahiden de Türkiye’nin Batı bloğuyla ve onun bir parçası olan İsrail’le ilişkileri oldukça eski ve kurumsallaştırılmış bir zemine dayanır. Bu yüzden Türkiye ile Batı ve İsrail ilişkilerinde dönem dönem karşımıza çıkan yüksek perdeli kavga görüntüleri hiçbir zaman köklü bir kopuşa işaret etmedi. Aksine, özellikle AK Parti döneminde, bu ilişki biçimi uzun süre bir tür “danışıklı dövüş” olarak işlev kazandı.

Danışıklı Dövüşün Jeopolitiği

Türkiye ile Batı arasındaki sahnelenen bu gerilimin (iç politikadaki etkisi dışındaki) esas faydası bölgesel siyasette gördüğü işlevde gizliydi. Aslında uzun süredir İsrail dahil kapitalist merkez ülkelerle Türkiye arasında kazan-kazan ilişkisine dayalı zımni bir anlaşmanın yürürlükte olduğu söylenebilir. Türkiye’nin evvelemirden beri bu husustaki temel argümanı şudur: “Siz Batı Asya’ya doğrudan müdahale ettiğinizde düşmanlığı, nefreti ve direnişi büyütüyorsunuz. Bölge halkları nezdinde meşruiyetiniz yok. Ama benim tarihsel, kültürel ve dinî kanallarım var. Ortak çıkarlarımızı daha az maliyetle ve daha yüksek seviyede korumak için bana alan açmanız lazım.”

Türkiye’nin Batılı ülkelere ve İsrail’e yönelik sert eleştirilerine göz yumulması tam da bu alanın açılmasıyla ilgiliydi. Zira Erdoğan yönetimi, bu güçlere yönelttiği sözel itirazlar aracılığıyla bölgede halklar nezdinde ciddi bir itibar elde ediyordu. Bu itibar ise günün sonunda yine aynı ittifak sisteminin güvenlik mimarisini tahkim etmek için işlevselleştiriliyordu. Erdoğan’ın başka kimsenin yapamadığı kadar açıkça ve güçlü biçimde “Ey Amerika!” ve “Ey İsrail!” diye sert eleştiriler sıralayabilmesinin izahı buydu. Günün sonunda Erdoğan yönetimi kurduğu dengede Batı’ya “Benim sizin için daha faydalı olmamı istiyorsanız sizi eleştirmeme göz yumacaksınız” pazarlığını kabul ettirmişti.

İsrail Yayılmacılığının İttifak İçi Etkileri

Fakat 7 Ekim’den sonra gelişen süreçte bu sahne belli ölçüde değişti. İsrail’in Gazze’de yürüttüğü korkunç katliam, yalnızca Filistin halkına yönelmiş bir imha siyaseti olmakla kalmadı, aynı zamanda işgal devletinin bölgedeki sınır tanımaz genişleme iştahını da görünür kıldı. İsrail artık yalnızca Filistin’i ezen ve Lübnan’ı tehdit eden bir devlet görüntüsünün ötesine geçti. Bölgesel düzeyde her boşluğu kendi lehine kullanmaya çalışan, Katar’ı bombalamaktan çekinmeyen, ABD’yi savaşlara sokabilen ve dolayısıyla ABD şemsiyesi altında yer alan bölge devletlerini dahi tedirgin eden bir aktöre dönüştü.

İsrail’e Karşı İttifak İçi Mücadele

İşte bu noktada Türkiye-İsrail ilişkilerindeki eski “danışıklı dövüş” formu yerini sahici bir alan kapma rekabetine bırakmaya başladı. Fakat bu rekabeti iyi anlamak gerekiyor. Günün sonunda Türkiye hâlâ Batı’nın güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası. İsrail ile arasında bir sıcak savaşın cereyan etme ihtimali de ciddiye alınır seviyeden çok daha düşük. Fakat tüm bunların yanında Türkiye, özellikle 7 Ekim’den sonra İsrail’e karşı ittifak içi bir alan kapma mücadelesi de vermeye başladı. Eskiden meydanlarda yüksek sesle kavga edip kapalı kapılar ardında aynı hatta hizalanabilen iki aktör vardı. Şimdi ise aynı ittifak mimarisi içinde kimin daha fazla alan ve nüfuz sahibi olacağına dair gerçek bir çekişme var. Türkiye bu mücadelede (başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere) bölgedeki diğer ABD müttefiki ülkelerin de ortak kaygılarını ve arzularını arkasına almaya çalışıyor.

Türkiye’nin Çıkarları ve İran’ın Zaferi

Bu yeni sahne sebebiyle, ironik bir biçimde, Türkiye’nin ulusal çıkarları son savaşta İran merkezli direniş ekseninin zaferini gerektirdi. Zira İran’daki bir rejim değişikliği Türkiye’nin yukarıda bahsedilen tezlerinin tarumar olmasına yol açardı. İran’ın düşmesi, İsrail’in “nihai ve kesin sonucu askeri yöntemle alabileceklerine” dair tezlerini doğrulayacak ve Türkiye’nin “Bölgede nüfuz alanınızı genişletmek için bana ihtiyacınız var” argümanını anlamsızlaştıracaktı. Olası bir rejim değişikliğiyle ABD yanlısı hale gelen İran yalnızca Amerikan ittifakı içinde Türkiye’ye duyulan gereksinimi ortadan kaldırmayacak, ayrıca aynı ittifak sisteminde Türkiye’nin yanına çok güçlü bir rakip olarak konumlanacaktı. Bu sebeplerle, mevcut koşullar altında Türk ulusal çıkarları İran’ın düşmemesi fakat zayıflayarak direnişe devam etmesi yönünde şekillendi.

Artık “Ey Amerika!”ya Yer Yok

Sonuçta İran son süreçten hatırı sayılır bir zaferle ayrılmış olsa da bölgede 7 Ekim öncesine göre zayıflamış durumda. Tüm bu süreçte Türkiye’nin önündeki imtihan, İran’dan boşalan alana (özellikle Suriye’ye) İsrail’in yayılmasını engellemek ve kendisi yerleşmek olarak şekillendi. Bu aşamada, bir ciddi değişim daha vuku buldu: Türkiye, bu zorlu görevi, Amerikan ittifak sistemindeki rolünü, önemini, ağırlığını ve etkisini büyütmek aracılığıyla başarabileceğini varsayıyor. İşte tam da bu yeni durum, Türkiye’nin Batılı ülkelere yönelik alışıldık itirazlarını dillendirmekten vazgeçmek zorunda kalmasına yol açtı. Aksine, Türkiye şu anda kendisini Batı’ya vazgeçilemez, güçlü ve sadık bir aktör olarak sunma telaşında.

Bu yüzden Türkiye’nin son dönemde Batı’ya ve özellikle ABD’ye yönelik dilinde çok belirgin bir yumuşama var. Erdoğan’ın artık Trump aleyhine neredeyse tek kelime etmemesini yalnızca Trump’ın şişkin egosunu idare etme çabasıyla anlamamak gerekir. Daha derindeki sebep, İsrail’le rekabetin Türkiye’yi Batı ittifakı içindeki konumuna daha sıkı sarılmaya zorlaması. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Türkiye’nin bakış açısına göre, İsrail’le girilen ittifak içi mücadelede belirleyici olan şey günün sonunda Washington nezdinde kimin daha vazgeçilmez bir aktör olarak görüleceği olacak.

Tüm bunları beraberce değerlendirdiğimizde Türk dış politikası ve Türkiye – NATO ilişkileri açısından yeni bir eşiği geçtiğimizi söylemek herhalde yanlış olmaz. Sadece Türkiye İsrail’e karşı ittifak içinde gerçek bir rekabete girişmiyor, aynı zamanda ittifakla olan ilişkisini de eski gerilimlerinden ve şaibelerinden arındırarak, ittifak içindeki konumunu yeniden teyit ediyor.

NATO Zirvesi ve Erdoğan’ın Göstermesi Gerekenler

Bu tablo, Türkiye’nin NATO’ya ve Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesine neden bu kadar titizlendiğini de açıklıyor. Alınan olağanüstü tedbirler, şehrin neredeyse halka kapatılması, eylem ve etkinlik yasakları, protesto ihtimalinin ağır güvenlik tedbirleriyle bastırılması ve hatta çok sayıda insanın NATO’yu protesto etme riskine istinaden şafak operasyonlarıyla gözaltına alınması bu yüksek “titizliğin” ürünü. Tüm bunlar, Türkiye’nin NATO’ya sadakatini ve Erdoğan’ın ülkedeki kontrol kapasitesini müttefiklere gösterme çabasının ürünleri niteliğinde. Mesaj şu: Ülkede kontrolümüz güçlü ve bu gücü NATO’nun çıkarları için seferber etmeye hazırız. Fakat bölgede İsrail’le değil bizle çalışmalısınız.

Alternatif Bir Yol Mümkün

Doğrusu, bana kalırsa bu yol makul bir yol değil. Türkiye’nin Amerikan ittifak sisteminden medet ummayı bırakması gerekeli çok oldu. Nitekim İsrail yayılmacı ve katliamcı bir devletken ABD de adaletin tecelligahı değil. Bölgeye yaptığı hoyrat müdahalelerin sonuçlarını hâlâ deneyimliyoruz. Öte yandan, ABD ile İsrail arasındaki ilişki, bölgesel bir müttefikin bastırması aracılığıyla kırılabilecek olmaktan çok daha yapısal bir nitelikte görünüyor. Başka bir ifadeyle, Türkiye taktik bazı meselelerde ABD’yi İsrail yerine kendi tezlerine destek vermeye zorlayabilir belki, fakat stratejik meselelerde ABD-İsrail ilişkisini aşması hiç de kolay görünmüyor.

Oysa bu yolun bir alternatifi var. NATO güçleriyle danışıklı dövüşü bile terk ederek ittifak içinde etkili bir aktör olarak hizalanmaya çalışmak yerine, Türkiye’nin takip edebileceği makul bir öteki yol, bölgedeki Amerikan müttefiklerini de kendisiyle beraber sürüklemeyi deneyerek, Batı’ya bağımlılığı azaltacak ve Batı’yı yükselen yeni güçlerle (esasen Çin’le) dengeleyecek politikaların arayışına girmek olurdu. Türkiye’nin bin bir yolla Amerikan ittifak sistemine sadakatini ve bu sistem için işlevini ispatlamaya çalışmak yerine, en azından şu aşamada, diğer küresel güçlerle ilişkilerini derinleştirerek olası sadakatsizliğini bir tehdit sopası olarak masaya taşımayı denemesi çok daha ciddi sonuçlar verebilir. Bu olasılığın inceliklerini başka yazılarda daha da açmak mümkün. Fakat netice olarak, üzücü şekilde, Türkiye’deki siyasi irade, NATO’yu protesto etme ihtimali olanları bile terörle mücadele ekipleri tarafından şafak vakti gözaltına alarak tüm yatırımını ilk seçeneğe yapmaya karar vermiş görünüyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x