Connect with us

Yazılar

Musallat’ı Böyle Okudum – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

* Bu yazıda kimseyi tehdit etmiyorum,

özel bir düşmanlığım da yok.

Ama bir yerlerde insanlar katlediliyorsa,

iletişimin bunca kolaylaştığı bir dönemde,

kimsenin rahat edememesi gerekiyor.

Harekete geçirecek,

manipülasyonlara şerbetli vicdan sahipleri

acilen ve ihtiyaçtan sahalara inmeli.

* Tarihin kötü bir huyu vardır,

ikincileri yazmaz.

Sebebini herkes bilir;

çünkü tarihi galipler yazar.

Lise Öğretmeni Pedersen’in Ülkemize Musallat Olan Büyük Siyasi Uyanışa Dair Anlatısı… Bir daha bakayım, evet, doğru yazmışım. Şimdi gönül rahatlığıyla devam edebilirim. Kitabın adını yanlışsız söyleyebildiğimde hakkında atıp tutmaya cesaretim arttı. Nitekim sırf on bir kelimeden oluşması (orijinali on üç parça) ve kapakta kapladığı yedi satırla bile ilginç kitap isimleri[1] arasına girmeyi hak ediyor. 1982’de ismi kulağına söylenip ya da kutsal kâsede yıkanıp yayınlandığından beri göz ardı edilemediğinden bu listelerden hiç düşmemiştir sanırım.[2] Dag Solstad, okuyucuya yardımcı olmak isteyen babacan bir yazar edasıyla meramını kapaktan yekten belirtmiş. Bölüm sonu canavarını geçebilmek için bütün tuşlara rastgele basmış da olabilir. İnternette arama yapacağım zaman tümüyle kopyalayıp yapıştırmaktan başka yol bırakmıyor. Buna amme hizmeti olarak bir çözüm bulalım: Louis Ferdinand Céline’in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabı, ismi üç kelimeden oluşmasına rağmen (orijinali altı parça) kısaca Yolculuk diye anılıyor. Ben de bu on bir kelime içinden, kitabın derdini en iyi yansıtması bakımından “musallat”ı seçtim. Farkındayım, cinli perili kötü bir korku filmi afişi canlanıyor gözümüzde ama durum budur.

Bariz bir şekilde anlaşılıyor ki, Solstad, kitabı nefes almadan yazmış. Çok değil, 226 sayfa olsa da, hiç bölüm arası olmadığından okuma periyotları sağlıklı bir şekilde ayarlanamıyor. Fazla ara vermeden geri dönmek gerekiyor. Ya da mecburî uzun aralardan sonra iki sayfa daha okuduğunda bölümün bittiğini görünce kızıveriyorsun. Diri bakış ve keskin görüş istiyor. Hakkını yemeyelim, bazen beş sayfa sürse de yeni paragraflar açmayı unutmamış! Aman sağ olsun. Birkaç yerdeki diyaloglar ve derkenarlar hariç not tutmak için ufacık bir boşluk yok. Tutunamayanlar’ın 77 sayfalık bilinç akışı bölümünü anımsattı bana. Orada hiç noktalama işareti kullanmamıştır Ataycığım Oğuz. Başlarda çok meşakkatli, sekiz on kelime okuyorsun, bir cümle oluşuyorsa kafanda onu tamamlıyorsun geri dönüşlerle. En azından fazladan kelime oyunlarıyla hepten zorlaştırmamış metni, ama yine de kitaba karşı ayrı bir kabul istiyor okuyucudan, “yalnız ben varım” diyor. He bir de lütfedip kelime aralarına boşluk koymuştur. Gerçi birkaç sayfa sonra alışıyor zihin, bu sefer diğer normal olan farklı gelmeye başlıyor.[3]

Bu seferki abalımız Norveç

Yaşadığımız topraklarda başımıza gelen her kötü olayda aksi yönde isimleri anılan birkaç ülkeden biri olan Norveç’te geçiyor olaylar. Başbakanın bisikletle işe gidip geldiği, bankamatik sırasında beklediği, halıya döktüğü kahveyi temizlediği, danışmanının çözülen bağcığını bağladığı doğru mu, biri bizi aydınlatsın, havsalamız pek almıyor da! Kendilerini bambaşka yerlerde gördükleri aşikâr. Bakınız şöyle: Çatışma-Battle (Katarina Launing, 2018) filminde iflas ettikten sonra evlerine haciz gelen baba-kız, yetkililerce idareten bir apartman dairesine yerleştiriliyor. Adamlar elit, alışık değiller, hâliyle durumdan şikâyetçi oluyorlar. Baba, icra müdürünü arayıp “Bir hata olmalı, bu daire berbat, Norveç’te yaşıyoruz, gelişmekte olan lanet bir ülkede değil.” diyor. Gelişmekte olan diyor, lanet diyor, her ne kadar alınmamaya çalışsak da bize diyor.

Biraz uzun sürecek, ama 2 paragraf ve 415 kelimelik şu kısmı tam da buraya yerleştirmeliyim. Bir mikro örnek olarak hapishaneleri ele alalım. Yine bu yazıyı hazırlarken izlediğim Dünyanın En Zorlu Hapishaneleri – Inside The World’s Toughest Prisons (2016-2021) belgesel serisindeki Norveç detayları da meramımı anlatmama yardımcı olacaktır. Yapılan onca eleştiriye rağmen cezalandırmak yerine rehabilitasyonu seçiyorlar. Mahkûmların geçmişte ne yaptıkları cezaevi yönetimini ilgilendirmiyor. Her türden suçluyu bir arada tutup oraya gelmelerine sebep olan eylemin arkasındaki insanın iyiliğini öne çıkarıyorlar. Olabildiğince normal, evde hissettirecek, otel konforunda, sabah kahvesini içtikten sonra yüksek teknolojiyle donatılmış atölyelerdeki işlerine ya da aklınıza gelebilecek bütün detaylarıyla stüdyo veya resim odalarında “eğlence”ye gidiyor, bunun sonucunda para kazanıyor ve meslek edinebiliyorlar. Bunları yapmazlarsa biraz dar olsa da konforlu odalarında kilitli kalabiliyorlar. Bu şekilde meşgul edilen kişilerde suç tekrarı yarıdan fazla azalıyormuş. Hapishanelerde en çok zorlanan iş olan kafa yapısını değiştirmek bu şekilde mümkün olabiliyormuş. Cinayetten mahkûm birinin saçma bir sözü var. “Tek bir eylemimiz kim olduğumuzu belirlemez.” Bak hele, bak sen! İyi de kardeşim, senin o tek eylemin bir insanın hayatını belirledi. Herifteki genişliğe bakar mısın? Her türlü konfora ve rahata, kampüsün olanca genişliği ve serbestliğine rağmen yine de içeride olmak daraltıyor insanları. Ne kadar rahatlatırsan bir süre sonra ona da alışacak ve bir üst konforu arayacak insanlar. 250 mahkûma 350 görevlinin düştüğü bir yerden bahsediyoruz. Kişi başı yıllık 130.000 dolar harcanıyormuş. Gardiyanlar zaten adamların burada tıkılı kalıp cezalarını çektiklerini, bunu daha da zorlaştırmanın mantığının olmadığını söylüyor, gözetleme veya devriye kelimelerinden bile rahatsız oluyorlar. ‘Etkileşim’ temel düsturları. Çizgiyi aşmadan oturup sohbet edip oyun oynuyor, akşam olunca evlerine ve hücrelerine ayrılıyorlar. Her türlü teorik ve uygulamalı derslerin yanında psikolojik rehabilitasyon seanslarına da katılıyorlar. Mahkûmun işini zorlaştıracağına bu zorlu görevi kendisi üstleniyor gardiyan. Zaten o kültürde yetişmiş görevliler bunu zorla değil, gönüllüce yapıyorlar. On altı bölüm içinde kesinlikle en temiz, en insancıl ve en ileri görüşlü olanı buydu. Soğuk sağlıklıdır, sıcak insanı gevşetir ve kötülükler nispeten daha çok olur. Hapishanelerin durumu soğuk iklimlere gidildikçe iyileşiyor.

Norveç’teki bu hapishanelerden birinde tutulan en meşhur suçlu ise 22 Temmuz 2011’de Ütoya adasındaki İşçi Partisi kampında 77 kişiyi öldüren Anders Behring Breivik. Toplamda 21 yıl ceza almıştı. Çünkü yasalarda öngörülen en yüksek ceza buydu. İdamı geçtim, müebbet hapis bile yok. Gerek duyulmamış, başka türlü topluma kazandırma yöntemleriyle hâllediyorlar. Böyle olunca ülkede en çok nefret edilen kişi olması Breivik’in çok da umurunda olmasa gerek. O hücresinde şartlarının kötülüğünden yakınarak yönetimi dilekçeleriyle meşgul etmeye ve bu yolla hayli imtiyaz kotarmaya devam ediyor. İyi hâlden ötürü öngörülen tarihten çok önce çıkabilir ve anılarını yazdığı kitabını imzaladığı söyleşide en fazla yumurtalı saldırıya maruz kalır, nice işine gelir bu da.

Saydınız mı bilmiyorum, İngilizceleri saymazsak 409 etti, -doğru ya, agresif depresif obsesif kompülsif değilseniz ve aç karnına içtiğiniz kahve mide çeperinizde melankolik etkilere sebebiyet veriyorsa niye sayasınız ki-, cümlelerdeki oynamalarla altı kelime azalmış, bu harika bilgiyi bilabedel arz ve takdim ederek pek muhterem kârîye karşı bu pek mühim vezaifimizi de gördük, şimdi yola devam edebiliriz. Nordiklerin yaşadıkları refahın kaynağı konusunda çok da düşündükleri söylenemez. Çünkü bizzat bulaşmadığın sürece savaşı hissedemezsin. Ama ülkede işlerin yolunda gitmesi için asla kamuoyuna açıklayamayacakları bu pis işleri birilerinin yapması gerekir. Koca koca ülkeleri geçtim, en küçük ailede de olur bu tür şeyler. Norveç’te petrol gelirlerinin bütçeye katılmadan doğrudan sadece sosyal projelere aktarıldığını duydum. Afganistan’da petrole ortak olabilmek için silahlı operasyonlara fiilen katıldıklarını da eklersek kaynağın despotluk olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Rahatlık en sonunda patlar, bu kesin. Ortadoğu, Afganistan veya dünyanın herhangi mazlum bir yerinde, savaşların yanında niyeyse(!) insanların rahatı için yapıldığı söylenen projelerin istisnasız hepsi paravandır. Arabaları aranmaz, çalışanların GBT’leri sorgulanmaz, sicilleri temizdir. Geçtikleri her yerde, istemeden de olsa arkalarında bıraktıkları izleri silmekle görevli birileri vardır. Silah, uyuşturucu ve insan kaçakçılıklarının uhuletle ve suhuletle yapılabilmesi için kullanılırlar! Öyle ya, herkesin görevi ayrıdır. ABD gibi ülkeler açıktan operasyon yapar, Norveç gibiler de bu yolla barış havarisi görüntüsü altında çerçeveyi tamamlayıp paylarını alırlar. Uyuyan birini uyandırmak kolaydır, ama uyuma numarası yapan biri asla uyandırılamaz. Hem uyumadığı için teorik olarak zaten uyandırılamaz hem de yapabildiği kadar rol yapar ve bıktırır. Batı toplumu, devletlerinin yaptığı bu işler konusunda kulağının arkasına yatıyor genelde. Kendi refahı sürsün diye ses çıkarmıyor olan bitene. Anlaşılan o.

Refah olduktan sonra nereden ve nasıl geldiğini kim ve niye sorgulasın ki? Ben kitabın doğrucusuyum, bir lise öğretmeninin göreve başladıktan hemen sonra ev sahibi olabildiği ve iki yıl sonra da dört odalı daha büyük bir eve geçebildiği bir ülke… He, bu arada altından arabası ve diğer sosyal lüksleri de hiç eksik olmuyor.[4] Pedersen bu konularda boş yapmıyor, sistemi sorgulamaya ve sosyalist görüşe yakınlaşmaya başladığı yerler net. “Biz burada böyle rahat yaşayabiliyorsak illaki dünyanın başka yerlerinde bunun ceremesini çekenler vardır.” Norveç’in dünyadaki büyük savaşlarda bile sükûnetini kaybetmediğini de ekliyor. Çeperde bir ülke olması bunun en büyük sebebi. Ama NATO üyesi olmakla savaşa bir yerden dâhil oluyor, kendi soğuk topraklarında sıcak çatışmalar olmasa bile. Mahalle yanarken saçını tarayan bir ülke mi Norveç? Evet, öyle. Diğer ülkelere göre müreffeh gözükmelerinin bir sebebi de küçük bir farkla bile öne geçseler bununla övünerek, göze sokarak diğerlerini imrendirmeleri, ezik hissettirmeleri. Nordik, İskandinav, Kuzey Avrupa algısı boşuna oluşmuyor. Nobel Ödüllerinin, ülkelerini Norveç, İsveç gibi yapmaya çalışanlara verildiği bir gerçek. Tüm ödüllerin görünenin dışında bir amaçla verildiğini bilmeyen kaldı mı? Hizaya gel, ödül mamanı kap!

Aklını öğrencisi Werner’in aklına uydurup komünist olan Pedersen de çok soruyor başlarda. “Norveç gibi bir ülkede insan niçin sosyalizm ister ki?” Ama ülkenin durumu ne kadar iyi olursa olsun, sonuçta mutlak eşitlik oluşması mümkün olmadığından, bunu mümkün mertebe sağlamak amacıyla çaba gösteriliyor. Bir ülkede önemli olan, toplamda ne kadar kazanıldığıyla birlikte, bunun mutlu azınlığın elinde toplanmasını engelleyip herkesin istifadesine sunulmasıdır. Niteliksiz(!) işgücü diye hiç kimse berbat şartlarda yaşamaya mahkûm edilemez. Devrede olması gereken eşitlik değil; adalet ve merhamet şart. Bizdeki en sosyal demokrat partiler bile asgarî ücreti açlık sınırının altında söylerler. Yoksulluk sınırı ise bulutlar ötesindedir. Olur da iktidara gelirlerse yapamayacaklarından mı korkarlar. Umarım öyledir, yoksa milleti o rakamlara mı müstahak görüyorlar?

Küresel sermaye ülkelere, devletlere, bölgelere ve özellikle son yüzyılda şirketlere görevler biçiyor. Ekonomi, silah, fuhuş, uyuşturucu, sinema, sanayi, endüstri, çatışmalar, savaş, yıkım ve inşa, organ, maden, orman, nehir, medya, insan, siyaset, din, sağlık, yozlaşma, tek tipleştirme gibi şimdilik aklıma gelen ama dallandırıp budaklandırabileceğimiz birçok alanda dünyayı avucunun içinde karıştırıp duruyor. Hızlıca ayağa kalkmadığımız hâlde yine de başımızın sürekli dönmesi demir eksikliğinden değil zahar, bizzat bundan. Sisteme uymayanı ya rezil ediyor, ya bertaraf. Norveçlilerin ülkelerinde müreffeh, dertsiz tasasız yaşamaları için dünyanın hangi bölgesinde kimler bedel ödüyor ve bundan haberleri var mı, dert ediniyorlar mı? Pedersen ve arkadaşlarının üzerinde durduğu esas mesele bu aslında. Ama üzerinde durdukları için göremiyorlar, karşılarına alıp incelemeleri lâzım. Yanı sıra alternatif olarak sarıldıkları ip sosyalizmin kokuşmuş uygulayıcısı, heveskâr ihracatçısı Rusya olunca işler istenilen şekilde yürümüyor. Şili’deki maden işçilerini de, Filistin’deki intifadayı da destekliyorlar, gel gör ki bunlar duygusal bir elbirliğinden öteye geçemiyor. En ufak bir sahici adımda önlerine çıkarılan engellerin büyüklüğü boylarını aşıyor. Üzerinde durdukları meseleler de yükselebilmelerine yardımcı olamıyor.

2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nün[5] sahibi Svetlana Aleksiyeviç, İkinci El Zaman (2013) kitabında Sovyetler döneminde insan(cık)ların başından geçen büyüklü küçüklü onlarca olaya odaklandığı hikâyeler anlatır. Kapalı bir toplumda yaşanan kayırmacılık ve ayrımcılığı, düzenbazlık ve sefaleti, arayış ve çırpınışları gözler önüne serer. Bu kitabı Musallat’la eşzamanlı okumanın bir avantajı olarak Pedersen’in idealize ettiği düzende yaşanan faciaları da gördüğümde, varıp omuzlarından tutup sarsmak isterdim açıkçası. Kardeşim deseydim, kardeşlerim, açın gözünüzü, kendinize gelin, hep başkasında oturduğunuz yetmedi mi! E tabii, Aleksiyeviç de zaten bunları yazdığı için Nobel’i kapmadı mı? ‘Evet’ten başka cevap mümkün gözükmüyor. Pedersen gibilere dışarıdaki kötülükleri göstererek “bak onlar tukaka, gel bizim baskılarımıza razı ol” denmek isteniyor. Musallat’ı diğerinden ayıran, içeriden (zaman olarak) konuşuyor olmasıdır. Aleksiyeviç ölen körün gözüne, belki de başkalarına şirin gözükmek için parmak atıyor.[6] Şu da var: Onlarca yıl bir saçmalığa katlanmak zorunda kalmak bile, sonradan onun hakkında bolca atıp tutma hakkını fazlasıyla verir maruz kalan kişiye. Sadece gözünü oymakla yetindiğine göre merhametli bile sayabiliriz.

İhsan Fazlıoğlu’nun deyişiyle “okutarak cahilliği, çalıştırarak fakirliği, medeniyet diyerek barbarlığı, barış diyerek ölümü artıran” kapitalizmin bile onca sırnaşmasına rağmen istenmediği yere giremeyeceğini biliyoruz. Sosyalizmin Sovyetler’deki uygulaması dalavereler, kayırmacılık, liyakatsizlik, eşitsizlik, haksızlıkların ayyuka çıkması şekline bürününce insanlar isyan bayrağını çektiler, kabul. Aleksiyeviç’in bir sözlü tarih olarak hazırladığı kitapta yeni düzene alışamadığından hâlâ o dönemleri özleyen birkaç kişi hariç herkes büyük nefretlerle anıyor eskileri. Peki, yeni gelen nasıl, o da koskocaman bir soru.

Nobel (2016)

Kıtalar ve bambaşka iklimler arasında mekik dokuyan iki hikâyenin birbirine bağlanarak anlatıldığı Nobel’de Norveç’in Afganistan’daki misyonunda görevli bir askerin, işlerin büyümesiyle gördükleri karşısında yaşadığı (yasadışı) çelişkiler anlatılıyor. Barış için ne kadar ileri gidilebileceğinin sınırlarını zorluyor kendi iç dünyasındaki sorgulamalarda. Emperyalist mi yoksa insancıl faaliyetler peşinde yöneticiler mi? Ekranda ikincisi, ama arka planda illaki ilki. Yaşanan müreffeh hayat için hangi ülkelerde yüzyıllardır kimlerin canını yakıyorlar? Babası Afganistan’da özel harekât askeri olan çocuk, ülkesindeki en ufak bir pürüzde, kırk kere yıkanmış onuncu dalga cılız bir etkisini hissedince “Şimdi savaş Norveç’e de mi gelecek?” diye soruyor. Soğuk ülkesinin çocukları sıcak evlerinde rahat edebilsin diye on bin km. ötede bir operasyonda intihar bombacısı on yaşında bir çocuğu gayet soğukkanlı bir şekilde öldüren asker, o çocuğun hayatına ancak sıcak bir kurşunla dokunabiliyor. Önce buz gibi bakışlarıyla gözlerini, sonra sıcacık mermiyle göğsünü delip geçiyor. Böyle mi olmalıydı, hayır ama böyle oluyor. ABD, 2003’te Irak’a girmeye hazırlanırken bir fotoğraf görmüştüm. Bir asker vedalaşmak için küçük çocuğunu kucağına almış, sarılıyordu. Sabinin bir şeyden haberi yok tabii. Askerin ağzına bir baloncukla şu kahredici sözler monte edilmişti: “Kızım sen şimdi annenle güzelce uyu, ben dünyanın öbür ucundaki çocukları öldürüp hemencecik geleceğim.” Yaptığı tam da buydu, sonra gelsin kafayı yemeler, bunalımlar, seanslar, haplar, krizler, kıyımlar. Tabii, o kadar cana sebepsiz kıyınca finali kendisiyle yapması çok da şaşırtıcı olmasa gerek. Evet, kimse bunu dillendirmiyor tabii ama yaşanan bir gerçek var. Sadece Irak’ta 2.000.000’dan fazla insan öldürüldü. Bunun birkaç sene önce Afganistan’da da tekrarlandığını hatırlatalım. İbrahim Tenekeci’nin “yapılan gökdelen/yıkılan hatır” diye bir dizesi vardır. Bunlar da, nasıl ve niçin yıkıldıklarını çok iyi bildiğimiz İkiz Kulelerin hacmini doldurması için mi kıydılar bunca cana! Yıkılan gökdelen, ırzına geçilen koskoca bir coğrafya! Dizide Afganistan’daki Norveç askerinin çocuğuyla neşeyle sürdürdüğü görüntülü konuşmayı gördüğümde nedense aklıma geldi bu kare. Norveçliler ve Afganların kendi aralarında İngilizce konuşuyor olmaları, olayları kimin yönettiğini açıklıyor aslında.[7] Şunu bilelim, dışarıya ne kadar parlak bir görüntü sunsalar da çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir devlet kendi vatandaşına da acımaz, ülkesini dünyada öne çıkaran değerlerini de hiçe saymaktan çekinmez. Musallat, Zaman ve Nobel örneklerinde açıkça görüyoruz bunu.

Pazarlama

Değişik bir türde balık satan birine çocuk merakıyla bazı sorular sordum. Muzır da değildim üstelik, gerçekten merak etmiştim. Elindeki palayı kesme tahtasında son nefeslerini zorla alıp veren bir tanesinin boynuna sertçe indirirken boşaltması hayli uzun süren kendi nefesinin son kalan huf’uyla satın alabildiği birkaç kelimeyle ilk cevabını yetiştirdi. “Hepsi satıldı.” Baştan yenik başladı ticarete. Bir kere bile yüzüme bakmadan savuşturucu cümleler kurdu sonra beceriksizce ve gönülsüzce. Tok satıcıydı belli ki. İyi de bugün hepsini satınca dükkânın işi bitiyor muydu, yarın tezgâh açmayacak mıydı? Bir küçük güler yüzlü olsa belki sürekli müşteri olacağım. Ayrıca bir malı satmak sadece al ver ilişkisi değildir ki! Müşterinin merakını giderici sözlerle usulünce her sorusuna tatmin edici cevaplar verirsin. (Ne derler; müşteriye yok denmez, bitti denir, gelecek denir.) Sattığın metanın kültürünü de aktarmalısın ki alıcıyı cezp etsin. Bu şekilde sadece onu değil, en az birkaç kişiyi daha kazanırsın. Değilse ayağına kadar gelip ağzına bakan o birini de kaybedersin. Batıdaki Şarkiyat kürsülerini kimin desteklediğine bakarsak entelektüel anlama çabasından çok sömürme amaçlı bir tanıma(!) faaliyetinin silah tüccarları ve savaş bakanlıklarınca desteklendiğini görürüz. Her şeyiyle nüfuz ederler ki, karşı taraf adeta gönüllü olur bu işgal sömürü işinde.[8]

Kendilerini öyle pazarlıyorlar ki, kitapta veya filmlerde görsek bile yapmayacaklarına dair gönüllü önyargımız yüzünden yadırgıyoruz şu hareketleri yapmalarını, hadi canım nasıl olur diyoruz: Merak etmeyin, Norveçliler de yere tükürüyor. Onlar da sakızlarını denize atıyor. Kırmızı ışıkta geçiyor, vergi kaçırıyor, 112’yi gereksiz yere meşgul ediyor. Hatta aralarından bazıları ‘lan’ bile diyormuş. Yoksa hapishaneleri niye olsun, değil mi?

*zahidergun@hotmail.com

[1] https://onedio.com/haber/garip-kitap-isimleri-586768. (Buradaki liste 2015 tarihli olduğundan Musallat’ı almamışlar hâliyle. Yoksa es geçilecek bir isim değil.)

[2] 1981 yılında Norveç’e yerleşen ve 1991’den bu yana Norveççeden çeviriler yapan Banu Gürsaler Syvertsen’in Türkçesiyle 2020 Haziranında yayımlandı ülkemizde.

[3] Kilmreeieln baş ve son hrrefali siabt tauluatrk aakdrai hialrfern regsltae diieğilemşltirsye oualtruuşln mielretni oamukk da sğaalm kfaa gierreykotir.

[4] Öte yandan, bizde ne zaman bu durumlardan bahsedilse “ama oralarda da intihar oranları çok” deniyor. Bu doğru, evet ama züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Hani bir karikatür var ya, gücüne dolgun bir abimiz karşısındakinin saçmalayacağını daha iki kelime etmeden anlayıp “yeter ulan!” deyip elinin tersiyle çakıyor tokadı. Neyse biz öyle yapmayalım.

[5] Her ödül ayrı bir komite tarafından verilir; İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi fizik, kimya, ekonomi alanındaki ödülleri, Karolinska Enstitüsü Fizyoloji veya Tıp alanındaki ödülleri ve Norveç Nobel Komitesi edebiyat alanındaki ödülleri vermektedir.

[6] Meşhur bir atasözümüz vardır: Kör ölür, üstüne gözünü oyarlar.

[7] İngilizlerin Afrika’yı sömürgeleştirdikleri dönemde neredeyse bütün kıtada İngilizcenin ortak dil olabilmesini sonradan oralarda daha güzel “hizmet” yapabilmeleri bakımından işe yaradığını söyleyebilmişti bazı eblehler.

[8] Birkaç hafta sonra baktığımda balıkçının kapanmış olduğunu gördüm.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

“Teknik mi Teknoloji mi?” ya da İktidar Neyimiz Olur?

Yayınlanma:

-

Bazen ayrıntılar, esası kaçırmaya neden olur. Faruk Yeşil’in yazısı için kaleme aldığım yazımın sonuna eklediğim ve Akif üzerinden yaptığım eleştiri, ne yazık ki esası gözden kaçırmamıza neden olmuş. Arkadaşımızın cevabî yazısı ise esasa dair ve teknoloji ekseninde insanın vâr oluşuna dair önemli soruları merkeze alıyor yani bence “teknoloji” ile “ontoloji”yi ilişkilendiriyor. Bu bakımdan önemli ve böylesine önemli bir konuyu tartışma imkânı oluşturduğu için ben de kendisine teşekkürü borç bilirim.

Öte yandan cevabın niteliği bizim ülkemizdeki üslûpsal facialarla dolu “dalaşma” zihninin tersine, kalitesi ile de çok değerli. Farklı düşündüğümüz noktalar var ama mevcut YZ teknolojisinin silikon vadisi elitleri ve devlet tarafından insanlığın aleyhine kullanılması konusunda hemfikirim. “Büyük veri” dediğimiz olgu ise bir iç istihbarat boyutu da taşıyor zaten ve temel kaygımızın da ortak olduğu kanısındayım ki Palantir yazımda algoritma temelli yönetim olgusuna değindim. Belki şu nüans söz konusu: Henüz bulut tabanlı devletin erken aşamalarındayız. Şu an, hibrit dediğimiz bir konum söz konusu. Toprak merkezli ulus-devlet ile ağ tabanlı küresel devlet arasında bir konumlanış ama yönelim ikinciye doğru!

Hâkeza anlamla ilgili tespitlerine de katılmakla beraber nüansımız var çünkü ben onun kaygılandığı gibi tümü ile nihilistik bir uygarlık modelinin söz konusu olduğu kanısında değilim. Anlam olgusu, nereden baktığımıza göre değişir. Bana göre anlamsız bir insan yaşamı söz konusu olamaz ama bu anlam metafizik bir anlam mı, seküler bir anlam mı derseniz elbette seküler! Bununla birlikte materyalizm olgusunu da abartmamak gerek! UFO’lar bile bir seküler olmayan anlam arayışının ürünü… Bunların her birisi derinlemesine ele alınacak önemli konular ve Faruk Yeşil buna kapı aralayarak önemli bir şey yapmış hâlde!

Mamafih değerli yazar benim esasa dair yaptığım eleştiriyi ve Akif üzerinden “teknolojinin neliği”ni esasa almayan araçsal bakış temelinde yaptığım İslamcılık eleştirimi ne yazık ki yanlış anlamış çünkü benim asıl itirazım düşmanın silahları ile silahlanmanın sizi düşmana benzeteceğiydi! Bu anlamda Akif ekseninde ve -tekrar ediyorum- Yeşil’in yazısında da esas mesele aslında güç yani İktidar meselesi! Bu bakış açısıyla Faruk Yeşil, İslam dünyasının teknolojik ve bilimsel atılım yapamaması hâlinde Batının kölesi hâline geleceğini düşünüyor. Ben ise meseleye daha esastan bakıyorum. Teknoloji algısı Akif’te de İslamcılıkta da yazarda da bence ortak: Batı karşısında güç olmak! Burada farklı düşündüğümüz kesin çünkü yapabilme erki anlamında güç ile iktidar anlamında güç, benim siyasal tahayyülümde net bir biçimde ayrı! İslamcılığın temelde sömürgecilik karşıtı ulusçuluk olduğunu düşünme nedenim de bu çünkü Faruk Yeşil de Mehmet Akif de Müslüman Kardeşler İslamcılığı da bağımsızlık ve ulus-devlet konusunda benzerler! Ulus-devletin ulus tahayyülü, İslamcılıkta din odaklı iken Kemalizm’de seküler ama neticede İslamcı tahayyülde de bağımsız modern devlet ortak nokta ve ulus inşası laik değil, dinî eksende. Teknoloji, bu modern devletin bağımsızlığını sağlayacak önemli bir araç. Burada meşrep farkı açık: Ben, “sûfiyâne ve anarşizan bir maneviyat” odaklı düşündüğümden devlet de güç de benim için günden dışı ancak bu sömürge karşıtı ulusçuluğu da modern devleti de kapsayan İslamcı tahayyülün teknolojiye güç temelinde bakmasını, tarihsel nedenlere dayanarak anlıyorum lâkin anlamak elbette onaylamak değildir.

İslam dünyası, 16. yüzyıla dek zirve medeniyetti ve Akdeniz’in tartışılmaz süper gücüydü. Bu güç, Osmanlının farkında olmadığı bir kibre yol açtı. Bu kibir, ölümcül bir hataya; akstaki değişimi ve hâkim olduklarının ondan farklı bir yönelişe doğru ilerlediğini gözden kaçırmasına yol açtı. Sonuçta Osmanlı, düne kadar egemen olduğu Avrupa’ya ya da “küffâra” yenildi ve bu yenilginin sonucunda da Osmanlı çöktü.

Osmanlıdaki çöküşün nedenleri üzerine çok şey söylenebilir ancak Osmanlı hatta İslam dünyasındaki münevverler, bu yenilgiyi teknolojiye bağladı. Osmanlı, Batının teknolojisine yeniliyordu ve kalkış da buradan olabilirdi. Bu bakımdan Akif, meseleye tam da buradan baktı ve İslam dünyasının teknik üstünlüğü tekrar ele geçirmesi durumunda Batı karşısında yaşanan yenilginin son bulacağını düşündü. Fenni alır da kültürü/ahlâkı dışarıda bırakırsak meseleyi çözeceğimizi düşünüyordu. Benim “Akif Nerede Yanıldı?” sorusunu sorma nedenim de teknoloji meselesinin bu şekilde okunmasından dolayı idi. Yazıda da “Temel sorun, teknoloji tarafsız bir alet, bir araç meselesi değil!” diye belirttim ve teknolojiyi, kendisini üreten kültürden ayıramayacağımızı söyledim. Bıçak örneğim de bundan dolayı idi: İster soğan doğrayın ister insan; bıçak, eninde sonunda kesmek ve delmek için icad edilmiş bir şeydir yani onun esas fonksiyonu budur. Bu nedenle onu tutan elin farklılaşması, bıçağın bu niteliğini değiştirmez.

Ben meseleye buradan baktığım için İslam dünyasının da veri, yazılım üretmesini teklif eden ama öte yandan da algoritmalarca yönetilen insan üzerinden kaygılanarak Müslüman dünyanın daha ahlâklı bir veri, yazılım üreteceği zannına kapılmasına itiraz ettiğimi ne yazık ki anlamamış yazar. Faruk Yeşil’in “İslam dünyası yazılım üretmezse yazılımın esiri olur!” mantığı, Akif’le aynı çünkü güçlü olmayı eksene alıyor. Belki bana kızacaktır ama AKP ve Erdoğan da buradan bakıyor ve o yüzden silah teknolojisine yatırım yaparak bu konuda ileri gitmeyi hedefliyorlar. SİHA üretmekle Mekke Anlaşması ve dahası Osmanlı okuması aynı düzlemde! Yeşil’in bu eksenden bir cevap üretmesini ummuştum ama o, “Palantir tartışılmadıkça İslamcılık tartışması beyhûde olur!” diyerek esası ıskalamış. Faruk Yeşil, teknoloji meselesini ve onun ayartıcı vaadi olan güç meselesini masaya hiç yatırmamış. Oysaki asıl bunu tartışmadan Palantir’i tartışmak beyhûdedir! O yüzden yazara tavsiyem, “Ulu Çınar ve Kasırga” yazısını bir kez daha okuması olacak çünkü o yazı, yazarın istediği gibi “Palantir”i tartışıyor.

Gelgelelim ben, yazardan farklı olarak meseleyi ontolojik hatta metafizik bir düzlemden ele alıp ilerleyeceğimi îma ederek hattımı “transhümanizm”e doğrulttum. Kanaatimce “Palantir”i tartışmak; yazarın düşündüğü gibi yazılımı, algoritmaları değil metafiziği, varlığı vâr oluşu tartışmak demektir.  Palantir, kelimenin tam anlamı ile şirki temsil ediyor, ilahî yaratımın kusurlu ve eksik olduğunu düşünerek onun yerine geçmeyi amaçlıyor. Mesele, insanın algoritmalarca yönetilmekten çok daha fazlası! İlahî yaratım olan organiğin yerini “yapay”ın, yaratımın yerini “üretim”in ve sonluluk yerine “sonsuzluk”un alması yani ilahî olanın yerine geçmek! Palantir, Thiel hatta Silikon Vadisinin esas meselesi Tanrı olmak! Tam da bu nedenle Thiel, Gnostik Evanjelizme dayalı Laveyan Satanik Kilisesi eksenli olarak Deccal’i öne sürüyor ama o konuşmada Deccal’in esasında kendisi, Silikon Vadisi olduğunu da gösterdi! Tam da bu nedenle yazıyı “Sâhi; Allah, Âdem’e/ Âdemlere neden “Şecereye yaklaşmayın!” dedi?” sorusu ile bitirmiştim. Faruk Yeşil, bu soruya cevap vermemiş. O yüzden bu yazıda hem o sorunun cevabına kısaca değineceğim hem de yazarın yeterince anlamadığını düşündüğüm veri ve algoritma meselesinin esasını ele alacağım çünkü algoritma, metafizik meselesidir yani insanların yönetilmesi değil de insanın “ne”liği meselesidir. Yine bu soruyla yakından ilişkili olarak teknoloji meselesi, güç meselesidir. İşte bunları tartışmadıkça Palantir’i tartıştığımızı sanırız ancak tartışmayız!

Şecere meselesinin özünü ise başka bir yazıda ele alacağım ama şimdiden ipucunu vereyim: Şecere, iktidarın ve nefsin sembolüdür benim okumamda. Neden bu sonuca vardığımı ise kendimce Kur’an okumaları yapan başka bir paradigma ile Kur’ân’ın bazı ayetlerini yorumlamak istediğim yazıların ikincisinde, derinlemesine ve gerekçeleri ile izah edeceğim. Bu bağlamda güç arzusunun, iktidarın Rahmânî değil Şeytânî olduğunu ifade ederek Allah’ın nefs sahibi varlıklar olarak bizim ayartılmaya müsait olduğumuzu bilerek bizi bundan menettiğini ve o sınıra yaklaşmamayı, o sınırı geçmememiz gerektiği, şeklinde düşünüyorum. Elbette bunun gerekçelerini ve bu gerekçelere kanıt teşkil eden okuma biçimini o yazıda ortaya koyacağım. O nedenle “şecere” meselesini bu kadarla bırakıp algoritma, yazılım ve yapay zekâ ekseninde teknolojinin mahiyetini, onun özünü ele almak istiyorum ama bu yazıyı, mevzubahis yazının bir parçası olarak okumanızı da bekliyorum çünkü bu yazı da esasında egemenlik, güç gibi meseleleri ele alıyor.

Teknoloji ve Tanrı Benzeri İnsan

Algoritma bıçaktır, o bıçağın sapı ve o sapı kavrayan el ise zihniyettir. Bu bakımdan teknoloji meselesi metafizik bir meseledir de! Teknolojiyi üreten zihin dünyaya hesapçı bir şekilde yaklaşan bir zihindir. Bu bağlamda bu yazıda esas amacım fikirlerinden oldukça istifade ettiğim ustam Jünger ve Heidegger’den hareketle teknolojiyi, üretimi, onun karşısına ise Mumford ve Ivan Illich ekseninde “teknik”i koyacağım.[1]

Hesapçı aklı ve elbette teknolojiyi üreten zihniyeti, hümanizm olgusundan başlayarak onun başka bir biçimi olan özne meselesini masaya yatırmak gerekiyor.

Rönesans düşünürleri, İsa’nın hem tam anlamıyla insan hem de tam anlamıyla ilah olması anlamına gelen enkarnasyon kavramı üzerine sık sık derinlemesine kafa yordular; bu da ilahî nitelikleri insan deneyimine daha da yaklaştırdı. Hristiyan hümanistleri, insanı, eşsiz yetenekleri ile -bunların başında akıl geliyordu- Tanrının vekili kabul ediyordu ama daha laik düşünenler bir adım daha ileri gittiler. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse insanın aşkın bir Tanrı’ya bağımlı olduğu fikrini reddeden Rönesans hümanizmi, “Peki, o zaman vâr oluşumuzun amacı nedir? Neyin iyi, neyin kötü olduğuna kim, hangi kriterlere göre karar verir? Evreni yaratmamış olan bizler, nesnelere nasıl nesnel bir değer atfederiz? Vâroluş hakkındaki fikirlerimizi nasıl düzenleriz?” soruları ile insanın evrendeki yerini yükselterek insanı, varlık zincirinde Tanrıdan sonra gelen bir yere koydular.

Sekülerleşmeye eğilimli hümanizmle birlikte ise insan, varlığın ölçüsü hâline geldi hatta ünlü “İnsan, her şeyin ölçüsüdür!” fikri de bu zihinsel yapıya uygundu. Antik Yunan’daki düşünürlerden Protogoras’a ait bu sözle insan, varlığın mihenk taşı olur. Bu yaklaşım, dış dünyadaki gerçeği veya kutsal yasaları silip insanın algısını referans alarak insanı bir nevî anlam ve değer mercii (alternatif odak) yapar. “İnsan-Tanrı benzeri” kavramı; nihaî otoriteyi, ahlâkı ve anlamı, aşkın bir ilahtan insan aklına ve iradesine kaydırır. Rönesans hümanizminden kaynaklanan ve Aydınlanma döneminde tam anlamıyla ortaya çıkan bu insan merkezli dünya görüşü, insan potansiyelini, bilimi ve kendi kaderini tayin etme hakkını vâroluşun yeni ölçütleri olarak yüceltir. Görüldüğü üzere bu İnsan algısı İnsanı Tanrının tahtına oturtmaya adaydır. İnsan, bu kadar üstün bir varlık olunca varlık âlemini de keyfince kullanma hakkına sahip olur. Bunun bir adım ötesi varlık âlemini yeniden biçimlendirebileceğidir ki bugün geldiğimiz nokta budur!

Rönesans hümanizmi, yeniden keşfedilen klâsik Yunan ve Roma metinleri aracılığıyla entelektüel odağı, ilahî öbür dünyadan yeryüzündeki insanın refahına kaydırdı. Aydınlanma çağı ise Kilise dogmaları ve ilahî hak kavramına karşı insan aklını ve bilimsel yöntemi savundu. Radikal Fransız aydınlanmasının ürünü olan sekülerleşme ile etkin ve müdahale eden bir Tanrı’nın yerini pasif doğa kanunları aldı; böylece insanlık, kendi ilerlemesinden sorumlu hâle geldi ve kendi kaderinin efendisi oldu. [2]

Hümanizm, neticede Batıda olduğu kadar Yahudi coğrafyasında veya İslam coğrafyasında da çıkabilirdi çünkü üç dinde de insan, Tanrısal nitelik taşıyan bir varlıktır. Bu noktada, İbrahimî dinlerin insan merkezci yapısını netleştirmek gerekir. Yahudilik ve Hristiyanlıkta insan, “Tanrı’nın sûretinde” (Tselem Elohim /Imago Dei) yaratılmıştır. İslam’da ise -Kur’an doğrudan “sûret” ifadesini kullanmasa da- Allah’ın Âdem’e “kendi rûhundan üflemesi” (Secde, 9; Hicr, 29; Sâd, 72), insanı diğer tüm varlıklardan ayıran ve ona ayrıcalıklı bir konum bahşeden temel etkendir. Bu ilahî nefha (üfleme), insanın yalnızca maddî bir varlık olmadığını, aynı zamanda ilahî bir cevher taşıdığını gösterir. Nitekim meleklerin Âdem’e secde etmesi de bu ayrıcalığı teyit eder. (Bakara, 34; Kehf, 50) Bu bağlamda, İslam’daki “halife” kavramı da insanın yeryüzünde bir tasarruf ve hâkimiyet yetkisine sahip olduğunu ifade eder. İnsan bir anlamda yeryüzünün hâkimidir; diğer tüm her şey, insana hizmet etmek ve onun yararlanması içindir.

Teknoloji de burada önemli bir yere oturur ve meşruiyetini bu faydalanmadan alır. Dolayısıyla insan, halife olarak varlık âleminde Tanrı vekili ise ve yeryüzünden istediği gibi faydalanmak da meşru ise işte teknoloji ile tam da bunu yapar! Genetik mühendislik ya da bir miktar daha ölçülü bir transhümanizm bile üç İbrahimî dîne tam anlamı ile ters düşmez çünkü neticede insanın doğaya egemen olmak hakkı var ve bir hükümdar, tebaasına egemenliğinin gereği bir hükmetme eyleminde bulundu diye sorgulanamaz ise teknolojiyi sınırsızca uygulama hakkı vardır! Bu bağlamda Faruk Yeşil de bir insan merkezci bakışla egemenliğin insana doğru genişlemesine itiraz ediyor yoksa maden çıkarılması, ormanların insana fayda sağlasın diye kesilmesi bu bakışta çok da dert edilesi değil! Benim meselem tam olarak burada başlıyor: Ben, bu vekil harçlık meselesini sorunlu görüyorum. Dediğim gibi bu ayrı bir yazı konusu ama Palantir’le bu olgu arasında da çok da uzaklık yok nâçizane görüşümce. Sonuç olarak teknoloji, bir hâkimiyet mantığı içerir ve bu Palantir’in dayandığı esas zemin, bu bağlamda hâkimiyet modelini, onun zihinsel dayanaklarını ele almadan Yapay Zekâ ve onun egemenlik aracı olmasını tartışmak meselenin özünü kaçırmak olur.

Asıl teistik kayma Tanrının varlığını akıl yoluyla kanıtlamaya çalışan Descartes’la geldi. Onun Rex Cogitans yani Düşünen Özne felsefesiyle Aklî Varlık insanın fiilleri adeta bir hükümdar hatta Tanrı gibi oldu. Descartes’a göre bir düşünen özne vardır (Rex Cogitans) bir de düşünülen nesne yahut varlık (Rex Exitans). Düşünen Öznenin (ya da Özne Ben) düşünülen nesne üzerinde sınırsız bir gücü vardır çünkü nesne, tamamı ile pasif ölü bir madde yığınıdır. Özne olan insanın -adeta bir despot ilah gibi- kulu olan pasif nesneye istediğini yapma hakkı vardır. Bir internet makalesinin sınırlarını çok fazla zorlamak istemediğimden özne meselesini çok ayrıntılandırmak istemiyorum ama emperyalizm olgusunun temel taşı budur. Özne, adeta bir ilah gibi olduğundan bu ultra-hâkimiyet mantığı üzerinde yükselen teknoloji de buna dayanır. Özünde bu mantığa dayanan bir sistemin nasıl İslamlaştırılacağının cevabını Faruk Yeşil’e bırakıyorum.

Jünger ve Heidegger Bağlamında Teknoloji ve Dünyanın/İnsanın Stoklaşması

“Heidegger‘e göre Batı’nın tarihi, kadîm Greklerin prodüksiyonist/üretim için üretim metafiziğinin zamanla modern teknolojiye dönüşerek dejenere olma tarzının tarihidir. Ona göre metafiziğin Grek kurucu babaları entitelerin varlığını önce teknolojik bir tarzda tanımlamıştı. Onlar için “olmak”, “üretilmiş olmak” demekti. Bu sebeple Heidegger’e göre metafiziğin tarihi prodüksiyonist metafiziğin kendisini serimlemesinin tarihidir. Varlığın/oluşun teknolojik kavranışı yani her şeyin sonu gelmez bir üretim ve tüketim süreci için hammadde olmak dışında hiçbir şey olmadığı görüşü, prodüksiyonist metafiziğin tarihindeki son aşamadır sadece. Heidegger, Platon‘u bu metafiziğin kurucusu olarak okur. Diğer Grekler gibi insanî imal ve üretimle büyülenen Platon, entitelerin varlığını/oluşunu insanî imalat kaynaklı terimlerle anlıyordu. Gerçekten de Heidegger, onun ideal “form” (ezeli ve ebedi olarak mevcut ve nihaî reel şey) kavramını, kopya ya da modelin zanaatkârın faaliyetinde oynadığı rolden türettiğini öne sürer. Zanaatkârın modeli nasıl yaptığı şeye yapısını veriyor ise aynı şekilde ezelî ve ebedî form da zamansal-empirik dünyada varlığa gelen şeylere yapılarını sağlar. Platon ezelî ve ebedî, empirik-olmayan formun şeylerin değişmeyen, daima mevcut temeli ya da payandası olduğunu düşünüyordu. O, prodüksiyonist metafiziğin tarihinin tümü için kesinlik sağlayacak şekilde, bir şeyin “olması” için bir “nihaî” temele dayanması gerektiğini öne sürer. Böylece prodüksiyonist metafizik, aynı zamanda bir temel arayıcı metafizik haline gelir.”[3]

Bugünkü İslam dünyası da -hatta Faruk Yeşil’in zihniyet dünyası da- bu üretimci metafizik tarafından ayartılmış durumda. Akif’e göre İslam dünyasını vîrane kılan üretememesi; sanayi, teknoloji ve bilim üretememesiydi. İşte bu yetersizlik onu vîrane kılmış, buna karşılık mâmur[4] edilmiş Batıda kâşâneler görmüştür. Akif’in ve İslamcılığın modernistliği üzerine söylenecek çok şey var ve ben de söylüyorum; dahası, söylemeye de devam edeceğim.[5]

Heidegger’in tilmizi sayılan Hannah Arendt, modern Batı uygarlığı için Homo Faber kavramını kullanır. Heidegger’in[6] teknoloji eleştirisinin esin kaynağı ise Ernst Jünger’dir. Onun seferberlik kavramı ve üretimci metafizik üzerine saptamalarına dair görüşlerine çok kısaca yer verdikten sonra Heidegger’in Gestell kavramını açacağım, müteakip yazıda ise algoritma meselesine bir giriş yapacağım. Böylece Müslümanların neden yapay zekâ üretmemesi gerektiğini ifade etmiş olacağımı düşünüyorum.

Jünger, insanlığa işçi-asker modunda “damgasını vurmakta olan şey”e ismini verir: İşçi Gestaltı. Bu, yeryüzünü adeta bir endüstriyel tesise dönüşmeye mecbur bırakan üretimci zihniyetin temsiliydi. İşçi, yeryüzünü bir hammadde deposuna dönüştüren üretim seferberliğinin adıydı. İşçi Gestaltı denilen şey Nazım’ın ünlü “Trrrrum,/ trrrrum,/ trrrrum!/ trak tiki tak!/ makinalaşmak istiyorum!” dediği sanayicilik ideolojisinin ta kendisidir! İnsanın kendisini de bir hammaddeye, Heidegger’in deyimi ile “elde hazır tutulan şey”e dönüştüren şey buydu.

“Heidegger‘e göre teknolojik insanlık, doğanın teknolojik fethini kontrolü altında bulunduran özerk fail olmaktan çok uzak, modern teknolojinin kendi kendisine yön veren iş sürecinin “kölesi” hâline gelmiştir. Tümüyle manipüle edilen bir dünyada bireysel “otonomiden/özerklikten” veya “özgürlükten” söz etmek hiç de anlamlı değildir çünkü böyle bir dünyada insanlar, endüstriyel üretim taleplerinin şekillendirdiği fark edilemez sıradan şeylere dönüşmüştür. Ayrıca, üretim araçlarının “mülkiyeti”ndeki hiçbir değişme, endüstriyel işin yabancılaştırıcı ve yıkıcı karakterini değiştiremez; Heidegger‘in görüş noktasından kapitalizm ve sosyalizm de aynı şekilde sınırsız güç/iktidar tutkusunun (Will to Power), şeylerin teknolojik ifşâsına eşlik eden tezahürleridir.”[7]

Heidegger, bu teknolojik bağımlılığın ya da teknolojiyle damgalanmış bir dünyanın aynı zamanda “vâr oluşun unutulmasıyla karakterize edilen bir dünya” olduğunu belirtir çünkü teknoloji, esas olarak bir çerçevelemedir: Almancasıyla Ge-stell. Bu kavram, şeylerin gizini kaybedip açığa çıktığı, görünürleşmesini ifade eder. Varlığın unutulmasının nedeni de budur Teknoloji dibine kadar materyalist bir etkinliktir. Bu, vâr olan her şeyin bir hammadde, hazırda bulundurulan bir şey olmasıdır. İnsan da dâhil hiçbir şey, varlık kazanamaz; deyim yerinde ise ancak “nesne” hâlini alır.

Akif’in ve İslamcı zihniyetin en büyük yanılgısı da buradan doğuyor Teknolojiyi ait olduğu bu bağlamdan kurtarıp insanlığa faydalı bir araç hâline getireceklerini, böylece ilahî amaca uyumlandırabileceklerini sanmalarıdır. Teknolojiyi bir araç olarak düşünen bu bakış, onun bir sistem ve bir kültürel evren içinde hayat bulduğunu unutur. Geçen yazıda dediğimi tekrar edeyim: “Cep telefonuyla birlikte TikTok da gelir çünkü bu ikisi birbirinden kopuk değildir; aynı sistemin, aynı mantığın tezahürleridir.” Birine sahip olup diğerini reddeden anlayışın yanılgısı işte buradadır.

Meselem, müşahhas olarak Akif değil. Meselem, kültürel modernlik olarak Kemalizm’in alternatifinin kalkınmacı modernlik sanılması. Kemalizm, insanları zihinsel olarak sekülerize eder ve bu nedenle bu pozitivist, maddeci anlayışa itiraz eden sağcılığın aynı şeyi çok daha sinsice yaptığını, mesela İbn-i Arabî’ye atfedilen ilah olarak paranın, Kemalizm’den çok daha sinsi bir şirki Müslüman zihinle bütünleştirebilmesidir. Teknoloji tam da bunu yapan bir sistem! Dolayısıyla Müslüman Algoritma farklı bir şey yapmaz çünkü mesele sanıldığı gibi algoritmanın Palantir’in emrinde olursa kötü olması değildir, algoritmanın kendisi kötüdür: Dünyayı niceleştirir, her şeyi hesap edilen bir sayıya indirger. Algoritma; dünyayı hesaplanabilir, sayısallaşabilir bir nicelik hâline sokar. Var olan her şeyi, bir “veri” noktasına, bir “sayı”ya dönüştürür. Bu, onun doğasıdır. Ağacı, “odun”; nehri, “su kaynağı”; insanı ise “kullanıcı verisi” olarak görmek, bu nicelikleştirme eyleminin ta kendisidir! Oysa bir ağaç, bir nehir, bir insan sadece bir sayıdan ibaret değildir. Algoritmanın yaptığı, bu niteliği (kaliteyi) yok sayarak vâr olanı kendi dar kalıbına (hesaplanabilir olana) hapsetmektir. Bu, onun metafizik kötülüğüdür. Bu kötülük, Müslümanların elinde de değişmez çünkü algoritmanın özü, sayısallaştırmak ve hükmetmektir. Onun bu vasfı, Müslümanların elinde olunca da aynı kalır.

Bu anlamda sizi yok etmek isteyene karşı silah kullanmak, silahın niteliğini değiştirmez. Onun kötü olduğunu bilirsiniz ama onu amaç edinmeden zorunlu bir kötülük olduğunu bilerek mümkün olduğunca farkında bir bilinçle dikkatle kullanabilirsiniz. Herkesin silahlı olduğu bir yerde “Hayır, siz silah sahibi olmayın!” demek elbette gerçekçi değil ama saldırmak, fethetmek için silah sahibi olmakla varlığınızı korumak için sadece ve sadece savunma için silah sahibi olmak ve bu aracın rezil, berbat bir şey olduğunu bilerek mecburen kullanmak farklıdır. Müslümanlar algoritma yazmak yerine algoritmayı felç edici bir araca yöneldiğinde teknolojinin olumsuzluğu değişmez ama o olumsuzluğu bilerek siz farklı bir çözümle, olabildiğince ona esir ve akla aykırı bir iyimserliğe sahip olmadan bunu yaparsanız bu, kısmen de olsa iyi bir şeydir. Bu anlamda teknolojiye eleştirel bakarken bu gerçeği göz ardı edemeyiz. Elbette bu sistemin şeytanî tabiatını unutmayıp bu gerçeği bilerek ve o şeytanî etkiden de mümkün olduğunca kaçınarak bu sistemle ilişkilenmek elbette mümkündür.  Bu, ahlâkî ve politik bir tercihtir.

Teknolojinin “sıfır” olmadığı bir dünyada sizin “sıfır” teknoloji ile yaşamanız olanaklı değildir. Teknolojinin tahakküm üreten aslî niteliği, bu seçimlerle değişmez ama bu dikkatli kullanım sizi teknolojinin kölesi yapmaz, onu ahlâkî amaçlarınıza yaklaştırır. (Teknolojiye hâkim olunmaz ama onun zararı azaltılabilir. Bu, bilinçli bir çaba gerektirir. Dahası, teknoloji yerine sizin insanî kapasite olarak erişiminizi çoğaltan, eksiğinizi tamamlayan aletler yapılabilir ama bu, bambaşka bir politik tercihtir. Bu politik tercihe uygun bir Müslüman toplum inşa etmeye de kimsenin bir itirazı olmaz ki bu, esasta, bugün medeniyet dediğimiz şeye en yakın durumdur ama İslamcılık, İslamcılık olarak kaldığı sürece yani köklü bir değişim geçirmedikçe böylesi bir tercihin öznesi olamaz!

Gelecek yazıda bu ayrımı yaparak “algoritma” meselesine değineceğim ve Müslümanlara, teknoloji yerine tekniği esas alan bir çabayı önereceğim ama ondan önce şimdi, şu Palantir bahsinde, kalanları yazıya dökme zamanı!

Dipnotlar: 

Not: Bu, Faruk Yeşil’e ilk ve son cevabım çünkü bu işi bir düelloya dönüştürmek istemiyorum. Ben hakkımı kullandım, sıra Faruk Yeşil arkadaşta. Cevabıyla konuda netlik kazanacağınızı, pozisyonlarımızın daha çok belli olacağını düşünmekteyim. Bu noktadan sonra tartışmayı sürdürmek, istesek de istemesek de kabak tadı verir. Bu durumda en uygun çözüm, kendi fikrî tercihlerimizi pekiştirecek yazılarla meseleyi derinleştirmek olur. Bence Faruk arkadaş, bu konuya dair düşüncelerini daha derinleştirerek sürdürmeli. Yazısı, itiraz ettiğim noktalar olsa da yaklaşmakta olan tehlikeye dönük bir imdat freni ve bu meseleyi ele almamıza vesile oldu. Bu nedenle teşekkürü de takdiri de ziyadesi ile hak ediyor bence. Tartışmamız bence konunun değişik açılarını ele almak için bir fırsat oldu kanımca. Yeni Pencere’de bu konuyu derinleştirmemiz de iyi oldu, güncele teslim olmadan güncel meselelere dair derinleşme oldukça önemli! Dahası, bu tartışma bence ülkemizde kötü şöhrete sahip polemiğin kişiselleştirilip birbirini ezmeye dönük bir ego tatmini yerine eksiğimizi tamamlamaya vesile olacak kapıları arayan, fikir ekseninde derinleşen bir tez – antitez düşünce satrancı örneği oldu. Faruk Yeşil arkadaş, yaptığım eleştiriyi nefsanî bir mesele olarak ele almak yerine tam bir olgunluk gösterdi ve gayet nitelikli bir karşı itiraz yaptı. Kendi adıma bu tartışmadan keyif aldım.

[1] Uluçınar ve Kasırga alt başlıklı yazıda Batılı muhaliflere nereden ve nasıl baktığımı yazmıştım ama bir kez daha tekrar edeyim. O yazıda, “Batı karşıtlığı da Batılıdır ve Batı uygarlığının eleştirisini yapan İslamcıların muhaliflerin esas derdini anlamadan onlar üzerinden Batı karşıtlığı yaptığını” söylemiştim. Buna ek olarak şunu da söyleyeyim: İslamcılar, o yazarların esasa dair soruların, esasa yönelen tartışmalarını anlamadan bunu Batı sömürgeciliğinin eleştirisine çeviren bir Anti-Batıcılık olarak oksidentalizme dönüştürdüler. Oysa mesele doğru anlaşılsaydı İslamcılık, Batıya karşı İslam medeniyetinin yeniden doğuşunun öncüleri olurdu ama o yazarlar doğru anlaşılmadı. Anlaşılmadığı için de alternatif bir karşı yaşama biçimi üretilemedi. Ümit Aktaş’ın Mekke Anlaşmasını eleştiren yazısı bence çok elverişli bir yazı; İslamcılığın nerede yanlış yaptığını, neyi yanlış anladığını masaya yatırmaya yönelik verimli tartışmalara çok müsait. Umarım Ümit abi bu tartışmayı açar. Bana göre bu tartışmayı açacak meselenin derinde yatan esasını ele alacak bakış açısı onda ziyadesi ile mevcut.

[2] Good without God: Understanding the Case of Humanism (Tanrısız İyilik: Hümanizmin Gerekçesini Anlamak) https://traversingtradition.com/2024/11/20/good-without-god-understanding-the-case-of-humanism/

[3] Michael E. Zimmerman, Heidegger Moderniteyle Hesaplaşma Teknoloji, Politika, Sanat, Çev, Hüsamettin Aslan, Paradigma Yayınları-2011, s:5

[4] Bu üretimci metafiziğin ve sağcı dünya görüşünün karşısında rahmetli Turgut Cansever’in İbn-i Arabî metafiziğinden türetilmiş îmar etme, tezyin etme olgusunun bilgi kavrayışı bakımından bariz farkı ve medeniyet meselesi açısında değerine dair sayfalarca yazsak değer! “İslamcılık medeniyet üretemez!” diye düşünme nedenim de budur. İslamcılık, bu güç metafiziği tarafından ayartıldığı için güç ekseninde düşünmeyen bir medeniyet tasavvur edemiyor. “Dünyayı olduğu gibi bırakmayı” savunan Merkez Efendi gibi düşünmediğimiz müddetçe medeniyet lâfını boşa etmenin gereği yok. Sûfilikten beslenmedikçe Batının kötü bir taklidi olmaktan çıkamayacağımız için İslamcılığa diyorum ki: “Mecnûn olup çöle düşmedikçe ne Leyla’yı çağır ne çölü incit!” Bu bakımdan İslamcılığa karşı Ulu Çınar dediğim “medeniyet” meselesi yazılmayı bekliyor. Keşke bunun üzerine yazsa birileri. Bu bağlamda İslamcılık eleştirim; İslamcılık krizde olduğu için değil, dayandığı zihinsel zemin çürük olduğu için yapılan bir eleştiridir. İslamcılığın bırakalım salt yapay zekâ karşısında bir şey önerememesini, bence Batı karşısında hakikî bir karşı iddiası da yok! Burada, Faruk Yeşil arkadaştan farklı düşünüyorum: İslamcılık tam da onun istediğini yapıyor ve dron, yapay zekâ ve yazılım üretmek için yola çıkmış durumda! Benim nezdimde skandal, tam da burada! İslamcılığın yaralı zihni iktidar olgusundan şifa bulamayacak kadar damgalanmış hâlde. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaşımız, benim İslamcılık eleştirimin zeminini tam anlamamış gibi görünüyor.

[5] Faruk Yeşil’e göre İslamcılık gibi mevcut seküler ideolojiler de krizde ve onların da yapay zekâya, insanın algoritmalarca yönetilmesine cevabı yok. Faruk Yeşil’e Siber Marx’ı öneririm ya da keşke tercüme etseler Marx ve Robot’u önerirdim; yani diğer seküler ideolojilerin de algoritmanın hâkimiyetine dair ciddî itirazları var. Yazar, bunları okumadığı için sanırım buna dair söz üretilmediği, buna yönelik bir mücadele verilmediği kanısına varmış ama yapılıyor. Her ideolojide güce inananlar ile ona karşı çıkanlar var. İslamcılık ise bu ideolojilerin güç kanadı ile aynı çünkü İslamcılık, artık iyice bir tür milliyetçilik biçimine dönüştü. Bu nedenle bu eleştirilerim tam da İslamcılığın modernistliğini hedef alıyor. Bu minvaldeki eleştirilerim sürecek. Krizde dedikleri -velev ki krizde olsalar- modernitenin kendisine, dayanaklarına itirazları yok. Liberalizm de Sosyalizm de modernitenin çocukları ama İslamcılık, moderniteye karşı alternatif bir uygarlık üretme iddiasını taşıyor, tıpkı yazarın Palantir yazısı gibi. O zaman zehre karşı panzehir olma iddiasındakinin zehir bulaşmış olduğu için panzehir olamayacağını söylemek en doğru yaklaşım. Bu bakımdan arkadaşımızın hoşuna gitmese de bu eleştiriler sürecek. Bu bağlamda Faruk Yeşil arkadaş, kendisine yönelttiğim eleştiriye Faruk Yeşil eleştirilerime, onun söylediklerini kendi gündemime eklediğim iddiasıyla karşı çıkıyor. Ben onun yazmadığı hiçbir şeye tek bir söz söylemedim, yazımda onun yazdıklarını alıntıladım. Eleştirilerimi de bu alıntılara dayandırdım. Bu bakımdan bu itirazını haksız bulduğumu belirtmem gerekiyor. İkincisi ben o yazıda, ümmet meselesine bir şey demedim ya da bu konuyu odağa alan bir ifadem yoktu. Bunu nereden çıkardığını merak ettim. Madem bunu açtık, İslam dünyasının -sanırım onun ümmet deyimi ile kastı bu olsa gerek- aslî derdinin İslam olduğu yönünde kuvvetli şüphem var. Eğer ümmet diye bir mesele olsaydı sokakların isyanını kimse durduramazdı hatta bu da o sözde ümmetin utancı olsun! Bugün İsrail, dünyada ciddî itibar kaybına uğradı ise bunda zerre ümmet sayılmayacak ve içinde Siyonist karşıtı Yahudilerin de olduğu, başını solun çektiği savaş karşıtı hareketin kararlı tutumu etkili oldu. Ümmet ise soykırıma karşı çok da kararlı duruş göstermeyen bir tutum içinde oldu. İsrail karşısında Batı solunun onda biri bile denemeyecek bir karşı koyuş geliştiremeyen ümmetin ümmetliğinden söz edilebilir mi, bunu da yazara bırakıyorum. Ulus-devletlerin paramparça yaptığı İslam dünyasından “Ümmet” çıkacağını düşünmek ütopyanın bile ötesinde bir durum bence! İslamcılık denen ideolojiden kurtulmadıkça bir medeniyet tahayyül etmek pek de olanaklı olmayacak, bu nedenle benim yaptığım bir alan temizliği!

[6] İslam dünyasından onun çapında bir düşünür çıkmadıkça İslam dünyasının kurtuluşu bence mümkün değil hatta ben Heidegger’in birçok noktada Müslümanca bir zihne oldukça yakın durduğu kanısındayım, buna dair yazacağım bazı yazılarla neden böyle düşündüğümü gösterme fırsatım olacak. Bizim Batıya karşı alternatif önerebilmemiz için o ve onun gibi çaplı düşünürlere gereksinmemiz var, düşünce üretebilmemiz üstelik de çok sağlam düşünce üretebilmemiz gerek.

[7] Zimmerman, Heidegger ve Modernite, s:11

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Yazılar

Fevziye Abla (Şenoğlu) ve Ahmet Abi (Örs) – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Malum, geçtiğimiz günlerde NATO zirvesi denen ihanet zirvesi bahane gösterilerek birçok insan geçerli bir gerekçe gösterilmeksizin çok çirkin bir şekilde şafak operasyonlarıyla evlerinden gözaltına alındı ve ihanet zirvesi bitene kadar da serbest bırakılmadı, daha sonra adli kontrolle serbest bırakılan dostlarımızın birçoğunun da telefonuna el konuldu. Gözaltına alınan kişilerden ikisi Ahmet abi ve Fevziye abla. (Bu yazıda ikisi üzerinde duracağım. Bu, elbette ki diğer arkadaşları arka plâna atmak anlamına gelmiyor! Bedel ödeyen, hakikatin peşinde olan tüm dostlarımızın mücadelelerini tek tek selamlıyorum.)

Bahsettiğim iki şahsiyetten biri Ahmet abi…Ahmet abiyi her an, her yerde görmek mümkündür, nerede ararsanız oradadır Ahmet abi. Gerek 1 Mayıs eylemlerinde gerek Filistin eylemlerinde gerek öğrencileriyle ve öğretmenleriyle dayanışma içerisinde gerek emekçilerin hak arayışında gerek Hrant Dink anmalarında…  Nerede bir toplumsal muhalefet, hakikat ve adalet arayışı varsa Ahmet abi oradadır. Onu tanıyan kişilerin ilk danışacağı kişilerden biridir Ahmet abi. İslamî çevre içerisinde Ahmet abi, kendine has ve özgün bir duruşuyla nadide bir şahsiyettir. Edebiyatçı oluşunun da verdiği özgünlükle sürekli üreten ve bunu sahaya da yansıtan, sürekli meydanlarda olan, meydanın nabzını tutan, özellikle İslamî çevrelerde alışılmışın dışına çıkan ve merak uyandıran eylemleriyle dikkatleri hemen üzerine çeken, organize ettiği eylemlere katılan arkadaşlara, oracıkta büyük bir şaşkınlıkla “Çok farklı bir eylemdi!” dedirten, hakikati ne pahasına olursa olsun eğip bükmeden muktedirlerin yüzüne söyleyen ve bunun bedelini de ödeyen parhesist bir şahsiyet Ahmet abi! Özellikle Aksa Tufanı ile tabiri caizse gece gündüz sahadaki koşuşturmalarına, emeklerine tanıklık ettik, şahidiz. Çok şey anlatılır, yazılır ancak en azından bir teşekkür mahiyetinde dahî olsa şahitliğimizi bu yazıyla kısaca not tutarak Ahmet abiye selamlarımızı iletiyor, meydanlarda omuz omuza dayanışmamızı büyütüyoruz.

Diğer bahsetmek istediğim şahsiyet ise Fevziye abla… Fevziye ablanın ismi geçince hep şu soruyu soruyorum kendime: “Koskoca Adana’da Fevziye abla ve arkadaşları dışında gerçekten hiç delikanlı yok mu?” Adana’da nereye gidersek gidelim Fevziye abla ile karşılaşmak mümkün. Karşılaştığınız an kaçarınız yok, illâki sizi alıp o sıcak muhabbetiyle birlikte ikramlarını sunacak! Adana’ya gidecek olanların ona uğramadan ayrılmaları kesinlikle büyük bir eksiklik olur. Bu arada Fevziye abla da Ahmet abi gibi edebiyat öğretmeni. O da Ahmet abi gibi sahayı teneffüs eden, meydanları çok iyi bilen biri. Fevziye ablayı bir bakarsınız İncirlik önündeki protestolarda, bir bakarsınız savaş tanklarına attığı taşlarla, bir bakarsınız Ceyhan’da nöbette, bir bakarsınız siyasi partilerin önündeki protestolarıyla, bir bakarsınız İnönü meydanındaki mazlum halklar için açtığı dayanışma çadırında, bir bakarsınız öğrencisiyle çalışma masasında görebilirsiniz. Nerede değil ki? Gıpta edilecek bir şahsiyet! Ben Fevziye ablayı şu şekilde tanımlıyorum: “Tek başına bir ümmet!” Fevziye abla gerek eylemleriyle gerek söylemleriyle hakikat neyse ve bunun bedelini hiç düşünmeden dile getiren ve eyleyen bir başka parhesist kişiliktir. Onun da mücadelesine tanığız! Bu yazı aracılığıyla mücadelesini selamlıyor, kendisine teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x