Connect with us

Yazılar

Zap Suyu Derin Akar – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Bir türlü gelmemişti o sene bahar, dağlara bir türlü çıkamamıştık.

Kasvetten iyice darlandık. Dağların güney cepheleri aslî rengine büründü nihayet, kuzeyler hâlâ karlı. Çığ, taş vedahî ayı(!) tehlikesine karşı uyarılar devam etmekte. Büyüklü küçüklü yüzlerce çığ ve her gün binlerce ton taş-kaya düştüğüne göre, bunun yüklü bir akarı var. Mayıs’a kadar pes edeceğe de benzemiyor. Her sabah kar kürüme araçları birkaç sefer yaparak temizliyor yolu. Bazen o kadar çok taş düşüyor ki, orada daha önce yol olduğunu bilmesek, olmadığına kanaat getiriyorduk.

Okuldan dönerken (16/03/2012) o taşlardan bir kısmı bu sefer bizim arabaya düştü, yani, o taşlardan hayli tecrübeli bir ekip, kamikaze saldırıda bulundu. Sağ far camı ve ortadaki havalandırma deliğini parçalamış Transit’in. Ama biraz acemilik sezdim taş kafalıda, kaçamamış çünkü. Utanmadan oraya bir yere saklanmış bir de. Çarptığı köşesi beyaza kesmiş. Seslerden anladığımız kadarıyla ekip biraz kalabalıktı. Diğerleri görevlerini hakkıyla ifa edip kaçtıkları için yakalayamadık. Eşkâllerini ve hangi örgüte mensup olduklarını tespit için en büyükleri olduğunu düşündüğümüz zavallıyı yanımıza aldık. İki yumruk büyüklüğünde vardı. Ön cama gelenler onun kadar olsaydı, kaza yapmamız muhtemeldi. Demek ana kuvvetle ön takımlara saldırıp uyarı vermekti niyetleri. Camlara ihtiyat kuvvetlerini yollamaları belki kazayı hak etmediğimizi düşündüklerindendir.

İki sene önceki (2010) saldırı daha riskliydi. Sahibi değişik olsa da araba aynıydı. O zaman gelen, gördüğümüz -yani seslerden anladığımız- kadarıyla tek bir fedaiydi. Şoförün hemen arkasında oturuyordum. Camdan içeri yayılan basıncı hissettim. İntihar bombacısı gibi yapayalnızdı. Bir derdi vardı da öyle mi atladı, yoksa gerçekten kamikaze miydi, hâlâ anlamış değiliz. Bunun, biz öğlencilerle bir alakası var mı bilmiyoruz. Belki de bizden birine kastetmişlerdir. Sabahçıların başına bir şey gelmediği gibi, bütün lastikler de bizim seferlerde patlıyordu. Silecek demirine isabet etmişti o zamanki fedai. Ama bildiğin yamultmuştu demiri.

Bu taş isabet etme olayları sonucu, demek ki diyorum, hayatı tesadüflerle açıklama garabetini gösterenlerin derdi boşuna değilmiş. Sen git, bazen 90 dereceden fazla açılarla (kamyon tepesinde giderseniz dağlar üstünüze üstünüze düşecek gibi olur) yol boyu hizalanan dağların tepesinden yaklaşık 70 m.lik bir yükseklikten rastgele taklalarla -göremedik ama muhtemelen öyledir- intihar atlayışı yap. Sonra da o gün o yoldan geçen yüzlerce -saymadık ama herhâlde öyledir- arabadan herhangi birine dal. Bereket ki Zap’ın yatağını dolduran bu kayalar, taşlar gecenin sabaha yakın saatlerinde çözülüp yuvarlanıyor da kaza riski gün içinde bir nebze azalıyor.

Bir yanda bu sarp dağlar, bir yanda küçük bir mahalle sıkışmış rodeo atı gibi delicesine başını taşlara kayalara vura vura, bin bir dertle akan azgın Zap Suyu… Gidiyoruz öylesine…

Bu hikâyecik 4 sene boyunca her gün -saymadım ama herhâlde 650 kere- kat ettiğimiz 45 km.lik Hakkâri-Taşbaşı arası yolda geçti. Evet, her gün dikine dikine yükselmiş heybetli dağlar ve çılgın mı çılgın akan Zap Suyu’nun arasından bu kasisli, kavisli, çukurlu yolu gittik geldik. Kitap ve dergiler olmasa biterdim, diyebilirim.

15 Eylül 2011… Okulun ilk günleri, daha servis ayarlanmamıştı. Çukurca arabalarıyla yaklaşık 2 hafta gidip geleceğiz. Daha çok otostop belki… Bir arkadaşın arabası var. 10 kişiyiz, 5 kişi arabaya biniyor, 5 kişi otostop yapıyor. Onlar yola çıkmadan bir araba durup bizi alıyor. Arkadan yetişiyorlar. Bir köyün içinden geçerken Zap Suyu’nu besleyen binlerce dereden birinin üzerindeki dar köprüde tırla çarpışmaktan son anda kurtuluyoruz. Bizi sollarken “dikkatli olun” işareti yapıyorlar. Şoför hoş sohbet, muhabbet koyulaşıyor. Merkezde oturduğumuz evin yanındaki odun deposunun sahibiymiş. Hazır kış da yaklaşıyor, tanışmamız iyi oldu. Yaklaşık 200 m. aramız var arkadaşlarla. Önde oturan arkadaş “eyvah eyvah eyvah” diye vaveylayı basınca herkes dikkat kesiliyor. Anlık olay, baktığımda arabanın yola düz bir şekilde yaylanarak oturduğunu gördüm. Toz kalkana kadar yetiştik. Yol yeni yapıldığı ve her zamanki gibi kenarlar iyice ezilmediği için araç mıcıra kaptırmış ve sağ tarafa, yamaca doğru tırmanışa geçmiş. 3-4 m. sonra bir kayaya çarpınca yola doğru bir sefer tam takla atmış. Ben gördüğümde bu takla sonucu düştükten sonra son kez yaylanıyordu. O kayaya çarpmasalar daha çok çıkıp takla sayısı artacağından Zap’a yuvarlanmaları işten bile değildi. Kazazede arkadaş sonraki bir sene boyunca hep o kayaya ve üzerinde kalan yağ izlerine baktı durdu, iç geçirdi. Çığ tüneli yapılırken o da bozuldu gitti tabiî.

Olay tam Vali Çeşmesinin yanında cereyan etti. (Vali çeşmesinin üç yandan çıkmalı 1 parmaklık musluksuz demir tesisat borularından kuvvetli akan güzel bir suyu var. Biraz gerisinde tünel yapılırken çeşmeye gelen damarlarla oynandığı için hayli süre suyu etrafa yayıldı. Ama zaten kaynağı hemen orası olduğu için millet tereddütsüz kullandı yine suyu. Zap vadisinde her km.de böyle pınarlar çok olmakla beraber, bu çeşme derleyip toparladığı için suyu, ziyaretçisi çok oluyor.) Yanlarına kavuştuk. Biz gidene kadar hepsi arabadan çıkınca rahatladık, ama ufak da olsa kanamaları olduğundan acilen merkeze yetişmeleri gerekiyordu. Biz indik onlar bindi. O mevkide mümkün değil telefon çekmez. Gelip geçenlerle Üzümcü karakoluna haber gönderdik. Kendi güvenliklerini sağlayarak gelecekleri için 15 km.yi gelmeleri yaklaşık 2 saat sürdü. Aracın elektrik ve yakıt sızıntısı olmadığını kontrol edip biraz daha oyalandıktan ve daha sonra çekiciyle arabayı almak üzere terk ettikten sonra su almaya gelenlerden biriyle geri döndük. Merkeze vardığımızda tedavileri bitmek ve taburcu olmak üzere olduklarını görünce sevindik. Araba hariç kimseye bir şey olmamıştı.

Bu kaza her gün onlarcasının olması muhtemel kazalardan sadece biriydi. İşin kötüsü kaza yapmaksa, daha kötüsü Zap’a uçmaktır, söz konusu Zap vadisi olunca.

O yoldan tam tam 4 sene okula gittim geldim sonra. Zap’a düşüp de çıkanı duymadım, görmedim. (Mayın patlaması sonucu Zap’a yuvarlanan bir asker günlerce süren aramalar sonucu ancak bulunabilmişti. Ankara’dan gelen özel ekip bulabilmişti naaşını. Bir de yöre halkının az bir kısmında az da olsa Cuma günleri Zap’ın cenazeleri vereceğine dair bir umut var. Özellikle o vakitlerde gidip arıyorlar uzun süren kayıpları.) Zap Suyu, tıpkı bir maratonda gibi, fakat yüz metre atleti performansıyla koşturmaya başladığı günden beri yapılması gereken, ama yüzyıllardır yapılmayan yol kenarı bariyerleri 2013’te yapılmaya başlandı. O da hem çözüm değil, hem de yarı yolda var sadece. Merkeze çıkan yolun birkaç km.lik kısmında dik yamaçlara tel örgüler çekildi, eyvallah. Ama koca Zap vadisinde yola akan, düşen taşın kayanın haddi hesabı yokken bu lokal bir tedavi oluyor. Yüzlerce km.lik yollarda sadece bir yerde radar var. Yerlerde hız limitleri yazıyor, ama uyan kim!

Ve 4 Mayıs 2015 günü ajanslara kara bir haber düştü

Ajanslardan okuduklarımı derleyerek ileteyim: Hakkâri merkeze bağlı Taşbaşı köyünden sabah saatlerinde şehir merkezine bir yakınlarının cenazesini almaya giden dört araçlık konvoydaki bir kamyonet Vali Erdoğan Gürbüz çeşmesi yakınlarında, şoförün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesiyle Zap Suyu’na yuvarlandı. O gece ve gün boyunca iyice hızını artıran yağmurla coşan Zap Suyu uzun atlamalı büyük dalgalarıyla hemen içine çekti aracı. Araçtan çıksan ne fayda, yüzme bilsen boş! Konvoydan biraz geride kalan aracın merkeze ulaşmadığı fark edilince şüpheler üzerine aramalar başladı. 5 Mayıs Salı günü öğle saatlerinde suyun hafiften azalmasıyla biraz görünerek vinçle alınan araçtaki 5 kişinin kilitli kalmak suretiyle boğularak feci şekilde can verdikleri tespit edildi.

Daha köyden tayin olalı bir sene bile olmamıştı. Muhtarı, hocaları, öğretmen arkadaşları, konu komşuyu aradım çokça. Milletin boğazı düğümleniyor konuşurken. Tek teselli (!) Zap’ın cenazeleri saklama konusunda fazla ısrarcı olmaması. Düğünü bayramı olduğu gibi hüznü de derinden yaşar Doğu halkı. Bütün köy yasta, taziye çadırları kurulmuş. Okulda öğrenciler perişan, öğretmen nasıl ders işlesin. İnsanların boğazından ekmek geçmiyor, kulağından bilgi nasıl geçsin. Civar ve uzak illerden, Irak’tan, İran’dan akrabalar gelmiş. Devletin tüm kurumları, askeriye, STK’lar, partiler herkes orada… Her sene yaza doğru eski köy yolunu açmaya gelen iş makineleri bu sene hem erken geldiler biraz, hem de fazladan olarak beş mezar daha kazdılar toprağı kanata kanata.

Bana uzaktan bu haberlerin bir kısmını ileten medyaya da burada yer vermemek elde değil. Yerel basın nispeten hâlden anlıyor, durumu bildiği için. Şikâyetim şu: 2013’te köye gelen elbise yardımından sonra bir ulusal gazetenin birinci sayfasında Taşbaşı köyü şöyle resmedilmişti. Bir yanda buz üzerine çıplak ayakla bastırılmış, diğer yanda bot giydirilmiş bir çocuk fotoğrafı ve üstünde şu yazıyor: Bot denen şey ne sıcakmış. Yazık be, sanki o çocuk daha önce hiç bot görmemiş. Diyelim ki görmemiş 2013’e kadar sen neredeydin derler adama! Kaza olayında da aynı haberciler çıkıp vefat edenler hakkında “şu kadar çocuğu vardı, yeni düğün yapmıştı” gibi cümleler sarf ederek işi dikkat çekilir hâle getirmeye çalıştılar ya, işte o çocuklardan birini o zaman nasıl malzeme yaptığınızı görmüştük. Acı da tatlı da malzeme, bol bol kullanın! (Soma’yı hatırlayın!) Köydeki hatırlı büyüklerden Mecit Erçağ’ın geçen sene de bir kardeşini kanserden kaybettiğini duyduk süslü spikerlerden! Sonra magazin haberlerine kaldığı yerden devam ettiler neşelenerek. Şoför Ali Dayan ve eşinin geride bıraktığı pırlanta gibi yedi çocuğu haberlere meze mi yapmadılar! 13 yaşındaki Yücel’in Zap kenarındaki içinde volkanlar patlarken bile sakin gözüken dertli bekleyişini de, 8 yaşındaki Hatice’nin aksayan bacağını da gördük hikâyeler arasında! 11 yaşındaki Melek, kundaktaki minik kardeşini kucağına almışken hüzünlü pozlar yakaladılar Doğudaki kız çocuklarının dramatik(!) hayatlarına dair! Zengin yardımseverlerin kucağına servis ettikleri pozları didik didik edip montajladılar! Yerel basından tanıdığım biri şunu söylemişti: Biz, buradan gönderdiklerimizle ulusal basında çıkanlar arasında bağlantı kurmakta çoğu zaman zorlanıyoruz. Zira masa başında çok değişikliğe uğruyor yaptığımız haberler.

Hakkâri’ye tayini çıkan bir öğretmen, “Gelirken Van’dan bakliyat peynir vs. alayım mı?” diye sorma raddesine geliyorsa, bunda medyanın yanlış yönlendirmesinin etkisi yadsınamaz.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Dört Mesele İki Akıl – Hasan Köse

Yayınlanma:

-

1 Üretilen malların tarladaki fiyatı ile pazar/market fiyatı arasındaki uçurum bir tarafta üreticiyi boğazı tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken diğer tarafta tüketiciyi fahiş fiyatla karşı karşıya getirerek yoksulluğu artırıyor. Burada kamusal genel yarar ilkesini bozan tedarik zincirindeki iki unsurdur. Bir tarafı aracı toptancılar/sermaye -ki bunlar ürün yer değiştirmeden kâğıt üzerinde el değiştirerek kâğıt üzerinde yürütülen hayali ticarettir; ikinci tarafı ise ürün kâğıt üzerinde “el değiştirirken” -ki çoğu zaman şirketler aynı kişilere ait olduğu için el bile değiştirmiyor- devletin bu “hayali ticaretten” aldığı katma değer vergisidir. Bir ürün kâğıt üzerinde takla attıkça oranı düşse de 4-5 kez katma değer vergisi alınarak devlet bu dolandırıcılığa ortak ediliyor. Bir taraftan fahiş fiyatla halk yoksullaştırılırken diğer taraftan piyasa reel üretim hacminden kopuk, şişirilmiş fiyat dengelerine ulaşıyor. Bu da enflasyonu şişiriyor. Çoğu zaman devlet bu şirketlerin ürüne takla attırarak yaptıkları “hayali ticaretle” tahakkuk eden vergi borcunu tahsil etmeyip, affediyor ya da en azından faizini affediyor. Bu da her şekilde sahtekâr “tüccarların” kazanmasına halkın yoksullaşmasına neden oluyor.

2 Asgari ücret, ücret, maaş ve aylıklara yapılan her zammı birkaç ayda fahiş fiyatlandırma yoluyla enflasyon yutuyor, kendi emeğine ve dolayısıyla gelirine fiyat koyamayan ücretli aylıklı ve maaşlı kesim yoksullaştıkça yoksulluk derinleşiyor.

3 Fiyatların kontrolsüz ve dengesiz yükselişi konut sahiplerini zam yapmaya itiyor. Düşük gelir grupları -ki zaten yüzde doksanı bir konuta sahip olamayacak bir gelire sahiptir- daha da yoksullaşırken ölü yatırımdan akar elde eden konut sahipleri yoksulların üzerinden ikinci, üçüncü konutları “yatırım” amaçlı olarak edinmeye devam ediyor. Bu gün sabit gelirlilerin bir meskene ulaşabilme imkânı tamamen ortadan kalktı. Çalışan yoksulluğu kronik bir ezilen sınıf ortaya çıkardı. Konut üreticileri betonarme maliyetine kudurmuş arsa rantını ekliyor ve en az %300 fiyat koyuyor. Bu fiyatlar ortalama gelir guruplarının erişimine çok uzak olduğu için vatandaş banka-kredi-faiz tezgâhına yöneliyor. Faiz yükü vatandaş için maliyeti en az %100 artırıyor. Böylece bir konut vatandaşa üretim değerinin %600 üstünde bir fiyatla satılıyor. Bu da yoksulluğu derinleştirip, sömürüyü kronikleştirip ezilen sınıfların genişlemesine neden oluyor.

4 Tarım yapılabilecek araziler yanlış tarım politikalarıyla toprağa yabancılaştırılan köylülerce terk edilip onların kente göç etmesine yol açtı. Ekilebilir arazilerin boş kalması bir taraftan tüketici kent nüfusunu artırırken diğer taraftan üretim dışında kalan araziler, üretici rekabetinin doğal çeşitliliğini ve hacmini daralttığı için gıda piyasasının doğal güç ve imkânları dışında muhteris “piyasa”  aktörlerinin eline geçmesini kolaylaştırdı. -Olanca üreticinin “hal yasası” dolayısıyla ürününü son tüketiciye ulaştırabilmesinin engellenmesi de çabası!- Bütün bunlar “piyasada” mal daralmasına, mal daraltılması da fiyat artışına, o da sabit gelirlilerin yoksullaşmasına yol açıyor. Bütün bunlar “iç güçlerin” işidir.

Birinci meselede ürün tarladaki fiyatından tüketiciye kadar ortalama 7 kat büyüyor bu durum nakliye fiyatlarının petrol fiyatlarına bağlı olarak yükselmesine bağlanıyor ki bu külliyen yanlış. Nakliye hal fiyatını ikiye hatta üçe katlasa bile bu mümkün değil, gerçek de değil…

Mersin halinde 1 liraya satılan marulun içinde köylünün mazot yağ traktör bakımı sulama ilaçlama, gübre ve işçilik gibi tüm maliyet unsurları ve kabzımalın masrafları ve kârı da var! Halde 1 lira olan marul yine Mersin’de 11 liraya satılma nedeni nakliye mi? O zaman İstanbul’da en az 20 lira olması gerekmez mi? Bunu tespit edemeyen bir hükümet ve bürokrasi ya aptallardan ya da ortaklardan oluşmaktadır.

İnsanlar ve şirketler kendi çıkarını düşünebilir bunda şaşılacak bir şey yok fakat devlet dediğimiz organizasyon makûlatı ve orta yolu/iktisadı gözetmek denetlemek ve düzenlemek zorundadır, devlet aygıtı tam da bunun için vardır!

İkinci mesele, ücret aylık maaş ve asgari ücrete zam(!) -ki zam fazlalık demektir- ortada bir fazlalık olmadığı için iyileştirme ya da düzenleme denebilse de o da birkaç ay içerisinde “yok” hükmüne inmektedir. Bunu kontrol etmenin ve sürdürülebilirliğinin iki yolu vardır.

İlki fiyatlara sınır/narh koymaktır ki bu kapitalist sistem içinde hoş görülmez. Kapitalist üretim ilişkilerini aynen kabul etmiş bir idarenin yapabileceği ikinci şey yalnız asgari ücretin değil tüm ücretlerin ekonomik ve sosyal koşullar göz önünde bulundurularak iyileştirilmesidir. Sonra da sabit gelirlilerin %100 harcama kalemlerinin hareketlerine endeksli bir enflasyon hesabıyla yasal zorunluluk olarak artış yaparak nominal değerleri reel değerlerle eş güdümlü hale getirmektir. Bu kapitalizmi “serbest piyasaya” zorlamak olacağı için kapitalizm üzerinden itiraz edememeleri gerekir! Bunun uygulanması “2023 seçiminden sonra olabilir” ancak yasal düzenlemesinin hemen şimdi yapılmasının önünde bir engel yoktur.

Üçüncü mesele, kira ve konut fiyatlarının yükselişidir. “Mal ve paranın darlık ve bolluğu”  ilkeleri burada da geçerli olması gerekirken ODTÜ’den Prof. Osman Balaban, son 20 yılda yeni hane başına en az 3 konut üretildi” tespitini yapıyor. Demek ki şu kahrolası piyasa tanrısı şerefsizlik ediyor. İBB verilerine göre (Mart, 2022) İstanbul’da 1 milyon 800 bin konut boş durumdadır. (Birgün Gazetesi, 26.03.2022) Bunların hepsi yeni zenginleşen muhafazakârların metresleri için boş tuttukları konutlar olamayacağına göre(!) bu evler ya sermaye sınıfının elinde mevcut ve/veya beklenen fiyatlara rezerve ediliyor veya zaten kendine ait meskeni olan yüksek gelir grupları rant yükseliş değeri ve/veya torunları için rezerve ediyorlar. Nedeni ne olursa olsun bir stoklama/kenz olduğu açık. Ortaçağ Avrupa’sında aristokratlara ve kiliseye dokunamayan kral, günümüzde de tekelleşip azmanlaşan muhteris sermayeye dokunamıyor/dokunmuyor. Piyasaya “Sağ baştan hizaya geç!” emrini veren “küresel, ulusal, yerel hatta semt pazarlarında bile mafyatik küçük kan emici tekellerce “serbestçe” yönetilen bir “kolpakalpazan” düzenidir. Bu da evde kurt besleyen adamın tragedyası, tam anlamıyla bir yapısal yönetim krizidir. Çözüm, serbest piyasa içinde mümkün “kapitalizm” veya “despotizm” içinde mümkün değildir. Piyasa içinde hükümet, devlet olmaklığın gereği ve aygıtlarıyla müdahale edebilir. Kamu arazilerinin toplumun en alt gelir guruplarından, mülkiyetsizlerden başlanarak konut yapılabilecek şekilde vatandaşa -Düsseldorf, Amsterdam ve başka birçok Avrupa şehrinde olduğu gibi- sembolik bir kiralama yoluyla konut yapmak üzere verilebilir. Bu durum düşük gelir gruplarının 1/6 oranında daha düşük fiyatlara konut edinmesini sağlayacağı için 1- Stokçuların stokları elinde patlayacaktır, 2- Mecburen fiyatları makule doğru çekeceklerdir, 3- Aynı oranda kiralar da düşecek ve makul dengeye oturacaktır.

Dördüncü mesele, boş kalan tarım arazilerinin devlet tarafından kiralanıp kiraya verilmesidir. Burada “hibrit bir devletçi kapitalist” mantığa düşmemek gerekir. Konutta önerdiğimiz gibi ziraatte de kamu arazileri, kiralayanın kiralaması önlenerek kiralanabilir -ki bu kısmen ve makro olan olmaksızın yapılıyor.  Türkiye’de işlenebilir 7 milyon hektar tarım arazisi boş! Toprak sahibi vatandaşın akarını temin etmek, kentlerde yaşamaya devam etmesini sağlamak için onların boş arazilerine akar sağlayarak bir kasaba burjuvazisi yaratmak istiyorsanız bilemem fakat uygulanacak sistem bir taraftan kentten köye dönüşü de teşvik edecek maslahatı da içermelidir. “Toprağın sabit bir ücretle veya çıkacak ürünün bir bölümü ile veya işletilen toprağın bir bölümü ile kayıtlandırılarak” kiralanması” işlerin kötü gitmesi durumunda borç-alacak-faiz ve hukuki başka sorunlara yol açacak bir yöntemdir. Bunun yerine gerek kamudan kiralamada, gerekse özel mülkten kiralamada işlenecek olan toprağın ve yapılacak olan ziraatin cinsine/çeşidine/işlem türlerine göre elde edilecek ürünün en az %50’si işletecek olana verilmek üzere çıkacak ürüne endekslenmiştir. Bu modelin ucu Kutlu Nebi Hz. Muhammed’e kadar uzanan Anadolu’da da halen uygulamaya devam eden “yarıcılık” geleneğine göre yapılmalıdır. Bu sistemlerde üretilen değer, “emek, işletim araçları, tohum, su, toprak” arasında eşitlik zemininde adil bir bölüşümle yapılmıştır. Konu ile ilgili gerek klasik gerek modern İslami kaynaklarda mudarebe müşakat, muzara, kıraz gibi başlıklar altında icar meselesi teferruatıyla vardır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ölçü Olmalı – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Bir yanımız emperyalistlerin, ulus devletin koruduğu, dizayn ettiği, sunduğu İslami eğilimler; bir yanımız emperyalistler ve ulus devlet tarafından cezalandırılan, yok edilmek istenen İslami eğilimleri yaşıyoruz. İki eğilimi birbirinden ayırabilecek, gerçek olana dair duruş ve eylem belirleyip üretecek tevhidi ölçeğe/bilgiye sahip olmamız gerekiyor.

Her müslüman yaşamı boyunca tevhid-adalet-ahlak ölçüsünü, bilincini, eylemini elinde bulundurması gerekir. Eğer ölçünüz yoksa elinize her türlü ölçüyü verirler ve onunla oyalanıp durursunuz, onları gerçek sanırsınız.

Sömürünün panzehiri, “İslâm merkezli eleştiri/îtiraz/isyân/direniş”tir. Eleştiri yapmayan, îtirazda bulunmayan, isyân etmeyen ve bir direniş sergilemeyenler, emperyal egemenler tarafından sömürüldükçe sömürülmeye devâm edeceklerdir.

Bu konuda en önemli şey, “sömürüye müsâit ve hazır olmamak”tır. Zîrâ sömürüye hazır olanlara semer vuran çok olur!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sedat Roman Yazamazdı” yahut Yenigün’ün Siyaseti, II – Halil İbrahim Yenigün

Yayınlanma:

-

Ayaz mı ayaz bir İstanbul gecesinde yirmi beş yaşındaki Sedat ile arkadaşları Sahaflar Çarşısı’ndan Fatih’e doğru kitaplardan, edebiyattan, maziden konuşarak yürümektedirler. Daha cenazesi kalkmadan kütüphanesi satılan bir kişinin şahsında bir “iman medeniyeti”nin mirasyedi evlatlarınca nasıl tarümar edildiği üstüne derin düşüncelere dalmış, ah etmektedir. Saraçhane geçidi civarına geldiklerinde on beş on altı yaşlarında o saatte orada olmalarına anlam veremediği, çocuksu halli iki genç kız ile onları ayartmaya çalışan bir oğlana gözü çarpar. Sedat’ın nevri dönmüştür; hayatlarının kararacağından korktuğu genç kızlar için oracıkta felaket senaryoları yazmıştır ve derhal müdahale etmek ister. Arkadaşları başlarına iş almaya veya akşamlarının tadını kaçırmaya hiç niyetli değillerdir ama onu da caydırmak zordur. Arkadaşlarına göre alan da veren de razıdır, zaten kuyruk sallamasalar oğlan gelmez, bir de suçlu o çıkar. İşin nihayetinde biri Sedat’ı kollarından çekip götürürken hasta cemiyete lanetler yağdıran edebiyatçı arkadaşına şakayla karışık “Niye lanet ediyorsun bu kadar? Boşalmayı böyle yapacağına at içine, bir eser olsun!” der.

Bu hikaye bütünüyle böyle yaşanmış mıdır yoksa Sedat kurgusallıklar katmış mıdır bilinmez ama Yenigün’ün yaşama üslubuna o kadar yakışmaktadır ki onun “Ben Roman Yazmak İstemiyorum” başlıklı güzel bir yazısına konu olmuştur. Sedat neden roman yazmak istemez? Romancılığı kendi ifadesiyle “ızdırap tüccarlığı” yaparak para kazanmaktan, şöhret basamağından ibaret gördüğü için mi? Romancının sosyal yaraları teşrih etmesi, doktora tezini köy romanları üzerine yazacak kadar romanlara emek veren, 1984 gibi distopik romanları lise öğrencilerine okutup tahlil ettiren Sedat’a göre, beşeri ızdırabı toplumda duyup eserlerde çizgilendiren şöhret avcısı bir muhterisin, “insan ızdıraplarının komisyonculuğu” sıfatı mıdır?

Yazmak var oluşu, yaşamak siyaseti olan Sedat’ın, fikriyatının her bir cüzünü her dem taşım taşım yaşayan, serapa mânâ ve taşkın bir gönül insanı olduğu vakıası kavranmadan herhangi bir satırını anlamak mümkün değildir. Karakter tahliline bu denli mesafeli durduğunu düşündürten Sedat’ın, ya siyaset tahliline giriştiği onlarca yazısı kırk yıl sonra nasıl anlaşılsın?  Cemil Meriç’in deyişiyle, “hiçbir politika talihlisine yaltaklanmayacak kadar mağrur ve serazat” bir şahsiyeti daha yirmilerinde ete kemiğe büründürmüş Sedat’ın meçhule, bilinmez bir istikbale sözü ne olabilirdi?

Yaşasaydı ne olurdu sorusu, ayartıcı, bazen de vaad ettikleri gelecek üzerine masum bir zihin idmanı göründüğü kadar aslında çok da cür’etkâr değil midir? Kırkında kesilen Malcolm’un öyküsü, otuzunda bölünen Sedat’ın hikâyesi, bu insanların o taşkın halleriyle yaşayamazlık, hatta bu dünyada yaşatılamazlık durumunu özetlemiyor mudur? Kendi deyimiyle “devrimci” karakterini daha üniversite başlarında keşfeden Sedat’ın, Sedatların taşıdığı dönüştürücü, inkılâbî gücü bu denî dünya nasıl yaşatabilir, nasıl taşıyabilirdi? Hayallerin ve gerçeklerin İsa figüründe de eksik kalmış görünen bir hikâyeyi tamamlama arzusu varsa Sedatlar için nasıl olmasın? Ama tekrarla, bu şahsiyetlerin kalanlara bıraktığı en güzel miras ve örneklik, bıçak gibi kesilmiş kısacık hayatların ta kendisiyle hakikate şahitlik etmişlik değil midir?

Sedat, iyisiyle kötüsüyle devraldığı fikri miras içinden hakikat yolculuğuna çıkmıştır. Beslendiği geniş bir kişilikler ağı, temasta olduğu sayısız ekol ve dar gelirinin çoğunu adadığı kütüphane dolusu eser hayatından eksik olmamıştır. Yolu hakikat ise, derdi de mânâ, aşk, tahassüstür. Büyük bildiği şahsiyetleri can kulağıyla dinlemiş, temel bildiği eserleri titizlikle okumuştur. Fikir dünyası onlarla sınırlıysa da duygu ufku belki de hayatı boyunca sonsuzluğu sarmalamıştır. Sedat’ı Sedat Yenigün kılan da fikirlerinin ikna ediciliği, tefekkürünün derinliğinden çok doğrularını yaşama ve yaşatma çabasıdır. Nasıl ki yazarak  var oluyordur, yaşaması da Sedat Yenigün’ün siyasetidir. İşte bundandır ki Yenigün, fikir taşlarıyla siyaset bina etmez, ama siyaseti ahlâkında eritir.

Yenigün’ün düşünce yolculuğu eksik kalmış, fikrî tekamülüne varmasına cani eller fırsat vermemiştir. Malcolm ve Şeriati, fikri portrelerini çizgilendirecek kadar olgunlaşabilmişse de Sedat ancak aşkıyla, tahassüsüyle ve en çok da insanlığıyla bilinebilir. Onun görmek ve bulmak istediği bir gönül ve mânâ insanı vardır. Madde ile değil mânâ ile dürtülenen, hazla değil aşk ile yaşayan, yemyeşil bir adalet ve insanlık medeniyetinin banisi bir insan.

Yenigün, devraldığı fikri mirası olduğu gibi kabullenmedi. Devamlı bir sorgulama, soruşturma, devinme, gelişme halindeydi. On yedi yaşında kendini milliyetçiliğe adayarak özlediği mânâ insanı olacağı zannına kapılmışsa da Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve İslamcı fikriyatta koyulduğu yol, hem kendini hem de hareketin kendisini dönüştürecekti. İşin ehlinin teslim ettiği gerçek, Sedat Yenigün’ün on yedisinden otuzuna aldığı yolun, Türkiye İslamcı hareketinin milliyetçilikten evrenselciliğe güzergâhının numunesi olmasıdır. Fakat Sedat’ın hikâyesi bundan ibaret değildir. Yarıda kaldığında, derin tefekkürüyle kendini devamlı sorgulamakta ve ıslah etmekteydi ama aradığı insan üstünde bütün müsemmasını taşıyan Müslüman, aradığı medeniyet de bütün kurgusallığıyla yemyeşil bir iman medeniyeti gördüğü İslâm medeniyetiydi. Bildikleri kadarıyla yaşanmış bir medeniyet, gerçekleşmiş bir ütopya ve hayallerindekini yaşamış bir insan bulduğuna kani idi. Geriye kalan bunun kavgasını vermekti. Beton duvarlara, yoksulların alınterinde tepinen zenginlere, gençliği emir eri slogancı ve afişçi yapan siyasetçilere, lapa lapa kar yağarken tir tir titreyen yoksulun ortasından kalantor arabalarıyla geçen müstekbir ve mütekebbirlere isyan, mânâyı ve aşkı reddederek madde ve haz imparatorluğu kurduğuna inandığı bütün düzenleri zalim ve müşrik düzen ilan etmişti. Bu uğurda erkek dünyasından kadına da medeniyeti inşa yükünün çoğunu yüklemekten geri durmamıştı. Kadın, mazideki düş ülkesinin en mutena en ve müstesna varlığıydı ama titizlenmek endişesinin onu nasıl da ezebileceği henüz kendisine malum olmamıştı.

Yenigün, Avrupa ile İslam ve şimdisi ile mazisi arasında özleştirmeler, silikleştirmeler ve inkârlardan beslenen anlatılarla madde ve mana zıdlarının dünyasında bekayı bulduğunu sanmıştı ama hayatının sonlarına doğru bu anlatı da lime lime olmaya başlamıştı. Yirmilerinin ikinci yarısında inkılâbî söyleminde olgunlaştıkça düşler ülkesindeki Osmanlı da, mazi de çatırdamaya başlamıştı ama o hâlâ o mânânın hayalini kovalamaktaydı. Nihayetinde o mânânın peşinde canını verecekti.

Sedat yazarak var oldu ama kitabını yazamadı. Çünkü Sedat biteviye kavga ve isyan halindeydi. Yeryüzünün lanetlilerinin ortasından konuştuğu inancıyla görüyor, gözlüyor, yaşıyor, eyliyor, yazıyor, en çok da isyan ediyordu. Ahlâkının isyanını ediyor, isyanının ahlâkını gözetiyordu. Onun için bilişin doğrusu ile eyleyişin doğrusu birdi; bilen, eylerdi. Vardığı doğruları yaymak için, için için yandı. Muhitini kendiyle hemhal sandı, “onlar da kuyruk sallıyor” diyen dostlarını hemdert… Mazisi çatırdarken, gençlikte o mânâ ve aşk insanını yoğurmak ve görmek istedi. Düşünce insanı oldu ama ideolog olmadı. Eylem ve mücahede insanı oldu ama teşkilât lideri olmadı. Dünyaya edibâne baktı ama kült bir edip heveskârı değildi. O yüzden biteviye yazdı, yazmadan var olamadı ama kitaplı bir yazar olmadı.

Sedat romanları çalıştı ve talebelerine romanları çalıştırdı. Karakter tahlil etti ama o coşkun ifade kudretini karakter kurmaya adamadı. Çünkü karakter cemiyette kurulmalıydı. Dert gördüğü zaman önce ona dert oldu. Cemiyetin hastalığı oracıkta teşrih edilmeli, yaralar oracıkta deşilmeliydi. İsyanına muhatap bulacağını sandı. Nasıl ki Malcolm Nation of Islam’dan o isyankâr diliyle uzaklaştırıldı, nasıl ki örgütte gördüğü kiri temizleyeyim diye çırpındı, ahlâksızlıkla mücadele ederken beyhude tasvip göreceğini sandı, Sedat da kendi dünyasında kendince ıslaha girişti. Ömrünün son yılında, derin kuvvetler eliyle Metin Yüksel cinayetinin İslamcı-Ülkücü silahlı savaşına döndürülmesine bedeniyle set çekerken bir yandan da çalıştığı lisede genç kadınları ağlarına düşüren bir ülkücü şebekeyle hesaplaşıyordu. Nice girişimden sonra hadiseyi intikal ettirdiği bir dini cemaatin mensubu bürokratların şebekenin tam göbeğinde olduğu gerçeğiyle yüzleşecek, dünyası yıkılacaktı. Dünyaya nice açıdan mazisi de ümidi de yıkılmış olarak veda edecekti.

Yenigün’ün evlatlarına ve ülkesine ne bıraktığı, yaşasaydı nerede ne yapacağı üzerine hâlen cür’etkâr çok söz söylenmekte. Bütün hesapsız isyankârlığına, serazatlığına,  “Size ve [zalim] düzeninize nasıl rıza gösterilir?!” haykırışı ile dünyaya ölürkenki restine rağmen onu günümüz politika talihlilerine yaltaklanma hallerine katık eden çok insan çıktı. Yenigün’ün siyasetinin isim değil mânâ kavgası olduğunu anlamaktan uzak, asıl derdinin ahlâk ve adalet, yani onun özel anlayışıyla insanı ve yeşiliyle medeniyet kavgası olduğunu idrakten aciz çok söz sarf edildi. İsmi ne olursa olsun, müsemmasıyla bütün zalim düzenlerle kavgalı Sedat’ın gönül, aşk ve mânâ davası ile onların madde ve makamperest davasının farkının gece ile gündüz gibi aşikar olduğu çok göz ardı edildi. Yirmili yaşlarının Türkiyesi’nin kalıplarıyla ifadeye döktüğü nice sözü onun gönül dünyasının enginliğine nüfuz edilmeksizin, dolayısıyla çarpıklaşmaya mahkum biçimde anlatılmaya çalışıldı.

Sedat evlatlarına gelirleriyle müreffeh yaşatacağı meşhur bir yazar şöhreti bırakmadı. Beş yıllık yuvasında henüz borcunu bitirmediği mobilyalarının ortasında kitap zamlarının derdiyle yaşayan ilim ve düşünce ehli olarak ailesine veda edemeden gitti. Çokça mırıldandığı Yunusça bir deyişle ve kelimenin her bir anlamıyla “bir garip öldü.” Ama “Roman yazmak istemiyorum.” derken ne şöhreti ne de mülkü teptiğini söylüyordu. Sedat hasta bir cemiyetin teşrihgâhı olarak yazıyı değil, yaşamayı gördü. Doğruyla, yani ahlâkıyla erittiği siyaseti varlığı ve ahlâkıyla birdi. O yüzden bildiği gibi yaşadı, yaşadığı gibi yazdı.

Sedat roman yazmadı. Otuz yıllık ömrüne roman sığar mı, sığardı. Ama Sedat roman yazamadı. Çünkü Sedat roman yazamazdı.

*Yazının ilhamındaki rolünden ötürü Mustafa Özel’e “Roman Yazmak İstiyorum” (Nihayet, Ocak 2021, s.4-7) başlıklı yazısı dolayısıyla şükranlarımı sunuyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM