Connect with us

Yazılar

Zap Suyu Derin Akar – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Bir türlü gelmemişti o sene bahar, dağlara bir türlü çıkamamıştık.

Kasvetten iyice darlandık. Dağların güney cepheleri aslî rengine büründü nihayet, kuzeyler hâlâ karlı. Çığ, taş vedahî ayı(!) tehlikesine karşı uyarılar devam etmekte. Büyüklü küçüklü yüzlerce çığ ve her gün binlerce ton taş-kaya düştüğüne göre, bunun yüklü bir akarı var. Mayıs’a kadar pes edeceğe de benzemiyor. Her sabah kar kürüme araçları birkaç sefer yaparak temizliyor yolu. Bazen o kadar çok taş düşüyor ki, orada daha önce yol olduğunu bilmesek, olmadığına kanaat getiriyorduk.

Okuldan dönerken (16/03/2012) o taşlardan bir kısmı bu sefer bizim arabaya düştü, yani, o taşlardan hayli tecrübeli bir ekip, kamikaze saldırıda bulundu. Sağ far camı ve ortadaki havalandırma deliğini parçalamış Transit’in. Ama biraz acemilik sezdim taş kafalıda, kaçamamış çünkü. Utanmadan oraya bir yere saklanmış bir de. Çarptığı köşesi beyaza kesmiş. Seslerden anladığımız kadarıyla ekip biraz kalabalıktı. Diğerleri görevlerini hakkıyla ifa edip kaçtıkları için yakalayamadık. Eşkâllerini ve hangi örgüte mensup olduklarını tespit için en büyükleri olduğunu düşündüğümüz zavallıyı yanımıza aldık. İki yumruk büyüklüğünde vardı. Ön cama gelenler onun kadar olsaydı, kaza yapmamız muhtemeldi. Demek ana kuvvetle ön takımlara saldırıp uyarı vermekti niyetleri. Camlara ihtiyat kuvvetlerini yollamaları belki kazayı hak etmediğimizi düşündüklerindendir.

İki sene önceki (2010) saldırı daha riskliydi. Sahibi değişik olsa da araba aynıydı. O zaman gelen, gördüğümüz -yani seslerden anladığımız- kadarıyla tek bir fedaiydi. Şoförün hemen arkasında oturuyordum. Camdan içeri yayılan basıncı hissettim. İntihar bombacısı gibi yapayalnızdı. Bir derdi vardı da öyle mi atladı, yoksa gerçekten kamikaze miydi, hâlâ anlamış değiliz. Bunun, biz öğlencilerle bir alakası var mı bilmiyoruz. Belki de bizden birine kastetmişlerdir. Sabahçıların başına bir şey gelmediği gibi, bütün lastikler de bizim seferlerde patlıyordu. Silecek demirine isabet etmişti o zamanki fedai. Ama bildiğin yamultmuştu demiri.

Bu taş isabet etme olayları sonucu, demek ki diyorum, hayatı tesadüflerle açıklama garabetini gösterenlerin derdi boşuna değilmiş. Sen git, bazen 90 dereceden fazla açılarla (kamyon tepesinde giderseniz dağlar üstünüze üstünüze düşecek gibi olur) yol boyu hizalanan dağların tepesinden yaklaşık 70 m.lik bir yükseklikten rastgele taklalarla -göremedik ama muhtemelen öyledir- intihar atlayışı yap. Sonra da o gün o yoldan geçen yüzlerce -saymadık ama herhâlde öyledir- arabadan herhangi birine dal. Bereket ki Zap’ın yatağını dolduran bu kayalar, taşlar gecenin sabaha yakın saatlerinde çözülüp yuvarlanıyor da kaza riski gün içinde bir nebze azalıyor.

Bir yanda bu sarp dağlar, bir yanda küçük bir mahalle sıkışmış rodeo atı gibi delicesine başını taşlara kayalara vura vura, bin bir dertle akan azgın Zap Suyu… Gidiyoruz öylesine…

Bu hikâyecik 4 sene boyunca her gün -saymadım ama herhâlde 650 kere- kat ettiğimiz 45 km.lik Hakkâri-Taşbaşı arası yolda geçti. Evet, her gün dikine dikine yükselmiş heybetli dağlar ve çılgın mı çılgın akan Zap Suyu’nun arasından bu kasisli, kavisli, çukurlu yolu gittik geldik. Kitap ve dergiler olmasa biterdim, diyebilirim.

15 Eylül 2011… Okulun ilk günleri, daha servis ayarlanmamıştı. Çukurca arabalarıyla yaklaşık 2 hafta gidip geleceğiz. Daha çok otostop belki… Bir arkadaşın arabası var. 10 kişiyiz, 5 kişi arabaya biniyor, 5 kişi otostop yapıyor. Onlar yola çıkmadan bir araba durup bizi alıyor. Arkadan yetişiyorlar. Bir köyün içinden geçerken Zap Suyu’nu besleyen binlerce dereden birinin üzerindeki dar köprüde tırla çarpışmaktan son anda kurtuluyoruz. Bizi sollarken “dikkatli olun” işareti yapıyorlar. Şoför hoş sohbet, muhabbet koyulaşıyor. Merkezde oturduğumuz evin yanındaki odun deposunun sahibiymiş. Hazır kış da yaklaşıyor, tanışmamız iyi oldu. Yaklaşık 200 m. aramız var arkadaşlarla. Önde oturan arkadaş “eyvah eyvah eyvah” diye vaveylayı basınca herkes dikkat kesiliyor. Anlık olay, baktığımda arabanın yola düz bir şekilde yaylanarak oturduğunu gördüm. Toz kalkana kadar yetiştik. Yol yeni yapıldığı ve her zamanki gibi kenarlar iyice ezilmediği için araç mıcıra kaptırmış ve sağ tarafa, yamaca doğru tırmanışa geçmiş. 3-4 m. sonra bir kayaya çarpınca yola doğru bir sefer tam takla atmış. Ben gördüğümde bu takla sonucu düştükten sonra son kez yaylanıyordu. O kayaya çarpmasalar daha çok çıkıp takla sayısı artacağından Zap’a yuvarlanmaları işten bile değildi. Kazazede arkadaş sonraki bir sene boyunca hep o kayaya ve üzerinde kalan yağ izlerine baktı durdu, iç geçirdi. Çığ tüneli yapılırken o da bozuldu gitti tabiî.

Olay tam Vali Çeşmesinin yanında cereyan etti. (Vali çeşmesinin üç yandan çıkmalı 1 parmaklık musluksuz demir tesisat borularından kuvvetli akan güzel bir suyu var. Biraz gerisinde tünel yapılırken çeşmeye gelen damarlarla oynandığı için hayli süre suyu etrafa yayıldı. Ama zaten kaynağı hemen orası olduğu için millet tereddütsüz kullandı yine suyu. Zap vadisinde her km.de böyle pınarlar çok olmakla beraber, bu çeşme derleyip toparladığı için suyu, ziyaretçisi çok oluyor.) Yanlarına kavuştuk. Biz gidene kadar hepsi arabadan çıkınca rahatladık, ama ufak da olsa kanamaları olduğundan acilen merkeze yetişmeleri gerekiyordu. Biz indik onlar bindi. O mevkide mümkün değil telefon çekmez. Gelip geçenlerle Üzümcü karakoluna haber gönderdik. Kendi güvenliklerini sağlayarak gelecekleri için 15 km.yi gelmeleri yaklaşık 2 saat sürdü. Aracın elektrik ve yakıt sızıntısı olmadığını kontrol edip biraz daha oyalandıktan ve daha sonra çekiciyle arabayı almak üzere terk ettikten sonra su almaya gelenlerden biriyle geri döndük. Merkeze vardığımızda tedavileri bitmek ve taburcu olmak üzere olduklarını görünce sevindik. Araba hariç kimseye bir şey olmamıştı.

Bu kaza her gün onlarcasının olması muhtemel kazalardan sadece biriydi. İşin kötüsü kaza yapmaksa, daha kötüsü Zap’a uçmaktır, söz konusu Zap vadisi olunca.

O yoldan tam tam 4 sene okula gittim geldim sonra. Zap’a düşüp de çıkanı duymadım, görmedim. (Mayın patlaması sonucu Zap’a yuvarlanan bir asker günlerce süren aramalar sonucu ancak bulunabilmişti. Ankara’dan gelen özel ekip bulabilmişti naaşını. Bir de yöre halkının az bir kısmında az da olsa Cuma günleri Zap’ın cenazeleri vereceğine dair bir umut var. Özellikle o vakitlerde gidip arıyorlar uzun süren kayıpları.) Zap Suyu, tıpkı bir maratonda gibi, fakat yüz metre atleti performansıyla koşturmaya başladığı günden beri yapılması gereken, ama yüzyıllardır yapılmayan yol kenarı bariyerleri 2013’te yapılmaya başlandı. O da hem çözüm değil, hem de yarı yolda var sadece. Merkeze çıkan yolun birkaç km.lik kısmında dik yamaçlara tel örgüler çekildi, eyvallah. Ama koca Zap vadisinde yola akan, düşen taşın kayanın haddi hesabı yokken bu lokal bir tedavi oluyor. Yüzlerce km.lik yollarda sadece bir yerde radar var. Yerlerde hız limitleri yazıyor, ama uyan kim!

Ve 4 Mayıs 2015 günü ajanslara kara bir haber düştü

Ajanslardan okuduklarımı derleyerek ileteyim: Hakkâri merkeze bağlı Taşbaşı köyünden sabah saatlerinde şehir merkezine bir yakınlarının cenazesini almaya giden dört araçlık konvoydaki bir kamyonet Vali Erdoğan Gürbüz çeşmesi yakınlarında, şoförün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesiyle Zap Suyu’na yuvarlandı. O gece ve gün boyunca iyice hızını artıran yağmurla coşan Zap Suyu uzun atlamalı büyük dalgalarıyla hemen içine çekti aracı. Araçtan çıksan ne fayda, yüzme bilsen boş! Konvoydan biraz geride kalan aracın merkeze ulaşmadığı fark edilince şüpheler üzerine aramalar başladı. 5 Mayıs Salı günü öğle saatlerinde suyun hafiften azalmasıyla biraz görünerek vinçle alınan araçtaki 5 kişinin kilitli kalmak suretiyle boğularak feci şekilde can verdikleri tespit edildi.

Daha köyden tayin olalı bir sene bile olmamıştı. Muhtarı, hocaları, öğretmen arkadaşları, konu komşuyu aradım çokça. Milletin boğazı düğümleniyor konuşurken. Tek teselli (!) Zap’ın cenazeleri saklama konusunda fazla ısrarcı olmaması. Düğünü bayramı olduğu gibi hüznü de derinden yaşar Doğu halkı. Bütün köy yasta, taziye çadırları kurulmuş. Okulda öğrenciler perişan, öğretmen nasıl ders işlesin. İnsanların boğazından ekmek geçmiyor, kulağından bilgi nasıl geçsin. Civar ve uzak illerden, Irak’tan, İran’dan akrabalar gelmiş. Devletin tüm kurumları, askeriye, STK’lar, partiler herkes orada… Her sene yaza doğru eski köy yolunu açmaya gelen iş makineleri bu sene hem erken geldiler biraz, hem de fazladan olarak beş mezar daha kazdılar toprağı kanata kanata.

Bana uzaktan bu haberlerin bir kısmını ileten medyaya da burada yer vermemek elde değil. Yerel basın nispeten hâlden anlıyor, durumu bildiği için. Şikâyetim şu: 2013’te köye gelen elbise yardımından sonra bir ulusal gazetenin birinci sayfasında Taşbaşı köyü şöyle resmedilmişti. Bir yanda buz üzerine çıplak ayakla bastırılmış, diğer yanda bot giydirilmiş bir çocuk fotoğrafı ve üstünde şu yazıyor: Bot denen şey ne sıcakmış. Yazık be, sanki o çocuk daha önce hiç bot görmemiş. Diyelim ki görmemiş 2013’e kadar sen neredeydin derler adama! Kaza olayında da aynı haberciler çıkıp vefat edenler hakkında “şu kadar çocuğu vardı, yeni düğün yapmıştı” gibi cümleler sarf ederek işi dikkat çekilir hâle getirmeye çalıştılar ya, işte o çocuklardan birini o zaman nasıl malzeme yaptığınızı görmüştük. Acı da tatlı da malzeme, bol bol kullanın! (Soma’yı hatırlayın!) Köydeki hatırlı büyüklerden Mecit Erçağ’ın geçen sene de bir kardeşini kanserden kaybettiğini duyduk süslü spikerlerden! Sonra magazin haberlerine kaldığı yerden devam ettiler neşelenerek. Şoför Ali Dayan ve eşinin geride bıraktığı pırlanta gibi yedi çocuğu haberlere meze mi yapmadılar! 13 yaşındaki Yücel’in Zap kenarındaki içinde volkanlar patlarken bile sakin gözüken dertli bekleyişini de, 8 yaşındaki Hatice’nin aksayan bacağını da gördük hikâyeler arasında! 11 yaşındaki Melek, kundaktaki minik kardeşini kucağına almışken hüzünlü pozlar yakaladılar Doğudaki kız çocuklarının dramatik(!) hayatlarına dair! Zengin yardımseverlerin kucağına servis ettikleri pozları didik didik edip montajladılar! Yerel basından tanıdığım biri şunu söylemişti: Biz, buradan gönderdiklerimizle ulusal basında çıkanlar arasında bağlantı kurmakta çoğu zaman zorlanıyoruz. Zira masa başında çok değişikliğe uğruyor yaptığımız haberler.

Hakkâri’ye tayini çıkan bir öğretmen, “Gelirken Van’dan bakliyat peynir vs. alayım mı?” diye sorma raddesine geliyorsa, bunda medyanın yanlış yönlendirmesinin etkisi yadsınamaz.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

35C Romanı: Modern Zamanlarda Tevhid, Adalet ve İnsanı Savunmak – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs, 35C romanıyla okuru sadece edebî bir yolculuğa çıkarmıyor; onu sarsıcı bir hesaplaşmanın, “mezarda emeklilikten” dijital köleliğe, Medine Sözleşmesi’nden 1 Mayıs alanlarına uzanan geniş bir vicdan atlasının ortasına bırakıyor. Yazarın zengin okuma haritası (Ali Şeriati’den Tanpınar’a, Fikret Başkaya’dan İsmet Özel’e) romanın dokusuna sinmiş durumda.

Sistematik Çürüme ve Sosyal Eleştiri: “Mezarda Emeklilik”

Yazar, modern Türkiye’nin çalışma düzenini ve sosyal güvenlik sistemini sert bir dille eleştirir. “Mezarda emekliliğe hayır!” sloganı üzerinden sistemin insanı posası çıkana kadar sömürmesini deşifre eder. Bu eleştiri, üniversitelerdeki liyâkatsizlikle birleşir. “Kayırmayla hoca olanların” üretemediği edebiyat ve hazırladıkları “yaranmacı antolojiler”, toplumsal bir kanser olan “torpil ve statüko”nun edebiyat dünyasındaki izdüşümüdür.

Hukuk, Edebiyat ve “İnsan Yanı”

Romanın en dikkat çekici vurgularından biri hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktadır. Avukat Mehmet Ali Başaran referansı üzerinden kurulan bu köprü, hukukun sadece kupkuru kurallar bütünü değil, “insan yanı” olan bir adalet arayışı olması gerektiğini hatırlatır. Yazara göre edebiyat, hukuku vicdanla tanıştıracak olan yegâne mecradır.

Teolojik Bir Başkaldırı: “Zulmü Parçalamak”

Ahmet Örs, siyaset felsefesini kadim ve ilahi bir referansla temellendirir: Zülkarneyn kıssası ve Medine Sözleşmesi.

Şiar: “Allah, emek, özgürlük!” Bu üçleme, yazarın ideolojik omurgasını oluşturur.

Küresel Adalet: “Canan” karakteri üzerinden yansıtılan duruş; Mumbai’den Gazze’ye, Halep’ten Porto Alegre’ye kadar zulüm gören her halkın acısını kendi yüreğinde hisseder. 1 Mayıs alanlarındaki “tevhid, adalet, özgürlük” sloganı, yazar için nostaljik bir anı değil, hâlâ diri tutulması gereken bir direniş bayrağıdır.

Antropolojik Bir Teşhis: “İnsan, İnsana Karşı”

Örs’e göre insanın en büyük trajedisi kendi doğasındadır. “Tanrısallık, insanda bir özlemdir.” diyerek insanın haddini aşma meyline (İlahlık taslamasına) dikkat çeker.

Müfsid Hevesler: Doğaya verilen zarar (yok edilen ormanlar, börtü böceğin yok edilmesi), yazar tarafından aslında insanın kendini yok etmesi olarak okunur.

En Büyük Cihad: Yazara göre en zorlu mücadele, “insanı, insana karşı savunmak”tır çünkü insan, hırstan mürekkeptir ve çoğu zaman kendi hakikatine düşmandır. “Börtü böceğe sahip çıkmayan insan olamaz!” cümlesiyle merhametin sadece insanla sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizer.

İslamcı Edebiyat ve Demokrasi Sorgulaması

Yazar, “İslamcı edebiyat” kavramına ironik ve eleştirel bir mesafeden bakar. “Öfke, çaresizliğin beyanıdır.” diyerek bu çevrenin ilmî ve edebî üretimindeki tıkanıklığa işaret eder. Abdurrahman Arslan ve Ümit Aktaş gibi isimler üzerinden yürütülen “Demokrasi, şûrâdan sayılır mı?” tartışmasıyla İslam düşüncesinin modern siyasal kavramlarla olan sancılı imtihanını masaya yatırır.

Silinmeyen Hafıza: Duvarlar ve Şehitler

Roman, geçmişin devrimci rûhunu ve acılarını bugünle birleştirir.

Halkın Matbaası: 12 Eylül öncesi duvarlara yazılan “Zafer İnananlarındır” ve “Sermayenin değil, Rabbimizin kuluyuz” sloganları, yazar için silinmeyen bir hafızadır.

Güncel Yaralar: KHK mağdurları, başörtüsü yasakları, Ceylan Önkol ve Taybet Ana… Örs, bu isimler ve olaylar üzerinden Türkiye’nin her kesimden insanın canını yakan “kanun ve zulüm” sarmalını eleştirir.

Sonuç: Hakikat Limanına Demir Atmak

Ahmet Örs’ün 35C’si; akıl, beton, asfalt ve dijital muhasara arasında boğulan çağdaş insan için bir çıkış yolu arıyor. Bu yol; emeğin kutsallığından, kadim sözleşmelerden ve en önemlisi “insanı savunmaktan” geçiyor. Yazar, sahafların test kitabı sattığı bir çağda, bize Ali Şeriatî’nin sesiyle seslenerek hakla batılı bir kez daha ayırmaya davet ediyor.

35C, bir roman olmanın ötesinde; “Bu coğrafyada devrim olmaz!” diyen ümitsizliğe karşı “Yaşasın emeğin dayanışması!” diyen sönmeyen bir inancın kaydı gibi duruyor.

Devamını Okuyun

Yazılar

Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bu çağın manifestoları artık kitaplardan çıkmıyor. Bu çağın manifestoları; tankların gölgesinde, sunucu odalarının soğuk ışığında, algoritmaların sessiz matematiğinde yazılıyor. Palantir’in manifestosu da tam olarak budur. Bir teknoloji metni değil, bir iktidar bildirisidir. Bir şirketin vizyon belgesi değil, yeni bir dünyanın ilanıdır. İşte o yeni dünya şunları söylüyor:

“Savaş bitmedi. Sadece biçim değiştirdi.”
“İnsanlık özgürleşmedi. Sadece daha sofistike zincirlerle bağlandı.”
“Devletler yönetmiyor; veri yönetiyor.”
“Güç artık namluda değil, veri tabanında.”

Palantir’in manifestosu, Batı’nın dünyaya verdiği en net mesajlardan biridir. Bu metin, küresel düzenin hangi yönde aktığını gösteren bir pusuladır ve o pusula, dünyanın geri kalanına özellikle de Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına şunu fısıldamıyor, bağırıyor:

“Ya bizim sistemimize entegre olursunuz ya da ezilirsiniz!”

Fakat asıl trajedi burada başlıyor çünkü Türkiye ve İslam dünyası bu çağın en büyük dönüşümünü hâlâ bir “gündem maddesi” sanıyor. Bu coğrafya, kendi mezar kazıcısının hangi aletleri kullandığını bile umursamıyor.

Emperyalizm Artık Algoritmadır

Bir zamanlar emperyalizm askerle gelirdi. Postallarla, işgalle, tankla gelirdi. Şimdi ise daha temiz, daha steril, daha “medenî” bir surette geliyor: yazılımla!

Bugünün sömürgeciliği artık bayrak dikmiyor.
Bugünün sömürgeciliği artık toprak istemiyor.
Bugünün sömürgeciliği, zihin istiyor.

Palantir’in manifestosu işte bunu söylüyor. Açık açık diyor ki:

  • Biz veriyi toplarız.
  • Biz veriyi işleriz.
  • Biz veriyi karar mekanizmasına çeviririz.
  • Biz devlete yön veririz.
  • Biz savaşın aklını üretiriz.

Bu şu demektir: Batı sadece silah satmıyor; artık savaşın zihnini aklını satıyor!

Ve bu zihin satın alındığında bağımsızlık sadece bir tabela olur. Bayrağın var olabilir ama iraden yoktur. Parlamento oturur ama karar başkalarının elindedir. Hükümet değişir ama sistem değişmez çünkü sistemin kalbi artık oradadır: veri merkezlerinde.

Palantir’in İddiası: “Biz İnsanlığın Tanrısı Oluyoruz!”

Palantir’in manifestosu, teknik bir metin değildir; bu metin, modern çağın kibir metnidir. Bu metin, insanlığın üstüne kurulan dijital tanrılığın ilanıdır.

Eskiden “Tanrı” adına konuşan krallar vardı.
Bugün “güvenlik” adına konuşan algoritmalar var.

Eskiden insanlar, tanrılar için kurban edilirdi.
Bugün insanlar “risk analizi” için kurban ediliyor.

Bir hedefin vurulması artık bir askerî karar değil, bir veri çıktısıdır. Bir şehrin kuşatılması artık strateji değil, bir simülasyon sonucudur. Bir ülkenin çökertilmesi artık işgal değil; finansal manipülasyonla, medya operasyonuyla, sosyal ağ mühendisliğiyle yapılan bir “dijital darbe”dir.

Bu yeni çağın adı şudur:

Siber Emperyalizm – Algoritma Sömürgeciliği – Dijital Hegemonya

En acısı da şudur: Bu düzeni kuranlar sadece devletler değil, şirketlerdir. Şirketler artık devletlerden güçlüdür. Devletler artık şirketlerin taşeronudur.

Batı, bunu bile saklamıyor. Palantir manifestosu bir itiraftır:
“Biz savaşacağız ve bu savaşı teknolojiyle kazanacağız!”  diye bas bas bağırıyor.

Peki Biz Ne Yapıyoruz? İslam Dünyası Ne Yapıyor?

Hiçbir şey!

Türkiye, hamasete batmış durumda, büyük konuşuyor. İslam dünyası, slogan atıyor. Fakat bu çağ sloganla geçmez. Bu çağ, hamasetle aşılmaz. Bu çağ, ekranlarda bağırarak kazanılmaz.

Bu çağda kazanma ve mücadele iradesini ortaya koyanlar şunları yapar:

  • Veri toplar.
  • Veri işler.
  • Teknoloji üretir.
  • Bilim geliştirir.
  • Algoritma yazar.
  • Savunmayı dijitalleştirir.
  • Toplumun zihnini korur.
  • Medya savaşını yönetir.

Biz ise ne yapıyoruz?

  • Gündüz televizyon tartışmaları izliyoruz.
  • Gece sosyal medyada birbirimizi yiyoruz.
  • Üniversiteyi diploma dağıtan mezarlığa çeviriyoruz.
  • Bilimi “lüzumsuz” görüyoruz.
  • Teknolojiyi sadece tüketiyoruz.
  • Gençleri ya yurt dışına kaçırıyoruz ya da umutsuzluğa gömüyoruz.

Sonra da kalkıp “Büyük devletiz!” diyoruz.

Büyük devlet olmak için büyük laflar yetmez.
Büyük devlet olmak için büyük akıl gerekir.

Bizde ise akıl üretimi çökmüş durumda.
Devlet, aklını ABD, İngiltere ve İsrail’e kiraya vermiş durumdadır!

İlahiyatların Utanç Veren Kısırlığı

İslam dünyasının en büyük sorunu dış düşman değildir.
En büyük sorunu İsrail değildir.
En büyük sorunu Amerika değildir.

En büyük sorunu kendi zihinsel felcidir!

Bu felcin en görünür örneği ise ilahiyat dünyasıdır.

Bugün ilahiyat camiası, ümmetin vicdanı olması gerekirken neyle meşgul?

  • Bin yıl önceki ihtilafların tekrarıyla,
  • Mezhep polemikleriyle,
  • Kelime oyunlarıyla,
  • “Şu caiz mi, bu mekruh mu?” düzeyindeki hayatı boğucu tartışmalarla,
  • Toplumun gerçek krizlerine dokunmayan akademik gevezeliklerle!

Bir yanda Filistin’de çocuklar enkaz altında can verirken,
bir yanda Yemen açlıktan kırılırken,
bir yanda İran’a kuşatma kurulurken,
bir yanda Lübnan’ın nefesi kesilirken,
bir yanda Türkiye ekonomik çöküşle boğuşurken…

İlahiyat dünyası hâlâ hangi meseleyle uğraşıyor?

“Cennet fiziksel mi metafizik mi?”
“Kabir azabı nasıl olur?”
“Falanca âlim filanca âlime cevap vermiş miydi?”

Bu, sadece akıl tutulması değildir. Bu, ümmete ihanettir.

Çünkü din, hayatın dışında bir müze malzemesi değildir. Din, hayatın tam merkezinde durması gereken bir adalet çağrısıdır. Din, mazlumun yanında saf tutmaktır. Din, çağın putlarını teşhis etmektir.

Ama bugünkü ilahiyat, putları teşhis etmiyor.
Çünkü put değişti.

Put artık heykel değil.
Put artık algoritma.
Put artık para.
Put artık güç.
Put artık medya.
Put artık veri.

İşte ilahiyat camiası bu yeni putlara karşı tek kelime edemiyor. Çünkü bu putları tanımıyor. Çünkü çağın dilini bilmiyor. Çünkü modern dünyayı okuyamıyor.

Bu yüzden ümmet, kendi aklını kaybetmiş halde.

Kimin Verisi Kimin Elinde?

Bugün en büyük ahlâk meselesi şudur:

Bir insanın mahremiyeti kime aittir?
Bir toplumun davranışları kim tarafından izleniyor?
Bir ülkenin karar mekanizmaları hangi algoritmalarla yönlendiriliyor?

Bunlar artık siyasi değil, doğrudan dinî meselelerdir.

Çünkü İslam, insanın onurunu korumayı emreder.
İslam, mahremiyeti korumayı emreder.
İslam, adaleti ayakta tutmayı emreder.

Gelin görün ki modern dünya, mahremiyeti öldürüyor.
Onuru pazarlıyor.
Adaleti güçlünün oyuncağı haline getiriyor.

İşte Palantir manifestosu, bu gerçeği açıkça savunuyor:
“Güç bizim elimizde olmalı.”

Batı, artık gizlemiyor.
Batı, artık utanmıyor.
Batı, artık demokrasi masalını bile zoraki anlatıyor.

Batı’nın yeni dini “güvenlik”tir ve bu güvenliğin tanrısı algoritmadır.

İslam Dünyası Neden Uyuyor?

Bu uykunun sebebi kader değil.
Bu uykunun sebebi tarih değil.
Bu uykunun sebebi “dış güçler” değil.

Bu uykunun sebebi şudur: İslam dünyasının yönetici sınıfları, halkın bilinçlenmesini istemiyor.

Çünkü bilinçlenen halk hesap sorar.
Çünkü okuyan toplum adalet ister.
Çünkü düşünen gençlik köleliği kabul etmez.

O yüzden toplumlara gerçek bilgi değil, propaganda sunuluyor.
O yüzden gerçek eğitim değil, ezber veriliyor.
O yüzden gerçek bilim değil, vitrin projeler veriliyor.
O yüzden gerçek din değil, uyuşturucu bir din sunuluyor.

İslam dünyasında din, iktidarların elinde çoğu zaman bir “uyuşturma aracı”na dönüşmüş durumda. Bu yüzden ümmetin büyük kısmı dini ya ritüele indirgedi ya da siyasi slogan malzemesi yaptı.

Halbuki din, slogan değil; bilinçtir.
Din, uyuşmak değil; uyanmaktır.

Türkiye’nin En Büyük Yanılgısı: “Biz Bu Oyunu Anlarız!”

Türkiye, tarihsel hafızasına güveniyor fakat bu çağda tarih tek başına yetmez. Osmanlı nostaljisiyle yapay zekâ çağında ayakta kalınamaz! Ecdad anlatımıyla veri merkezi kurulamaz! “Kurtuluş Savaşı ruhu” diyerek algoritma üretilemez!

Türkiye’nin önünde iki yol var:

Ya teknolojiyi üreten bir devlet aklı kuracak,
ya da teknoloji tüketen bir pazar ülkesi olarak kalacak.

Ya bilgi toplumuna dönüşecek,
ya da manipülasyon toplumuna!

Ya bağımsız olacak,
ya da bağımsızlık kelimesini sadece nutuklarda kullanacak.

Çünkü Palantir dünyasında bağımsızlık, tank sayısıyla ölçülmez.
Bağımsızlık, veriyi kimin yönettiğiyle ölçülür.

Ümmetin Bugün İhtiyacı Olan Şey: “Uyanık Bir Akıl İnşa Etmek”

Bu çağda ümmetin ihtiyacı olan şey yeni bir parti değil.
Yeni bir lider de değil.
Yeni bir mezhep tartışması hiç değil.

Ümmetin ihtiyacı olan şey şudur:

  • Gerçek bir düşünce devrimi
  • Bilimsel üretim
  • Teknolojik bağımsızlık
  • Ahlâkî yeniden doğuş
  • İslam’ın çağın krizlerine cevap veren bir direniş dili

İslam, sadece geçmişi anlatan bir masal değildir.
İslam, geleceği kurma iradesidir.

Bu irade yoksa din, sadece ağıt olur.

Bugün İslam dünyası ağıt yakıyor.
Sürekli kayıplarına ağlıyor.
Sürekli yenilgilerini anlatıyor.
Sürekli “Bizi neden sevmiyorlar?” diye soruyor.

Hâlbuki mesele sevilmek değil.
Mesele, ayakta kalmak!

Bu dünya merhametle işlemiyor.
Bu dünya güçle işliyor.

Güç dediğimiz şey ise artık sadece silah değil, akıldır.

Palantir Çağında Uyanmayanlar Köle Olacak!

Palantir manifestosu bize şunu söylüyor:

“Biz, yeni çağın efendisiyiz.”

Biz ise bu meydan okumaya cevap veremiyoruz çünkü hâlâ uykudayız.

İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasi değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?
İslam dünyası ne zaman uyanacak?
İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Ama bir şey daha var…
Palantir’in manifestosu bir tehditse bizim suskunluğumuz sadece bir zayıflık değil; aynı zamanda gecikmiş bir sorumluluktur çünkü biz Müslümanlar henüz konuşmaya başlamadık.

Biz henüz çağın büyük hesabını açmadık.
Henüz “Bu düzen insanı öldürüyor!” demedik.
Henüz “Bu teknoloji tanrı değil, araçtır!” demedik.
Henüz “Veri kutsal değildir, insan kutsaldır!” diye haykırmadık.

Şunu herkes bilmeli:
Bizim meselemiz sadece Filistin değildir. Bizim meselemiz sadece Gazze değildir. Bizim meselemiz sadece Türkiye değildir. Bizim meselemiz bir milletin bekâsı değil, bütün bir insanlığın geleceğidir.

Batı bugün yalnızca zulüm deği, aynı zamanda ruhsuzluktur!
Batı bugün yalnızca saldırganlık değil, aynı zamanda anlamsızlıktır!

Kendi inşa ettiği uygarlık, kendi insanını öğütüyor.

Batılı insan artık Tanrı’ya inanmıyor ama algoritmaya inanıyor.
Batılı insan artık peygamber dinlemiyor ama “trend analizine” secde ediyor.
Batılı insan artık vicdan taşımıyor ama “güvenlik protokolü” taşıyor.

En korkuncu da Batılı insan, özgür olduğunu sanıyor. Oysa ekranın içinde mahpustur!

Bugün Batı’nın insanı;
daha fazla tükettiği hâlde daha mutsuz,
daha fazla bilgiye ulaştığı halde daha cahil,
daha fazla eğlendiği halde daha huzursuz,
daha fazla konuştuğu halde daha yalnızdır!

Çünkü Batı medeniyeti insanı kurtarmadı, insanı anlamdan kopardı.

Anlamdan kopan insan, artık kolay yönetilir çünkü anlamını kaybeden insan, ruhunu kaybeder. Ruhunu kaybeden insan, algoritmanın kölesi olur.

Palantir’in dünyası işte budur: Anlamı öldür, insanı yönet!

Biz Sadece Kendimizi Kurtarmayacağız

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.
Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.
Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.

Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.
İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.
İnsan, veri değildir.
İnsan, hedef değildir.
İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.
İnsan, şereftir.
İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!
Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!
O sözü de ne Harvard üretebilir,
ne Google üretebilir,
ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.
O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!

Algoritmalara Karşı Yeni Bir Dil

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.

Palantir Çağında Son Söz Şudur

Palantir’in manifestosu bir küstahlıktır lâkin bizim suskunluğumuz daha büyük bir utançtır.

Elbette bu utanç kader değildir çünkü biz daha başlamadık.

Biz ayağa kalktığımız gün; sadece Müslümanlara değil, sadece Türkiye’ye değil, sadece İslam coğrafyasına değil…

Biz kendimize yardım ettiğimiz gibi anlam dünyası harabeye dönmüş Batılı insanlara da yardım edeceğiz.

Onları da bu dijital putlardan kurtaracağız.
Onları da tüketimin karanlığından çıkaracağız.
Onları da algoritmaların tasallutundan özgürleştireceğiz.

Bu çağda asıl devrim, teknolojiyi yenmek değil; teknolojiyi put olmaktan çıkarmaktır!

Putları kırmak bizim tarihimizdir.
Anlam boşluğunda yüzen insanları algoritmaların tasallutun kurtarmaktır.

Palantir de zulmün arkasına saklanan egemenler de şunu iyi bilsin:

Biz konuşmaya daha yeni başlıyoruz!

Devamını Okuyun

Yazılar

Bozuk Düzen, Büyüyen Bataklık – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Okul saldırıları çok yönlü ele alınması gereken bir konu ancak özellikle Maraş’taki katliam haberinden sonra aklıma, her taşın altında “onları” arayan biri olarak “Bu bir satanist/masonik ayin olabilir mi?” sorusu geldi.

İki okul saldırısının arka arkaya gelmesi ve özellikle Maraş katliamındaki tuhaflıklar, olayların bir tesadüf olma ihtimalini zayıflatıyor. Onlara göre özellikle çocuk öldürmek bir ibadettir hatta savaşın başında çocuk öldürmenin bir nevi uğur getireceğine inandıkları bile söylenir.

Gazze savaşının başlarında bir çocuk hastanesini bombalayarak 500 çocuğu katlettiklerini hatırlayın. İran’da ilk saldırdıkları yer de bir okuldu çünkü içinde çocuk var! Dahası o gün Yahudi takvimine göre özel ibadet günlerinden biriydi! Yani bu çocuk öldürmeler birer ritüeldi!
Türkiye’de neden şu anda böyle bir ayin düşünmüş olabilirler bilmiyorum ama Anadolu halklarının onlar için cezalandırılması gereken öncelikli halklardan olduğunu biliyorum. Maraş merkezli büyük depremlerden dolayı bazı Yahudi din adamlarının mutlu olduğu haberlerini hatırlayanınız vardır. Dolayısıyla herhangi bir siyasî hedef olmadan da bir “ibadet” yapmış olabilirler. Zaman zaman yapılıyor. Bolu’daki otel yangınıyla ilgili bu yöndeki iddiaları incelediniz mi?

Psikolojik sorunları olan bir çocuğu kullanarak bu katliamı yaptırmış olabilirler mi? Sık kullanılan bir yöntemdir: Cinayet deliye işlettirilir, azmettiren gizli kalır! Olaydan sonra gündeme gelen bir Telegram grubu da hayli ilginç. Aynı isimli bir örgüte ait olduğu da iddia edilen grupla saldırganların organik bağı tespit edilebilmiş değilse de saldırıları öven ve yeni saldırı tehditleri yapan paylaşımlarla birlikte satanist/masonik aklın hedeflerine uygun birçok içerik barındırıyor.

Hiçbir kutsal tanımıyorlar, yerleşik hiçbir değer kabul etmiyorlar; dahası grupta, hayvanlara işkence videoları ve tecavüz övgülerine de rastlamak mümkün! Epsteingilleri hatırlatıyor! Bu grubun yüz bin üyeye ulaşana kadar neden kapatılmadığı da hayret verici bir konu! Herhâlde devşirilebilecek daha fazla genç biriksin diye beklemiş olamazlar! “Tek din, tek dünya devleti” sloganıyla hareket eden küreselci satanist/masonik aklın bütün yerleşik değerleri alt üst etmek ve kötülüğün her türlüsünü yaygınlaştırmak istediği bilinen bir gerçek.
Kötülük onlar için iyi bir şey. Neden? Çünkü inançları böyle! Amaç satana, yani şeytana hizmet! Toplumsal atmosferi, yapacakları başka bir operasyon için uygun hâle getirmek istemiş de olabilirler.

Turhan Çömez’in velilerle konuşarak gündeme getirdiği ve cevabını hepimizin beklediği sorular da bir organizasyon olma ihtimaline işaret ediyor. Katilin çantasını her girişte kontrol ettiren eski okul yönetimi olaydan bir ay önce neden görevden alındı? Elektrik kesilince çalışmaya devam etsin diye kullanılan kameralar için güç kaynağı neden yoktu? Eski idare, sabahçı öğrencilerin öğleden sonra okula gelmesini yasaklamışken yeni idare neden bunu uygulamadı?

Bu şüphemizi büyük bir soru işareti olarak buraya bıraktıktan sonra meseleye başka bir açıdan bakalım:

İster siyasî ister çıkar amaçlı olsun şiddet hep vardı ancak motivasyon kaynakları farklı olarak! 70’li yıllardaki ideolojik kaynaklı şiddet 1980 sonrasında, ülkenin bir kısmı hariç, yerini bireysel çıkar veya küçük grup çıkarı amaçlı şiddete bırakmaya başladı. 2000’li yıllarda artık online platformlar üzerinden de eleman sağlayan üyelerinin çoğu 25 yaş altı yeni nesil çeteler yaygınlaştı ki onlar da çıkar amaçlı! Bahsettiğim Telegram grubunda görüldüğü gibi galiba artık motivasyonu tamamen farklı bir tür şiddetin büyüdüğünü görüyoruz. Adını bulamadım. “Kötülük için kötülük” ya da “cinnetle karışık kötülük” olabilir mi?

Diğerlerinde olduğu gibi bir ilk olan son olayların da hem kişisel hem sistemsel yönü var tabii ama sistemsel tarafına biraz daha fazla vurgu yapmak istiyorum. Saldırganların motivasyonu salt cinnetle veya psikolojik bozuklukla açıklanamaz ya da bir öfke veya görünür olma, fark edilme hırsı ile? Belki de hepsinden biraz var. Siyasî hedef yok, kişisel husûmet yok, gasp veya soygun amacı yok ama şiddet var!
İster siyasî amaçlı terör uygulayan yapılanmalar ister çıkar amaçlı suç örgütleri ister başka hedefleri olan yapılar tarafından devşirilmiş olsun isterse salt kişisel amaçlı olarak şiddete yönelmiş olsun şiddet eğilimi neden bu kadar yüksek, gençler ve çocuklar neden bu derece devşirilmeye yatkın, neden psikolojik bozukluk yaşıyorlar ve sonunda neden tam olarak hiçbir kategoriye oturtamadığımız bir şiddet
türü şeklinde bir okul katliamıyla karşılaştık?

Konformizm, hedonizm ve pragmatizm gençleri ideolojilerden, ulvî hedeflerden daha fazla etkisi altına alıyor. Daha önceleri, şiddet kullanan gençlerin bireysel çıkarların ötesinde ‘aşkın’ gâyeleri vardı. İnandıkları sistemi hakim kılmak istiyorlardı. Binlerce kilometre uzaktaki tanımadıkları insanları bile kurtarmak istiyorlardı.

Şiddet olaylarına karışanlarda olduğu gibi şiddete bulaşmayan gençler arasında da bireyselcilik, anlam yitimi, çıkarcılık yaygın hatta maneviyatını kaybetmemiş olanlar arasında bile maneviyatı daha bireyselci anlama ve yaşama eğilimi yüksek. Bireyselcileşmiş, anlam yitimi yaşayan, “değer”leri değersiz görme eğiliminde olan gencin “hakk”ın güçlü değil gücün “haklı” olduğu bir vasatta, yaşadığı boşluğu karşısına
çıkan çer çöple doldurması şaşılacak bir durum değildir.

”Psikolojisi bozukmuş.”, ”Cinnet geçirmiş.” gibi ifadeler kasıtlı veya bilinçlidir, düzeni aklamanın bir yoludur! Nebhânî hikmetli söylemiş: “Bir yerde suç ender görülüyorsa suçu işleyen kişi, sık görülüyorsa düzen bozuktur!”

İnsan, cinnet noktasına neden gelir? Dar dairedeki sorunların çoğunlukla makro sistemden, yani sosyal, ekonomik ve siyasî düzenden kaynaklanan sebepleri vardır. Bütün suçu bir bakana hatta iktidara yüklemek haksızlık olur çünkü bu bozuk düzeni onlar kurmadı ancak sorumluluklarının büyüklüğünden kaçamazlar!

Şimdi iktidara soralım:

Bu bozuk düzeni değiştirmek için 24 yılda ne yaptınız, ne yapabildiniz; laikliğin ve kapitalizmin başını örtmüş olmaktan başka? Özal’ın yolundan gittiğinizi söylüyordunuz ki doğruydu! Onun derinleştirdiği, insanı yalnızlaştıran, kendine ve topluma yabancılaştıran, “değerlerimizi” değersizleştiren, bireyselciliği öne çıkaran düzenin kapitalist karakterini iyiden iyiye şiddetlendirdiniz.

Siz de benim gibi mi hissediyorsunuz bilmiyorum!

Büyüyen bir bataklıktaymışız gibi…

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x