Connect with us

Yazılar

Mazruf Mühim de, Zarf Değil mi? – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Yedi evrensel mimik varmış. Sükûnetten gittikçe uzaklaşan yeryüzü sakinlerinin yedi ortak hareketi diye, böyle tasnif buyurmuş kişisel gelişim ve vücut dili uzmanları: Mutluluk, üzüntü, öfke, korku, küçümseme, tiksinme, şaşırma… Acaba global rüzgârlar bu kadar esmez ve sekülerliği hortlatmazken de en ücra köşedeki insanla büyük topluluklarda yaşayanın tek ortak yanı sadece bu mimikler miydi?

Bunların ortak duyguları ifade etmesinde herkes hemfikir gibi… Ama el, kol hareketlerinin de farklı kültürlerde değişik mânâlara geldiğini biliyoruz. İnsanı yalnız bıraksanız; karakter, eğitim, beslenme ve iklimin onun üzerindeki saf etkisi görülebilir. Cemiyetle temas da diğerlerinden az olmamakla beraber, insan hâli üzerinde hayli iz bırakıyor. Farkı belirleyen makasın ucu da bu farklı temaslarla açılmış oluyor.

Vücut dili hususunda bir dolu kitap mevcut piyasada. Arzu eden, tafsilatlı malumat için her şeye fiyat biçen kerli ferli çekici vücut dili, kişisel gelişim ve o(y)lumlama uzmanlarından yardım alabilir! İnsana insan olduğu için değil, imkân olduğunu sanarak bir meta gibi bakan, plaket ve sertifikalarla dolu “ego duvarları” (hatta odaları) olan; “kendine güvenmek” diye açıkladıkları, oysa bir fikrin ağırlığıyla ezilmediği için dik gözüken omuzlarıyla bu derleme/çeviri uzmanlarına ancak malumat için bakılabilir. Fakat biliniz ki kitaplar, sadece malumat için okunmaz.

Yazı konusunda bilgisayarın imkânlarını görünce daktiloyla yazmak hayli zahmetli gözüküyor. Bir yazı veya şiir için toplarca kâğıt kullananları biliyoruz. Şimdi ise tashih için kâğıda dökülmüş birkaç nüsha yetiyor gibi. Daktilo veya klavyede yazarken başroldeki işaret parmağının yerini, telefon ve “coyistik” sebebiyle başparmağın aldığı zamanlardayız.[1] Başparmak, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliklerden biri olarak, konuşma (koklaşma değil) ile birlikte beyinden sonra sayılacak kadar önemli. Aslî vazifesi, mesaj yazmak veya oyun oynamak olmasa gerek! Neden isimlendirmeye küçük parmaktan başlanmamış? Kolay: Kabiliyeti en fazla olan “baş” olmuş, diğerleri onun karşısında esas duruşta! Hepsi bir yöne bakar, başefendi başka yere. Ötekileri tamamlayan, erk sahibi iktidar, vazgeçilemeyen bir muhaliftir o.

Sorarım size; altıncı parmak geldiğinde kimin yanına sığınır genelde? Diğerlerinden çekinir bir hâlde, tabiî ki onun himayesine girer, bu beklenmeyen fazlalık. Bazı sinirler için de ayak başparmağı geçiş noktasıdır, diye duymuştum. Sadece asabî veçheden değil, kuvveti ile de parmak ısırtır bize. En son çıplak ayakla öne doğru eğildiğinizde, 300’lik açıyla yüklenen tüm vücudunuzu taşıyabilen o harika varlığa gözünüz takılmadıysa, bir dahaki sefer dikkat edin bari. Bir de tahakküm mü denir, yoksa genişleyen bir rahatlık mı, tam adını koyamadım: Gördüğüm bazı ayakların başparmağı içeri doğru hayli kırılmıştır. Bu tür ayakların genelde köylülerde, onların da odunculukla uğraşanlarında olduğunu hissediyorum. Diğerlerine doğru “bir kısrak başı gibi” uzanıp kafa tutuyor. Adına güveniyor belli ki.

El konusunda da Tanpınar’ın bir marangoza söylettikleri hayli mânidar: “İnsan, elidir kardeşim, anladın mı? Bizi biz yapan elimizdir. Elin, düşünceni terbiye etsin! Bütün varlığınla kendini eline ve elindeki işe ver. Göz, el ve kafa hep beraber çalışmalıdır. El çalışmalı, öbürleri âdeta fark etmeden onunla beraber yürümeli. Yani elinin emrine girmelisin.” Şu mükemmel tespitler de aynı minvalde: “Kendi eliyle çalışmak ruhu tasfiye eder, insanı sağaltır. Dikkatini elindeki işe verirsen temiz kalırsın.” Başka bir yerde ise “İnsan eli üç işe; okşamaya, at dizgini tutmaya ve kızdığını dövmeye yarar.” diyerek klasik “at, avrat, pusat üçlemesi”nin baş âmili olarak eli işaret eder. Elimizin imkânlar karşısında bizim vakarımızı nasıl koruduğunu hayvanâtın iki tutam ot için yerlere kadar eğildiğine bakarak anlayabiliriz.

“Hünerler el değiştirmezlerse devam etmezler.” diyerek ustanın çırağa el vermesinin, onun elinden tutmasının şekil ve mânâ itibâriyle önemini belirtir. Dil, tecrübe ve genel mânâda kültürlerde olduğu kadar, meslek erbabı için de “el emeği”ne dair müktesebâtın tevarüsü olmazsa olmazdır. (Her asalet tevarüs edilmediği gibi, her mesleğin de tevarüs edilmeyeceği aklımızda bulunsun.) Ustalar sadece el emeğini değil, çoğu meslekte bir uzuv gibi vücuda eklenen âlet edevatı da nesilden nesle aktarırlar. (Ustadan saymadığımız bazı berberlerin Güneş gazetesi aboneliğini çıraklarına miras bırakmasının konumuzla alakası yoktur.) Meslekler tevarüs etse de her çırak, “Acaba ustam şimdi yaşasaydı bunca makineyle neler yapmazdı ki?” diye düşünmeden edemez. Zaten usta da “İnsan hayatta, yapmak istediklerinin birçoğunun evlâdı tarafından yapılmasını isterdi; bu, tabiî bir şeydi.” menşeli bir nida ile meslekten el çekmediğini haykırmak ister: “İnsanlar birbirinin tecrübesinden faydalanacak olsalardı, yeryüzünde insan hayatı çoktan biterdi.” sözüne esaslı bir “hadi oradan” çekerdi.

Her uzvumuzun aslî birçok vazifesi var elbette. Görüntü ve şahsiyeti tamamlamak da bunlardan sayılabilir. Bu konuda mesela saç; bir uzuv sayılmasa bile, belki diğerleri kadar mühim bir yerdedir. Tanpınar’ın burun için söylediklerini saça teşmil ederek derdimize ortak edebiliriz: “Bütün bunlar başınıza niçin geldi, biliyorsunuz değil mi? Çünkü burnunuza lâyık olduğu hürmeti ve itibarı göstermediniz. Onu beğenmediniz, gerektiği gibi benimsemediniz! Bir insan her şeyden evvel burnuyla anlaşmalıdır. Öbür işler çok sonraya kalır. Burun dışarı hayatın anahtarıdır. Dargın bir burun şahsiyeti dağıtır, yok eder. Hâlbuki siz burnunuzu kaba, çirkin, kibirli, kıskanç, dedikoducu ve fazla rahatsız edici buldunuz! Kaç defa yolda yürürken onu düşürmeye, hatta yanlışlıkla bir yerde unutmaya çalıştınız./ Aktörlük sanatı burunla başlar, büyük komedyenlere bakın, daima burun hassasiyeti görürsünüz.” Hiç insan, burnunu işlerinden uzak tutabilir mi? Yemek için kepçe ne ise, iş için de burun odur. Veyl o fânilere ki saç ve burunlarını sadece süs addederek Gogol’un kulağını çınlatırlar! (Google değil kıymetlimiz, Gogol!)

Yevgeni Zamyatin Biz romanında “Sessizce dudaklarına baktım. Tüm kadınlar dudaktır, sadece dudak. Kiminki pembe, insanı tüm dünyadan ayıran şefkatli bir çember gibi esnek ve yuvarlaktı. Ama bu dudaklar: Bir saniye önce yoktular ve işte şimdi bıçakla kesilmişçesine hâlâ tatlı bir kan damlatıyor.” diyerek vücutta sadece küçük bir bölümün bile hayatta ne kadar mühim olduğunu belirtiyor.

Tanpınar,  tüm kitaplarında tipolojiye dair birçok çözümleme yapıyor. Doğuştan gelenler veya sonradan vücuda eklenen izlerin mânâsı ve muhataba etkisine dair önemli cümleler kuruyor: “Tebessüm şahsiyetin yarısıdır./ Omzunda yakıcı bir şey gibi duyduğu uzun bakışlar./ Sağ şakağından çenesine kadar henüz iyi olmuş bir bıçak yarası vardı. Bu yara yüze garip bir sertlik veriyordu./ O, insan sesinde yaşardı. Bir insanla tanışınca bütün dikkatini toplar, sesini dinler, bu sesin inhinalarına göre hükmünü verir, ya sever, ya sadece lakayt kalır.” Yakup Kadri’nin de, 45 yılını verdiği politikada, bu hususiyetlerden bir romancı dikkatiyle ne kadar çok mânâ çıkardığını, olayları deşifre etmesinde kendisine çokça yardımcı olduğunu; “sezmek, hâlinden anlamak, yüzünden okumak, tavrını yormak” gibi kelime ve deyimleri bolca kullandığı Politikada 45 Yıl adlı hatırât kitabından tespit etmiş olalım.

Uzuvlarımız, Tanpınar ve Yakup Kadri gibi “küçük dikkatlerin insanları” için yakayı ele almak adına hayli ipucu barındırır. Tersten giderek meramımızı anlatmaya çalışacak olursak, bu bahsi geçen küçük dikkatlerin insanlarını, modern zamanlarda, ancak fazla basit okura hitap eden fasit kitap yazarı, hafiye kılığında mütecessis, müzevir kişisel gelişim ve o(y)lumlama uzmanlarıyla karıştırmamak lâzım. Kıyafete göre karşılayıp, yazık ki yine kıyafete göre uğurlama/kovma hastalığına tutulanlar… Ki onların; hırpanî kıyafetleri sebebiyle, milletin efendisi olduğunu söyledikleri insanları bazı caddelere sokmayanlardan bir farkı yoktur. Ki onlar (nam-ı diğer röntgenciler); cep mesajına eğilen çocuğunkinden şahsiyetli olmayan bir merakla izler, yalan söylemeyi beceremeyen masum ilkokul çocuklarını yakalaması gibi bir öğretmenin, taşların bile dayanamadığı nazarlarla avlarlar sizi.

“Gizlenmiş hisler ve hareket temayülleri uzuvlara akseder.” Bu da eski tabirle hissikablelvuku (önsezi) marifetiyle, muhatabı önceden ve daha rahat anlamamıza, gelen kişiyi ayak sesinden tanıyacak kadar ünsiyet kesbetmemize yardımcı olur. Vücut dilini çözmek için kendini yırtan paçavralar; hususî münasebetlere önem vermeyen, ünsiyeti ıskalayan karavanacılardır! Zarf-mazruf uyumunun gerekliliğinden geçerek sadece zarfa bakıp “mazruftan bana ne a” diyenler kavanozu yalasın dursun; bal bizim olsun!

“Biz evvelâ kelimeleri öğreniriz; sonra yaşadıkça teker teker mânâlarını.” Uzuvlarımız da böyle değil midir? Doğmadan evvel verilir, vakti geldikçe hepsi maharetlerini sergilemeye, hayatı insan ve dahi tüm canlılar için kolaylaştırmaya başlarlar. Kolumuz, bacağımız elbette bir dekor veya dolgu malzemesi değil, bizi tamamlayan unsurlardır. Uzuvlar gibi kelimeler de hayatı ya kolaylaştırır ya da zindan eder. (“İlim yalnız zekâyı değil, aptallığı da artırır.” demiş Cenab Şahabeddin.) Öğrendiğimiz kelimeler belki önce zihnimizde yer edinir. Ama düşüncelerimizi zihnimiz yanında çok defa omuzlarımızda da taşırız. Kıpırdatmamız, bu düşüncenin ağırlığı nispetinde güç olur. İnsanın ne düşündüğünü, yüzüyle beraber omuzları da anlatır. Fikrin vücuda etkisi önce göz, sonra omuzlarda görülür. Fikir, vücuda sirayet eder ve kişinin çehresi nasılsa çevresi de öyle olur. Anne-babasından çok zamanına benzeyen insan, zamanı da benzetir kendine. Tümdengelimle çevreden çehreye uğrayarak kalbe sirayet eden ünsiyet için hissikablelvuku da pek mühimdir. Vücudumuza türlü taklalar attırarak ket vuran modernitenin/popüler kültürün hevesli mutilerle oynadığı, onları oynattığı bir gerçektir.

Her sistemde suçun müsebbibi ve bunun sonucunda cezanın muhatabı hep vücudun görünür kısımlarıdır. Çocukken elim bir kaza ile elimin zedelenmesi ve kolumun kırılması sonucu yatağa bağlı kaldığım iki haftanın bıkkınlığıyla, “keşke iç organlarımda çok da zararlı olmayan bir hastalıkla beraber, en azından serbest dolaşma imkânım olsaydı” diye içimden geçirmiştim. Çocuk aklı işte… Belki de paragrafın ilk cümlesini yazdıran saik, o dönem yaşadığımı zannettiğim ıstıraptı. Ya da uzuvlara böyle ağır hesap kesmek; şuurun altını üstüne getiren, şuuraltı denen o sebepsiz ağlamalar müsebbibi, kendini bilmez toprak solucanının bana oynadığı bir oyun mudur acaba?

Aynı zamanda “el” demek olan gurbetin konumuzla alakası nedir, ben de bilmiyorum. “İnsan mukavemetinin derecesi esarette anlaşılır.” sözü hatırına bu alakayı kurmuş olalım. İnsanın, memleketinde gevşekken gurbette diri olmasıyla ilgileniyoruz en azından. Belki firak acısıyla baş başa kor, buna rağmen ataletten kurtarır gurbet. “El” ile el birleştiği zaman, “iki elin sesi” değişik bir veçheyle tecessüm eder. “Yoksulluğa alıştım, ihtiyarlığa alışamadım.” cümlesiyse; uzuvların yorulması ve hassasiyetlerin körelmesiyle gelen ihtiyarlığın, bazen nasıl bir bulantı ve bunaltıya dönüştüğünü anlatır.

Son söz: Karşısındakini delik deşik eden bir sezişle söylenmiş sözler: “Vücutlarımız, birbirimize en kolay vereceğimiz şeydir; asıl mesele hayatımızı verebilmektir. Baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip, oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.”

[1] Tarık Buğra’nın işaret parmakları kütleşmişti daktiloda. Şimdi de başparmaklar kütleşmese bile radyolojik bakımdan hasar görüyor.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak

Yayınlanma:

-

Dilaver Demirağ’ın Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur? başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.

Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.

Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:

“Teknoloji nötr müdür?”

Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.

Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.

Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.

Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.

Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.

Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.

Benim söylediğim bundan farklı.

Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.

Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.

1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir

Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.

Tarih bize şunu gösterdi:

Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.

Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.

Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.

Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.

Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.

Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.

Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.

Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!

Burada kendisine katılıyorum.

Meseleyi biraz daha ileri götürelim:

Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!

Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.

Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.

Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.

Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!

2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor

Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.

Peki bundan hangi sonuç çıkar?

Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.

Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.

Tam tersine;

Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.

Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.

Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.

Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?

Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?

Bulut altyapılarını kim işletiyor?

Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?

Finansal akışları kim izliyor?

Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?

Sosyal davranışları kim analiz ediyor?

Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?

Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.

Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!

Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.

“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.

Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!

3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil

Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:

Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.

Hayır!

Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.

Benim kastettiğim bu değil.

Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.

Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!

Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!

Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!

İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!

İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!

Asıl soru;

Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?

İnsanı özgürleştiriyor mu?

Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?

İnsanın mahremiyetini koruyor mu?

Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?

İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?

Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?

İnsana hizmet mi ediyor?

Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?

Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.

4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?

Demirağ çok önemli bir soru soruyor:

“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”

Elbette var!

Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.

Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.

Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.

Birincisi, bedenleri yok edebilir.

İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.

Biri patlar.

Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.

Biri, şehrinizi yok edebilir.

Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.

Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.

Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!

Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.

Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.

Veri, doğru ellerde güçtür.

Daha doğrusu:

Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!

İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.

Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!

5. “Güç kıskançlığı” mı?

Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.

Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.

Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…

Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…

Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…

Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.

Ben de buna itiraz ederim.

Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!

Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!

Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!

Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!

Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:

“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?

Bence değildir.

İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!

Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!

Sorun, teknoloji değildir.

Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!

Sorun, devlet değildir.

Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!

Sorun, bilgi değildir.

Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!

6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor

Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.

Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.

Bu, çok yerinde bir itirazdır.

Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.

İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.

Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.

Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.

Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.

Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!

Devletin mutlaklaştırılmasından…

Paranın mutlaklaştırılmasından…

Milletin mutlaklaştırılmasından…

Mezhebin mutlaklaştırılmasından…

Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…

Liderin mutlaklaştırılmasından…

İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…

Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…

Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.

Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.

Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.

Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!

7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor

Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.

Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:

Peki, İslam dünyası ne yapacak?

Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.

Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.

Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.

İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.

Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.

Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?

“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?

Bence değil!

Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.

Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.

İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.

Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.

Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!

8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil

Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:

“Batı bizi geçti.”

“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”

“Batı güçlü.”

“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”

Ve sonunda:

“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”

Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.

Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.

Benim itirazım tam da buradadır.

Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.

Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.

Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.

Ama ayrıldığımız yer şurası:

Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.

Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz

Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.

“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.

Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.

Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:

İslamî teknoloji ahlâkı.

Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Kişisel bilgi nedir?

Mahremiyet nedir?

Adalet nedir?

Mülkiyet nedir?

Özgür irade nedir?

Sorumluluk kime aittir?

Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?

Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?

İnsanları puanlama hakkınız var mı?

Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?

Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?

İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?

İşte benim görmek istediğim tartışma budur!

Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.

Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.

10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir

Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.

“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.

Biri bize:

“Biz neyiz?”

diye soruyor;

diğeri,

“Bizi kim yönetecek?”

Diye!

Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.

İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.

İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!

Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.

Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.

Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.

Tam tersine;

Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!

Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.

11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?

İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.

Demirağ haklı olarak soruyor:

“Son söz ne olacak?”

Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.

Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.

Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.

Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.

Son sözümüz şu olacak:

İnsanı yeniden özne yapmak!

Fakat bunu söylemek yetmez.

İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.

İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.

İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.

Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.

Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.

Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!

İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.

12. İktidar neyimiz olur?

Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:

İktidar neyimiz olur?

Benim cevabım şudur:

İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.

Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!

Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…

Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…

Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…

Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…

Ve en önemlisi:

Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!

Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.

13. Son olarak

Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.

O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.

Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.

O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.

Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.

O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.

Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.

Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!

Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!

İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:

İnsanın araç hâline getirilmesi…

İnsanın veriye indirgenmesi…

İktidarın kutsallaştırılması…

Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…

Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…

İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:

“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”

Benim cevabım bu konuda nettir:

Hayır!

Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.

Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.

Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.

Palantir yalnızca bir şirket değildir.

O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:

İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?

Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.

Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!

İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:

Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!

Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:

İnsan, kuldur!

Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x