Connect with us

Yazılar

Seni Seçtim Makine! – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Sonsuzluk ve Bir Gün-Eternity and a Day (Theodoros Angelopulos, 1998) filminde belediye otobüsünün arka makam koltuğunda oturan biletçi muavin, küçük bir mikrofon marifetiyle yapıyor anonsları. Ne var bunda? Hiç. İşi ilginç kılan, küçücük bir otobüste bunu yapıyor olması.

Bizde ise “inecek var mı, ilerleyelim beyler, ücret ödemeyen, para üstü almayan var mı” gibi anonslar malûm olduğu üzere bağırarak, çıplak sesle yapılır.

Batılı makineyi konuşturur, biz kendimiz konuşmayı severiz. Müşteriyle yüz-göz veya direkt muhatap olmama, samimiyet kurup muhtemel iltiması engelleme çabası; ya da ne bileyim, bunlardan başka, Batılı düşünme biçimi adına daha anlaşılır bir mazeretle açıklanabilir. Neticede kendi bilecekleri iş. İşleri makineye havale etmeleri muhabbetin ölmesindendir. Otobüste, metroda çok kitap okunmasını bu muhabbet yokluğuyla açıklayanlar var. Batılı bunu istemeye istemeye kabulleniyor zaten. Bir de ne okunuyor ki yolculuk sırasında? İsmet Özel’in otobüste rastlaştığı ve “Kitaplarınızı anlayamıyoruz.” diyen gence verdiği cevabı hatırlayalım: “Biz bu kitapları otobüste yazmıyoruz ki.”

Muavin anonsu mikrofonla yapar, bir kere yapar, işine bakar. Ha, bir de özel koltuğu, paraları koyduğu gözler vs. vardır. Bizde muavin para alır, üstünü verir, durak anonslarını yapar birkaç kere. Bazen yorar insan bu cıvıklık derekesi. Hem kırk şekle girer para toplamak gayesiyle araba içerisinde ilerlemek için, hem her çeşit bozuk parayı ayrı bir cebe koyar. Batılı, muavinin kapısından alır, diğerinden indirir, babası gelse tanımaz. Babası da zorlamaz zaten. Batıda işi standartlaştırma gayreti vardır, bizde gelişine şut.

Gol-Goal (Danny Cannon, 2005) filminde teknik direktör, paslaşmadan kendisi ilerleme hevesindeki futbolcuyu, hızlıca attığı topun peşinden koşturmak suretiyle yarıştırıyor ve pas atarak oynarsa daha hızlı ve güzel olabileceğini telkin ediyor. “Kendin koşma topu/makineyi koştur.” tembihi var.

Bizdeki futbolun en çok eleştiri alan noktası neresi peki? Futbolcuların toptan çok kendi kendileriyle uğraşmaları, değil mi? Yani bizde muhabbet, seküler mânâda büyük futbol endüstrisinin en büyük organizasyonlarında dahi sürüyor. Ülkemize gelen yabancılar da, ne gariptir, buna ayak uyduruyor. Ya da uydurabilecek olan geliyor, nasıl ki bizden, oralara ayak uydurabilecek olanların gittiği gibi.

Makineciler ve kara düzenciler… İki tarafta da değiştirmek isteyen çıkarsa düzeni, bu mümkün değil. Burada veya orada durmak istemeyenler çıktıkça mübadele olur, fert yer değiştirir, toplum alışkanlıkları bâki kalır.

Ergen Ruhlar İlmihali’nde Mim Kara, “Dünya ile kurduğun ilişkide araç-gereç yüklenme, bedeninle yetin.” diyor. Anlatmak istediğimiz basit olarak böyle bir şekilde ifade edilebilirdi. Ama kitabın devamında yine şu telkin geliyor, ona da uyuyoruz: “Basit olanı basit bir biçimde anladığımızda onu anlamış sayılmayız, zira anlayışımız basitleşmiştir.” Burada kesmek isterdim ama devam.

En küçük bir iş için bile makine icat ve ihdas eder Batılı. Elma soyma, patates doğrama makinesi meselâ, bir çekiçle araba tamir etmek varken. Onlarca, onlarca âlet kullanmadan olmayacaktır. Kafası o şekilde çalışır, bizimki böyle; bu saatten sonra değişmez. Biz tabiata râm oluruz, onlar tabiatın rağmına, onun düzenini bozacak şekilde davranırlar. “Soluk almak düz bir gerçektir ve gerisi sanattır.” diye ekler Mim Kara.

Makineleşmek veya diğer adıyla kolaycılık birkaç şekilde af görebilir: Dünyayı çirkinleştirmeyecek ve anlamlı bir amaca hizmet edecek.

Matbaanın geç gelmesine yönelik eleştiriler, sebepleri soruşturulmamakla birlikte hep bu tavra gelir, böyle kastî bir tavır varsa tabiî. Kasıt yok, tabiat icabı öyle… Muavininin kendine bir koltuk ve para koyma yeri ayarlamaması ile (kabaca) matbaanın geç gelmesi arasında pozitif korelasyon mevcuttur kanımca.

Bir görüşün sonu Mandıra Filozofu, öbürü de 32 saat bilgisayar oyunu oynamaktan ölen genç. Aradakilerden bazıları kolaylık için makineleşmek ister, bazısı stresten kurtulmak için tabiata, en başa rücû etmek. Memnun olan ya da zarar görmeyen yok gibi.

Göçebelerde/savaşçılarda kelimeler kısadır genelde. (Sezai Karakoç’ un anne-çocuk imgeleri gibi, Batılıya ver duyguyu açıp açıp roman yazsın, Doğuluya ver kapatıp kapatıp şiir söylesin.) Hâliyle âlet-edevat da az olur. Doğulular işbu sebeple de bedeninden gayri makineye pek tamah etmez. Ama onlar mezara cenaze indirmek için bile asansör sistemi kurmuşlar. Bizde hâlâ ilk el usuller câri. Gölcük’te bir camide cenaze namazına gitmiştik. Ortada ne cenaze vardı, ne de bu sebeple telaş eden canlılar. Öğle namazı, dua bitti derken ağır mekanik bir calaskal sesi duyuldu. Ölüyü bile rahatsız edecek bir gıcırtıyla makaraya sarılan çelik halatın araya giren her şeyi ezecek kuvvetini hissedebiliyorsunuz. İmam, ön taraftaki pencerenin önüne geldi. Camı açtı ve bir süre bekledi. Beş-on saniye sonra yeşil örtülere sarılı tabut asansörle önünde belirdi. Avluda yer olmayınca böyle bir sistem geliştirmişler. Yabancı olanları hayrete düşüren ibretlik bir vakıaydı bu. Ama çoğu kimse bunu ya bir Almancının ya da olmadı, Karadenizli birinin yaptığı hususunda hemfikirdi!

Tüm bunları yazarken ara sıra göz attığım “dergi açık dursun da rahat okuyayım” diye sayfanın üzerine, kâğıdın kalbini değil de mukavemetini kıracak bir ağırlık koydum. Yani işin bir kısmını, düşünmenin o ağır yükünü sırtlanmada yardımcı makineye emanet edip oradan artan kuvvetle daha başka işler ürettim. Kendimle mi çeliştim şimdi?

Meselenin bundan daha fazla yönleri var elbet. Batılı/Doğulu derken herhangi bir yön kastedilmediği aşikâr, kişilerin fert fert, bazen topluluk olarak davranışları isimlendirilmiş genel kabule göre, o kadar. Ne bir aşağılık duygusu, ne de “eksik olsun bizim olsun” tarafgirliği… Belki biraz tembelliği meşrulaştırma gayreti ve fakat hezimeti. Ama ne yazıyı uzatmaya niyetim var, ne de gayretim. Bu böyledir.

Teknoloji bize batıdan geliyor günümüzde. Önce onlar bulsun, yapsın, kullansın; sonra biz de alırız. Hem şu anda onlarca gömlek öndeler teknik mânâda, hem de psikolojik olarak bu travmayı aşmamız uzun süreceğe benziyor. Öyle bir niyetimiz varsa tabii. Eşik hayli yükselmiş, kabul. Ama başımızı bir çıkarabilsek gerisi gelecek. Bir topluluğun tekniği ve ahlâkı bir bütündür, parçalanamaz, ayrı düşünülemez. Meşhur birinin sözü var ya zaten; o da zekâ, çeviklik ve ahlâkı birbirine bağımlı görüyor. Ama ne tekniğini almışız ne ahlâkını… Aynı minvaldeki şu sözümün de arkasındayım hâlâ: “Doğunun dövüşünü aldık, felsefesini alamadık.”

Son söz- 1:Cenin rahimdeyken annesine mutlak ihtiyaç duyar. Tek orası vardır. Bebek doğduğunda zaruret icabı annesinden başka göğüsler de emre amade kılınabilir. İlkokul çocuğu beslenme çantasını eline almıştır, ama tek o vardır. Cebine konan üç beş kuruşla bir nebze çeşitlendirir menüyü. Liseli delikanlı para taşır yanında, kantinden yer içer. Bol çeşit, serbest piyasa… İş hayatında lak diye önüne gelir paket servis. Emekli olursun, evde yemek vaktini kollarsın. İhtiyarlığa doğru bebeklikteki muhtaç durum tekrar eder. Akıl, ruh ve beden geliştikçe bağımlılık azalır. Bunların üçü de gidince elden -meselâ mezarda- bu sefer insan kendisi yemek olur başkalarına. En temel ihtiyacın seyri kabaca böyledir. Neticede her şey aslına rücû eder. Fert için böyle olan düzen, toplum için de her iş ve oluşta da böyledir. Dikkat, bağlılık asıl olanda had safhadadır. İnsan geliştikçe, bağımsızlaştıkça görüldüğü gibi temel/zarurî gördüğü bazı işleri uzmanlara/makinelere (beslenme çantası, kantin, paket servis) havale ediyor. Ve fakat bunda hayatın yapaylaşmadığını söyleyemeyiz.

Son söz- 2: Bir mesele hakkında dertli olup olmadığını anlamak için: “Akşam evin yolunu bulabiliyorsan, demek ki sen dertli değilsin.” denir. Ben de bu mesele hakkında düşünürken evin bir kat üstüne çıktım bu akşam. Buna istinaden, mevzuun en azından benim için önemli olduğunu hissediyorum.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Önce Örneklik

Yayınlanma:

-

Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın. Ve Allah’ın size verdiği nimetleri hatırlayın: Siz birbirinize düşman iken kalplerinizi nasıl uzlaştırdı da O’nun lütfu ile kardeş oldunuz; ve ateşli bir uçurumun kenarında [iken] sizi ondan [nasıl] korudu. Bu şekilde Allah mesajlarını size açıklar ki hidayet bulasınız. [Âl-i İmran, 103]

Müslüman iseniz hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden kopmayın, kardeşlik ve dayanışma içinde olun. Müslüman değilseniz bunu bir davet olarak kabul edin. Daveti kabul edip etmemekte elbette herkes özgürdür. Başka topluluklar, kişiler, düşünce ve ideolojiler olarak var olursunuz. O zaman birlikte yaşamak için aranızda bir hukuk geliştirin; kimseye dünyayı zindan etmeden, nefislerinizden önce başkalarını önceleyen bir diğerkâmlıkla yaşayın. Dünya bir ‘dâru’s-selâm’a dönsün. Esenlik ve barış yurdu olsun. Adalet temel düstur, dayanışma öncelikli pratik olsun.

Ateşli bir uçurumun, çukurun hemen kenarında durmaktasınız. Çukuru kazan, kazılı çukurda ateş yakan, çukurda yanan ateşe yakıt taşıyıp onu harlayan egemenlere, müfsit düzenlere karşı tevhidin çağrısı hakiki ve toptan bir kurtuluş çağrısıdır.

Sadece ulus-devlet kutsalının sınırları dâhilinde değildir bu ateş çukurları! Bütün bir yeryüzünü sarıp sarmalamıştır. Orada burada, pıtrak gibi bitivermiştir sayısızca! İnsanlığın nefesini kesmiştir adeta! Şeytan, kırbacıyla devriye atmaktadır; şeytanın mümessili tağutlar göz açtırmamaktadır insanlığa! Bunca çaresizliğin ortasında kulak verilecek ses Kitabımızdan yankılanıp durmaktadır bütün insanlığa: Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı tutunun ve birbirinizden kopmayın!

Mutlak manadaki bir kardeşliğin yolu Allah’ın ipine sarılmaktan geçer. Birtakım menfaatlerden ya da tarihsel ortaklıklardan veya stratejik aşamaların dayatmalarından değil! Çok boyutlu ifsad umutsuzluk, karamsarlık, cinnet ve ölüm olarak yağmaktadır üzerimize! Faşizm, biriktirdiği kötülükleri silah olarak doğrultup bize, gencecik fidanlarla harlamaktadır fitne ateşini! Şoven pedagoji zehirlemektedir halklarımızı! İlahi uyarılara çoktan kulaklar tıkanmış ya da o ilahî merkez yağmalanmıştır aynı şovenizm tarafından! Hakla batıl karışmıştır, göz gözü görmeyen bir bulanıklık Marmara’nın yüzey ve zeminini saran müsilaj gibi ufku kaplamıştır.

Cahiliye toplumunun yapıp ettiklerinden başka, hangi netice zuhûr edebilirdi ki!

Karanlıkta yol almaktan bıkıp usanmadınız mı? İnsanlığı soysuzlaştırarak özünü sıyırıp atan ırkçılıktan, nefretten, şeytanın adımlarını izlemekten; evet, bütün bunlardan utanç ve usanç içre kalmadınız mı? Tel tel dökülen bütün yanlarıyla, videolardan akan ifşaatlarla, katliam ve cinayetlerle, tümüyle boş gösteren hukuku, kesilen ağacı, yok edilen ormanı, delik deşik edilen dağ ve ovalarıyla, haysiyetine hücum edilen insanıyla, evet, tel tel dökülen bir memleket midir tahayyülünüz, insan ve tabiat tasavvurunuz?

Cahiliye ilkelerini terk ederek ifsadı aşmaya niyetli ilk adımlar atılır. Tevhidin çağrısına teslimiyetle tağutlar reddedilir, şeytanın adımları takip edilmez artık; insan, başka diğer varlıklarla ve yine başka insanlarla tamamlanabildiğini keşfeder. Nefretin, yüreğini kötürümleştirdiğini görür. Kendini esir eden şeytani düzenleri fark eder, onlardan özgürleşir, ruhunu sağaltır.

Hakikatin davetçilerine düşen nedir; bunca çürümenin, nefessizliğin ortasında? Hakikate kulak veren az ya da çok olabilir ancak hakikat davetçisinin temel yükümlülüğü önce örneklik oluşturabilmektir. Zulmün, çirkefin, kötünün karşısına bütün varlık ve kimliğiyle ayrımsız dikilebilmesidir. Egemenin nefessiz bırakmak istediği, üzerine çullandığı her kim varsa, insan ya da ağaç/ dostun ya da düşmanın, fark etmez, onun yanında durabilmektir: o anda! Bu tavırdan mahrum bir davetçiden uzak durmalıdır, biliriz ki öyle bir davetçilik de boş gösterendir, başka bir şey değil!

O hâlde Âl-i İmran 103. ayetin rehberliği üzerine çokça düşünmelidir. ‘Ashab-ı Uhdud’ kıssası üzerine kafa yormalıdır! Sonra örneklik, mücadele bayrağını yükseltmelidir.

Unutma, kötülük köksüzdür; tez devrilir!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Akka Hapishanesi’nde Üç İdam

Yayınlanma:

-

Filistin’deki işgalin ve varoluş mücadelesinin bir yüzyıla varan uzun tarihinde pek çok dönüm noktası ve pek çok sembolik anma günü bulunuyor. Nekbe, Toprak Günü, birinci ve ikinci intifadaların başlangıç tarihleri, bunların başında geliyor. 17 Haziran ise, daha az bilinen bir gün olmakla birlikte Filistinlilerin kolektif hafızasında önemli bir yere sahip. Söz konusu tarihin özgünlüğü ise, İsrail’in kuruluşundan tam 18 yıl önce, Filistin’deki Britanya manda yönetiminin ilk kez üç Filistinliyi idam etmesinden geliyor. Bu kısa yazıda, 17 Haziran 1930 tarihinde Akka Hapishanesi’nde idam edilen Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi’nin hikayesini anlatmaya çalışacağız.

Balfour Deklarasyonu ve Filistin’de Britanya yönetimi  

2 Kasım 1917 tarihinde dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour, Siyonist hareketin liderlerine ilettiği kısa, ancak tarihin akışını değiştirecek bir mesajla, hükümetlerinin Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurulmasını kolaylaştırmak için her türlü çabayı göstereceğini bildirmişti. Günümüzün “Ortadoğu” bölgesinin siyasal konfigürasyonunun oluşmasında kurucu bir rol oynayan Balfour Deklarasyonu, tıpkı aynı rolü oynayan bir başka kırılma noktası olan gizli Sykes-Picot Antlaşması gibi, Birinci Dünya Savaşı halen devam etmekteyken ortaya çıkmıştı. Bir başka deyişle Britanya, (müttefiki Fransa gibi) savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, bir yandan askeri muharebeler devam ederken diğer yandan savaş sonrasına dair kolonyalist tasarımları planlamaya başlamıştı bile. Nitekim Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra Aralık 1917’de Mısır’da konuşlu İngiliz birliklerinin nihai hücumuyla Osmanlı birlikleri geri çekildi ve Filistin bölgesi Britanya kontrolüne geçti. 1920 yılında toplanan San Remo Konferansı ise Filistin’i resmen Britanya mandası altına soktu.

Bilindiği gibi manda yönetimlerinin temel iddiası ve “mantığı”, bir ülkede yaşayan bir topluluğun henüz kendi kendisini yönetecek gelişkinliğe ve kurumlara sahip olmaması ve bunun geçici bir süre boyunca ülkeyi yönetecek olan mandater bir gücün himayesi altında sağlanması gerektiğidir. İngilizler de Filistin’de Arap ve Yahudilerin “eşit temsiline” dayalı kurumlar inşa etme ve adil ve dengeli bir yönetim kurma iddiasındaydı. Ancak bu noktada üç sorun vardı. Birincisi, iki topluluğun kurumlarda “eşit” temsil edilmesi öngörülüyordu, ancak yerli Müslüman ve Hıristiyan Araplar nüfusun %85’ten fazlasını oluşturuyordu. İkincisi, Britanya hükümeti Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yuva kurma sözünü ve niyetini açıkça ilan etmişti ve Arapların ısrarlarına rağmen deklarasyon iptal edilmedi. Üçüncüsü, Filistin’deki manda yönetiminin başına, Siyonist hedeflere desteği ve sempatisi herkesçe bilinen Sir Herbert Samuel getirilmişti. 1920 yılı itibariyle, takip eden yıllarda ve on yıllarda Filistin’de neler olacağını tahmin etmek fazla zor değildi.

Burak İsyanı ve İngilizlerin “adaleti”

Britanya mandası altındaki Filistin’de huzursuzlukların baş göstermesi fazla uzun sürmedi. Artan yerleşimler, yerleşimcilerin/göçmenlerin yerli halkın elindeki toprakları gasp etmesi ve yoğunlaşan siyasi baskı sebebiyle en sonunda 1936 yılında büyük bir ayaklanma patlak verecekti. Ancak bu tarihten yedi yıl önce, 1929 yılında da bir başkaldırı ve akabinde bir hafta sürecek yoğun bir çatışmalar dizisi yaşandı

Sürecin merkezinde, bugün de ihtilaf ve çatışmaların odak noktasında bulunan Mescid-i Aksa, daha doğrusu Aksa’nın Burak Duvarı ya da Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı olarak adlandırılan batı duvarı vardı. 1929 yılının ağustos ayında bir grup haham, Yahudi göçmenlere, bu duvarın önünde topluca dua etme çağrısı yapmıştı. Asıl can alıcı nokta ise bunu, duvara el koyma ve Yahudilere ait ilan etme çağrısının izlemesiydi.

Filistinli Araplar bu girişimi Filistin’in bir Yahudi devletine dönüştürülmesi yönünde bir adım olarak gördü; nitekim daha ileride yapılan bir soruşturma sürecinde gerilimin Filistinlilerin topraksızlaştırılmasıyla yakından bağlantılı olduğu ortaya çıkacaktı. Kudüs’le birlikte Hayfa, Yafa ve Safed şehirlerinde de sömürgeleştirmeye karşı büyük gösteriler düzenlendi. Gerilimin yükselmesiyle kısa süre içinde ülke genelinde yerli Araplarla Yahudi göçmenler arasında çatışmalar patlak verdi ve karşılıklı saldırı, yağma ve kundaklama olayları sebebiyle her iki topluluktan da yüzden fazla kişi hayatını kaybetti.

Öte yandan Britanya manda yönetiminin “taraflara” yaklaşımı eşit olmadı. Pek çok yerde manda yönetimine bağlı güçler Yahudi gruplarla birlikte hareket etti. En az yirmi Filistinli Arap’ın ölüm sebebi İngiliz askerlerinin rastgele ateş açmasıydı. Yönetimin pozisyonu, mahkeme sürecinde de kendisini gösterdi. Manda yönetiminin kurduğu mahkemelerde yargılanan 174 Filistinli Arap’ın yarıya yakını çeşitli cezalara çarptırılırken, yüzün üzerinde Yahudi sanıktan yalnızca birkaçı hüküm giydi. Bu kişilerden ikisi için idam cezası verildi, ancak cezalar uygulanmadı. Filistinli Arapların tarafında idam cezasına çarptırılanların sayısı ise yirmi altıydı. Toplumdan gelen yoğun tepkiler arasında yirmi üç kişinin cezası hapse çevrildi. Muhammed Camcum, Atta el-Zir ve Fuad Hicazi ise 17 Haziran 1930 günü Akka Hapishanesi’nde asılarak idam edildi. Bu, Filistin topraklarında bir ilk oldu.

“Üç Adam Vardı…”

İdam edilenlerden Safed doğumlu Fuad Hicazi, Beyrut Amerikan Üniversitesi mezunuydu. 26 yaşındaydı. Eğitimini tamamladıktan sonra Filistin’e geri dönmüştü. İdam edildiği gün ailesine yazdığı mektupta, “her yıl 17 Haziran gününün Filistin ve Arap davası uğruna kanını akıtanların şiirler ve şarkılarla anılacağını” yazmıştı.

El Halil doğumlu Muhammed Camcum da aynı üniversitede eğitim görmüştü. 28 yaşındaydı.

Atta el-Zir 35 yaşındaydı. Camcum gibi o da El Halil’de dünyaya gelmişti. Çiftçi olarak çalışıyordu. Güçlü ve cesur bir insan olarak biliniyordu.

17 Haziran günü gerçekten de, bugünlere kadar bir anma günü olarak kaldı. İdam edilen üç Filistinli için, “Min Sicin Akka” [“Akka Hapishanesi’nden”] başlıklı anonim bir şiir yazıldı ve bu şiir daha ileride bestelendi. Aynı ismi taşıyan şarkı, El-Aşıkin grubuyla ün kazanmıştır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Tevarüs Eden Zillet

Yayınlanma:

-

“Lütfen söyler misin bana, buradan ne yana gidebilirim?”

“Bu, gitmek istediğin yere bağlı.” dedi kedi.

“Neresi olursa olsun, önemi yok.” dedi Alice.

“O zaman ne yana gitsen olur.” dedi kedi.[1]

Kısmen adandığı dini veya ideolojiyi terk edenler evvelki hâline ters yolları deneyebiliyor. “Düzelmeye dair umuttan söz edebilmek için beterin beterini görelim.” diyen sinik tavır zirve yapıyor. Sayısız bozulma, çürüme ve sapkınlık içerisinde daha kaç yıl, ne kadar yol gidilecek? Ortalama bir insan ömrü için yol da uzun, zaman da…

Mâide 26 mealen şöyle diyor: “Öyleyse, bu [topraklar] onlara kırk yıl boyunca yasaklanmıştır, bu süre içinde yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşsınlar; sen artık bu sapkın halk için kendini üzme!” diye cevap verdi Allah.

Allah, İsrailoğullarına vaat edilen topraklar için savaşmayı göze alırsa galip geleceğini bildiriyor. Onlarsa bulundukları yerde kalıp Musa ile Rabbin karşı tarafla savaşmasını söylüyor. Bunun üzerine çölde kırk yıl şaşkın dolaşacak şekilde cezalandırıyorlar.

İbn Haldun buna şöyle yorum getiriyor: “Orada kırk yıl kalınmış olmasından maksat kabilelerden gelen bir neslin yok olması ve yerine zilleti görmemiş, tanımamış ve ona alışmamış başka bir neslin yetişmesidir.”[2]

İbn Haldun, bir nesli kırk yıl olarak değerlendiriyor. Zillet birkaç nesille temizlenecek hâl değilken çölde nasıl hikmetler var ki zilletin tevârüs etmediği bir nesil peydâ oluyor?

İsrailoğullarında kölelik, acziyet nesilden nesile aktarılıyor. Bu durumun kanıksanmış olması ve korku asabiyeti olumsuz etkilediğinden özgürlük için savaşacak çapta birliktelik kurulamıyor. Çöl, bu halet-i ruhiyeyi bitirip beraber hareket edecek nesli ortaya çıkaran bir özne mekân olarak karşımıza çıkıyor. Çöl, şartlarıyla insanları özgürleştirdiği gibi asabiyeti güçlendiriyor.

Miras kalan zilletin içerisindeyken ıssız dağlar, yokluk çölleri bizim nesli eritip gelecek nesle izzet yurdu olamaz mı?

[1] Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında, Çeviren Tomris Uyar, Can Yayınları, sayfa 77, 19. Baskı, 2019

[2] İbn Haldun, Mukaddime I, Çeviren Süleyman Uludağ, s.393, Dergah Yayınları, Dördüncü Basım, 2004.

Devamını Okuyun

GÜNDEM