Connect with us

Yazılar

Seni Seçtim Makine! – Mustafa Zahid Ergün

Yayınlanma:

-

Sonsuzluk ve Bir Gün-Eternity and a Day (Theodoros Angelopulos, 1998) filminde belediye otobüsünün arka makam koltuğunda oturan biletçi muavin, küçük bir mikrofon marifetiyle yapıyor anonsları. Ne var bunda? Hiç. İşi ilginç kılan, küçücük bir otobüste bunu yapıyor olması.

Bizde ise “inecek var mı, ilerleyelim beyler, ücret ödemeyen, para üstü almayan var mı” gibi anonslar malûm olduğu üzere bağırarak, çıplak sesle yapılır.

Batılı makineyi konuşturur, biz kendimiz konuşmayı severiz. Müşteriyle yüz-göz veya direkt muhatap olmama, samimiyet kurup muhtemel iltiması engelleme çabası; ya da ne bileyim, bunlardan başka, Batılı düşünme biçimi adına daha anlaşılır bir mazeretle açıklanabilir. Neticede kendi bilecekleri iş. İşleri makineye havale etmeleri muhabbetin ölmesindendir. Otobüste, metroda çok kitap okunmasını bu muhabbet yokluğuyla açıklayanlar var. Batılı bunu istemeye istemeye kabulleniyor zaten. Bir de ne okunuyor ki yolculuk sırasında? İsmet Özel’in otobüste rastlaştığı ve “Kitaplarınızı anlayamıyoruz.” diyen gence verdiği cevabı hatırlayalım: “Biz bu kitapları otobüste yazmıyoruz ki.”

Muavin anonsu mikrofonla yapar, bir kere yapar, işine bakar. Ha, bir de özel koltuğu, paraları koyduğu gözler vs. vardır. Bizde muavin para alır, üstünü verir, durak anonslarını yapar birkaç kere. Bazen yorar insan bu cıvıklık derekesi. Hem kırk şekle girer para toplamak gayesiyle araba içerisinde ilerlemek için, hem her çeşit bozuk parayı ayrı bir cebe koyar. Batılı, muavinin kapısından alır, diğerinden indirir, babası gelse tanımaz. Babası da zorlamaz zaten. Batıda işi standartlaştırma gayreti vardır, bizde gelişine şut.

Gol-Goal (Danny Cannon, 2005) filminde teknik direktör, paslaşmadan kendisi ilerleme hevesindeki futbolcuyu, hızlıca attığı topun peşinden koşturmak suretiyle yarıştırıyor ve pas atarak oynarsa daha hızlı ve güzel olabileceğini telkin ediyor. “Kendin koşma topu/makineyi koştur.” tembihi var.

Bizdeki futbolun en çok eleştiri alan noktası neresi peki? Futbolcuların toptan çok kendi kendileriyle uğraşmaları, değil mi? Yani bizde muhabbet, seküler mânâda büyük futbol endüstrisinin en büyük organizasyonlarında dahi sürüyor. Ülkemize gelen yabancılar da, ne gariptir, buna ayak uyduruyor. Ya da uydurabilecek olan geliyor, nasıl ki bizden, oralara ayak uydurabilecek olanların gittiği gibi.

Makineciler ve kara düzenciler… İki tarafta da değiştirmek isteyen çıkarsa düzeni, bu mümkün değil. Burada veya orada durmak istemeyenler çıktıkça mübadele olur, fert yer değiştirir, toplum alışkanlıkları bâki kalır.

Ergen Ruhlar İlmihali’nde Mim Kara, “Dünya ile kurduğun ilişkide araç-gereç yüklenme, bedeninle yetin.” diyor. Anlatmak istediğimiz basit olarak böyle bir şekilde ifade edilebilirdi. Ama kitabın devamında yine şu telkin geliyor, ona da uyuyoruz: “Basit olanı basit bir biçimde anladığımızda onu anlamış sayılmayız, zira anlayışımız basitleşmiştir.” Burada kesmek isterdim ama devam.

En küçük bir iş için bile makine icat ve ihdas eder Batılı. Elma soyma, patates doğrama makinesi meselâ, bir çekiçle araba tamir etmek varken. Onlarca, onlarca âlet kullanmadan olmayacaktır. Kafası o şekilde çalışır, bizimki böyle; bu saatten sonra değişmez. Biz tabiata râm oluruz, onlar tabiatın rağmına, onun düzenini bozacak şekilde davranırlar. “Soluk almak düz bir gerçektir ve gerisi sanattır.” diye ekler Mim Kara.

Makineleşmek veya diğer adıyla kolaycılık birkaç şekilde af görebilir: Dünyayı çirkinleştirmeyecek ve anlamlı bir amaca hizmet edecek.

Matbaanın geç gelmesine yönelik eleştiriler, sebepleri soruşturulmamakla birlikte hep bu tavra gelir, böyle kastî bir tavır varsa tabiî. Kasıt yok, tabiat icabı öyle… Muavininin kendine bir koltuk ve para koyma yeri ayarlamaması ile (kabaca) matbaanın geç gelmesi arasında pozitif korelasyon mevcuttur kanımca.

Bir görüşün sonu Mandıra Filozofu, öbürü de 32 saat bilgisayar oyunu oynamaktan ölen genç. Aradakilerden bazıları kolaylık için makineleşmek ister, bazısı stresten kurtulmak için tabiata, en başa rücû etmek. Memnun olan ya da zarar görmeyen yok gibi.

Göçebelerde/savaşçılarda kelimeler kısadır genelde. (Sezai Karakoç’ un anne-çocuk imgeleri gibi, Batılıya ver duyguyu açıp açıp roman yazsın, Doğuluya ver kapatıp kapatıp şiir söylesin.) Hâliyle âlet-edevat da az olur. Doğulular işbu sebeple de bedeninden gayri makineye pek tamah etmez. Ama onlar mezara cenaze indirmek için bile asansör sistemi kurmuşlar. Bizde hâlâ ilk el usuller câri. Gölcük’te bir camide cenaze namazına gitmiştik. Ortada ne cenaze vardı, ne de bu sebeple telaş eden canlılar. Öğle namazı, dua bitti derken ağır mekanik bir calaskal sesi duyuldu. Ölüyü bile rahatsız edecek bir gıcırtıyla makaraya sarılan çelik halatın araya giren her şeyi ezecek kuvvetini hissedebiliyorsunuz. İmam, ön taraftaki pencerenin önüne geldi. Camı açtı ve bir süre bekledi. Beş-on saniye sonra yeşil örtülere sarılı tabut asansörle önünde belirdi. Avluda yer olmayınca böyle bir sistem geliştirmişler. Yabancı olanları hayrete düşüren ibretlik bir vakıaydı bu. Ama çoğu kimse bunu ya bir Almancının ya da olmadı, Karadenizli birinin yaptığı hususunda hemfikirdi!

Tüm bunları yazarken ara sıra göz attığım “dergi açık dursun da rahat okuyayım” diye sayfanın üzerine, kâğıdın kalbini değil de mukavemetini kıracak bir ağırlık koydum. Yani işin bir kısmını, düşünmenin o ağır yükünü sırtlanmada yardımcı makineye emanet edip oradan artan kuvvetle daha başka işler ürettim. Kendimle mi çeliştim şimdi?

Meselenin bundan daha fazla yönleri var elbet. Batılı/Doğulu derken herhangi bir yön kastedilmediği aşikâr, kişilerin fert fert, bazen topluluk olarak davranışları isimlendirilmiş genel kabule göre, o kadar. Ne bir aşağılık duygusu, ne de “eksik olsun bizim olsun” tarafgirliği… Belki biraz tembelliği meşrulaştırma gayreti ve fakat hezimeti. Ama ne yazıyı uzatmaya niyetim var, ne de gayretim. Bu böyledir.

Teknoloji bize batıdan geliyor günümüzde. Önce onlar bulsun, yapsın, kullansın; sonra biz de alırız. Hem şu anda onlarca gömlek öndeler teknik mânâda, hem de psikolojik olarak bu travmayı aşmamız uzun süreceğe benziyor. Öyle bir niyetimiz varsa tabii. Eşik hayli yükselmiş, kabul. Ama başımızı bir çıkarabilsek gerisi gelecek. Bir topluluğun tekniği ve ahlâkı bir bütündür, parçalanamaz, ayrı düşünülemez. Meşhur birinin sözü var ya zaten; o da zekâ, çeviklik ve ahlâkı birbirine bağımlı görüyor. Ama ne tekniğini almışız ne ahlâkını… Aynı minvaldeki şu sözümün de arkasındayım hâlâ: “Doğunun dövüşünü aldık, felsefesini alamadık.”

Son söz- 1:Cenin rahimdeyken annesine mutlak ihtiyaç duyar. Tek orası vardır. Bebek doğduğunda zaruret icabı annesinden başka göğüsler de emre amade kılınabilir. İlkokul çocuğu beslenme çantasını eline almıştır, ama tek o vardır. Cebine konan üç beş kuruşla bir nebze çeşitlendirir menüyü. Liseli delikanlı para taşır yanında, kantinden yer içer. Bol çeşit, serbest piyasa… İş hayatında lak diye önüne gelir paket servis. Emekli olursun, evde yemek vaktini kollarsın. İhtiyarlığa doğru bebeklikteki muhtaç durum tekrar eder. Akıl, ruh ve beden geliştikçe bağımlılık azalır. Bunların üçü de gidince elden -meselâ mezarda- bu sefer insan kendisi yemek olur başkalarına. En temel ihtiyacın seyri kabaca böyledir. Neticede her şey aslına rücû eder. Fert için böyle olan düzen, toplum için de her iş ve oluşta da böyledir. Dikkat, bağlılık asıl olanda had safhadadır. İnsan geliştikçe, bağımsızlaştıkça görüldüğü gibi temel/zarurî gördüğü bazı işleri uzmanlara/makinelere (beslenme çantası, kantin, paket servis) havale ediyor. Ve fakat bunda hayatın yapaylaşmadığını söyleyemeyiz.

Son söz- 2: Bir mesele hakkında dertli olup olmadığını anlamak için: “Akşam evin yolunu bulabiliyorsan, demek ki sen dertli değilsin.” denir. Ben de bu mesele hakkında düşünürken evin bir kat üstüne çıktım bu akşam. Buna istinaden, mevzuun en azından benim için önemli olduğunu hissediyorum.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

Türkiye ile Mısır: Normalleşmenin Seyri – İslam Özkan

Yayınlanma:

-

AKP’nin ekonomi gündemi diğer alanlardaki fiyaskoları ciddi ölçüde arka plana itti. Örneğin Müslüman Kardeşler’e -ki AKP’nin siyasi müttefikidir- sahip çıkmaması hakkıyla değerlendirilmedi.

Son dönemde yapılanlar, iktidarın Sisi darbesi ve hemen sonraki süreçlerde Müslüman Kardeşler’in davasını sahipleniyor görünmesinin en önemli nedeninin, Mısır’da İhvan karşıtı gösterilerle neredeyse eş zamanlı yaşanan Gezi olaylarının iktidara yönelik tehdidi olduğu algısını güçlendiriyor.

İktidarın Rabia meselesini bu kadar sahiplenmesi, aslında bütünüyle koltuk mücadelesinden ve kendisini iktidarda tutma gayretinden ibaret kavgasını, sanki İslami-ideolojik bir kavgaymış gibi kamuoyuna sunma gayreti olarak açıklanabilir. Bu şekilde Müslüman dünyanın desteğini arkasına alarak hem dışarıda, hem içeride konsolidasyon amaçlanmıştı. Şayet sahiplenme fikri duruş ve dini inançlardan kaynaklanan ideolojik bir tutum olsaydı, aynı tavrın bugün de sürmesi gerekirdi. Ancak iktidarda yıllandıkça tıpkı bir Leviathan gibi taraftarlarını dahî yutan, kendisine daha çok kurban isteyen doymak bilmez güç arayışı inanç, itikat, fikri hedef gibi herhangi bir yüce değerle ilgisinin kalmadığını gösterir niteliktedir.

Önce Müslüman Kardeşler’e yakın kanallardaki siyasi programlar kaldırıldı. Ardından Nisan ayında doğrudan İhvan’ın kanalı olan “Mükemmilin”i kapattılar. Şimdi de birçok İhvan üyesi, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. En son gazeteci Husam el Ğamri, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alındı. Muhtemelen talimat en üstten gelmiş ve “Sisi yönetimi ne istiyorsa yapılsın, İhvan yetkililerinden Türkiye’de siyasi faaliyet yapmayacaklarına dair belge imzalatılsın!” denmiş. Arap basınına göre bütün İhvan yetkilileri taahhüt içeren belgeyi imzalamışlar.

Türkiye’nin Mısır’la ilişkileri normalleştirme konusundaki bu ısrarının arkasında Libya’da giderek etkisizleşen Ankara’nın, Mısır’la barışarak yeniden orada etkin hale gelme arayışlarının yattığı belirtiliyor. Bu arada Husam Ğamri’nin tutuklanma nedeni, Şermu’ş Şeyh’te yapılacak iklim toplantısı önünde gösteri yapılması çağrısında bulunması olduğu tahmin ediliyor. Zira Ğamri bu çağrıyı yaptıktan sonra oğlu Yusuf el Ğamri, Mısır polisi tarafından kaçırılmıştı.

Devamını Okuyun

Yazılar

İslamcılık Kavramına Hayır – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

Allah’ın bilgisini kabul edip hayatına geçirmeye çalışan, insanlığa onuru için anlatmaya çalışan mümin ve muttaki devrimciler “İslamcı” kavramını kullanılarak dinci/yobaz/müşrik asalaklarla aynı kümeye konulmaya çalışılmaktadır.

“İslamcı” kavramı biyopolitika gereği egemenler tarafından üretilmiştir. Küresel egemenler ve onların köleleri burjuva sınıfı tarafından pozisyonlarını korumak, kendilerini yıkacak olan tek alternatif olan “İslam’ı” yok edip çıkarlarını devam ettirmek için pompalanmaktadır.

Batı bilgisi, epistemolojisi, felsefesi ile yetişen Müslüman kimlikler her zamanki/her şey gibi bunu da bünyelerine kabul etmişler; bireysel/toplumsal düşünce ve hareketlerini şekillendirmektedirler vahyi de ona göre yapılandırmaya çalışmaktadırlar. Sonuç, bozuk olanı kabul etmeyen vahiy hem insanı, hem de bilgiyi kusmaktadır.

Sonuç olarak ortaya çıkan durum “İslamcı” kelimesine hapsolmuş kimlikler Allah a değil egemen Tanrısına ibadet eder hale gelmiştir.

Allah’ın bilgisini kabul eden Müslüman, mü’min/muttaki/Allah’ın dostudur. Başka sembol/etiket/isim kabul edemez.

“İslamcı” kelimesi reddedilmeli kaldırılmalıdır.

No to Islamism!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Şûra Sûresinde Direniş ve Dayanışma Ahlâkı

Yayınlanma:

-

Şûra sûresinde direniş ve dayanışma ahlâkını/fıkhını işleyen hârikulâde bir bölüm var.

Bu bölüm belki de sûrenin en meşhur bölümüdür ya da bu bölümde yer alan kimi ayet ve kavramlar İslam tarihi boyunca, bir yandan da çağdaş dönemde tartışmalara sıkça mevzubahis olmuştur.

Sûreye adını veren “şûra” kavramı tartışmaların özünü oluşturmaktadır. Yukarıdaki paragrafta özellikle çağdaş dönemde bu bölümün sıkça tartışıldığını söylemiştim; özellikle Müslümanların, İslamcılığın yaşadığı krizlerin ele alındığı her tür düşünsel faaliyette mesele kaçınılmaz olarak “şûra” kavramına gelmiştir.

Batı karşısında yaşanan büyük, köklü ve sarsıcı mağlubiyetlerin ardından yine Batıya gerek fikrî düzeyde cevap yetiştirme, gerekse de mağlubiyetten bir an önce kurtulma kaygısı “şûra” kavramına kilit bir rol yüklenmesine sebebiyet vermiştir: Hanedanlıklar ve saltanat rejimlerinden kurtularak nasıl özgürleşecek; ilim, fen ve siyaset yolunda Batı gibi nasıl yol alacaktık? “Şûra” kavramı, Batı benzeri bir demokratikleşme sürecini bize armağan edecek miydi?

“Şûra” kavramını bağrında mayalayan Şûra sûresi ne diyordu bu duruma peki? Hangi bağlam ve bütüne bu kavramı yerleştirmişti?

Sûrenin 36. ayeti dünya hayatının, dolayısıyla ona bağlı zevklerin geçici olduğunu, Allah katında olanın ise daha iyi ve kalıcı olacağını beyan ediyor. Ardından da bu kalıcı ödül ve nimetlerin kimlere verileceği sıralanıyor.

Burada geçici olanla kalıcı olan arasındaki açık karşıtlık ve kalıcı olanın gaybî alanda vâr olacağına dönük metafizik vurgu dikkat çeker ve bu durum İslamî siyasetin membaını işaret eder. Tam olarak bu noktayı, bu mühim ve çarpıcı hususu işaretlememiz gerekmektedir. Bu hakikatin siyaset felsefesi tartışmalarında benzeri yoktur.

36 ile 43 arasındaki ayetleri bir bütün hâlinde okuyup değerlendirince ortaya çıkan siyasal kavrayışın imlediği direniş ve dayanışma ahlâkı perspektifiyle 37. ayetten itibaren sıralanan davranışlara bakalım. Bu davranışlar hep 36. ayetin ikinci bölümüne dönecek ve Kur’an tarafından ahiretteki kalıcı nimet ve ödülleri kazanma vesileleri olarak sunulacaktır.

İlk vesile 37. ayette sunulur: “bağışlanmaz günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınanlar ve öfke bastığında da kolayca affedenler [için][1]

38. ayette iç içe geçmiş prensipler, geniş bir ahlâk temeline oturtulmuş ilkeler bir arada verilir. “Rabbin çağrısına kulak vermek (Bu düstûr kulluğun tümünü ihata eden bütüncül bir vurgu olarak algılanmalıdır.) ve salâtta dikkatli ve devamlı olmak” bu ayette öncelikli olarak dillendirilir. Bir insan önce Allah’ın çağrısına kulak verir, O’nun mü’mini olur. Sonra onun razı olacağı bir kulluk düzeni/sistemi için mücadele eder. “Salat” kavramı o bütünü ifade eden mucizevi bir kavramdır ancak kendisine tarihsel akışta operasyon yapılmış, çok büyük çoğunlukla sadece “namaz” olarak karşılanmıştır. “Salât”ta dikkatli ve devamlı olmak dâimî biçimde teyakkuz durumunda olmayı, ayetlerin daha sonra sıralayacağı ilkeler bahsinde görüleceği üzere “direniş ve dayanışma” hâlini ikame edip yaşamsallaştırmayı ifade eder.

Rablerinin kalıcı ödül ve nimetine kavuşmaları için mü’minlerin yapmaları gerekenler sıralanırken sıra “şûra” kavramına gelir ancak bu kavram öncesi ve sonrasında gelen ayetlerden çıkarılması gereken “direniş ve dayanışma” ile vücut bulacak “salât”, amacına matuf olarak algılanmalıdır. Bunu tekrar tekrar vurgulamak gerekiyor.

Bir siyasal anahtar kavram olan “şûra”nın metafizik bağlamda ele alınması bence yazının girişinde de vurguladığımız üzere siyaset felsefesi/teorileri bağlamında yürütülen tarihsel bütün tartışmalarda seçkin bir yerde durmaktadır. Ahiretteki kalıcı ödül ve nimetlere ulaşmanın şartı “şûra”ya inanmak ve onu pratize etmektir.

Bu durumda siyasal pozisyon almak imanın ve ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartlarındandır.

“Şûra”nın bu denli öne çıkan merkezîliği bir yandan şaşırtıcı, öte yandan bölümdeki ayetler toplamında tasvir edilen tevhidî direniş ve dayanışma hattı için normaldir. 37. ayetteki “bağışlanmaz günahlar”dan ve “hayâsızlık”tan kaçınma vurgusundaki temel ahlâkîlik şartı ile toplumsal mücadele hattındaki kişilerin  “öfke bastığında kolayca affedenler”den olmaları arasında kopmaz ve bütünleyici bir bağ vardır. Bu bağ, toplumsal mücadele sorumluluğunu taşıyanları pek tabii olarak “şûra”ya götürür. İşte o zaman iman tekâmül etmeye başlar.

Ele aldığımız bölümde 36. ayetten sonra gelen bütün ayetlerdeki ilke ve vesileler hep 36. ayette vurgulanan kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Burada bir aşamalılıkla karşı karşıya kaldığımız unutulmamalıdır. Temel ahlakî duruşu kuşanıp toplumsal mücadele içinde hangi amaca doğru, hangi ilkelerle yürünüleceği kayıtlanmıştır. “Salât”a giden yolda diğer kardeşleriyle “şûra” mekanizması çerçevesinde yola koyulmuş, seyrüsefer öncesi ve sırasında nefsini terbiye etmiş, mücadele hattı boyunca yol arkadaşlarına ve muhataplarına karşı öfkesini kontrol altına alabilmiş, şirk ve zulümden, zina ve katlden uzak durmuş, “infak” ile dayanışma sorumluluğunun zirvesine yükselmiş mü’minlerin tablosu bu anlatımda belirginlik kazanmaktadır.

“Şûra” kavramına ve kavramın işlevine tekrar dönmek kaydıyla devam edelim. Bütün bu birlikteliğin esas itibariyle odaklandığı, tabiri caizse bam teli mesabesindeki menzil 39. ayetteki vurgu olmalıdır: “(36. ayette vaat edilen kalıcı nimetler) … bir zorbalık ile karşılaştıkları zaman kendilerini savunanlar [için](dir).

Bütün bu ayet toplamının ıslah maksatlı, ıslahın büyük parça ve basamağının ise direniş hâli olduğu böylece Kur’an tarafından tespit edilmiş bulunuyor. Zorbalığa, zulme, baskı ve sömürüye karşı direniş haktır ve ahiret günü kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır. Direniş, “salât”a giden yolda kaçınılmazdır, belki “salât”ın bizzat kendisidir, muhakkak ve ancak “şûra” ile ikame edilip sevk ve idare olunabilir. Bütün bu halkaların oluşturduğu zincir iman edenleri cennetteki kalıcı nimetlere ulaştırır.

Bu yürüyüşün ya da benzetmemizden mülhem halka halka oluşun büyük bir hassasiyetle icra edilmesi gerekir yoksa kalıcı nimetlere ulaşmak mümkün olmaz. O hassasiyetin çerçevesi de 40. ayette çizilmiştir Rabbimiz tarafından ve direniş ahlâkının zirvesidir, benzeri yoktur: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir; o halde, kim [düşmanını] affeder ve barış yaparsa mükâfatı Allah katındadır, çünkü O, zalimleri sevmez.”

Demek ki “salât”a giden yolda “şûra” kılı kırk yaran hassasiyetlerle gerçekleşmelidir. Omuz omuza vermiş, infakla dayanışmanın zirvesine ulaşmış bütün hırs ve intikam arzularından arınmış, hem yoldaşlarına hem de muhataplarına öfkeyle muamele etmeyen, kendi ahlâkî bütünlüğünü ikmal ederek örnekliğini yetkin bir şekilde inşa edebilmiş öznelerin “şûra”sı, adalet ve hakkaniyetin ideal seviyesini amaçlamalıdır. İnsanlığı kurtaracak, Hz. Peygamber’in eşsiz bir şekilde modellediği merhamet ve adaleti sergileyecek tutum “şûra” tarafından ısrarla en önde tutulacaktır.

Şûra sûresi 40. ayette dikkat çekilen hassasiyet modern dönemde sanırız ki en çok Aliya İzzetbegoviç tarafından temsil edilmiştir.[2] Zalim düşmanın kötülüğünü intikamcı bir hırsla kuşanmayı reddeden ve nefislere ağır gelse de ahlakilik hassasiyetinde ısrar eden ve bunu bir örneklik olarak Müslümanlara armağan eden Aliya’nın tavrı insanlığın semasında bir yıldız gibi parlamaktadır.

Kendini direniş örgütü, hareketi ya da çevresi olarak tanımlamış herkes ancak bu hassasiyeti hayata geçirebildiği ölçüde ahlaki üstünlüğü ele geçirebilecek ve mutlak sûrette bütün tezvirat ve kara propagandaya galip gelecektir. Ahlaki üstünlük yitirildiği ve direniş zulüm üretmeye başladığı an insanların bellek ve vicdanında hakikat ağır bir yara alacaktır. Bu yaranın kolay kapanmayacağı ve düşmanın açtığı yaradan çok daha fazla kanayıp bünyeyi tahrip edeceği açıktır. O nedenle “şûra” bu minvalde aşırı duyarlı bir sinir ucu toplamı olmalıdır.

Bütün duyarlılıklara rağmen haklı bir direniş kimi çevrelerce mahkûm edilmek istenebilir oysaki zulme karşı direniş haktır! Bunu 41 ve 42. ayetler teyit eder: “Zulme uğradıklarında kendilerini savunanlara gelince; onlara hiçbir suç isnat edilemez ancak [başka] insanları baskı altına alan ve yeryüzünde gaddarca davranarak her türlü haksızlığı yapanlar suç işlemişlerdir: onları şiddetli bir azap beklemektedir.

Bölümün sonundaki 43. ayet, ahlakî hassasiyeti zirveye çıkarmaktadır. Burada, “sıkıntıya göğüs germe ve affetmenin gönülden istenen bir davranış olduğu”nu beyan eden Rabbimiz direniş ve dayanışma ahlâkını vahiyle çerçevelemektedir. Zulme karşı direnişin sinir ve tahammülleri tahrip edip zayıflattığı bir aşamada mü’min örnekliğine gölge düşürmeyecek bir tutum tavsiye edilmekte, af ve bağışlama rejiminin insanlık için tek hakiki kurtuluş olduğunun altı çizilmekte, böylece cennetteki kalıcı nimet ve ödüllere ulaşmanın bir başka mümkün yolu gösterilmektedir.

Direniş ve dayanışma ahlâkının “şûra” kavramını merkeze alarak büyük bir ahlâkî hassasiyetle ilerleyen yapısı bölüm boyunca hep 36. ayete irca olunan gaybî bağlanışla ilintilendirilmektedir, bunu görmüş olduk. Dolayısıyla temel siyasal bir organizasyon ya da anlayış olarak “şûra”, temel ibâdî bir yükümlülüktür, bu bahiste benzeri yoktur. İman ve teslimiyetle ilgilidir, doğrudan ahirete dönük sonuçlar doğurur. Şûra sûresindeki ölçülere göre “şûra”ya katılmak ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmanın şartıdır, her mü’min için Rabbimizin, ifa edilmesi gereken temel buyruklarındandır. Bütün diğer emirlerle doğrudan aynı seviyededir.

Demokrasi ve “şûra” tartışmalarında ihmal edilen temel yönler bu değerlendirmeler ışığında gün yüzüne çıkmış olmalıdır. Her mü’minin doğrudan dâhil olduğu ve neticesinde ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmayı mümkün kılacak ıslahı hedefleyen direnişi dayanışmayla örgütleyen bir işleyiş mekanizması olarak “şûra” bütün siyaset teorilerinin ötesinde, bambaşka bir yerde durmaktadır.

Hayatın ifsada karşı bir ıslah yükümlülüğü içinde seyreden çizgisi içinde devredilemez sorumluklar bahsinde sıralanan ve birbirleriyle irtibatlandırılılarak zincir kılınan halkalar ancak dev bürokratik devlet mekanizmalarının dışında ve hatta onlara rağmen, küçük ama dayanışma ve ittifakı önemseyen birim ya da topluluklarla mümkün kılınabilir. Hantal bürokratik, siyasal mekanizma ve yapıları bir arada tutmak ancak diktatörlüklerin işidir.

Ahiret yurdundaki kalıcı nimetlere ulaşmanın yol ve yöntemlerini direniş ve dayanışma ahlâkı ilkeleriyle sunan Şûra sûresindeki bu bölümle ilgili yazımızı sûrenin başka bir pasajındaki çarpıcı ilkeyi içeren şu iki ayeti ekleyerek bitirelim:

İmana erip doğru ve yararlı işler yapanları ise [cennetin] çiçek dolu bahçelerinde [bulacaksın]; onlar Rablerinin katında diledikleri her şeye sahip olacaklardır: [ve] bu, büyük bir lütuftur, ki Allah onu iman edip doğru ve yararlı işler yapan kullarına bir müjde olarak vermektedir. De ki, [ey Muhammed]: “Bu [mesaj] karşılığında sizden yol arkadaşlarınızı sevmenizden başka bir şey beklemiyorum”. Kim güzel bir iş yap[ma erdemine ulaşır]sa ona daha büyük güzellikler bağışlarız: ve gerçek şu ki Allah, çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verendir. (Şûra, 22-23)

Burada, üzerinde tefekkür ettiğimiz ayet grubundaki direniş ve dayanışma ahlâkına bir başka kıymetli ilke ekleniyor. Ahiretteki kalıcı nimetlere ulaşmak için yol arkadaşını sevmek, onunla her dâim dayanışma hâlinde olmak!

[1] Uzak durmanız emredilen büyük günahlardan kaçınırsanız, [küçük] kusurlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir meskene yerleştiririz. (Nisâ, 31)

[2] Düşüncesi ve Pratiğiyle Aliya İzzetbegoviç, Oğuz Bingöl, Tasfiye dergisi, sayı: 56

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM