Connect with us

Yazılar

Covid-19 Salgınında Amerikan Savaş Makinesi Devam Ediyor

Yayınlanma:

-

ABD’nin Afganistan’a yönelik 19 yıllık savaşına – tarihteki en uzun ABD savaşı – iki partili patırtı ve blöf bir kenara bırakıldığında, savaş çığırtkanlığı yapan kurumsal medyanın çarpık “büyük yalan” haberleri ile manipüle ediliyor.

Afgan Savaşı Hakkındaki Gerçek

Afgan Savaşı hakkındaki gerçek, sert ve korkunç. 19 yılın ve Pentagon’un 2 trilyon dolar harcamasının ardından savaşın en yüksek noktasına 120.000’den fazla ABD askerini konuşlandırdıktan sonra – bunların yarısı ABD tarafından finanse edilen Blackwater ve hiç kimseye karşı sorumlu olmayan diğer özelleştirilmiş paralı asker ve savaş suçları işleyen kuvvetler – doğrudan ve dolaylı olarak 460.000’den fazla sivilin öldürerek ulaştı. Savaş boyunca 2.400 ABD askeri öldü ve 20.660 asker yaralandı. Savaş devam ediyor ancak ABD hükümeti, savaş ağalarından ve yozlaşmış şirket entrikalarından oluşan kukla hükümeti değil, Afganistan kırsalının çoğunu işgal eden Taliban ile bir “barış” anlaşması müzakere ediyor. Taliban’ın bazı ABD’li tutukluları serbest bırakmayı kabul etmemesi nedeniyle ikinci görüşmelerin ertelendiği söyleniyor.

ABD savaşı nedeniyle dolaylı olarak öldürülen rakamlar, ABD Savunma Bakanlığı’nın resmi sayımlarıdır. ABD tarafından eğitilmiş ve finanse edilen Afgan Ordusu güçleri arasında tahmini 55.000 ölü ve “savaşa” uluslararası “bir görünüm kazandırmak için getirilen bir düzine ülkenin ölü ve yaralıları çıkarıldı. ABD’nin savaş süreci boyunca hesapsızca drone bombardımanı yaptığı komşu Pakistan’daki ölü ve yaralıları da bu rakamlara dehşetle ekliyoruz. 19 yıl sonra, Pentagon, Taliban’ın yer altı sığınaklarını şimdiye kadarki en büyük nükleer olmayan silahlarla ve sürekli olarak uzak bölgelerde av peşinde olan insansız hava araçlarıyla “denerken”, yarısı paralı askerler ve “yükleniciler” olmak üzere yaklaşık 25.000 ABD askeri Afganistan’da kaldı. Bütün bunlar “kâr” için ölüm ve yıkım işiyle uğraşan girişimci ABD şirketleri tarafından organize edildi.

ABD savaşı 2001’de başladığından beri, yüzde 80’lık kırsal hayatın sürdüğü Afganistan, dünyanın önde gelen yasa dışı afyon üreticisi oldu. Afyon hasadı, küresel olarak eroinin yüzde 90’ından fazlasını ve Avrupa arzının yüzde 95’inden fazlasını üretiyor. Afganistan’da afyon için Latin Amerika’nın tamamında koka tarımı için kullanılandan daha fazla arazi kullanılıyor. Dahası, Afganistan’ın trilyonlarca dolar değerindeki lityum rezervleri, Bolivya’dan önce dünyadaki en değerli rezervler. 2011 yılından bu yana, Pentagon’un mali kolu, madencilik sözleşmelerinin verileceği konusunda çeşitli kuruluşlarla görüşmelerde bulunuyor. Benzer şekilde, Afganistan’ın altın, niyobyum, kobalt ve diğer mineralleri, yeryüzündeki en fakir ulusların bu en fakirini, küresel bir yabancı sermayeli madencilik merkezine dönüştürebilir. ABD, 1980’lerde Kolombiyalı Medellin karteliyle yaptığı ortaklıkta olduğu gibi, lityum ve altın ve belki de kazançlı uyuşturucu ticaretinde bir el için savaşıyor… ve ayrıca özgürlük!

Suriye Savaşı, Yemen’de Soykırım ve Ötesi

Suriye’de müdahil bir güç olarak bulunan ABD, Suudi işgalcilere ABD tarafından sağlanan silahlardan, açlık ve koleradan milyonlarca kişinin öldüğü Yemen halkına karşı devam eden soykırım savaşında da Suudi Arabistan ile ortak. Diğer yerlerde, ABD destekli ve empoze edilen diktatörler, her kıtada şirket “çıkarlarına” başkanlık ederek, idamına meydan okuyan herhangi bir güç için ölüm mangası cezasına veya açık savaşa neden oluyor. Onun felç edici ekonomik yaptırımları 37 ülkeye uygulanıyor; Venezuela’da olduğu gibi denizaşırı banka hesaplarında varlıkları çalmak ve devlet başkanlarını zorla veya hileli seçimlerle dayatmak, ABD hükümetinin tarihi uygulaması olmuştur. Modern çağda, bilimsel keşiflerin çalınması siber savaşta bir normdur. Drone savaşları, ölüm mangası suikast savaşları, Özel Harekat savaşları, özelleştirilmiş ordu savaşları ve herhangi bir ulusun temel altyapısını neredeyse anında yok eden açık savaşlar, günlük iki taraflı eylemlerdir. Obama yönetimi yedi ABD savaşına başkanlık etti.

ABD gizli izleme istihbarat aygıtının yeryüzünde rakibi yok. O anın “düşmanları” ve “müttefikleri” hemen hemen savunmasızdır. “Ulusal güvenlik” adına ABD, dünya nüfusu olmasa da tüm nüfusu hakkında casusluk yapma kapasitesine sahiptir. 80 ülkede 1.100 ABD askeri üssü harekete geçmeye hazır. Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya’nın toplam 30, Çin’in 11 üssü var.

Yüzyılda dünyanın en ölümcül salgınının yarattığı dehşet dünya manşetlerini ele geçirmiş olsa da, ABD savaş makinesi bugün kesintisiz ama büyük ölçüde kamuoyunun gözünden gizlenmiş korkunç eylemlerin parıltısıyla çalışıyor.

Kaynak: middleeast4change.org

Özetleyerek çeviren: Burak Kalpaklıoğlu

 

 

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazılar

Yoktan Var Eden Güç Kim: “Kızımla Ekonomi Sohbetleri” Üzerine Bir Değerlendirme – Banu Gün

Yayınlanma:

-

Kitabın Adı: Kızımla Ekonomi Sohbetleri

Yazarın Adı: Yanıs Varoufakıs

Yayınevi: Epsilon Yayınları

Çevirmen: Sinan Arslaner    

Baskı Tarihi: Şubat 2021

Varoufakıs, siyasetçi ve ekonomist bir yazar olduğunu bu kitaptaki metafor ve gerçek anlatımı ile okuyucuya hissettiriyor. Kitap, birçok bölümden oluşuyor. Bu bölümler ekonomi, tarih, modern dünyayı ilgilendiren önemli olayları da içerisinde barındırıyor. Kitabın ismi itibariyle ekonomi tabanlı bir okuma yapacağımızı anlıyoruz. Fakat kitabı okuyup incelediğimiz zaman sadece ekonominin ele alınmadığını görüyoruz. Ekonominin yanı sıra dünyayı etkileyen önemli piyasalar, yaşam tarzları, modernizm gibi birçok olgu da ele alınıyor. Kitabın dili oldukça sade. Okuyucu ister yetişkin biri olsun isterse çocuk yaşlarında olsun kitabın açık anlatımını anlayabilir. Ekonomi, birçok alan ile ilgili olmasına rağmen, insanlar tarafından terimsel bir ders olarak görülüyor. Bu nedenle okuyucu kitlesi, ekonomi kitapları içerisindeki ağır anlatımları anlamakta zorlanır. Bunu Varoufakıs’ın kitabında göremiyoruz. Açık anlatım, birçok örnekleme gibi öğeler kullanılarak ekonomi, herkesin anlayacağı bir şekilde özetlenmiş. Ayrıca ekonomi terimleri, hap bilgiler gibi yüzeysel bir içerik mevcut değil. Kapitalizmin gelişimi, para piyasasının çıkışı gibi temel bölümler mevcut. Böylece ekonominin birçok alanla doğrudan bir ilişkisi olduğunu görebiliyoruz.

Kitap toplam sekiz ara bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde, dünyanın her noktasını etkileyen temel problemler ile başlanıyor. İlk bölümde, toplumlar arası eşitsizliğin nedeni sorgulanıyor. Eşitsizlik meselesinin sadece hak ve özgürlükler olarak ele alınmasına karşı çıkan Varoufakıs, bu eşitsizliği para piyasası ile ilişkilendiriyor. Bu bölüm, insanların tarıma başladıkları dönemin küçük bir özeti olarak geçiyor. Her insanın, toplumun eşit olduğu döneme gittiğimizde insanlar, avcılık ve toplayıcılık ile yaşıyordu. Fakat tarımmın keşfedilmesi ve yerleşik hayatın başlangıcı ile toplumlar gelişmişlik seviyelerine göre bu eşitliği etkilemeye başladılar. Para kavramı, bir değiş tokuş olarak tarım hayatının getirisi halinde başladı. İnsanlar, ürettikleri şeyleri, bir başka tüketilebilen bir şeyle değiştirebildiler. Değiş tokuş ile mal ,commodity, kavramı ortaya çıktı. Zamanla yazı devreye girdi ve borç kavramı şekillendi. Kitabın ilk bölümünde Aborjinler ve İngilizler arasındaki eşsiz uçurum anlatılıyor. Tarım devrimi, para ve borç kavramları bu bölümde örneklendirmeler ile açıklanıyor. Tüm eşitsizliğin bir sistem yolu olarak karşımıza çıktığını görüyoruz. İkinci bölümde ise piyasa dediğimiz ve paranın hareket edeceği o ortam ele alınıyor. Piyasa için gerekli olan faktörleri değer ve emtia olarak belirtiyor. İnsanlar için eskiden değer olan bir davranış veya bir mal artık para ile satılıp alınabilen bir oluşuma yani emtiaya dönüşüyor. Bu durum küresel para piyasalarından ticaretlere kadar etki ediyor. Bu bölümde sanayi devrimi gibi bütün dünyayı etkileyen bir olgu ele alınıyor. Fabrikalar, yüksek işçi gücü, buharlı makinalar dünyada kendilerine uygun bir rol bulup piyasayı oluşturdulur. Varoufakıs, paranın bir araçtan amaca sanayi devrimi ile birlikte geçtiğini belirtiyor.

Diğer üç bölümde piyasa, kâr anlayışı ve borç kavramı ele alınıyor. Kitabın üçüncü bölümünde Faustus oyunundan örneklendirmeler ile borç kavramı anlatılmaya çalışılmış. Cehennemi hak eden insanlar zorla cehenneme gitmek yerine özgür iradeleri ile cehennemi seçebilirler miydi? Faustus oyunundaki temel anlayış bu soru üzerine yoğunlaşır. Borç kavramı da insanın, hem zorluk çektiği hem de kendi iradesiyle istediği bir olgu olarak karşımıza çıkar. Varoufakıs, üretim ve dağıtım olan yerde borç kavramının ortaya çıkmasının çok normal olduğunu belirtiyor. İlk girişimcilerin ortaya çıkması ile rekabetin artması ve kâr anlayışının kutsallaşması bu bölümde açık bir şekilde anlatılmış. Dördüncü bölümde ise bankacılık mesleği ve onun büyüsü üzerinde durulmuş. Bankanın ortaya çıkması ile insanların kafalarında “yoktan var eden güç” anlayışı para piyasasına yoğunlaştı. İnsanlar, bankacıların bu güce sahip olduklarına inanmaya başladılar. Fakat bankacılık ile yükselen kamu borçları, devletlerin farklı politikalara yönelmelerini sağladı. Devletler politikalarını paraya göre şekillendirmeye başladılar. Beşinci bölümde ise piyasa içerisindeki emek ve para ilişkisi anlatılıyor. Bu bölüm, insan faktörü hem bir kurban hem de bir kurtuluş yolu olarak okuyucuya yansıtılıyor. Sistem, kendi çarklarını çevirirken insanı kullanmakta çekinmiyor. Fakat insanlar bu çarkı kendilerini kurtarmak için de çeviriyorlar.

Kitabın son üç bölümü dijital ve modern dünyanın bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Kitap her ne kadar ekonomi ile ilgili olsa da dünyanın kapitalist tarihini her dönem için ele almıştır. Altıncı bölümde sanayi devriminin getirdiği buharlı makineler ve onların etkileri anlatılıyor. İnsan soyunun büyük bir makine köle ordusu kazandığını görüyoruz. Modern dünyadaki teknoloji ile birlikte çevrelendiğimiz sosyal ağlardan dijital dünyaya kadar teknoloji evreninin taleplerini karşılıyoruz. Varoufakıs, bu bölümde Matrix filminin, dünyamızı ele alarak küçük bir analizini yapmış. Filmdeki gerçeklik algısının zamanla dünyamızdakine benzediğini görebiliyoruz. Aynı zamanda bu bölümde köleliğin makineler tarafından mı yoksa insanlar tarafından mı yapıldığını soruyor. Kitap her bölümde gerçekliği açık bir şekilde ele alıyor. Fakat yazar, okuyucuyu çoğu zaman umutsuzluktan kurtarıp değişimin insan ile başlayacağını hatırlatıyor. Yedinci bölümde para ile politika arasındaki ilişki inceleniyor. Yazar, paranın politikadan ayrı, özel bir kurum olamayacağını çünkü bu iki alanın birbirini hayati bir şekilde etkilediğini söylüyor. Esir kampındaki örneklemeden enflasyon ve deflasyon kavramları açıklanıyor. İnsanların parayı kullanma biçimleri ve devlet içerisindeki çeşitli politikalar, bütün piyasayı oluşturuyor. Bu faktörlerden birinin olmaması piyasanın iki farklı uç dengesine sahip olacağının bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. Sekizinci bölümde ise dünyanın değişimi, piyasaların dengesi üzerinde duruluyor. Bu bölümde de bir önceki bölüm gibi politikanın paradan ayrı ele alınamayacağı ele alınıyor. Daha çok piyasa, emtialaşma gibi büyük değişimlerin dünya üzerindeki dengeleri alt üst edeceği belirtiliyor.

Kitabın son sözü ise ideoloji, doyum ve atılımları ele almış. Sonsözde kitabın ana düşüncesi özetlenerek okuyucuya toplu bir şekilde bir son nokta dersi verilmiş. Kitabın ilk bölümünden son bölümüne kadar öğrendiğimiz birçok farklı şey oluyor. Öncelikle, ekonomi sadece bir kısım insanların uğraşacağı ve üzerinde düşüneceği bir alan değildir. Herkesle ilgilidir. Ekonomi, tarih, insan davranışları ve dünyanın gelişimi ile birlikte ele alınacak bir derstir. Dünya, ilk dönemlerinden modern dönemine kadar para piyasası çerçevesinde gelişti. İnsanlar, değerlerini bir emtia olarak satmanın yolunu buldular. Bilinçli veya bilinçsizce olsun piyasa insanlar tarafından oluşturuldu. İdeolojiler, dinler ve inançlar para kavramını farklı yönde ele aldılar. İnsanlar, para piyasasını yönettiler fakat kendilerini nasıl yöneteceklerini unuttular.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Zeminsiz Proje(cilik)ler

Yayınlanma:

-

Kimi İslami çevrelerin gerçekliklerden kopuk, somut acı ve zulümleri göz önünde bulundurmadan ürettikleri söylemleri ne kadar eleştiriyi hak ediyorsa yine bir kısım İslami çevrenin dinmez bir iştiha ile diline doladığı “proje tutkusu”, bu tutkuyu muhatapları üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanma tavrı da aynı eleştiriyi hak ediyor.

Meselenin birkaç boyutu var.

Kapitalist ya da sosyalist ideallerin sıkça düşünce ve siyaset dünyasında boy gösteren ya da dillere dolanan projelerinin mezkûr İslami çevreleri pozisyon almaya itiyor olmalı. Bunların ilk sırada geleni elbette ekonomi ile ilgilidir. “Siz ne öneriyorsunuz? Projeniz nedir?” gibi sorular çokça dolaşıma sokulur, muhtemelen sizler de bunlara sıkça muhatap olmuşsunuzdur ve muhakkak birtakım cevaplar vermişsinizdir.

Hadi, durmayıp ekonominin ardından diğer “can alıcı” mevzuları sıralayalım: Ekolojik yıkım, etnik kimlikler, kadın meselesi, eğitimin nasıl şekilleneceği, tarım ve gıda politikaları… Listeyi uzatmak mümkün. Bütün bu alanlarda, İslamcıların (Kolaylık olsun diye bu tanımı kullanalım.) ne yapacağı, topluma ne vadettiği sorgulanır.

Baştan beyan edelim ki bu sorgulaman son derece haklıdır ve ben de bu sorgulamaların bir tarafındayım ancak yazının gerekçesi tam da burada beliriyor. İslam, diğer ideolojiler gibi bir ideoloji midir? Seküler bir çözüm dizgesi olarak mı karşımızda durmaktadır? Proje tutkusuna ne ölçüde cevap verebilir ya da bu tutkulara karşılık verecek bir yapıda mıdır?

Gaybla bağlantılı bir inancın, ahirette mutlak kurtuluşu amaçlayan bir dinin müntesipleri için yola çıkış, başlangıç noktası neresidir? Kişinin ya da toplulukların/insanlığın her şeyden önce atacağı adım/lar ve bu adım(lar) nedir, ne olmalıdır? Müslüman, bağlı olduğu merkezden bağımsız bir tasarımcı mıdır? Âlemlerin Rabbine karşı sorumluluk altına girip benliğini arındırdıktan sonra yeryüzündeki yürüyüşü nasıl seyredecek, bütün o toplumsal alanlarda hangi önerileri insanlığa arz edecektir?

Modern ulus devletin şemsiyesi altında mı bir ekonomik çözüm önerisinde bulunacak, kutsanmış coğrafyalarda kâim devletlerin sınırları içerisinde mi ekolojik projeler oluşturacak ya da modern hurafe ve kutsalların okulla kuşattığı eğitimi bir reformasyona mı tabi tutacaktır? Güvenlik, ticaret, etnik kimlikler ya da kadın meselelerinde modern ulus devletlerin karakolluğunu yaptığı kapitalist küreselliğin düzeninden mi medet umacaktır? Yoksa bu saydığımız çerçeve ve kabullerden tümden sıyrılmayı öngören tevhid inancının bir gereği olarak bambaşka, tümüyle özgün bir noktadan mı yola çıkacaktır?

Kur’an’daki temel ilkelerden uzaklaşmış; imanın, egemenlik ilişkilerine bambaşka veçhelerden yaklaştığını idrak edememiş, ahireti gerçekleşmesi uzak bir ihtimal derekesinde benimsemiş İslami(!) bir akıl için bu sıçrama noktası kolaylıkla algılanabilecek bir seviye değildir. Bu seviyede iman, Kur’an’da anlatıldığı gibi insanla buluşup onun varlığa, evrene bakışını eşsiz bir şekilde yeniden inşa etmelidir. Ondan sonradır ki bütün toplumsal meseleler farklı bir zaviyeden tartışılır olacaktır.

Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi’nde gayba imanı mesele etmediği bir alanda (ezilenlerin kendilerini ezen sitemi bilip tanımaları bahsinde) kendince benzer bir noktadan yola çıkar: Ezilenler ezildiklerini bilmez! Bu temel bilgi ve iman olmadan yola çıkılamaz. Çıkılsa bile yürünen yolda rotanın çoğu kez şaşması kaçınılmazdır.

Halkın/insanlığın/tabiatın yaşadığı somut sorun ve acılar pratik siyasetimizin imandan yola çıkarak kendini gösterdiği hareket noktalarıdır. Vahiy, varlığın/âlemin içine yuvarlandığı çarpıklığa iner. O çarpıklığı görünür kılar ve başlar izah etmeye: Islah nasıl olacaktır ve kurtuluş nerededir?

Kurtuluş/huzur İslam’dadır!

Bu slogan bir zaman çok kullanıldı ama yine bu sloganla bir zaman çok da alay edildi. ‘Dünyevî’ diyelim, farklı ideolojiler insanlığın idrakine birtakım çözüm ve projeleri boca edip dururken onların çelişkilerine vurgu yapmak, insanı bütüncül olarak kuşatmadaki yetersizliklerini göstermek için bu slogan öne çıkarıldı, zaten her zaman göz önünde olmalıydı.

Bu slogana karşı yapıladuran eleştiriler, ayrıntıların, elle tutulur öneri ve modellerin öne çıkarılamayışına veya düşünsel-entelektüel yetersizliklerden dolayı buna güç yetirilememesine odaklıydı ve bu tutum bir yere kadar haksız da değildi ancak eleştirilerin alay etmeye meyyal olanları, ayak basılacak zeminin net bir biçimde tespitini zorlaştıracak bir samimiyetsizliğe doğru yuvarlanırken iman yükümlülüğünü savsaklamaya, bütün bu hassasiyetleri tartışmaya değer görmemeye başladı.

Ayaklar nereye basacak? İnsan, nerede duracak ve durduğu yerden hangi ufka bakacak? Siyaset tartışma ve modellerini, örneğin demokrasi ve saltanatlık rejimlerini tartışırken merkeze neyi alacak? Mesela, “Hakimiyet Allah’ındır!” düstûrunu va’zeden Kur’an’a iman edenler bu tartışmaya dâhil olurken bu temel düstûru göz ardı mı edecekler?

Tabiatla ilişkide vahyin ifsad-ıslah karşıtlığına yaptığı ısrarlı vurgu göz ardı mı edilecek yoksa söylemin merkezinde mi yer alacak? İnsan bedeni kimindir? Kadın meselesinde Yaratan’ın mesajı geleneksel ve modern hurafe ve dayatmalardan arındırılıp insanın özünü tahkim edecek bir çerçevede sunulabilecek mi? Bunun için Allah’ı mesajına ivazsız-garazsız kulak verilecek mi? Dost ve düşman neye göre tespit edilecek? Kimliği inkâr edilen halkların mücadelesinde hangi kavşaklardan sakınılacak? Devletin ya da bir bütün halinde egemenlik tartışmalarının görünen dünyadan ancak gaybî bilgilerle muttali olabildiğimiz ahirete uzanan boyutlarıyla ele alınması durumunda imanın zorunlu sonuçları nasıl tezahür edecek? “Asgari ücret ne kadar olsun?” denildiğinde karşılıksız paylaşmayı, hakça bölüşümü öneren, dayanışmayı imanın ve ahiret günündeki mutlak kurtuluşun şartı olarak ortaya koyan İslam’ın her şeyi sil baştan öneren yaklaşımı nasıl izah edilecek? Yeni siyasetler nasıl kurulacak?

Bütün proje talepleri köklü bir devrimin kapısına götürüyor bizi. Adım adım, vahyin eşsiz çözümlerini Rabbiyle interaktif bir biçimde ören iman somutlaşıyor, ete kemiğe bürünüyor.

Oradan buradan derlenen modeller vahyin bir zemin olarak yokluğunda dayatılıp durdukça hakikat de buharlaşıyor, belirsizlik yaygınlaşıyor. İmanın biçimlemediği kişi(ler)den toplumsala ulaşamayan hakikat ayakların basılacağı sağlam zeminden mahrum bırakıyor cümle mevcudatı ve biz proje taleplerine anlamdan koparak cevaplar üretmeye çalışıyoruz.

Sıkışmışlığımızın başlangıç noktası budur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İnsan Kendi Kendisinin Sahibi midir?

Yayınlanma:

-

“İnsan başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?” (Kıyâmet, 36)

Cesaretleri haktan üstün gelip batıldan yana olanlar, eylem içerikleri ve eylemlerine müdahale ediliş tarzı tasvip edilemeyecek LGBT’yi İslami açıdan meşrû göstermeye çabalıyor. İslami Feminizm adı altında “Kadının fıtratında orgazm vardır.” sloganı atıyor.

Bu batıl durumlar, hayatın her alanını İslâma göre tanzim etmesi gereken inananların kendini kendinin sahibi olarak gören liberteryanizmin (özgürlükçülük) etkisinde olduğunu gösteriyor.

Liberteryen teoride birey, kendi bedeni ve aklı üzerinde egemendir, mutlak söz sahibidir ve bunların mülkiyetini elinde bulundurur. Böyle bir anlayışla üretilen “seks işçiliği” kavramı kişinin kendi mülkü üzerinde istediği gibi tasarrufta bulunduğuna işaret eder. Estetik ve genç görünme maksatlı operasyonları da bu minvalde anabiliriz.

İnsan kendi kendisinin sahibiyse kendisi hem nesne (sahip olunan) hem özne (sahip olan)dır. Böyle özne ile nesne veya eşya ile mâlik özdeşliği paradoks gibi görünebilir. Ancak sahip olan ile sahip olunan ayrı ele alınırsa kendinin sahibi olma söz konusu olamaz. Çünkü bu, kişinin kendi dışında var olan bir bilgisayara sahip olması gibi bir durum değildir. “Kendinin sahibi olmak tezi adı altındaki ‘kendi’ terimi saf düşünümsel bir öneme sahiptir. Kendi terimi, sahip olan ve sahip olunan şeyin tek ve aynı şey olduğunu, adıyla söylenirse kişinin bütününü ifade etmektedir.”[1]

Kendi yaratılışında veya doğumunda katkısı olmayan insan kendi kendisinin mutlak sahibi olabilir mi? Bu sahipliği yetersizliklerden başkalarıyla paylaşmak zorunda kalmaz mı? Mesala, bir gün çalışmayınca hayatı zora girecek emekçilerin işverenle sözleşme imzalayabilme özgürlüğünün olması onun kendinin sahibi olması üzerinde negatif etki yapar.

Bu konu üzerinde durmaya devam edeceğiz.

 [1] G. A. Cohen, Kendinin-Sahibi Olmak Özgürlük ve Eşitlik, Çeviren Fahri Bakırcı, s. 110, Epos Yayınları, 2018.

Devamını Okuyun

GÜNDEM