Connect with us

Yazılar

Afganistan Kendi Hâline Terk Edildi – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Türkiye’de Taliban’a bakışta iki cenah var. Bunlar “terörist, Işidçi, cani tipler” diyenler; karşı tarafta ise “başta ABD olmak üzere batı ülkelerine karşı 20 yıldır (önceki süreçler ayrı mevzu) cihad edip zafer kazanmış, İslam nizamını kurmuş muvahhidler” diyenler… İki seçenek için de diyebiliriz ki tarihsel, somut, düşünsel veriler olmakla birlikte ikisi de büyük bir yanılsamadır. Olumlu-olumsuz, başta durumu doğru/sağlıklı/objektif tespit edip tanımlamak ilgili herkesin faydasınadır. Olguları olduğundan farklı, çoğu zaman da arzu ettiğimiz doğrultuda tanımlamanın, kendimizi kandırmanın kimseye bir faydası yok, özellikle de bölge halkına…

Başta şunu belirtip tespit etmek lazım, ortada bir zafer yok. ABD çıkarları doğrultusunda bölgeyi boşalttı ve Taliban’ın kendi deyimleriyle (rejim güçlerine karşı bile) hiç beklemedikleri kısa sürede gelişim sağlandı ve hazır değilken devleti ellerinde buldular. (Arzu edenlere delilleriyle ayrıntılı olarak ifade edebiliriz.)

Ne ölçüde İslami bir yapı ve anlayışta oldukları ayrı tartışma konusu, burada kimseyi ikna edemeyiz. Şahsen İslam’ı çok yanlış boyutlarda algılayıp yaşamakta olan sıkıntılı bir cenah var karşımızda. Taliban, bizim mahallenin ahmaklarıdır; buradan kastım hakaret değil, bir tespittir. Taliban müntesiplerinin çoğunluğu ne yazık ki gelecek tasavvuru olmayan, düşünsel olarak sığ ve kıt, pozitif/sosyal bilimlerde, ilimlerde hiçbir varlık gösteremeyen, doğma büyüme medreseden çıkmasalar da İslami olarak cahil insanlardan müteşekkil durumdadır. Samimiyetlerinde şüphe yok ama samimiyete endeksli değerlendirmek ve yobaz bir İslam düşüncesi üzerine anlayış inşa etmek kadar tehlikeli bir durum yok zannımca. Yapısal/teknik/siyasi/ekonomik sorunlardan ziyade muhatap olunan en büyük sıkıntı bu gibi makul bir anlayış çerçevesinde Batı hegemonyasını kırıp ülkesini özgürleştiren bir yapıya, hele de İslami bir yapıya kimsenin itirazı olmaz. Ama karşımızda makul bir akıl ve İslam düşüncesi işletilmemektedir.

Hangi İslam’da kadınlar mahremsiz sokağa çıkamaz, burka misali tümden kapanmak zorundadır, hatta saçları açık evinden çıkamaz diye bir kaide var? Kadınların giyimini boş verin, sakalsız erkeklerin toplum içinde barınmaları bile engellenmekte! Hangi İslam’da mahallede fişleme yapıp cami cemaatine katılmayanları tespit edip zorla cemaat namazına getirmek var? “Dinde zorlama yoktur!” ayetini hangi kafayla okuyup anlamışlar, anlamak mümkün değil, ki zorladıkları şey de dinden değil! Ayrıca hangi İslam’da televizyon, müzik, film ve on yaş üstü kızların okula gitmesi yasakmış? Bu vb. başlıklar “İslam” çerçevesinde midir, değil midir, diye konuşmak bile abes/saçma/komiktir. Kadın meselesi çokça mevzu edilmekte, sanki tek sorun buymuş gibi bir algı da var. Görünür ve hayata doğrudan dokunan mesele bu ama daha çok sorunlu başlıklar var. (Ayrıca irdelenip çözüm üretilmesi gerekmekte…)

Taliban yönetimi ve bir alt tabakası bilinçli, az çok eğitimli ama alt tabaka çok cahil ve kontrolsüz, kafasına göre ahkâm kesip halka zulmetmeye keyfi olarak öldürmeye, dövmeye başlamış durumdalar, özellikle küçük şehirlerde ve beldelerde intikam duygusuyla türlü sıkıntılar gözlemlenmekte… Belki de birçoğu iletişim kanallarının sığlığından bilinememekte…

Bu noktaya nasıl gelindi, Taliban nasıl bir yapılanmaya sahip biraz irdeleyip bilirsek daha sağlıklı okumalar yapılacaktır. Taliban 26 kişiden oluşan bir şûrâ yapısıyla yönetilmekte; ufaklar hariç güçlü 4-5 farklı yapıdan müteşekkil. Simasını görmediğimiz Haybatullah Akundzade emir’ul-mü’minin olarak anılmakta, hali hazırda Afganistan başbakanı Molla Hasan Akhund’dur. En güçlü yapı Hakkaniler, 5 yıl önce öldürülen Celaleddin Hakkani’nin ismiyle anılan (sonrasında örgütü fesh edip Taliban’a biat etseler de) iki oğlundan biri olan Sarajuddin Hakkani’nin başı çektiği bu örgüt, Taliban içinde en profesyonel ve güçlü gruptur. Taliban yönetiminden haricen talepleri var, ne yazık ki Taliban şûrâsının aldığı kararlara uymayabilir/uymamakta ve başka bir çatışma ortamı doğabilir. Bu gruptan kaynaklı sıkıntı olasılıkları haricinde günceldeki en mühim mesele, yıllardır aç karnına dağlarda cihad eden milislerin zafer ve sonra oluşan dengelerdeki talepleri. Elde edilen zafer sonrası ganimet ve şehir hayatında zorunlu olarak ihtiyaç hissedilecek ödenek talepleri iç bir isyana gebe. Ayrıca, devletleşen bir yapıya bürünülen yeni dönemde (modern manada bir devlet düşmanı olarak yetiştirilen) Taliban müntesiplerinin, hali hazırdaki yapıya karşı alacakları tekfirci tavırdan kaynaklı DEAŞ cephesine geçip içinden çıkılamayacak bir cendereye girilmesi kuvvetle muhtemel bir durumdur. Haricen Suriye ve Irak’taki (İslam devleti sevdalıları) Afganistan’a geçip, umduğunu bulamayıp DEAŞ cephesini genişleterek kaos ortamını derinleştirmesi, bölgede endişe ile gözlemlenmektedir.

Ek olarak, sırada Pakistan gözüküyor. Pakistan’ın İslami toplumsal yapısı malum, Taliban aslında orada örgütlü, arka planda konuşulduğuna göre “Afganistan’da yaptıysak Pakistan’da da bu tür bir girişim ve yönetim devri sağlayabiliriz” denilmekte… Pakistan’da da selefi ve radikal gruplar örgütlenmeye başlamış ve yakında orada da Taliban temelli bir ayaklanma bekleniyor. Bu olasılık gerçekleşirse Pakistan’ın başı belada demektir.

Bilindiği üzere Taliban eskiden güneyde aktifti hatta kuzeyde hiç etkisi yoktu ama son yıllarda kuzeyde güneydekinden daha kuvvetli hale geldi ve son başarısının sırrı da burada. Buradaki Özbek ve Tacik nüfusun Taliban’a (bu gerçek ışığında halk nezdindeki meşruiyeti tartışılmaz) katılımı ve desteklemesiyle oldu. İktidarı elde ettikten sonraki dönemde %30’luk bu Özbek ve Tacik kitleye, Peştun çoğunluk tarafından hak verilmemiştir. Kabil düştükten sonra Taliban içindeki Peştunlara birçok ganimet ve kadro verilmiş ama onlara verilmemiş. Verilmek bir yana, bazı Özbek/Tacik komutanlar görevden el çektirilip etkisiz hale getiriliyor, son olarak Makhdum Alim isimli Özbek komutan hapsedildi, Tacik komutan Qari Vekil de tutuklandı. Onlar da haklı olarak “Biz de savaştık, bizi niye dışarıda bırakıyorsunuz?” diyorlar, aralarındaki güç savaşımı hız kazanmış durumda. Kuzeydeki Faryab beldesinde insanlar günlerdir sokaklarda.

Eski yönetimin ve yeni muhalefetin durumu ise daha içler acısı; ABD ve Avrupa ülkelerinin her türlü desteğine rağmen 20 yılda ülkeye bir tek çivi çakılmamış durumdadır. Afaki gelecek ama kırsalın tümü bir yana Kabil’in çevre mahalleleri dâhil merkezin birçok yerinde su tesisatı ve kanalizasyon alt yapısı dahi yok. Elektrik ve internet zaten sıkıntılı, hastane sayısı çok çok az sayıda, yani ülkeye hiçbir yatırım yapılmamış. Yatırım bir yana verilen hibelerin büyük bir kısmı kirli politikacılar tarafından el altından yurtdışına çıkarılıp ailelerinin refahı için tüketilmiş. Ortalıkta Taliban ismini kullanıp halka zulmeden tiplerden ziyade eşkıyalık kol gezmekte, polisler dâhil mafyalık düzeni hakim durumdaydı. 8 aylık Taliban döneminde en azından can/mal/ırz güvenliği had safhada deniliyor. Ülkenin kaynakları şimdilik hiçbir şekilde hortumlanmamakta, halk güven içinde bir hayat sürmekte.

İlk dönemlerde Penşir’de toplanan Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud daha 32 yaşında olmasına rağmen babasının adıyla eski komutanlardan bazılarını çevresinde toplamış, diğer seküler muhalefet de kısmen arkasında. Penşir’in düşmesine yakın Tacikistan’a geçen Ahmed Mesud’un ve muhalefetin nasıl örgütlenip nasıl konumlanacağını ilerleyen dönemlerde göreceğiz. Yıllardır ön planda olan Raşid Dostum’un pislikleri herkesin malumu. Gelinen noktada özellikle eski mücahitlerin Afganistan halkına vaat edecekleri bir şey kalmadığı söylenmekte, Mücahidin komutanlarının neredeyse tamamının dünyalık sevdasıyla savruldukları ve ülkeyi hortumlayıp yurt dışında refah içinde yaşadığı dilden dile dolaşmakta… Zaten bu çürümüşlükten dolayı bu noktadayız.

Geçmiş hesaplaşmaların ve son dönemlerdeki güç savaşımının doğrudan taraflarından olmamasına rağmen, her iki yönetiminde türlü yöntemlerle baskılayıp zulmettiği Hazaralar ayrı bir konu. Eski yönetimin hiçbir yatırım yapmadığı, türlü sıkıntılar çıkarttığı Afganistan’ın en fakir bölgesi ve etnik yapısı olan Hazaralar şimdilerde de Taliban yönetiminin gadrine uğramaktalar.

Hali hazırda Taliban’ın kendi imkânlarıyla devleti yönetme kabiliyeti kesinlikle yok, ki onlar da bunu istemiyor. En kısa sürede ortaklaşa bir yapı kurulmalı yoksa iç savaş kaçınılmaz gibi, ki kurulsa bile iki yıla kalmaz iç savaş olur deniyor. Ne yazık ki Afganistan felah bulamayacak!

Halkın ahvali ayrı bir trajediye dönüşmüş durumda; savaşın bıraktığı umutsuz kitleler, harap olmuş koca bir ülke, milyonlarca uyuşturucu müptelası, ülkenin başından sonuna kadar suç ağlarıyla örülen eski rejimin bıraktığı izler, göç ve muhacir sorunu, yoksulluk, işsizlik her biri kan donduran boyutlarda. İktidar mücadeleleri içinde çıkmaza giren iktisadi çark bir an önce işlevselleştirilmelidir, yoksa büyük bir açlık ve çaresizlik hâkim olacaktır/olmak üzeredir.

Afganistan’ın dünya bankasındaki paralarının bloke edilmesi, ülke içindeki bankaların çalışmasını (kısmen açılsa da) sekteye uğratmış ve iktisadi sistemi felç etmiştir. Gümrükler çalışmamaktadır, ithalat ve ihracat tamamen durmuş vaziyette. Bölgede üretilen meyve-sebze ve pirinç gibi hayati öneme sahip ihraç ürünler sevk edilememekte… İşsizler ordusuna ülkenin memurları da eklenmiş durumda. Çocuklarını açlıktan satan anneler, geceleri caddelerde dilenmeye çıkan kadınlar, yollarda pazarlarda saatlerce dilenen insanlar neredeyse ülkenin üçte birini teşkil ediyor. Savaşta hamilerini kaybeden 1 milyona yakın yetim ayrı bir travma konusu… Sokaklarda soğuk havada beton üzerinde yatan yüzlerce çocuk olağan manzaralardan… Haricen savaştan etkilenmiş, evleri yıkılmış binlerce muhacir parklarda, çadırlarda yaşam savaşı vermektedirler. Ülkeye ilaç girişinin, bu adı konulmamış ambargoda yavaşlatılmasıyla büyük ölçüde aksayan sağlık yapısı hayati öneme haiz durumdadır.

“Yeni rejimin tanınması siyasi bir mesele, bu ülkelerin kendi maslahatları, devletlerin kaygıları/hesapları anlaşılabilir bir durum. Fakat göz göre göre bir felaket yaklaşmaktadır. BM saha raportörlerinin resmî verileri an itibari ile 14 milyon insanın açlık sınırında olduğu yönündedir. Kimi veriler 22 milyon gibi korkunç bir rakamı işaret ediyor. Buna çok acil bir çözümün üretilmesi gerekiyor. Yeni rejimin tanınma kaygısı bir kenara, adil siyaset adamlarına insani kriz meselesinin aciliyeti duyurularak ara bir formül ile bir çözüm geliştirilmelidir.” (İHH’dan Abdullah Alageyik) Makul görüp görmemek ayrı mesele, bölgenin ve mevcut durumun gerçekliğine uygun hareket edip Taliban yönetimi tanınıp hayatın kısmen de olsa normale dönmesine hizmet etmek gerekiyor.

Konuya duyarsız kalınmasını doğuran çarpık bir anlayış mevcut. Taliban iktidarı ele geçirdi geçireli yapılan ve yapılması gereken yardımlar, mevcut yönetimi destekler gibi algılanıp hareket edilmektedir. Bölgede tarih boyu görülmemiş bir insani kriz varken, bu tür yersiz düşüncelerle hareket edilmemelidir. İletişim çağında olmamıza rağmen malumat olarak da çok kurak bir ortam var, belki de duyarsızlıktan haber edinme ihtiyacı dahî hissetmiyoruzdur. Artık gündemlerimiz o kadar hızlı ve dolu ki, herkes kendi derdi içinde olan bitenden bile bihaber, haber kanallarımızda doğru dürüst bilgi aktarılmamakta.

Ümmetin mazlum coğrafyalarının başında gelen Afganistan’a sahip çıkıp ondan haberdar olalım, Afgan halkıyla dertlenelim; onlar için kapılar aralamaya, umut olmaya çalışalım.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Yazılar

“Lâ” Bir Başlangıçtır – Cemal Pervan

Yayınlanma:

-

“lâ” bir başlangıçtır, yürüyüştür, devrimdir.

Yalnızca Allah’a kul olmaktır.

Cehalet ve barbarlığın, zulüm ve haksızlığın, sömürü ve emperyalizmin, kaba güç/kuvvet ve otoritenin, çıkar ve şehvetin, ruhsuz teknolojinin insanları esir aldığı; dijital uygarlığın kölesi durumuna gelen insanın her türlü erdem ve faziletten soyutlandığı zaman dilimindeyiz.

Düşüncesi, kalbi ve vicdanında  Allah’ı hesaba katmayan; robotlaşmış, kutsallar üretme dinine girmiş insan müsveddeleri yeryüzünü fesada verdiler; ekini ve neslini yok etmeye devam ediyorlar.

En günahkâr, en kutsalsız, en kurgusal, en anlamsız, en geleceksiz, en insansız bir çağdayız!
Modern düşünce,  Allah’tan ve anlamdan arındırılmış düşünce, insanlığı topyekûn nesneleştirme operasyonunu uygulamaktadır.

Kavramları tekrar gözden geçirmeliyiz. İnsan, insan olma, aydın entelektüel, akıl, din, dinsizlik, teknoloji, para, uygarlık, emek, emekçi, üretim araçları… Yaşamın parametreleri olan kavramları tanımlamalıyız.

Kendisine iyilik, güzellik, zulme karşı olma, fitneyi/bozulmayı ortadan kaldırma görevi verilen müslüman kitleler, “dur” diyeceklerine araç olmaktan öteye geçememekteler.

Allah’ın bilgisine sığınmadan, şeytandan, nefisten ve tağutlardan ayrılmadan, yani saflar netleşmeden mevcut şeytânî, nefsî ve tâğûtî düzeni değiştirmek ve yerine İslâmî düzen kurmak mümkün olmayacaktır.

Şeytana, nefse ve tâğutlara rest çekmeden ya da şirki, küfrü ve zulmü reddetmeden, merhameti, vicdânı, adâleti ve tevhidi yâni İslâm’ı kalplere ve dünyaya hakim kılmak mümkün değildir.

Şirk, küfür ve zulüm, “Allah’ın ekmeğini yeyip de, şeytana-nefse-tâğuta kulluk yapmak”tır.

İslam, otoritenin, emperyalizmin, statükonun, din adamlarının, zenginlerin, hacı ağaların kullanımından çıkarılıp kimsesizlerin kimsesi, insanların onuru, zulme uğrayanların kurtarıcısı olma haline getirilenceye kadar mücadele etmeliyiz…

“lâ” bir başlangıçtır, yürüyüştür, devrimdir.
Yalnızca Allah’a kul olmaktır.

Müslüman iyilikle özgürleştikçe müslüman olmayanı da özgürleştirmektedir.

Küresel isyanı başlatmanın zamanıdır…

Kıvılcımın nerede ne zaman çıkacağı belli olmaz, ancak bunu beraber başlatmamız gerekir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Düşene Değil, Düşürene Vurarak!

Yayınlanma:

-

İbn Haldun’un vaktiyle çözümlediği gibi seyrediyor birçok hâdise. Sermaye, dünya düzenini evirip çeviriyor. Coğrafyalara ve insanlığa rahat yok. Yaşlı kıta ve toplumlar, köleleştirilen genç ve enerjik insanlarla, kitlelerle takviye olunuyor. Suriye örneğinde olduğu gibi kapitalizme açılıyor araziler, insan kaynakları.

Evet, insana “kaynak” dediler, sürdüler onu sermayenin namlusuna, tetiği kıldılar bir yandan. Belki de tamamen silahı… Şimdi koşturup duruyorlar onu dikenli tellere doğru, sonra sürüyorlar denizlere, binlerce ve binlerce ölümleri pahasına…

İşte bu hengâmeden kimse huzurlu, mutlu çıkamayacak, biliyorsunuz değil mi? Yeryüzünün her bir yanına vaziyet etmek isteyen şeytanîliğin küresel kapitalizm şeklinde vücut bulmuş güncel hâli bu mekanizmayı kurup durmaktadır. İnsanlık, hadi diyelim insanlığın biraz kuzey ve batı taraflarında meskûn olanları bir ulus devlet korunaklığı yanılsamasına maruz kaldı bir müddet. Kutu gibi, ne hoş… Dünya yansa kendilerine bir şey olmaz! Tel örgülerle çevrelenmiş kutsal vatana ne sirayet edebilir ki! İşte öyle olmadı, olamazdı da. Birkaç sıra dikenli tel, birkaç gözetleme kulesi çağlar boyunca akıp durmuş göçler karşısında ne kadar direnebilirdi?

Nasreddin Hocamız merhumun evine hırsız girmiş. Ne var ne yok yüklenmiş, vurmuş sırtına hırsız, çıkmış evden. Hocamız da kalanı omuzlamış, düşmüş peşine hırsızın. Hırsız, yükünü atınca kendi evinin avlusuna, bir de ne görsün! Hoca, sırtında yatak ve yorganıyla orada öylece dikiliyor. “Ne yapıyorsun burada be adam!” diye efelenecek olmuş hırsız, Hocamız gayet sakin… “Ne yapması var mı yahu,” demiş, “biz buraya taşınmadık mı?”

Londra’dan New York’a, Paris’e kadar her bir batı memleketi, soyup soğana çevirdiği coğrafyaların insanlarıyla dolu değil mi? Onca insan Hocamızı takip etmiş pek tabii olarak. Bugün de öyle bir süreç var bir yandan lâkin bir yandan da İbn Haldun’u andık ya yazının başında, hem Hocamızın nüktesi, hem İbn Haldun’un gerekçeli beyanı birlikte işliyor gibi ancak sonuç tek ve ortada. Hepimiz ayn’el-yakîn şahidiyiz üstelik.

“Dünya küçük bir köy oldu.” hikâyesiyle büyüdük biliyorsunuz. O zaman öyleyse, Afganistan’a düşen bombanın en azından kokusundan rahatsız olacaktır köyün üst başındaki komşular! Suriye’deki, Yemen’deki savaşlardan her bir ev etkilenecektir, etkilenmelidir. Çocuk oyunundan değil, savaştan bahsediyoruz. Küçük köyde savaş olur da etkilenmeyen hane mi kalır! Hangi akl-ı evveller itiraz ediyor buna!

O hâlde haneler mırın kırın etse de, homurdanıp dursa da şimdi Doğu Avrupa’ya da sıçrayan, bütün bir Ortadoğu’yu harlayıp geçen savaşlar esasen yakıp duracak yeryüzünün dört bir yanını! Ne kadar ırkçılıkları köpürtse de birileri sonuç değişmez. Bilinen bütün eski göç hikâyeleri, hareketlilikleri güncellenecektir. İnsan göçle büyür. Göç, insanın kaçınılmaz kaderidir. Zaten yeryüzünde bulunuşu bir göç halidir, kısa bir yolculuktur ancak çoğu gafil unutmuştur bunu! Unutmuştur da racon kesmektedir şimdi. Garip gurabayı incitmektedir, kalpler kırmaktadır.

Hâlbuki bütün insanlık ikrar etse şu hakikati ne güzel olur: “Yeryüzü Allah’ındır! Kimseye yasaklanamaz! (özelde mültecilere)” Temellük etmese bazı mıntıkaları! Mülk Allah’ın değil midir? İnsan, ne ara el koydu arza!

İşte kırılan kalpleri daha da kıran bu mülkiyetçi arzu, arzı ifsad etmektedir. Düşene bir tekme de o arzu vurmaktadır. İfsad derinleşip kök salmaktadır. Şeytan ve adamları, yani tağutlar cihanı mazlum ve mustazaflara dar eylemektedir. İyilerin nefesi çoğu zaman yetmemektedir ıslaha, güzelliğin yayılmasına. Göç yolları dikenli tellerden, Akdenizlerden geçmektedir. İnsan insana çokça sığınamamaktadır. Canı, Akdeniz ya da dondurucu ayazlar teslim almakta; emeği, patronlar çalmaktadır. Kin ve nefretin paratoneri varlığıyla yersiz-yurtsuz kılınan bu âdem evladı, boşlukta sallanmaktadır.

Oysaki Rabbimizin düzeninde yolda kalmışa omuz vermek, yani dayanışma vardır. İnsanlık yolda kalmışsa ilâhi emir bellidir. Köyün bir mahallesi bombalanıp işgale maruz kalmışsa yapılacaklar açıktır. Kendini kurtarmaya ayarlı duruşlar açıkça kınanmakta, ifsad olarak tanımlanmaktadır.

Sancılı bir dönüşüm olacağa benziyor. Dünya düzeni, kontrolü ne kadar koruyabilecek, ulus devlet korunaklılıkları ne kadar dayanacak, çoktan mülke ulaşıp çürümüş medeniyetler bu hareketliliği ne kadar tolere edebilecek,  Allah bilir ancak şüphe hâsıl olmuştur bir kere. İnsanlığın uzun tarihinde ne çok örneklikler vardır ibret alınası!

Kısa göçmenliğimizde şu dünyada, doğru tarafta durmaya bakmalı. Adaletten, dayanışmadan yana… Darda ve yolda kalmışın saflarında ısrar ederek… Kötülüğü üretenlerin tam karşısında durarak; düşene değil, düşürene vurarak!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

1 Mayıs’a Doğru

Yayınlanma:

-

Günler döndü dolaştı, 1 Mayıs’a geldi.

1 Mayıs’a değin yılın her günü, her ânı elbette direnişin, adalet arayışının tanığı olmalıdır; kimileri için olmuştur, olmaktadır. Buna tanığız.

Küresel ölçeğe her boyutuyla yayılmış bir zulüm düzen ve işleyişi var. Buna da hayatın bütün kademelerinde tanık olmaktayız. Özellikle dijital takip sistemlerinin dudak uçurtacak seviyelere varması hem klasik köleliği pekiştiriyor hem de insanlığın ufkunu belirsiz bir karanlığa mahkûm ediyor.

İnsanın bu karanlıkta debelendiğini içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Tam da bu noktada “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” sözüyle Nuri Pakdil’i anmadan edemiyoruz. İnsanın yitimi gibi bir aşamaya gelindiğinde direnişin bütün vâroluşsal dinamiklerle sahada, göz önünde olması gereği, zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Şeytanın küresel hegemonyasınının temsiliyetine adanan tâğûtî düzenlerin görünür görünmez saldırganlıklarının farkına varılmalıdır. Bu farkındalık, klasik köleciliğin devamı ile insan sonrası diye tartışılan ve hatta fiiliyata aktarılan tasavvurları fotoğraflayıp insanlığın önüne koymalıdır.

Modern kapitalist medeniyetin açık şeytani karakterinin insanı ve tabiatı teslim alışından bu yana hızla küreselleşen direniş halkalarının 1 Mayıs suretiyle de ortaya çıkmasına şaşmamalıdır. Kullandığımız “de” bağlacı mühim bir köprü vazifesi görüyor. 1 Mayıslarda insanlığın ortaya koyduğu iradeyi, çığlığı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan o “de” bağlacı, direniş hâlinin şeytani düzenlere teslim olmamakta kararlı oluşunu vurgulamaktadır. O nedenle kıymetlidir. Bağlanılan ve tüm gün ve saatlere yayılması gereken direniş hâlleri de mutlak kurtuluş için kula kulluğa meydan okuyup âlemlerin Rabbi Allah’a kulluğu beyan eden bir imana yönelmelidir.

Açlık sınırının altında ve ekonomik kriz ortamında nefes alamayan geniş emekçi yığınlarla insanın bir öz olarak imhası arasında salınan şeytanîliğe karşı yükselen seslere ses vermek ve vahyin hakikatini bir model ve çıkış olarak sunmak mü’minlerin vazifesidir.  Güçlü ve küresel bir adalet arayışı geleneği olarak 1 Mayıs en nihayetinde bu imkân ve fırsattır. Zalim, soyguncu ve yağmacı düzenlerin; emperyalizmin taşeronluğuna soyunan işbirlikçiliklerin mahkûm edileceği, problemlerin kaynaklarının gösterilip işaret edileceği bir imkân ve hatta sorumlulukların anılacağı bir günden bahsediyorum.

Tabiatın can çekiştiği ve insanın Gregor Samsa modeline dönüştürüldüğü bir evrede insanı savunan arayışların kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır. Bugün atölyelere, göçmen teknelerine, nefes alınamaz şehirlere, dijital ağlara, cezaevlerine, savaş alanlarına hapsedilip nefessiz bırakılan insanlık için atılacak ve tevhid-adalet-özgürlük çizgisini tahkim edip alternatif olarak sunacak güçlü manifesto ve beyanlara ihtiyacımız var.

Egemenlerin karşısında işte o vâr olma çabasıyla çırpınan, bu yolda doğru-yanlış birtakım tecrübelerle düşe kalka yol alan insanın yanına koşmak temel sorumluluğumuz olarak görülmeli, bu çırpınışlar vahiyle temaslandırılmalıdır.

1 Mayıs gösteri ve eylemlerinde epeyce pratik hak ve talep dillendirilmektedir. Pek tabii olarak bu taleplerin dillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan üç öğün beslenmesi, giyinip kuşanması, barınıp gezmesi gereken bir varlıktır. Bunları yeterli seviyede sağlayacak bir donanım temel ihtiyaçları bahsindendir. Dolayısıyla bu alanda ses verilmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan da 1 Mayıs, yazının pek çok yerinde dillendirmeye gayret ettiğim temel paradigmatik hususları çok daha sofistike ve derinlemesine tartışmaya davet edecek göndermelere fırsat tanıyacaktır. İşte bu hattın işleyiş ve ilerleyişine bigâne kalmak İslami çevreler için temel ve büyük bir yanılgı olacaktır.

Tevhid, adalet ve özgürlük hattının insanlığın gidişâtına el koyması zorunludur. Bunun ilk adımlarından biri 1 Mayıslarda ete kemiğe bürünen feryatlara kulak vermek, onunla yan yana gelmek, o enerji ve öfkeyi vahyin dirilticiliği ile buluşturabilmektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM