Connect with us

Yazılar

Afganistan Kendi Hâline Terk Edildi – Yusuf Şanlı

Yayınlanma:

-

Türkiye’de Taliban’a bakışta iki cenah var. Bunlar “terörist, Işidçi, cani tipler” diyenler; karşı tarafta ise “başta ABD olmak üzere batı ülkelerine karşı 20 yıldır (önceki süreçler ayrı mevzu) cihad edip zafer kazanmış, İslam nizamını kurmuş muvahhidler” diyenler… İki seçenek için de diyebiliriz ki tarihsel, somut, düşünsel veriler olmakla birlikte ikisi de büyük bir yanılsamadır. Olumlu-olumsuz, başta durumu doğru/sağlıklı/objektif tespit edip tanımlamak ilgili herkesin faydasınadır. Olguları olduğundan farklı, çoğu zaman da arzu ettiğimiz doğrultuda tanımlamanın, kendimizi kandırmanın kimseye bir faydası yok, özellikle de bölge halkına…

Başta şunu belirtip tespit etmek lazım, ortada bir zafer yok. ABD çıkarları doğrultusunda bölgeyi boşalttı ve Taliban’ın kendi deyimleriyle (rejim güçlerine karşı bile) hiç beklemedikleri kısa sürede gelişim sağlandı ve hazır değilken devleti ellerinde buldular. (Arzu edenlere delilleriyle ayrıntılı olarak ifade edebiliriz.)

Ne ölçüde İslami bir yapı ve anlayışta oldukları ayrı tartışma konusu, burada kimseyi ikna edemeyiz. Şahsen İslam’ı çok yanlış boyutlarda algılayıp yaşamakta olan sıkıntılı bir cenah var karşımızda. Taliban, bizim mahallenin ahmaklarıdır; buradan kastım hakaret değil, bir tespittir. Taliban müntesiplerinin çoğunluğu ne yazık ki gelecek tasavvuru olmayan, düşünsel olarak sığ ve kıt, pozitif/sosyal bilimlerde, ilimlerde hiçbir varlık gösteremeyen, doğma büyüme medreseden çıkmasalar da İslami olarak cahil insanlardan müteşekkil durumdadır. Samimiyetlerinde şüphe yok ama samimiyete endeksli değerlendirmek ve yobaz bir İslam düşüncesi üzerine anlayış inşa etmek kadar tehlikeli bir durum yok zannımca. Yapısal/teknik/siyasi/ekonomik sorunlardan ziyade muhatap olunan en büyük sıkıntı bu gibi makul bir anlayış çerçevesinde Batı hegemonyasını kırıp ülkesini özgürleştiren bir yapıya, hele de İslami bir yapıya kimsenin itirazı olmaz. Ama karşımızda makul bir akıl ve İslam düşüncesi işletilmemektedir.

Hangi İslam’da kadınlar mahremsiz sokağa çıkamaz, burka misali tümden kapanmak zorundadır, hatta saçları açık evinden çıkamaz diye bir kaide var? Kadınların giyimini boş verin, sakalsız erkeklerin toplum içinde barınmaları bile engellenmekte! Hangi İslam’da mahallede fişleme yapıp cami cemaatine katılmayanları tespit edip zorla cemaat namazına getirmek var? “Dinde zorlama yoktur!” ayetini hangi kafayla okuyup anlamışlar, anlamak mümkün değil, ki zorladıkları şey de dinden değil! Ayrıca hangi İslam’da televizyon, müzik, film ve on yaş üstü kızların okula gitmesi yasakmış? Bu vb. başlıklar “İslam” çerçevesinde midir, değil midir, diye konuşmak bile abes/saçma/komiktir. Kadın meselesi çokça mevzu edilmekte, sanki tek sorun buymuş gibi bir algı da var. Görünür ve hayata doğrudan dokunan mesele bu ama daha çok sorunlu başlıklar var. (Ayrıca irdelenip çözüm üretilmesi gerekmekte…)

Taliban yönetimi ve bir alt tabakası bilinçli, az çok eğitimli ama alt tabaka çok cahil ve kontrolsüz, kafasına göre ahkâm kesip halka zulmetmeye keyfi olarak öldürmeye, dövmeye başlamış durumdalar, özellikle küçük şehirlerde ve beldelerde intikam duygusuyla türlü sıkıntılar gözlemlenmekte… Belki de birçoğu iletişim kanallarının sığlığından bilinememekte…

Bu noktaya nasıl gelindi, Taliban nasıl bir yapılanmaya sahip biraz irdeleyip bilirsek daha sağlıklı okumalar yapılacaktır. Taliban 26 kişiden oluşan bir şûrâ yapısıyla yönetilmekte; ufaklar hariç güçlü 4-5 farklı yapıdan müteşekkil. Simasını görmediğimiz Haybatullah Akundzade emir’ul-mü’minin olarak anılmakta, hali hazırda Afganistan başbakanı Molla Hasan Akhund’dur. En güçlü yapı Hakkaniler, 5 yıl önce öldürülen Celaleddin Hakkani’nin ismiyle anılan (sonrasında örgütü fesh edip Taliban’a biat etseler de) iki oğlundan biri olan Sarajuddin Hakkani’nin başı çektiği bu örgüt, Taliban içinde en profesyonel ve güçlü gruptur. Taliban yönetiminden haricen talepleri var, ne yazık ki Taliban şûrâsının aldığı kararlara uymayabilir/uymamakta ve başka bir çatışma ortamı doğabilir. Bu gruptan kaynaklı sıkıntı olasılıkları haricinde günceldeki en mühim mesele, yıllardır aç karnına dağlarda cihad eden milislerin zafer ve sonra oluşan dengelerdeki talepleri. Elde edilen zafer sonrası ganimet ve şehir hayatında zorunlu olarak ihtiyaç hissedilecek ödenek talepleri iç bir isyana gebe. Ayrıca, devletleşen bir yapıya bürünülen yeni dönemde (modern manada bir devlet düşmanı olarak yetiştirilen) Taliban müntesiplerinin, hali hazırdaki yapıya karşı alacakları tekfirci tavırdan kaynaklı DEAŞ cephesine geçip içinden çıkılamayacak bir cendereye girilmesi kuvvetle muhtemel bir durumdur. Haricen Suriye ve Irak’taki (İslam devleti sevdalıları) Afganistan’a geçip, umduğunu bulamayıp DEAŞ cephesini genişleterek kaos ortamını derinleştirmesi, bölgede endişe ile gözlemlenmektedir.

Ek olarak, sırada Pakistan gözüküyor. Pakistan’ın İslami toplumsal yapısı malum, Taliban aslında orada örgütlü, arka planda konuşulduğuna göre “Afganistan’da yaptıysak Pakistan’da da bu tür bir girişim ve yönetim devri sağlayabiliriz” denilmekte… Pakistan’da da selefi ve radikal gruplar örgütlenmeye başlamış ve yakında orada da Taliban temelli bir ayaklanma bekleniyor. Bu olasılık gerçekleşirse Pakistan’ın başı belada demektir.

Bilindiği üzere Taliban eskiden güneyde aktifti hatta kuzeyde hiç etkisi yoktu ama son yıllarda kuzeyde güneydekinden daha kuvvetli hale geldi ve son başarısının sırrı da burada. Buradaki Özbek ve Tacik nüfusun Taliban’a (bu gerçek ışığında halk nezdindeki meşruiyeti tartışılmaz) katılımı ve desteklemesiyle oldu. İktidarı elde ettikten sonraki dönemde %30’luk bu Özbek ve Tacik kitleye, Peştun çoğunluk tarafından hak verilmemiştir. Kabil düştükten sonra Taliban içindeki Peştunlara birçok ganimet ve kadro verilmiş ama onlara verilmemiş. Verilmek bir yana, bazı Özbek/Tacik komutanlar görevden el çektirilip etkisiz hale getiriliyor, son olarak Makhdum Alim isimli Özbek komutan hapsedildi, Tacik komutan Qari Vekil de tutuklandı. Onlar da haklı olarak “Biz de savaştık, bizi niye dışarıda bırakıyorsunuz?” diyorlar, aralarındaki güç savaşımı hız kazanmış durumda. Kuzeydeki Faryab beldesinde insanlar günlerdir sokaklarda.

Eski yönetimin ve yeni muhalefetin durumu ise daha içler acısı; ABD ve Avrupa ülkelerinin her türlü desteğine rağmen 20 yılda ülkeye bir tek çivi çakılmamış durumdadır. Afaki gelecek ama kırsalın tümü bir yana Kabil’in çevre mahalleleri dâhil merkezin birçok yerinde su tesisatı ve kanalizasyon alt yapısı dahi yok. Elektrik ve internet zaten sıkıntılı, hastane sayısı çok çok az sayıda, yani ülkeye hiçbir yatırım yapılmamış. Yatırım bir yana verilen hibelerin büyük bir kısmı kirli politikacılar tarafından el altından yurtdışına çıkarılıp ailelerinin refahı için tüketilmiş. Ortalıkta Taliban ismini kullanıp halka zulmeden tiplerden ziyade eşkıyalık kol gezmekte, polisler dâhil mafyalık düzeni hakim durumdaydı. 8 aylık Taliban döneminde en azından can/mal/ırz güvenliği had safhada deniliyor. Ülkenin kaynakları şimdilik hiçbir şekilde hortumlanmamakta, halk güven içinde bir hayat sürmekte.

İlk dönemlerde Penşir’de toplanan Şah Mesud’un oğlu Ahmed Mesud daha 32 yaşında olmasına rağmen babasının adıyla eski komutanlardan bazılarını çevresinde toplamış, diğer seküler muhalefet de kısmen arkasında. Penşir’in düşmesine yakın Tacikistan’a geçen Ahmed Mesud’un ve muhalefetin nasıl örgütlenip nasıl konumlanacağını ilerleyen dönemlerde göreceğiz. Yıllardır ön planda olan Raşid Dostum’un pislikleri herkesin malumu. Gelinen noktada özellikle eski mücahitlerin Afganistan halkına vaat edecekleri bir şey kalmadığı söylenmekte, Mücahidin komutanlarının neredeyse tamamının dünyalık sevdasıyla savruldukları ve ülkeyi hortumlayıp yurt dışında refah içinde yaşadığı dilden dile dolaşmakta… Zaten bu çürümüşlükten dolayı bu noktadayız.

Geçmiş hesaplaşmaların ve son dönemlerdeki güç savaşımının doğrudan taraflarından olmamasına rağmen, her iki yönetiminde türlü yöntemlerle baskılayıp zulmettiği Hazaralar ayrı bir konu. Eski yönetimin hiçbir yatırım yapmadığı, türlü sıkıntılar çıkarttığı Afganistan’ın en fakir bölgesi ve etnik yapısı olan Hazaralar şimdilerde de Taliban yönetiminin gadrine uğramaktalar.

Hali hazırda Taliban’ın kendi imkânlarıyla devleti yönetme kabiliyeti kesinlikle yok, ki onlar da bunu istemiyor. En kısa sürede ortaklaşa bir yapı kurulmalı yoksa iç savaş kaçınılmaz gibi, ki kurulsa bile iki yıla kalmaz iç savaş olur deniyor. Ne yazık ki Afganistan felah bulamayacak!

Halkın ahvali ayrı bir trajediye dönüşmüş durumda; savaşın bıraktığı umutsuz kitleler, harap olmuş koca bir ülke, milyonlarca uyuşturucu müptelası, ülkenin başından sonuna kadar suç ağlarıyla örülen eski rejimin bıraktığı izler, göç ve muhacir sorunu, yoksulluk, işsizlik her biri kan donduran boyutlarda. İktidar mücadeleleri içinde çıkmaza giren iktisadi çark bir an önce işlevselleştirilmelidir, yoksa büyük bir açlık ve çaresizlik hâkim olacaktır/olmak üzeredir.

Afganistan’ın dünya bankasındaki paralarının bloke edilmesi, ülke içindeki bankaların çalışmasını (kısmen açılsa da) sekteye uğratmış ve iktisadi sistemi felç etmiştir. Gümrükler çalışmamaktadır, ithalat ve ihracat tamamen durmuş vaziyette. Bölgede üretilen meyve-sebze ve pirinç gibi hayati öneme sahip ihraç ürünler sevk edilememekte… İşsizler ordusuna ülkenin memurları da eklenmiş durumda. Çocuklarını açlıktan satan anneler, geceleri caddelerde dilenmeye çıkan kadınlar, yollarda pazarlarda saatlerce dilenen insanlar neredeyse ülkenin üçte birini teşkil ediyor. Savaşta hamilerini kaybeden 1 milyona yakın yetim ayrı bir travma konusu… Sokaklarda soğuk havada beton üzerinde yatan yüzlerce çocuk olağan manzaralardan… Haricen savaştan etkilenmiş, evleri yıkılmış binlerce muhacir parklarda, çadırlarda yaşam savaşı vermektedirler. Ülkeye ilaç girişinin, bu adı konulmamış ambargoda yavaşlatılmasıyla büyük ölçüde aksayan sağlık yapısı hayati öneme haiz durumdadır.

“Yeni rejimin tanınması siyasi bir mesele, bu ülkelerin kendi maslahatları, devletlerin kaygıları/hesapları anlaşılabilir bir durum. Fakat göz göre göre bir felaket yaklaşmaktadır. BM saha raportörlerinin resmî verileri an itibari ile 14 milyon insanın açlık sınırında olduğu yönündedir. Kimi veriler 22 milyon gibi korkunç bir rakamı işaret ediyor. Buna çok acil bir çözümün üretilmesi gerekiyor. Yeni rejimin tanınma kaygısı bir kenara, adil siyaset adamlarına insani kriz meselesinin aciliyeti duyurularak ara bir formül ile bir çözüm geliştirilmelidir.” (İHH’dan Abdullah Alageyik) Makul görüp görmemek ayrı mesele, bölgenin ve mevcut durumun gerçekliğine uygun hareket edip Taliban yönetimi tanınıp hayatın kısmen de olsa normale dönmesine hizmet etmek gerekiyor.

Konuya duyarsız kalınmasını doğuran çarpık bir anlayış mevcut. Taliban iktidarı ele geçirdi geçireli yapılan ve yapılması gereken yardımlar, mevcut yönetimi destekler gibi algılanıp hareket edilmektedir. Bölgede tarih boyu görülmemiş bir insani kriz varken, bu tür yersiz düşüncelerle hareket edilmemelidir. İletişim çağında olmamıza rağmen malumat olarak da çok kurak bir ortam var, belki de duyarsızlıktan haber edinme ihtiyacı dahî hissetmiyoruzdur. Artık gündemlerimiz o kadar hızlı ve dolu ki, herkes kendi derdi içinde olan bitenden bile bihaber, haber kanallarımızda doğru dürüst bilgi aktarılmamakta.

Ümmetin mazlum coğrafyalarının başında gelen Afganistan’a sahip çıkıp ondan haberdar olalım, Afgan halkıyla dertlenelim; onlar için kapılar aralamaya, umut olmaya çalışalım.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

35C Romanı: Modern Zamanlarda Tevhid, Adalet ve İnsanı Savunmak – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs, 35C romanıyla okuru sadece edebî bir yolculuğa çıkarmıyor; onu sarsıcı bir hesaplaşmanın, “mezarda emeklilikten” dijital köleliğe, Medine Sözleşmesi’nden 1 Mayıs alanlarına uzanan geniş bir vicdan atlasının ortasına bırakıyor. Yazarın zengin okuma haritası (Ali Şeriati’den Tanpınar’a, Fikret Başkaya’dan İsmet Özel’e) romanın dokusuna sinmiş durumda.

Sistematik Çürüme ve Sosyal Eleştiri: “Mezarda Emeklilik”

Yazar, modern Türkiye’nin çalışma düzenini ve sosyal güvenlik sistemini sert bir dille eleştirir. “Mezarda emekliliğe hayır!” sloganı üzerinden sistemin insanı posası çıkana kadar sömürmesini deşifre eder. Bu eleştiri, üniversitelerdeki liyâkatsizlikle birleşir. “Kayırmayla hoca olanların” üretemediği edebiyat ve hazırladıkları “yaranmacı antolojiler”, toplumsal bir kanser olan “torpil ve statüko”nun edebiyat dünyasındaki izdüşümüdür.

Hukuk, Edebiyat ve “İnsan Yanı”

Romanın en dikkat çekici vurgularından biri hukuk ve edebiyatın kesiştiği noktadır. Avukat Mehmet Ali Başaran referansı üzerinden kurulan bu köprü, hukukun sadece kupkuru kurallar bütünü değil, “insan yanı” olan bir adalet arayışı olması gerektiğini hatırlatır. Yazara göre edebiyat, hukuku vicdanla tanıştıracak olan yegâne mecradır.

Teolojik Bir Başkaldırı: “Zulmü Parçalamak”

Ahmet Örs, siyaset felsefesini kadim ve ilahi bir referansla temellendirir: Zülkarneyn kıssası ve Medine Sözleşmesi.

Şiar: “Allah, emek, özgürlük!” Bu üçleme, yazarın ideolojik omurgasını oluşturur.

Küresel Adalet: “Canan” karakteri üzerinden yansıtılan duruş; Mumbai’den Gazze’ye, Halep’ten Porto Alegre’ye kadar zulüm gören her halkın acısını kendi yüreğinde hisseder. 1 Mayıs alanlarındaki “tevhid, adalet, özgürlük” sloganı, yazar için nostaljik bir anı değil, hâlâ diri tutulması gereken bir direniş bayrağıdır.

Antropolojik Bir Teşhis: “İnsan, İnsana Karşı”

Örs’e göre insanın en büyük trajedisi kendi doğasındadır. “Tanrısallık, insanda bir özlemdir.” diyerek insanın haddini aşma meyline (İlahlık taslamasına) dikkat çeker.

Müfsid Hevesler: Doğaya verilen zarar (yok edilen ormanlar, börtü böceğin yok edilmesi), yazar tarafından aslında insanın kendini yok etmesi olarak okunur.

En Büyük Cihad: Yazara göre en zorlu mücadele, “insanı, insana karşı savunmak”tır çünkü insan, hırstan mürekkeptir ve çoğu zaman kendi hakikatine düşmandır. “Börtü böceğe sahip çıkmayan insan olamaz!” cümlesiyle merhametin sadece insanla sınırlı kalmaması gerektiğinin altını çizer.

İslamcı Edebiyat ve Demokrasi Sorgulaması

Yazar, “İslamcı edebiyat” kavramına ironik ve eleştirel bir mesafeden bakar. “Öfke, çaresizliğin beyanıdır.” diyerek bu çevrenin ilmî ve edebî üretimindeki tıkanıklığa işaret eder. Abdurrahman Arslan ve Ümit Aktaş gibi isimler üzerinden yürütülen “Demokrasi, şûrâdan sayılır mı?” tartışmasıyla İslam düşüncesinin modern siyasal kavramlarla olan sancılı imtihanını masaya yatırır.

Silinmeyen Hafıza: Duvarlar ve Şehitler

Roman, geçmişin devrimci rûhunu ve acılarını bugünle birleştirir.

Halkın Matbaası: 12 Eylül öncesi duvarlara yazılan “Zafer İnananlarındır” ve “Sermayenin değil, Rabbimizin kuluyuz” sloganları, yazar için silinmeyen bir hafızadır.

Güncel Yaralar: KHK mağdurları, başörtüsü yasakları, Ceylan Önkol ve Taybet Ana… Örs, bu isimler ve olaylar üzerinden Türkiye’nin her kesimden insanın canını yakan “kanun ve zulüm” sarmalını eleştirir.

Sonuç: Hakikat Limanına Demir Atmak

Ahmet Örs’ün 35C’si; akıl, beton, asfalt ve dijital muhasara arasında boğulan çağdaş insan için bir çıkış yolu arıyor. Bu yol; emeğin kutsallığından, kadim sözleşmelerden ve en önemlisi “insanı savunmaktan” geçiyor. Yazar, sahafların test kitabı sattığı bir çağda, bize Ali Şeriatî’nin sesiyle seslenerek hakla batılı bir kez daha ayırmaya davet ediyor.

35C, bir roman olmanın ötesinde; “Bu coğrafyada devrim olmaz!” diyen ümitsizliğe karşı “Yaşasın emeğin dayanışması!” diyen sönmeyen bir inancın kaydı gibi duruyor.

Devamını Okuyun

Yazılar

Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Bu çağın manifestoları artık kitaplardan çıkmıyor. Bu çağın manifestoları; tankların gölgesinde, sunucu odalarının soğuk ışığında, algoritmaların sessiz matematiğinde yazılıyor. Palantir’in manifestosu da tam olarak budur. Bir teknoloji metni değil, bir iktidar bildirisidir. Bir şirketin vizyon belgesi değil, yeni bir dünyanın ilanıdır. İşte o yeni dünya şunları söylüyor:

“Savaş bitmedi. Sadece biçim değiştirdi.”
“İnsanlık özgürleşmedi. Sadece daha sofistike zincirlerle bağlandı.”
“Devletler yönetmiyor; veri yönetiyor.”
“Güç artık namluda değil, veri tabanında.”

Palantir’in manifestosu, Batı’nın dünyaya verdiği en net mesajlardan biridir. Bu metin, küresel düzenin hangi yönde aktığını gösteren bir pusuladır ve o pusula, dünyanın geri kalanına özellikle de Türkiye’ye ve İslam coğrafyasına şunu fısıldamıyor, bağırıyor:

“Ya bizim sistemimize entegre olursunuz ya da ezilirsiniz!”

Fakat asıl trajedi burada başlıyor çünkü Türkiye ve İslam dünyası bu çağın en büyük dönüşümünü hâlâ bir “gündem maddesi” sanıyor. Bu coğrafya, kendi mezar kazıcısının hangi aletleri kullandığını bile umursamıyor.

Emperyalizm Artık Algoritmadır

Bir zamanlar emperyalizm askerle gelirdi. Postallarla, işgalle, tankla gelirdi. Şimdi ise daha temiz, daha steril, daha “medenî” bir surette geliyor: yazılımla!

Bugünün sömürgeciliği artık bayrak dikmiyor.
Bugünün sömürgeciliği artık toprak istemiyor.
Bugünün sömürgeciliği, zihin istiyor.

Palantir’in manifestosu işte bunu söylüyor. Açık açık diyor ki:

  • Biz veriyi toplarız.
  • Biz veriyi işleriz.
  • Biz veriyi karar mekanizmasına çeviririz.
  • Biz devlete yön veririz.
  • Biz savaşın aklını üretiriz.

Bu şu demektir: Batı sadece silah satmıyor; artık savaşın zihnini aklını satıyor!

Ve bu zihin satın alındığında bağımsızlık sadece bir tabela olur. Bayrağın var olabilir ama iraden yoktur. Parlamento oturur ama karar başkalarının elindedir. Hükümet değişir ama sistem değişmez çünkü sistemin kalbi artık oradadır: veri merkezlerinde.

Palantir’in İddiası: “Biz İnsanlığın Tanrısı Oluyoruz!”

Palantir’in manifestosu, teknik bir metin değildir; bu metin, modern çağın kibir metnidir. Bu metin, insanlığın üstüne kurulan dijital tanrılığın ilanıdır.

Eskiden “Tanrı” adına konuşan krallar vardı.
Bugün “güvenlik” adına konuşan algoritmalar var.

Eskiden insanlar, tanrılar için kurban edilirdi.
Bugün insanlar “risk analizi” için kurban ediliyor.

Bir hedefin vurulması artık bir askerî karar değil, bir veri çıktısıdır. Bir şehrin kuşatılması artık strateji değil, bir simülasyon sonucudur. Bir ülkenin çökertilmesi artık işgal değil; finansal manipülasyonla, medya operasyonuyla, sosyal ağ mühendisliğiyle yapılan bir “dijital darbe”dir.

Bu yeni çağın adı şudur:

Siber Emperyalizm – Algoritma Sömürgeciliği – Dijital Hegemonya

En acısı da şudur: Bu düzeni kuranlar sadece devletler değil, şirketlerdir. Şirketler artık devletlerden güçlüdür. Devletler artık şirketlerin taşeronudur.

Batı, bunu bile saklamıyor. Palantir manifestosu bir itiraftır:
“Biz savaşacağız ve bu savaşı teknolojiyle kazanacağız!”  diye bas bas bağırıyor.

Peki Biz Ne Yapıyoruz? İslam Dünyası Ne Yapıyor?

Hiçbir şey!

Türkiye, hamasete batmış durumda, büyük konuşuyor. İslam dünyası, slogan atıyor. Fakat bu çağ sloganla geçmez. Bu çağ, hamasetle aşılmaz. Bu çağ, ekranlarda bağırarak kazanılmaz.

Bu çağda kazanma ve mücadele iradesini ortaya koyanlar şunları yapar:

  • Veri toplar.
  • Veri işler.
  • Teknoloji üretir.
  • Bilim geliştirir.
  • Algoritma yazar.
  • Savunmayı dijitalleştirir.
  • Toplumun zihnini korur.
  • Medya savaşını yönetir.

Biz ise ne yapıyoruz?

  • Gündüz televizyon tartışmaları izliyoruz.
  • Gece sosyal medyada birbirimizi yiyoruz.
  • Üniversiteyi diploma dağıtan mezarlığa çeviriyoruz.
  • Bilimi “lüzumsuz” görüyoruz.
  • Teknolojiyi sadece tüketiyoruz.
  • Gençleri ya yurt dışına kaçırıyoruz ya da umutsuzluğa gömüyoruz.

Sonra da kalkıp “Büyük devletiz!” diyoruz.

Büyük devlet olmak için büyük laflar yetmez.
Büyük devlet olmak için büyük akıl gerekir.

Bizde ise akıl üretimi çökmüş durumda.
Devlet, aklını ABD, İngiltere ve İsrail’e kiraya vermiş durumdadır!

İlahiyatların Utanç Veren Kısırlığı

İslam dünyasının en büyük sorunu dış düşman değildir.
En büyük sorunu İsrail değildir.
En büyük sorunu Amerika değildir.

En büyük sorunu kendi zihinsel felcidir!

Bu felcin en görünür örneği ise ilahiyat dünyasıdır.

Bugün ilahiyat camiası, ümmetin vicdanı olması gerekirken neyle meşgul?

  • Bin yıl önceki ihtilafların tekrarıyla,
  • Mezhep polemikleriyle,
  • Kelime oyunlarıyla,
  • “Şu caiz mi, bu mekruh mu?” düzeyindeki hayatı boğucu tartışmalarla,
  • Toplumun gerçek krizlerine dokunmayan akademik gevezeliklerle!

Bir yanda Filistin’de çocuklar enkaz altında can verirken,
bir yanda Yemen açlıktan kırılırken,
bir yanda İran’a kuşatma kurulurken,
bir yanda Lübnan’ın nefesi kesilirken,
bir yanda Türkiye ekonomik çöküşle boğuşurken…

İlahiyat dünyası hâlâ hangi meseleyle uğraşıyor?

“Cennet fiziksel mi metafizik mi?”
“Kabir azabı nasıl olur?”
“Falanca âlim filanca âlime cevap vermiş miydi?”

Bu, sadece akıl tutulması değildir. Bu, ümmete ihanettir.

Çünkü din, hayatın dışında bir müze malzemesi değildir. Din, hayatın tam merkezinde durması gereken bir adalet çağrısıdır. Din, mazlumun yanında saf tutmaktır. Din, çağın putlarını teşhis etmektir.

Ama bugünkü ilahiyat, putları teşhis etmiyor.
Çünkü put değişti.

Put artık heykel değil.
Put artık algoritma.
Put artık para.
Put artık güç.
Put artık medya.
Put artık veri.

İşte ilahiyat camiası bu yeni putlara karşı tek kelime edemiyor. Çünkü bu putları tanımıyor. Çünkü çağın dilini bilmiyor. Çünkü modern dünyayı okuyamıyor.

Bu yüzden ümmet, kendi aklını kaybetmiş halde.

Kimin Verisi Kimin Elinde?

Bugün en büyük ahlâk meselesi şudur:

Bir insanın mahremiyeti kime aittir?
Bir toplumun davranışları kim tarafından izleniyor?
Bir ülkenin karar mekanizmaları hangi algoritmalarla yönlendiriliyor?

Bunlar artık siyasi değil, doğrudan dinî meselelerdir.

Çünkü İslam, insanın onurunu korumayı emreder.
İslam, mahremiyeti korumayı emreder.
İslam, adaleti ayakta tutmayı emreder.

Gelin görün ki modern dünya, mahremiyeti öldürüyor.
Onuru pazarlıyor.
Adaleti güçlünün oyuncağı haline getiriyor.

İşte Palantir manifestosu, bu gerçeği açıkça savunuyor:
“Güç bizim elimizde olmalı.”

Batı, artık gizlemiyor.
Batı, artık utanmıyor.
Batı, artık demokrasi masalını bile zoraki anlatıyor.

Batı’nın yeni dini “güvenlik”tir ve bu güvenliğin tanrısı algoritmadır.

İslam Dünyası Neden Uyuyor?

Bu uykunun sebebi kader değil.
Bu uykunun sebebi tarih değil.
Bu uykunun sebebi “dış güçler” değil.

Bu uykunun sebebi şudur: İslam dünyasının yönetici sınıfları, halkın bilinçlenmesini istemiyor.

Çünkü bilinçlenen halk hesap sorar.
Çünkü okuyan toplum adalet ister.
Çünkü düşünen gençlik köleliği kabul etmez.

O yüzden toplumlara gerçek bilgi değil, propaganda sunuluyor.
O yüzden gerçek eğitim değil, ezber veriliyor.
O yüzden gerçek bilim değil, vitrin projeler veriliyor.
O yüzden gerçek din değil, uyuşturucu bir din sunuluyor.

İslam dünyasında din, iktidarların elinde çoğu zaman bir “uyuşturma aracı”na dönüşmüş durumda. Bu yüzden ümmetin büyük kısmı dini ya ritüele indirgedi ya da siyasi slogan malzemesi yaptı.

Halbuki din, slogan değil; bilinçtir.
Din, uyuşmak değil; uyanmaktır.

Türkiye’nin En Büyük Yanılgısı: “Biz Bu Oyunu Anlarız!”

Türkiye, tarihsel hafızasına güveniyor fakat bu çağda tarih tek başına yetmez. Osmanlı nostaljisiyle yapay zekâ çağında ayakta kalınamaz! Ecdad anlatımıyla veri merkezi kurulamaz! “Kurtuluş Savaşı ruhu” diyerek algoritma üretilemez!

Türkiye’nin önünde iki yol var:

Ya teknolojiyi üreten bir devlet aklı kuracak,
ya da teknoloji tüketen bir pazar ülkesi olarak kalacak.

Ya bilgi toplumuna dönüşecek,
ya da manipülasyon toplumuna!

Ya bağımsız olacak,
ya da bağımsızlık kelimesini sadece nutuklarda kullanacak.

Çünkü Palantir dünyasında bağımsızlık, tank sayısıyla ölçülmez.
Bağımsızlık, veriyi kimin yönettiğiyle ölçülür.

Ümmetin Bugün İhtiyacı Olan Şey: “Uyanık Bir Akıl İnşa Etmek”

Bu çağda ümmetin ihtiyacı olan şey yeni bir parti değil.
Yeni bir lider de değil.
Yeni bir mezhep tartışması hiç değil.

Ümmetin ihtiyacı olan şey şudur:

  • Gerçek bir düşünce devrimi
  • Bilimsel üretim
  • Teknolojik bağımsızlık
  • Ahlâkî yeniden doğuş
  • İslam’ın çağın krizlerine cevap veren bir direniş dili

İslam, sadece geçmişi anlatan bir masal değildir.
İslam, geleceği kurma iradesidir.

Bu irade yoksa din, sadece ağıt olur.

Bugün İslam dünyası ağıt yakıyor.
Sürekli kayıplarına ağlıyor.
Sürekli yenilgilerini anlatıyor.
Sürekli “Bizi neden sevmiyorlar?” diye soruyor.

Hâlbuki mesele sevilmek değil.
Mesele, ayakta kalmak!

Bu dünya merhametle işlemiyor.
Bu dünya güçle işliyor.

Güç dediğimiz şey ise artık sadece silah değil, akıldır.

Palantir Çağında Uyanmayanlar Köle Olacak!

Palantir manifestosu bize şunu söylüyor:

“Biz, yeni çağın efendisiyiz.”

Biz ise bu meydan okumaya cevap veremiyoruz çünkü hâlâ uykudayız.

İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasi değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?
İslam dünyası ne zaman uyanacak?
İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Ama bir şey daha var…
Palantir’in manifestosu bir tehditse bizim suskunluğumuz sadece bir zayıflık değil; aynı zamanda gecikmiş bir sorumluluktur çünkü biz Müslümanlar henüz konuşmaya başlamadık.

Biz henüz çağın büyük hesabını açmadık.
Henüz “Bu düzen insanı öldürüyor!” demedik.
Henüz “Bu teknoloji tanrı değil, araçtır!” demedik.
Henüz “Veri kutsal değildir, insan kutsaldır!” diye haykırmadık.

Şunu herkes bilmeli:
Bizim meselemiz sadece Filistin değildir. Bizim meselemiz sadece Gazze değildir. Bizim meselemiz sadece Türkiye değildir. Bizim meselemiz bir milletin bekâsı değil, bütün bir insanlığın geleceğidir.

Batı bugün yalnızca zulüm deği, aynı zamanda ruhsuzluktur!
Batı bugün yalnızca saldırganlık değil, aynı zamanda anlamsızlıktır!

Kendi inşa ettiği uygarlık, kendi insanını öğütüyor.

Batılı insan artık Tanrı’ya inanmıyor ama algoritmaya inanıyor.
Batılı insan artık peygamber dinlemiyor ama “trend analizine” secde ediyor.
Batılı insan artık vicdan taşımıyor ama “güvenlik protokolü” taşıyor.

En korkuncu da Batılı insan, özgür olduğunu sanıyor. Oysa ekranın içinde mahpustur!

Bugün Batı’nın insanı;
daha fazla tükettiği hâlde daha mutsuz,
daha fazla bilgiye ulaştığı halde daha cahil,
daha fazla eğlendiği halde daha huzursuz,
daha fazla konuştuğu halde daha yalnızdır!

Çünkü Batı medeniyeti insanı kurtarmadı, insanı anlamdan kopardı.

Anlamdan kopan insan, artık kolay yönetilir çünkü anlamını kaybeden insan, ruhunu kaybeder. Ruhunu kaybeden insan, algoritmanın kölesi olur.

Palantir’in dünyası işte budur: Anlamı öldür, insanı yönet!

Biz Sadece Kendimizi Kurtarmayacağız

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.
Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.
Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.

Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.
İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.
İnsan, veri değildir.
İnsan, hedef değildir.
İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.
İnsan, şereftir.
İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!
Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.
Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!
O sözü de ne Harvard üretebilir,
ne Google üretebilir,
ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.
O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!

Algoritmalara Karşı Yeni Bir Dil

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.

Palantir Çağında Son Söz Şudur

Palantir’in manifestosu bir küstahlıktır lâkin bizim suskunluğumuz daha büyük bir utançtır.

Elbette bu utanç kader değildir çünkü biz daha başlamadık.

Biz ayağa kalktığımız gün; sadece Müslümanlara değil, sadece Türkiye’ye değil, sadece İslam coğrafyasına değil…

Biz kendimize yardım ettiğimiz gibi anlam dünyası harabeye dönmüş Batılı insanlara da yardım edeceğiz.

Onları da bu dijital putlardan kurtaracağız.
Onları da tüketimin karanlığından çıkaracağız.
Onları da algoritmaların tasallutundan özgürleştireceğiz.

Bu çağda asıl devrim, teknolojiyi yenmek değil; teknolojiyi put olmaktan çıkarmaktır!

Putları kırmak bizim tarihimizdir.
Anlam boşluğunda yüzen insanları algoritmaların tasallutun kurtarmaktır.

Palantir de zulmün arkasına saklanan egemenler de şunu iyi bilsin:

Biz konuşmaya daha yeni başlıyoruz!

Devamını Okuyun

Yazılar

Bozuk Düzen, Büyüyen Bataklık – Onur Ercan

Yayınlanma:

-

Okul saldırıları çok yönlü ele alınması gereken bir konu ancak özellikle Maraş’taki katliam haberinden sonra aklıma, her taşın altında “onları” arayan biri olarak “Bu bir satanist/masonik ayin olabilir mi?” sorusu geldi.

İki okul saldırısının arka arkaya gelmesi ve özellikle Maraş katliamındaki tuhaflıklar, olayların bir tesadüf olma ihtimalini zayıflatıyor. Onlara göre özellikle çocuk öldürmek bir ibadettir hatta savaşın başında çocuk öldürmenin bir nevi uğur getireceğine inandıkları bile söylenir.

Gazze savaşının başlarında bir çocuk hastanesini bombalayarak 500 çocuğu katlettiklerini hatırlayın. İran’da ilk saldırdıkları yer de bir okuldu çünkü içinde çocuk var! Dahası o gün Yahudi takvimine göre özel ibadet günlerinden biriydi! Yani bu çocuk öldürmeler birer ritüeldi!
Türkiye’de neden şu anda böyle bir ayin düşünmüş olabilirler bilmiyorum ama Anadolu halklarının onlar için cezalandırılması gereken öncelikli halklardan olduğunu biliyorum. Maraş merkezli büyük depremlerden dolayı bazı Yahudi din adamlarının mutlu olduğu haberlerini hatırlayanınız vardır. Dolayısıyla herhangi bir siyasî hedef olmadan da bir “ibadet” yapmış olabilirler. Zaman zaman yapılıyor. Bolu’daki otel yangınıyla ilgili bu yöndeki iddiaları incelediniz mi?

Psikolojik sorunları olan bir çocuğu kullanarak bu katliamı yaptırmış olabilirler mi? Sık kullanılan bir yöntemdir: Cinayet deliye işlettirilir, azmettiren gizli kalır! Olaydan sonra gündeme gelen bir Telegram grubu da hayli ilginç. Aynı isimli bir örgüte ait olduğu da iddia edilen grupla saldırganların organik bağı tespit edilebilmiş değilse de saldırıları öven ve yeni saldırı tehditleri yapan paylaşımlarla birlikte satanist/masonik aklın hedeflerine uygun birçok içerik barındırıyor.

Hiçbir kutsal tanımıyorlar, yerleşik hiçbir değer kabul etmiyorlar; dahası grupta, hayvanlara işkence videoları ve tecavüz övgülerine de rastlamak mümkün! Epsteingilleri hatırlatıyor! Bu grubun yüz bin üyeye ulaşana kadar neden kapatılmadığı da hayret verici bir konu! Herhâlde devşirilebilecek daha fazla genç biriksin diye beklemiş olamazlar! “Tek din, tek dünya devleti” sloganıyla hareket eden küreselci satanist/masonik aklın bütün yerleşik değerleri alt üst etmek ve kötülüğün her türlüsünü yaygınlaştırmak istediği bilinen bir gerçek.
Kötülük onlar için iyi bir şey. Neden? Çünkü inançları böyle! Amaç satana, yani şeytana hizmet! Toplumsal atmosferi, yapacakları başka bir operasyon için uygun hâle getirmek istemiş de olabilirler.

Turhan Çömez’in velilerle konuşarak gündeme getirdiği ve cevabını hepimizin beklediği sorular da bir organizasyon olma ihtimaline işaret ediyor. Katilin çantasını her girişte kontrol ettiren eski okul yönetimi olaydan bir ay önce neden görevden alındı? Elektrik kesilince çalışmaya devam etsin diye kullanılan kameralar için güç kaynağı neden yoktu? Eski idare, sabahçı öğrencilerin öğleden sonra okula gelmesini yasaklamışken yeni idare neden bunu uygulamadı?

Bu şüphemizi büyük bir soru işareti olarak buraya bıraktıktan sonra meseleye başka bir açıdan bakalım:

İster siyasî ister çıkar amaçlı olsun şiddet hep vardı ancak motivasyon kaynakları farklı olarak! 70’li yıllardaki ideolojik kaynaklı şiddet 1980 sonrasında, ülkenin bir kısmı hariç, yerini bireysel çıkar veya küçük grup çıkarı amaçlı şiddete bırakmaya başladı. 2000’li yıllarda artık online platformlar üzerinden de eleman sağlayan üyelerinin çoğu 25 yaş altı yeni nesil çeteler yaygınlaştı ki onlar da çıkar amaçlı! Bahsettiğim Telegram grubunda görüldüğü gibi galiba artık motivasyonu tamamen farklı bir tür şiddetin büyüdüğünü görüyoruz. Adını bulamadım. “Kötülük için kötülük” ya da “cinnetle karışık kötülük” olabilir mi?

Diğerlerinde olduğu gibi bir ilk olan son olayların da hem kişisel hem sistemsel yönü var tabii ama sistemsel tarafına biraz daha fazla vurgu yapmak istiyorum. Saldırganların motivasyonu salt cinnetle veya psikolojik bozuklukla açıklanamaz ya da bir öfke veya görünür olma, fark edilme hırsı ile? Belki de hepsinden biraz var. Siyasî hedef yok, kişisel husûmet yok, gasp veya soygun amacı yok ama şiddet var!
İster siyasî amaçlı terör uygulayan yapılanmalar ister çıkar amaçlı suç örgütleri ister başka hedefleri olan yapılar tarafından devşirilmiş olsun isterse salt kişisel amaçlı olarak şiddete yönelmiş olsun şiddet eğilimi neden bu kadar yüksek, gençler ve çocuklar neden bu derece devşirilmeye yatkın, neden psikolojik bozukluk yaşıyorlar ve sonunda neden tam olarak hiçbir kategoriye oturtamadığımız bir şiddet
türü şeklinde bir okul katliamıyla karşılaştık?

Konformizm, hedonizm ve pragmatizm gençleri ideolojilerden, ulvî hedeflerden daha fazla etkisi altına alıyor. Daha önceleri, şiddet kullanan gençlerin bireysel çıkarların ötesinde ‘aşkın’ gâyeleri vardı. İnandıkları sistemi hakim kılmak istiyorlardı. Binlerce kilometre uzaktaki tanımadıkları insanları bile kurtarmak istiyorlardı.

Şiddet olaylarına karışanlarda olduğu gibi şiddete bulaşmayan gençler arasında da bireyselcilik, anlam yitimi, çıkarcılık yaygın hatta maneviyatını kaybetmemiş olanlar arasında bile maneviyatı daha bireyselci anlama ve yaşama eğilimi yüksek. Bireyselcileşmiş, anlam yitimi yaşayan, “değer”leri değersiz görme eğiliminde olan gencin “hakk”ın güçlü değil gücün “haklı” olduğu bir vasatta, yaşadığı boşluğu karşısına
çıkan çer çöple doldurması şaşılacak bir durum değildir.

”Psikolojisi bozukmuş.”, ”Cinnet geçirmiş.” gibi ifadeler kasıtlı veya bilinçlidir, düzeni aklamanın bir yoludur! Nebhânî hikmetli söylemiş: “Bir yerde suç ender görülüyorsa suçu işleyen kişi, sık görülüyorsa düzen bozuktur!”

İnsan, cinnet noktasına neden gelir? Dar dairedeki sorunların çoğunlukla makro sistemden, yani sosyal, ekonomik ve siyasî düzenden kaynaklanan sebepleri vardır. Bütün suçu bir bakana hatta iktidara yüklemek haksızlık olur çünkü bu bozuk düzeni onlar kurmadı ancak sorumluluklarının büyüklüğünden kaçamazlar!

Şimdi iktidara soralım:

Bu bozuk düzeni değiştirmek için 24 yılda ne yaptınız, ne yapabildiniz; laikliğin ve kapitalizmin başını örtmüş olmaktan başka? Özal’ın yolundan gittiğinizi söylüyordunuz ki doğruydu! Onun derinleştirdiği, insanı yalnızlaştıran, kendine ve topluma yabancılaştıran, “değerlerimizi” değersizleştiren, bireyselciliği öne çıkaran düzenin kapitalist karakterini iyiden iyiye şiddetlendirdiniz.

Siz de benim gibi mi hissediyorsunuz bilmiyorum!

Büyüyen bir bataklıktaymışız gibi…

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x