Connect with us

Yazılar

Mini Mezopotamya Yolculuğunda İsmet Özel, Ahmed Arif ve Ölüm Duygusu – Naman Bakaç

Yayınlanma:

-

Seyahat insanın dünyasını genişletir – Malcolm X

Sisli bir sabah vakti uyandırdı beni sürekli yolculuklara çıkan dost. Apar topar hazırlanıp, beklediği arabaya bindim ve yola çıktık. İsmet Özel’de olduğu gibi sabah şairin üstüne saldırıyor halet-i ruhiyesi oluşmadı bende. Ama arabamız sisli ve kararmış havada ilerlerken dükkânların uyuduğunu fakat ağaçların uyanık olduğunu dökülen yapraklardan anlayacak kadar da dinçtim. Mardin’e gidecektik bir cumartesi sabahında. Uzun yola çıkmaya çoktandır hüküm giymiştim ama nasip kısa bir yolculuğaymış oysa. Araba Hasankeyf yoluna girerken, kendi kendime şöyle yol arkadaşımla az konuşup, geniş çayırları, sisli dağları ve sararmış ağaçları daha çok izlemeye kendimi kaptırsam diye içimden geçirmiyor değildim. Memleket meseleleri her zamanki gibi buna da mani oldu maalesef. Mali piyasaların ahvalinden girip, insan karakterlerine değin sek sek topu gibi, o konu benim bu konu senin zıplıyor gibiydik. Dicle nehrini görmekle, her nedense Mezopotamya’nın topraklarına girmiş hissi oluşur bende öteden beri. Sanki Hasankeyf öncesi, Mezopotamya toprakları değilmiş gibi yanılgılı bir düşünce var zihnimde. Yeni Hasankeyf’e doğru ilerlerken, muhteris gayrimenkul avcılarının sağlı sollu arsalara yaptırdığı villaları görünce, üzgünlük ile kızgınlık arasında karışık duygular kapladı dünyamı. Yol arkadaşımla bunu konuşurken, o, her zamanki gibi konuşmaya kallavi giriş cümleleriyle başlar. Ardından meseleyi konuştuğumuz temaya getirmekte pek mahirdir: “İnsanlar ve toplumların değişimi ilginçtir Naman.” diye yine söylendi. Ardından meseleyi, ev yapmak ve yatırım denilen insanın mülkiyet duygusuna getirince, sosyolojik ve ekonomik dehlizlerin içinde kaybolmamak için oralı olmamaya çalıştım. Kulağım onun anlatımlarına, gözüm ise Dicle nehrine mıhlanmışken, üzgünlük yerini hüzne bıraktı. Çünkü dedemin sebze ve meyve bahçelerinin sular altında kalışıyla birlikte her yaz geldiğimiz bol yeşillikli bağlarımızı görmemle, hatıralara dalmam bir oldu. Geçmiş demişken Faulkner’in veciz sözünü anmadan Hasankeyf’i bari geçmeyeyim: “Geçmiş asla bitmez. Hatta geçmez bile.” Nedense bu sefer kirpiklerim ıslanmamıştı. Ama yüreğine hüzünlü karanfiller atılmış gibiydi. Tamam, Kemal Sayar’ın dikkat çektiği Hüzün Hastalığı matah bir şey ama “hüzünsüz bir halde olmuyor be birader” diye iç geçirdim Hasankeyf yolundan Kemal Sayar’a.

Ne kadar yeni Hasankeyf’i görsem, cansız bir mezarlıktan geçiyorum hissi uyanır bende. Buradaki evler Midyat taşları ile inşa edilmiş olsa bile. Zeynel Bey türbesi orijinal hali ile oradaydı ama bir saksı gibi duruyordu gözümde. Bu yüzden “Hasankeyflisin ama insan böyle bir yerde bir ev almaz mı be kardeşim” yollu eleştirilere buradan bir cevabım olsun bu saksı meselesi. Yol arkadaşım keskin bir gözleme sahip biri. Dağların ve tepelerin ağaçsız halini görünce, hemen sosyolojik ve ekolojik birkaç tespitte bulundu. “Geçmişte buralar gür ağaçlarla kaplıydı.” dedi. “Biliyor musun neden şimdilerde bu ormanlar yok?” diye sordu bana. Kendi sorusunu da kendisi cevapladı ardından “Geçmişte buranın insanları o kadar fakirdi ki, bu yörelerde “darberû” denilen meşe ağaçları kesilip, yakacak olarak kullanılırdı.” diye söylendi. Devlet-i Aliye’nin buralara kurumsal olarak ağaç dikme faaliyeti de olmadığı için, sonrasında çorak bir görüntü oluşmuş bu dağlarda.

Hasankeyf yolundan çıkıp, Gercüş yoluna girdiğimizde sağlı sollu küçük köylerin isimlerini Türkçe ve Kürtçe birbirimize söyleyip, bilgilerimizi tazeliyoruz yol arkadaşımla. Difnê (Üçyol), Mervanîye (Akyar) Bêcirman (Vergili), Derdîle (Gönüllü) şeklinde geçen köyler… Çoğunda da Ermenilerin yaşadığı bilgisi hemen verilir bizim buralarda bu tip köyler konuşulurken. Bizim de böyle oldu doğal olarak. Yolun sağlı sollu taraflarında kahve, sarı ve kurşunî renkli ağaç yapraklarıyla oluşan sonbaharın bitimi, kışın yaklaşımı ile beliren tablo, içimdeki hüznü birazcık olsun dağıtıverdi. Kercosê’yi (Gercüş) şöyle teğet değerek geçtiğimiz bu yolda, bir sonraki durağımız Matiat (Midyat) ilçesi olacaktı. Yalnız Midyat’a varmadan önce çevredeki çoğu Kürt köyleri arasında bir Arap köyü olan Derîndib (Yolağzı) köyünden geçerken, her ikimizde köyün cadde ve evlerinin düzenli, bahçeli, temiz ve bakımlı olması dikkatlerimizden kaçmamıştı. Bu sefer önce ben mikrofonu alıp, çevre Kürt köyleri arasında neden bu köyün böylesi bakımlı, temiz, düzenli olduğunu sordum yol arkadaşıma. Cevabını da kendim verdim. Kürtlerin inişli çıkışlı dağ köyleri ve mekânlarında yaşamalarından yola çıkarak, birazda göçebeliğin ve çoğunlukla da sürülmelerinin etkisiyle biraz serazat (bu ifade Vahdettin İnce’den çalınmadır!) başına buyrukluk hallerinin mekân ve şehir algılarında etkili olduğunu anlattım. Mesela bakın Siverek’e, Bismil’e, Suruç’a, Kozluk’a, Ergani’ye, Çaldıran’a, Doğubayazıt’a vs. evler ve mekânlar bakımsız, renksiz, düzensiz, tekdüze ve de maalesef temiz değil. Mezopotamya’nın yerleşim yerleri üzerine tarihsel, toplumsal ve mekânsal analizlerden sonra Midyat’a vardığımızda ilçenin girişinin az önce saydığım vasıflara haiz olması maalesef beni yine şaşırtmadı. Yol arkadaşım kahvaltı için tekliflerini sundu bu arada. Ben tercihimi sıcak mercimek çorbasından yana koydum. Fakat malum hafta sonu kısıtlamalarından dolayı göz gezdirdiğimiz esnaf lokantalarında iri kilitler hemencecik göze çarpıyordu. Söylemeden edemeceyem bizim buralarda esnaf lokantaları kilitli iken, sözüm ona modern lokanta/restaurantlar neden alarmlı, kameralı, otomat kepenklerle kaplı sorusunu ortaya bırakıp, aradan çekiliyorum. Simit Sarayı denilen bir pastane zincirinden öteberi aldıktan sonra, bir parkta kahvaltımızı yapmaya koyulduk. Parka girer girmez parkın temizliği, düzenliliği ve içindeki üç temizlik görevlisinin büyük bir dikkatle işlerini yapmaları üzerine, bir temizlik görevlisinin yanına yaklaştım. Elimdeki börek ve pastalardan birini uzatıp şunu söyledim: “Deminden beri dikkat ettim, süpürgeyi ve küreği alelâde değil, özene bezene kullanarak ve hiç yüksünmeden temizliğinizi çok güzel yapıyorsunuz. Bu böreği hakettiğinizi düşündüm. Lütfen alır mısınız?” dememle onun cevabı bir oldu: “Yok abi, teşekkürler. Allah razı olsun. Az önce kahvaltı yaptım ben.” dedi. Israr ettim böreği alması için. Ama kendisi de aynı kararlılığı gösterince, ilk gidişimdeki heyecanın, yerini ringden mağlup olmuş güreşçi gibi başım hafif öne eğik bir şekilde döndüm. Az ilerdeki temizlik görevlisinin de hiç yüksünmeden ve tavsamadan yerleri temizlediğini görünce, içimde hem sevinç hem de güzellik peydâh oldu. Yalnız orada da ölü olan şey, ağaçlardı. Kolları örtüsüz, gövdesi paltosuz bir şekilde yapraklarını dökmüş olmanın haliyle cansız bir bedeni andırıyordu parkın ağaçları.

Kahvaltıyı bitirdikten sonra, arabamıza binip Midyat ilçesinden geçtik. Arapların yoğunlukla yaşadığı Estel mıntıkasından geçiyorduk. Buraları bakımlı, rengârenk sağlı sollu yüksek katlı binalarla doluydu. Caddeler temiz ve bakımlıydı. Midyat’tan çıkar çıkmaz çevrenin kahverengi ve kremsi topraklarla bezeli halinin içinde az da olsa ağaçlar hatta mini ormanlar görünce, coğrafyanın değiştiğini ilk anda insan hemen fark ediyordu. Mezopotamya’nın Turabdin bölgesi denilen bu topraklarda Mahalmi (kimileri Mıhallemi diye de söyler) denilen toplulukların yaşadığı köylerden geçiyorduk. Mahalmiler kendilerini etnik olarak ayrı görseler de bölgede Arap oldukları ya da Arapların bir kolu oldukları şeklinde yaygın bir görüş de yok değildi. Lübnan, Suriye ve bizim Turabdin bölgesinde yaşayan bu insanların, sanırım İsveç ve Belçika’da az da olsa bir nüfuslarının olduğunu duymuşluğum vardı. Şorızbah (Çavuşlu) ve Derîzbînê (Acırlı)  köylerini şöyle uzaktan görüp, buralardaki bakım, düzen ve temiz manzarayı görünce yol arkadaşımla bu sefer konuşmadık ama bakıştık. İkimiz de bu bakışmaların ne olduğunu anlamıştık zaten.

Mardin’e doğru ilerlerken, yol üzerindeki köylerin damlarında, balkonlarında, bahçelerinde ay yıldızlı bayrağın geçmişe oranla fazla oluşu dikkatimi çekmişti. Bir ara şöyle de düşünmedim değil doğrusu; acaba yakınlarda bir taziye mi var? 2013-2015 yılları arasında ev ve dükkânların duvarlarında örgüt isim ve sloganları ile milliyetçi partilerin flamalarının asılı olduğunu hatırlayınca Hegel’in “zamanın ruhu”na gidip, hızlıca dönüverdim. Zira ruhlar yükselip, düşüyordu dönemsel olarak. Tıpkı insanoğlu gibi. Düşenler ve yükselenler misali. Bu bahs-i diğer mevzuyu bırakıp, yol arkadaşımın çalan telefonundan istifade ederek, yüzümü tümüyle sağa çevirip gri renkteki dağlara ve onları sarmalamış olan ağaçlara odaklandım. Ağaçlar tıknaz ve alımlıydılar. Toprak ise gri ve kahverengi tonuyla tabloyu renk cümbüşüne dönüştürmüştü. İçlerinden geçiyormuşum gibi düşünüp, daldım. Yol arkadaşımın telefonunun da uzaması işime geldi ve bu dalıp gitmeler üzerine biri İsmet Özel’den diğeri Ahmet Arif’ten iki şiir mırıldandım. Biri içinde Nemrut dağı, Keklik takımı ve Karaca sürüsünün geçtiği Otuz Üç Kurşun’lu şiir, diğeri ise “taşıdım kara gençliğimi dağların damarından” mısrasının geçtiği Yaşamak Umrumdadır şiiri. İkinci şiir genellikle melal havalarda gezindiğim günlerin şafağında bazen şöyle dilimin ucuna değip, geçiverirdi.

Yol boyunca Ahmed Arif’in dediği gibi firari güvercinleri su başlarında görmedim, keklik takımları ise avcıların inisiyatifine kalmış bizim bu topraklarda. Yalnız Mehsert (Ömerli) ilçesine varmadan sırtı sütbeyaz bir tavşanı bahçeli bir evde görünce Ahmed Arif’in “karnı sütbeyaz bir dağ tavşanı, garip iki canlı” dizeleri tekrar gelip, dilime pelesenk oldu ama yol arkadaşıma da bunu hissettirmemeye çalışıyordum. İyi bir dinleyici ve gözlemcidir ama edebiyat-medebiyat, pörtü böcek… diye başlayan klişe cümleleri bana karşı kuracak diye de çekindim doğrusu. Tıpkı karnı sütbeyaz tavşanlardaki çekingenlik gibi. Bu ürkeklik ve şiirimsi hava karışımı halet-i ruhiyeden, dağların damarını içime çekmeye çalıştım, tabi havanın nemini de. Yolda yalpalanarak ilerlediğimiz köylerin arasında hızını düşüren yol arkadaşımın azıcık frene basmasıyla, ağaçların öksürdüğünü, her öksürük boyunca kollarından düşürdükleri sararmış yaprakları da görmüyor değildim. Bütün bu görmekler ve bohçama topladığım duygular denizi içinde, Mardin’e vardığımda ürkütücü manzarayla karşılaştım.

Tümsek yolda ilerlerken vardığımız Mardin’in girişinde çok katlı, kibrit kutulu evlerin yanısıra dört şerit boyunca sağlı sollu arabaların arasından ana kavşağa vardığımızda şiirimsi hava dağılmış yerini keşmekeş havasına bırakmıştı. Yol arkadaşım, keşmekeşlik halimi fark ettiğinden midir yoksa her Mardin’e gelişinde yaptığı bir alışkanlığı mıdır bilemedim ama beni “eski Mardin’e” götürmek istediğini söyledi. Ben ise reddettim ve kendi işinin olduğu Organize Sanayi Bölgesine varmak için Kızıltepe yoluna girdi. Mardin Organize Sanayi Bölgesi’ne girerken, her zamanki yaptığım şeyi yapıverdim tekrar. Bir işyerinin girişlerini, çevresini kolaçan ettim. Türkiye’nin un ihracatının en fazla yapıldığı bir Organize Sanayi Bölgesi olmasına rağmen, yolun yamalı oluşu, orta refüjdeki ağaçların hasta halleri, parkelerin sağlı sollu dağınıklığı, naylon ve çöp artıkların dikenli tellere asılı manzaraları, üretim binalarının bakımsız duvarları ile doğrusu içim kararmadı değil. Bunu da yanımdaki yol arkadaşıma hemencecik ifade ettim.

Yol arkadaşım görüşmelerini yapmak için, toplantı yerine geçince ben de bekleme salonunda geçtim. Masadaki dergileri karıştırdım. Dergilerden birinin kapağında Siyah Kuğu’yu görünce, hemencecik elime aldım. Pandemi ve Siyah Kuğu başlıklı yazı dikkatimi çekmişti. Direkt o yazıya ulaşmak için sayfaları hızlıca çevirdim. Çünkü Siyah Kuğu ile Pandemi arasında 2020 Martından sonra birkaç makale okumuştum. Bilirsiniz Siyah Kuğu nadirattandır. Üstelik 2008 krizini önceden öngördüğü için ünlü ekonomist Nassim Nicholas Talebın Siyah Kuğu isimli kitabı da meşhurdur. Hollywood yapımı Siyah Kuğu isimli filmi duymuşluğum vardı ama izlemişliğim yoktu. Yalnız filmdeki Siyah Kuğu ile kitab olan Siyah Kuğu arasında ise tematik olarak benzerlik yoktu. Dergideki makale kısa ama öz bilgiler içermesi hasebiyle fena değildi. Coronavirüs pandemisinin yüzyılda bir görülen olasılıksız bir durum olduğunu ve bu olasılıksızlığın etkisinin uzunca süreceğine dair argümanı işleyen bir makale idi. Sağımdaki duvarda dezenfektan septiğini, yüzümde maske, masada kolonyalı alet edevatları görünce, bu olasılıksız pandeminin etkisinin bana dokunduğunu, karşımdaki görevliye de temas ettiğini gözlemledim. Kitaptaki teorik bilgi ile gündelik hayatım arasında paralellik kendini baş göstermişti. Marks’ın teori-pratik bütünselliği ardından Kur’an’ın inanç-amel birlikteliğini de bilfiil hissettim desem abartı saymazsınız inşallah. Bir yol seyahatinin Marks’a oradan da Kur’an’a gelmesi, belki okurun kulağını tırmalıyordur ama hayat da böyle bir şey değil midir zaten? İçinde doğa, şiir, yolculuk, hastalık, düşünce, ideoloji, din, ekonomi, sanayi bölgeleri, ticaret, hüzün, park, kahvaltı, işçiler vs. toplamından ibarettir. Belki de hayat, tüm bunların toplamından daha büyüktür, daha hacimlidir.

Organize Sanayi Bölgesinde yeni yapılacak inşaatın yerini görmek için Isuzu marka bir pikapla yola çıkıyoruz. Yanımdaki işçi yol boyunca kafası eğik bir şekilde akıllı telefona adeta hipnoz olmuşçasına bakıyordu. Fakat şoförün ekşin hali dikkatimi çekmişti. Bu dikkat ilerleyen dakikalarda üzerine odaklanmaya yöneltti beni. Şoförün beyefendiliği, üslubu ve nezaketi etkilemişti beni. Pikapla inşaat yerine geldikten sonra, şoförün az önce saydığım meziyetlerini bir de kendisine söyleyerek, ikimizde mütebessim bir edayla vedalaştık. Çok şaşırmıştı böyle cümlelerin kulağına fısıldanmasına. Bu vedalaşma kısmından önce inşaatın yanına gittiğimizde yol arkadaşım kendi işiyle meşgul iken, ben yaklaşık 100 metre ilerde iki çocuk, bir gencin koyunlar arasında organize sanayi bölgesinin tel örgülerinin ardında, tuhaf hareketlerini görünce oraya doğru yöneldim. Koyunların arasında sanki ellerindeki bir şeyi ağızlarına ve burunlarına çekiyordu gibi bir halleri vardı. Emin olmak için yaklaştığımda, yol arkadaşım gideceğimizi söyledi bana. Arabamız onların yakınından geçerken, gözlerimi faltaşı gibi açıp, işin mahiyetini anlamaya çalışmak için onlara dikizledim. Onlar da beni fark etmiş olacak ki, ellerindeki malzemeyi bırakıp bana bakakaldılar. Arkadan başka bir genç, hızla onların yanına geliyordu. Çocuklardan birinin yerde titrediğini fark ettim, ama yanlarına gitmem imkânsızdı. Koşar adımlarla gelen genç ise, yerde uzanan küçük çocuğa yöneldi. Küçük çocuğun hareketliliği durmuş, yerde kütük gibi cansız duruyor gibiydi. Organize Sanayi Sitesinin müdürlük binasına vardığımda aklım orada kaldı. Hani Sezen Aksu bir şarkısında: “kalbim Ege’de kaldı” der ya, bizimkisi de böylesi bir ruh haliydi işte.  Midyat parkındaki cansız ve soğuk ağaçlar aklıma geldi her nedense, çocuğun orada cansız bedenini gördüğümde…

Memlekete dönüş için Kızıltepe yoluna çıkıp, Mardin’e ilerlediğimizde, şehrin uzaktan görünümü, bir kartalın dağ yuvasını andırıyordu adeta. Bu görüntüyü bir de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetiminin (Irak Anayasasında geçen ifade bu şekilde ey okur, sakın hiddetlenme!) Amadiye şehrine benzettim ki, orası da bir dağ tepesine kurulu idi. İkisi de muhteşemdir. Bu muhteşem manzarayı seyreylerken, aniden yüreğimde bir sızı hissettim. Ucu sivri bir nesne, sanki kalbime saplanıyor gibiydi. Yol arkadaşıma bundan bahsetmedim. İçimde bir tedirginlik oluştu. Ama ne olduğunu kestiremiyordum.

Mardin’den çıkıp Gercüş’e varmaya az kala, yol arkadaşım ilçede bir eve uğraması gerektiğini söyledi. Gercüş’ün ana caddesinde ilerlerken, önceki günlerde sosyal medyada #Gercüşteneleroluyor hastaghıyla bir kampanya vardı. Cinsel taciz iddiaları medyada bolca yer almıştı. O kampanyanın etkisiyle midir yoksa başka bir nedenden midir bilemedim ama geçtiğimiz her caddede insanlar gözlerini bize dikmiş faltaşı gibi bakınca, rahatsızlığımı arkadaşıma ilettim. Sorduğumda ise, “Gercüşlüler hep böyledir, yabancı plakalı bir araba veya yabancı birilerini gördüklerinde rahatsız edercesine gözlerini sana dikerler” dedi. Gercüş kasr ve konaklarıyla bilinen bir ağalar diyarı. İşin ağalar kısmını çıkarıp, konak ve kasrları görmek istediğimi ilettim arkadaşıma. Eski Gercüş’ün içinden geçerken bunları görünce, bu topraklarda gelip geçen imparatorluklar, beylikler, devletler aklımdan geçiverdi bir çırpıda. Arkadaşımın uğrayacağı eve vardığımızda, ben evin hemen yanındaki mezarlığı görünce, arkadaşıma o tarafı işaret edip adımlarımı hızlandırdım. Mezarlığın arkasında metruk bir yapı, bir de bir mezarın tıpkı Ahlat mezarlığındaki taşlar gibi Arapça harflerle yazılı olduğunu fark ettim. Mezar taşını ve metruk yapıyı fotoğraflayıp, mezarlığın etrafında dolanmaya çalıştım. Mezarlık, ölüm duygusu, Organize Sanayi Bölgesindeki kütük gibi yere uzanmış çocuğun hali ve Midyat parkındaki ölü ağaçlar derken, yüreğimdeki sızı biraz daha artmıştı. Hasankeyf’e varmak üzereyken yüreğimdeki sızıyı yol arkadaşıma açmaya karar verdim ve kendisine durumu ilettim. O esnada bana gelen bir telefonla Mazlumder yönetiminde başkan iken beraber çalıştığımız ve de çok sevip, saygı duyduğum Hasan Abi’nin babasının öldüğü haberi telefonun öbür ucunda yankılandı. Hasan abimizin babası bir haftadan beri Corona tedavisi nedeniyle hastanede yatıyordu. Nadirattan görülen Siyah Kuğu, uzunca bir süredir bize sıklıkla kendini gösteriyordu artık. Üstelik Siyah Kuğu isimli kitabın alt başlığı olan “Olasılıksız Görünenin Etkisi” demek buymuş diye de iç geçirdim. Evet, Siyah Kuğu, yani Corona Pandemisi etkisini sıklıkla göstermeye çalışıyordu nitekim hayatım(ız)da. Hasan abimizin babasının vefat haberiyle bu etki, biraz daha ağır geldi bana. Kendisi gibi babası da sivil toplum bilinci gelişkin; çevreye, akrabalarına, köylülere, fakir-fukaraya duyarlı bir şahsiyetti. Arkadaşım, “Senin kalbindeki ağrı yoksa bundan olmasın diye” sorunca, “bilmiyorum” dedim. İkimiz de uzunca bir süre ilm-i hal ile konuştuk.

Sonu ölüm haberiyle bitmek üzere olan mini Mezopotamya yolculuğumuzun evveliyatı aklıma geldi birden. Hani kimi mezarlık filmlerinde sisli, bulutlu ve karartılı sahneleri andıran sahneler olur ya, daha yolculuğumuzun başı zaten bu hava ile başlamıştı desem yeridir. Midyat’ta kollarındaki yapraklarını öksürmüş ölü ağaçlar altında kahvaltımız, Mardin Organize Sanayi Bölgesi civarındaki bir çocuğun kütük gibi uzanmış bedeni, Gercüş’teki kadim mezar taşı ve son olarak Hasankeyf yolunda bir büyüğümüzün vefat haberi… Bir film şeridi gibi hissettire hissettire ölüm duygusu meğerse yolculuğa damgasını vuruyormuş da biz faniler bunu son kertede fark ediyoruz, diye söylendim kendi kendime. Sanki Allah, bu ölüm duygusunu adım adım, gıdım gıdım veriyordu bana. Sonra “Her nefis ölümü tadıcıdır.” ayetiyle beraber İsmet Özel’in “Ki ölüm her yerde uyanıktır” mısrası düşüverdi zihnime, dilime, yüreğime… Arabanın içi değildi sadece hüzünlü olan, bu arada. Arkadaşımda da o hüznü, yüz kıvrımlarından fark edebiliyordum. Mezopotamya topraklarında geçen bu yolculuğun ölüm duygusuyla iç içe geçen kasvetli havasını dağıtmak için mi yoksa tevafuken mi oldu bilemiyorum, arkadaşım arabanın teybini açtı, gelen ses Aram Tigran’ın sesiydi. Çok neşeli bir şarkı idi. Kıpır kıpır derler ya o cinsten bir şarkıydı. “Gelo Ew Kî bu?” şarkısına eşlik edip etmeme arasında sıkışıp kaldım birden. Bir yandan ölüm ve cenaze havası, diğer yandan Kürtçe şarkının düğün formundaki kıpır kıpır melodisi. Hayat, bazı kavram ve hallerin toplamından ibarettir, derken aslında eksiklik duygumuzu ve hallerimizi kastediyordum. Meğer o hayatın içinde ölüm ve düğünü eklememiştim. Kim bilir ileride hayatın başka hangi ekleyeceğim duygu ve halleriyle yüzleşecektim. Bu yüzden altını kalınla çizerek şu sözle bitireyim Mezopotamya yolculuğumu: “Hayat, yazıdan da bu anlatıdan da daha büyüktür!” ey okur!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak

Yayınlanma:

-

Dilaver Demirağ’ın Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur? başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.

Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.

Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:

“Teknoloji nötr müdür?”

Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.

Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.

Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.

Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.

Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.

Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.

Benim söylediğim bundan farklı.

Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.

Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.

1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir

Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.

Tarih bize şunu gösterdi:

Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.

Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.

Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.

Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.

Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.

Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.

Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.

Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!

Burada kendisine katılıyorum.

Meseleyi biraz daha ileri götürelim:

Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!

Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.

Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.

Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.

Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!

2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor

Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.

Peki bundan hangi sonuç çıkar?

Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.

Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.

Tam tersine;

Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.

Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.

Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.

Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?

Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?

Bulut altyapılarını kim işletiyor?

Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?

Finansal akışları kim izliyor?

Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?

Sosyal davranışları kim analiz ediyor?

Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?

Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.

Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!

Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.

“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.

Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!

3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil

Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:

Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.

Hayır!

Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.

Benim kastettiğim bu değil.

Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.

Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!

Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!

Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!

İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!

İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!

Asıl soru;

Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?

İnsanı özgürleştiriyor mu?

Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?

İnsanın mahremiyetini koruyor mu?

Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?

İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?

Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?

İnsana hizmet mi ediyor?

Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?

Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.

4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?

Demirağ çok önemli bir soru soruyor:

“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”

Elbette var!

Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.

Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.

Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.

Birincisi, bedenleri yok edebilir.

İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.

Biri patlar.

Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.

Biri, şehrinizi yok edebilir.

Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.

Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.

Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!

Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.

Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.

Veri, doğru ellerde güçtür.

Daha doğrusu:

Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!

İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.

Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!

5. “Güç kıskançlığı” mı?

Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.

Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.

Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…

Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…

Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…

Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.

Ben de buna itiraz ederim.

Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!

Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!

Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!

Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!

Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:

“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?

Bence değildir.

İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!

Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!

Sorun, teknoloji değildir.

Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!

Sorun, devlet değildir.

Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!

Sorun, bilgi değildir.

Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!

6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor

Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.

Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.

Bu, çok yerinde bir itirazdır.

Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.

İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.

Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.

Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.

Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.

Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!

Devletin mutlaklaştırılmasından…

Paranın mutlaklaştırılmasından…

Milletin mutlaklaştırılmasından…

Mezhebin mutlaklaştırılmasından…

Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…

Liderin mutlaklaştırılmasından…

İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…

Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…

Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.

Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.

Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.

Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!

7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor

Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.

Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:

Peki, İslam dünyası ne yapacak?

Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.

Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.

Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.

İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.

Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.

Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?

“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?

Bence değil!

Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.

Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.

İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.

Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.

Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!

8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil

Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:

“Batı bizi geçti.”

“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”

“Batı güçlü.”

“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”

Ve sonunda:

“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”

Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.

Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.

Benim itirazım tam da buradadır.

Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.

Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.

Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.

Ama ayrıldığımız yer şurası:

Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.

Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz

Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.

“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.

Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.

Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:

İslamî teknoloji ahlâkı.

Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Kişisel bilgi nedir?

Mahremiyet nedir?

Adalet nedir?

Mülkiyet nedir?

Özgür irade nedir?

Sorumluluk kime aittir?

Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?

Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?

İnsanları puanlama hakkınız var mı?

Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?

Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?

İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?

İşte benim görmek istediğim tartışma budur!

Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.

Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.

10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir

Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.

“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.

Biri bize:

“Biz neyiz?”

diye soruyor;

diğeri,

“Bizi kim yönetecek?”

Diye!

Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.

İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.

İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!

Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.

Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.

Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.

Tam tersine;

Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!

Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.

11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?

İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.

Demirağ haklı olarak soruyor:

“Son söz ne olacak?”

Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.

Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.

Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.

Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.

Son sözümüz şu olacak:

İnsanı yeniden özne yapmak!

Fakat bunu söylemek yetmez.

İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.

İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.

İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.

Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.

Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.

Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!

İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.

12. İktidar neyimiz olur?

Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:

İktidar neyimiz olur?

Benim cevabım şudur:

İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.

Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!

Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…

Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…

Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…

Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…

Ve en önemlisi:

Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!

Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.

13. Son olarak

Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.

O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.

Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.

O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.

Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.

O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.

Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.

Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!

Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!

İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:

İnsanın araç hâline getirilmesi…

İnsanın veriye indirgenmesi…

İktidarın kutsallaştırılması…

Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…

Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…

İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:

“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”

Benim cevabım bu konuda nettir:

Hayır!

Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.

Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.

Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.

Palantir yalnızca bir şirket değildir.

O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:

İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?

Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.

Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!

İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:

Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!

Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:

İnsan, kuldur!

Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x