Connect with us

Haberler

Afganistan’da Barış Görüşmeleri ve Savaş Paralel Olarak İlerliyor

Yayınlanma:

-

Son birkaç yıldır Afganistan’ın ulusal ve uluslararası düzeyde en önemli gündem maddesi “barış” olmaya devam ediyor. Medyada her gün konuyla ilgili onlarca habere rastlamak mümkün. Şubat 2020’de Taliban ile ABD arasında imzalanan anlaşma, Doha’da Taliban ve Afganistan hükümeti ve diğer siyasi gruplar arasında yaklaşık 15 aydır devam eden müzakereler, taraflar arasında Rusya’da yapılan görüşmeler, gündeme gelen ve iki defa ertelenen İstanbul toplantısı, ABD ve NATO’nun Afganistan’da çekilme süreci ve her geçen gün şiddetini arttıran savaş…

20 yıldır devam eden ABD/NATO işgali ve Afgan gruplar arasındaki iç savaşın ulusal, bölgesel ve uluslararası birçok boyutunun olması, barış görüşmelerini tabii olarak zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Afganistan barış sürecine dair birçok muhtemel sonuçtan söz edilebilir. Birinci ihtimal ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’ı bütünüyle terk etmesinden sonra Taliban ile Afganistan hükümeti ve diğer siyasi gruplar arasında kalıcı ve uzun vadeli bir anlaşma sağlanması ve ortak bir yönetimin kurulması. İkinci ihtimal Taliban ile Afganistan hükümeti arasında kısa süreli bir barış sürecinin ardından tekrar iç savaş ve çatışma sürecine dönülmesi. Üçüncü ihtimal ise Taliban ile Afganistan hükümeti ve siyasi grupları arasında uzlaşmaya varılamaması ve savaşın şiddetini daha da arttırması… Afganistan barış sürecinin bu üç durumdan biriyle sonuçlanması ihtimal dâhilindedir. Hatta ikinci veya üçüncü ihtimal ne yazık ki daha mümkün görünmektedir.

Afganistan barış görüşmelerinin nasıl bir noktaya evrileceğini daha sağlıklı bir biçimde öngörebilmek için tarafların temel taleplerine, hassasiyetlerine ve siyasi hesaplarına bakmakta yarar vardır. Afganistan sorunun ve barış sürecinin yerel ayağının bir tarafında Taliban, diğer ayağında mevcut hükümet ve barış heyetini oluşturan diğer siyasi gruplar yer almaktadır. Bölge ayağında başta Pakistan olmak üzere bölge ülkeleri ve komşular; küresel ayağında ise uluslararası güçler bulunmaktadır. Afganistan işgaline, Afganistan iç savaşına ve Afganistan barış sürecine bu tarafların gözüyle bakıldığında bazı ortak noktaların yanında çok farklı sonuçları da öngörmek mümkündür. Şöyle ki;

Afganistan meselesinde komşu ve bölge ülkeleriyle uluslararası güçler bir kenara bırakılırsa; meselenin ulusal ayağının bir tarafında Taliban, diğer tarafında ise mevcut hükümet ve diğer siyasi/kavmi/dini gruplar bulunuyor. Buradan da anlaşılacağı üzere Taliban’ın karşısında yer alan taraf(lar) yekvücut değil aslında. Zira bu tarafta Cumhurbaşkanı Gani’nin başında olduğu hükümet ayrı baş çekiyor, Abdullah Abdullah’ın başında olduğu barış heyeti ayrı baş çekiyor, Hizb-i İslami, Cemiyet-i İslami gibi dini/siyasi yapılar da ayrı baş çekiyor. Hatta Afganistan’da düzenlenen son seçimin ardından yaklaşık bir sene önce kurulan hükümet ve barış heyetinin faaliyetlerine, açıklamalarına ve uluslararası görüşmelerine bakıldığında, özellikle barış süreci bağlamında fiili olarak iki hükümetin varlığından bile söz edilebilir. Cumhurbaşkanı Eşref Gani ve hükümet kanadı, ABD’nin de istediği ve önerdiği ortak veya geçici hükümet modelini -şimdilik- kabul etmezken, erken seçimi teklif etmektedir. Oysa Afganistan kamuoyunu yakından takip eden herkesin bildiği üzere Gani’nin temel amacı ne pahasına olursa olsun hükümetin başında kalmaya devam etmektir. Ya mevcut görev süresi bitene kadar ya da yeni kurulacak olan hükümetin başında olmak. Bununla birlikte Afganistan hükümet(ler)inin ABD ve NATO’ya rağmen siyasi ve ekonomik açıdan ayakta kalmasının mümkün olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle Gani’nin amacı, mevcut konumunu ve çıkarlarını korumak için pazarlık payını arttırmaktan başka bir şey değildir. Buna karşın Afganistan devletinin resmi bir organı olan, Abdullah Abdullah’ın başında olduğu ve hemen hemen Taliban karşıtı bütün siyasi, dini ve milli şahsiyet, grup ve partilerin içinde bulunduğu Milli Şura Heyeti ise, hükümetin aksine ortak veya geçici hükümet önerisine sıcak bakmakta ve bunda ısrar etmektedir. Kısacası Taliban karşıtı cephede birliğin söz konusu olmadığı, taraflar arasında ciddi ihtilaf konularının ve farklı hesaplarının olduğu söylenebilir. Gerçi bu cephenin bayramdan sonra yapılması planlanan İstanbul toplantısı için ortak bir yol haritası ve metin üzerinde anlaşmak için çeşitli girişimleri var ancak şu ana kadar bir sonuca ulaşılmış değil. Ancak bölük pörçük olsa da Taliban karşıtı cephenin şu ortak vurgularından söz edilebilir. Son 20 yılda elde edilen kazanımlardan ödün vermemek. Bu kazanımların başında da demokrasi, insan hakları, kadın hakları, kadınların eğitimi ve medya özgürlüğü gelmektedir.

Taliban tarafında ise durumlar daha farklı seyretmekte. Taliban, barış sürecinin ABD ile imzaladıkları anlaşma çerçevesinde ilerlemesi gerektiğini sık sık vurgulamakta ve bunda da ısrar etmektedir. Taliban’ın bu anlaşmaya dayanarak barış müzakerelerinde öne sürdüğü taleplerin başında şu konular gelmektedir. ABD ve NATO güçlerinin 1 Mayıs’ta ülkeyi tamamen terk etmesi gerektiği (ki, bu tam anlamıyla gerçekleşmedi ancak çekilme süreci başladı), geçen sene serbest bırakılan 5 bin Taliban mensubuna ilaveten kalan 7 bin mensubunun da serbest bırakılması. BM’nin kara listesinde yer alan Taliban yöneticilerinin kara listeden silinmesi ve Afganistan’da İslam’a dayalı bir yönetimin kurulması. (Her ne kadar Afganistan devletinin mevut resmi adı “Afganistan İslam Cumhuriyeti” olsa da Taliban, mevcut sistemin İslami olduğunu kabul etmiyor.)

Barış görüşmelerine ve sürecine Taliban’ın penceresinden bakıldığında şu muhtemel sonuçlara varmak mümkün görünmektedir: Taliban’ın, ABD ile yaptığı anlaşmadan ve son dönem açıklamalarından bir tür uluslararası meşruiyet hedeflediği anlaşılmaktadır. Yani Taliban Afganistan’da kendi inanç ve ilkeleri doğrultusunda bir sistem kurulmasını amaçlamaktadır ama bunun yanında bu sistemin dünya kamuoyu ve uluslararası güçler tarafından tanınmasını da istemekte ve amaçlamaktadır. Buradan bakınca Taliban’ın 20 yıl önceki yönetim tecrübesinden nispeten farklı düşünmeye bağladığı düşünülebilir. Diğer taraftan Taliban’ın dinî ve siyasal düşüncesine bakıldığında; ortak hükümet, cumhuriyet, seçim ve demokrasi ile bir uzlaşma zemininde buluşması imkânsız veya çok zor görünmektedir. Zira Taliban, bu sistem ve yöntemlerin hiçbirisinin İslami olmadığına inanmaktadır. Bir yönetim sistemi olarak emirlik ve/veya hilafeti, yönetim aracı olarak da seçimi değil, atama ve azil yöntemini kabul etmektedir. Dolayısıyla Taliban’ın, dini ve siyasi olarak kendisinden farklı düşünen kesimlerle ortak bir sistem ve yönetim etrafından buluşması pek mümkün görünmemektedir. Üstelik bu kesimler kendileriyle 20 yıldır savaştığı, kendilerini işbirlikçi olarak gördüğü ve bir kesiminin seküler ve demokratik siyasal düşünceye sahip olduğu kimseler olunca, durum daha da çetrefilli bir hal almaktadır.

Bunun dışında Taliban, 20 yıldır mevcut hükümeti ve yönetimi resmi olarak tanımıyor. Bu nedenle ABD ve NATO’nun ülkeyi terk etmesinden sonra Taliban’ın mevcut yönetimi devirmek ve ülkenin tamamına hâkim olmak için savaşın şiddetini arttırabileceği düşünülüyor. Ne yazık ki bu ihtimal, mevcut seçenekler arasında en öne çıkan seçenek gibi görünüyor. Bu noktada Taliban’ı savaşın şiddetini artırmak ve askeri yolla ülke yönetimini tek başına ele geçirmekten men edebilecek en caydırıcı etken, “uluslararası meşruiyet ve tanınma” faktörü gibi duruyor. Ayrıca hükümete mensup askeri güçler dışında, bütün siyasi grupların, her bölgenin ve kavmin en kötü şartlara göre hazırlandığı ve silahlandığı göz önünde bulundurulduğunda muhtemel bir iç savaşın mutlak galibinin olmayacağı açıktır. Böyle bir durumda sadece savaş şiddetlenir, çatışmalar ülkenin her yerine yayılır, ülke bir on veya yirmi yıl daha iç savaşın pençesinde kıvranır durur ve olan ne yazık ki sadece halka olur.

Şimdilik Afganistan barış müzakereleri, Nisan ayında iki defa ertelenen, Ramazan Bayramından sonra yapılması plânlanan ve tarafların birinci derece liderlerinin katılacağı İstanbul toplantısına odaklanmış durumda. Doha’da yürütülen görüşmelere ek olarak BM’nin himayesinde, Türkiye ve Katar’ın da iş birliğiyle ilki 16, ikincisi 24 Nisan’da yapılması plânlanan İstanbul Toplantısı, Taliban’ın toplantıya katılmaması nedeniyle iki defa ertelendi. Taliban, İstanbul toplantısına katılmama gerekçesi olarak önce konuyu istişare etmekte oldukları, sonra ilk toplantıya yetişemeyecekleri, en son da ülkedeki bütün yabancı güçler ülkeyi tamamen terk etmedikçe Afganistan ile ilgili hiçbir toplantıya katılmayacakları yönünde açıklama yaptı. Bu nedenle toplantı bayramdan sonra belirsiz bir tarihe ertelendi. Taliban’ın düzenlenecek olan İstanbul toplantısına katılıp katılmayacağı henüz netlik kazanmamasına rağmen başta ABD temsilcisi Halilzad ve Pakistanlı yetkililer olmak üzere Taliban’ı ikna çabaları sürmektedir. Büyük ihtimalle Taliban, bu toplantıya katılacaktır ancak bundan önce pazarlık gücünü arttırmak ve bazı kazanımlar elde etmek istiyor gibi görünüyor: Kalan 7 bin mensubunun serbest bırakılması ve BM’nin kara listesinden çıkarılması gibi…

Hükümet kanadı ve diğer siyasi gruplardan oluşan Afganistan Milli Barış Heyeti ise, İstanbul toplantısına ortak talep ve şartlarla gitmek için ortak bir belge üzerinde anlaşmaya çalışıyor. ABD temsilcisi Halilzad’ın bu cepheye sürekli yaptığı tavsiye ve uyarıların da bu yönde olduğu söylenebilir: Kendi aralarında ittifakı sağlayarak müşterek talepler üzerinde anlaşmak ve ortak bir duruş sergilemek…

Bütün bu gelişmeler göz önüne alındığında İstanbul toplantısının beklendiği şekliyle gerçekleşmesi durumunda Doha’daki müzakerelere büyük katkı sunacağı, Afganistan Barış Görüşmelerinde bir dönüm noktası olabileceği ve nihai kararların alınabileceği öngörülebilir. Ancak yukarıda kısmen değinilen Taliban ve diğer Afgan taraflar arasındaki siyasal uzlaşma zemininde buluşmaya dair zorluklar, özelde İstanbul toplantısı, genelde barış görüşmeleri önünde en büyük engel olarak görünmektedir. Buna, bölge ülkeleri ve uluslararası güçlerin çıkarları ve siyasi hesapları da katıldığında barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması veya uzun vadeli bir barışın gerçekleşmemesi ne yazık ki muhtemeldir.

YeniPencere, özel     

Haberler

DİSK-AR Çocuk İşçiliği Raporu: 9 Yılda En Az 646 Çocuk, Çalışırken Yaşamını Yitirdi

Yayınlanma:

-

DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) yayımladığı Eylül-2026 tarihli “Çocuk İşçiliği Raporu”na göre 9 yılda en az 93 bin 517 çocuk iş kazası geçirdi.

Rapora göre Türkiye’de çalışan çocukların iş kazası geçirme sıklığı, SGK’nin 2017-2025 dönemine ait verilerine göre son derece çarpıcı bir yükseliş göstermektedir. 14-17 yaş grubunda iş kazası geçiren sigortalı sayısı 2017’de 6 bin 348 iken 2025’te 20 bin 836’ya yükselmiştir. Bu 9 yılda yaklaşık 3,3 katına çıkması anlamına gelmektedir.

Aynı dönemde 18 yaş üstü işçilerde iş kazası geçirenlerin sayısı 353 bin 305’ten 745 bin 203’e yükselerek yaklaşık 2 katına çıkmıştır. Raporda, çocuk işçilerdeki yükselişin yetişkinlerde gözlenen değişimin çok üzerinde olduğu vurgulandı.

İSİG Meclisi verilerine atıfla raporda 2017’den 2026 Temmuz’a en az 646 çocuğun çalışırken yaşamını yitirdi vurgulandı ve bu hususta şu tespit ve değerlendirmelere yer verildi:

2017-2022 arasındaki altı yıllık dönemde çocuk işçi ölümleri yıllık 60- 67 aralığında seyretmiş, 2023 yılında 54 olarak kaydedilmiştir.

Ancak 2024 yılından itibaren tablo değişmiş, ölüm sayısı 2023‘teki 54 iken 2024‘te 71’e çıkmış, 2025‘te ise 94’e ulaşmıştır.

Yalnızca 2024- 2025 arasındaki ölümlerin hızlanma oranı yüzde 32,4’tür.

2025’teki 94 rakamı, ele alınan dönemde ulaşılan en yüksek değerdir.

2026’nın ilk yedi ayında ise 42 çocuk işçi hayatını kaybetmiştir.

2025 yılında hayatını kaybeden 94 çocuğun yaş dağılımına bakıldığında 26’sı 14 yaş ve altında, 68’i ise 15-17 yaş grubundadır, yani ölen her dört çocuktan yaklaşık üçü 15-17 yaş grubuna aittir.

Ölen çocukların 81’i erkek, 13’ü kız çocuğu, 5’i ise göçmendir.

Sektörel dağılımda 31 çocuk tarımda, 27 çocuk sanayide, 20 çocuk hizmetlerde ve 16 çocuk inşaatta yaşamını yitirmiştir.

Bunlara ek olarak 6 MESEM öğrencisi ile 7 meslek lisesi öğrencisinin çalıştıkları veya staj yaptıkları işyerlerinde hayatını kaybettiği tespit edilmiştir.  Bu da meslekî eğitim adı altında sürdürülen çalışma biçiminin ölümcül sonuçlarının istatistiklere doğrudan yansıdığını göstermektedir.

Raporda, TÜİK’in 2025 verileri esas alınarak Türkiye’deki 6 milyon 708 bin çocuğun gelir yoksulluğu içinde yaşadığı ve çocuk yoksulluğu oranının yüzde 31, yoksulluk veya sosyal dışlanma riski altındaki çocukların oranının ise yüzde 36,8 seviyesinde olduğu belirtildi ve MEB verileri esas alınarak 14-17 yaş grubunda net okullaşma oranının 2022-2023 eğitim yılında yüzde 94,5 iken 2024-2025’te yüzde 86,4’e gerilediği, dolayısıyla lise çağında eğitimden kopuşun arttığı kaydedildi.

MESEM yarası derinleşiyor

DİSK-AR raporunda MESEM, birçok boyutuyla ele alınıyor. Yoksullukla MESEM arasında doğrudan bir münasebet kurulan değerlendirmede şu ifadelere yer veriliyor:

Çocukların gelir elde edebildikleri işletme temelli mesleki eğitime yönelmelerinde hanelerin ekonomik koşullarının belirleyici olması durumunda, mesleki eğitim özgür bir eğitim tercihinden çok ekonomik zorunluluk tarafından şekillenebilir. Yoksul ve emekçi ailelerin çocuklarının erken yaşta işletmelere yöneldiği, ekonomik olanakları daha yüksek ailelerin çocuklarının ise akademik eğitim kanallarında kalabildiği bir yapı, eğitim yoluyla sınıfsal farklılıkları azaltmak yerine bunları yeniden üretme riski taşımaktadır. Bu nedenle MESEM tartışması yalnızca “Çocuk meslek öğreniyor mu?” sorusuna indirgenemez. Hangi çocukların, hangi ekonomik ve toplumsal koşullar altında ve neden bu sisteme yöneldiği de sorgulanmalıdır.

Rapora göre MESEM’e kayıtlı öğrenci sayısı 2016-2017 ile 2025-2026 arasında 5,3 kat arttı. En büyük artış 2021-2022 eğitim yılında yaşandı. Öğrenci sayısı bir yılda 159 bin 773’ten 400 bin 437’ye çıktı. MEB verilerine göre 492 bin 627 MESEM öğrencisinin 392 bin 887’si 15-18 yaş grubunda. Bakanlık, yaş grubunu tek kategori hâlinde açıkladığı için bunların kaçının 18 yaşın altında olduğu bilinmiyor.

DİSK-AR, MESEM öğrencilerinin işletmelerde üretim sürecine katılmalarına rağmen hukuken öğrenci statüsünde bulunmalarının ücret, sosyal güvenlik, sendikalaşma ve işçi sağlığı alanlarında ciddi koruma sorunları yarattığını belirtiyor:

MESEM’in sendikal açıdan önemli sonuçlarından biri de çocukların ve gençlerin işyerlerinde yetişkin işçilerle aynı üretim ilişkilerinin içerisinde bulunabilmelerine rağmen ücret, sosyal güvenlik ve örgütlenme hakları açısından aynı statüye sahip olmamalarıdır. Kamu kaynaklarıyla maliyeti düşürülen genç emeğinin kitlesel hale gelmesi, yalnızca MESEM öğrencilerinin çalışma koşullarını değil, işyerlerindeki genel ücret ve istihdam yapısını da etkileyebilecek bir gelişmedir. Düşük maliyetli genç emeğin yaygınlaşması, yetişkin ve güvenceli istihdam üzerinde baskı yaratma riski taşımaktadır. Bu nedenle yarım milyonu aşan MESEM’li öğrenciler yalnızca bir eğitim istatistiği değildir. Bu büyüklükte bir yapı ücretler, sosyal güvenlik, işçi sağlığı ve iş güvenliği, işgücü piyasasının bölünmesi ve sendikal örgütlenme bakımından da çalışma yaşamının önemli bir parçası haline gelmektedir.

Kaynak: disk.org.tr

Devamını Okuyun

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

Haberler

NATO’ya Hayır İmza Kampanyası Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ankara’nın 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ev sahipliği yapmaya hazırlandığı NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye’deki antiemperyalist ve İslami çevrelerden itirazlar yükselmeye devam ediyor. NATO’ya Hayır İnisiyatifi tarafından başlatılan ve Vicdan Çağrısı sitesinde kamuoyuna duyurulan imza kampanyası, kısa sürede 2000 imza barajını aştı.

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız”

Kampanya web sitesinde yer alan “Biz kimiz?” içeriğinde şu açıklamaya yer verildi: “NATO’ya Hayır İnisiyatifi, emperyalist savaşlara, işgallere ve mazlum halklara yönelik saldırılara karşı Müslümanların ortak vicdanını ve sorumluluğunu ortaya koymak amacıyla bir araya gelmiş gönüllülerin oluşturduğu bağımsız bir platformdur. İnancımız bize, zulme ortak olmamayı ve zalimlere meyletmemeyi emretmektedir. Nitekim Rabbimiz, “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur…” (Hud, 11/113) buyurmaktadır. Bu bilinçle, zulmü meşrulaştıran ve savaş politikalarını besleyen yapılara karşı sesimizi yükseltiyor; adaletin, hakkın ve mazlumların yanında olduğumuzu ilan ediyoruz.”

İmza kampanyası bildirisi ise şöyle:

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Vicdan Çağrısı sitesi üzerinden devam eden kampanyanın, zirve boyunca devam ederek kitlesel bir bilince dönüşmesi hedefleniyor.

İmza kampanyasına katılmak için www.vicdancagrisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yenipencere.com

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x