Connect with us

Haberler

Afganistan’da Barış Görüşmeleri ve Savaş Paralel Olarak İlerliyor

Yayınlanma:

-

Son birkaç yıldır Afganistan’ın ulusal ve uluslararası düzeyde en önemli gündem maddesi “barış” olmaya devam ediyor. Medyada her gün konuyla ilgili onlarca habere rastlamak mümkün. Şubat 2020’de Taliban ile ABD arasında imzalanan anlaşma, Doha’da Taliban ve Afganistan hükümeti ve diğer siyasi gruplar arasında yaklaşık 15 aydır devam eden müzakereler, taraflar arasında Rusya’da yapılan görüşmeler, gündeme gelen ve iki defa ertelenen İstanbul toplantısı, ABD ve NATO’nun Afganistan’da çekilme süreci ve her geçen gün şiddetini arttıran savaş…

20 yıldır devam eden ABD/NATO işgali ve Afgan gruplar arasındaki iç savaşın ulusal, bölgesel ve uluslararası birçok boyutunun olması, barış görüşmelerini tabii olarak zorlaştırmaktadır. Bu nedenle Afganistan barış sürecine dair birçok muhtemel sonuçtan söz edilebilir. Birinci ihtimal ABD ve NATO güçlerinin Afganistan’ı bütünüyle terk etmesinden sonra Taliban ile Afganistan hükümeti ve diğer siyasi gruplar arasında kalıcı ve uzun vadeli bir anlaşma sağlanması ve ortak bir yönetimin kurulması. İkinci ihtimal Taliban ile Afganistan hükümeti arasında kısa süreli bir barış sürecinin ardından tekrar iç savaş ve çatışma sürecine dönülmesi. Üçüncü ihtimal ise Taliban ile Afganistan hükümeti ve siyasi grupları arasında uzlaşmaya varılamaması ve savaşın şiddetini daha da arttırması… Afganistan barış sürecinin bu üç durumdan biriyle sonuçlanması ihtimal dâhilindedir. Hatta ikinci veya üçüncü ihtimal ne yazık ki daha mümkün görünmektedir.

Afganistan barış görüşmelerinin nasıl bir noktaya evrileceğini daha sağlıklı bir biçimde öngörebilmek için tarafların temel taleplerine, hassasiyetlerine ve siyasi hesaplarına bakmakta yarar vardır. Afganistan sorunun ve barış sürecinin yerel ayağının bir tarafında Taliban, diğer ayağında mevcut hükümet ve barış heyetini oluşturan diğer siyasi gruplar yer almaktadır. Bölge ayağında başta Pakistan olmak üzere bölge ülkeleri ve komşular; küresel ayağında ise uluslararası güçler bulunmaktadır. Afganistan işgaline, Afganistan iç savaşına ve Afganistan barış sürecine bu tarafların gözüyle bakıldığında bazı ortak noktaların yanında çok farklı sonuçları da öngörmek mümkündür. Şöyle ki;

Afganistan meselesinde komşu ve bölge ülkeleriyle uluslararası güçler bir kenara bırakılırsa; meselenin ulusal ayağının bir tarafında Taliban, diğer tarafında ise mevcut hükümet ve diğer siyasi/kavmi/dini gruplar bulunuyor. Buradan da anlaşılacağı üzere Taliban’ın karşısında yer alan taraf(lar) yekvücut değil aslında. Zira bu tarafta Cumhurbaşkanı Gani’nin başında olduğu hükümet ayrı baş çekiyor, Abdullah Abdullah’ın başında olduğu barış heyeti ayrı baş çekiyor, Hizb-i İslami, Cemiyet-i İslami gibi dini/siyasi yapılar da ayrı baş çekiyor. Hatta Afganistan’da düzenlenen son seçimin ardından yaklaşık bir sene önce kurulan hükümet ve barış heyetinin faaliyetlerine, açıklamalarına ve uluslararası görüşmelerine bakıldığında, özellikle barış süreci bağlamında fiili olarak iki hükümetin varlığından bile söz edilebilir. Cumhurbaşkanı Eşref Gani ve hükümet kanadı, ABD’nin de istediği ve önerdiği ortak veya geçici hükümet modelini -şimdilik- kabul etmezken, erken seçimi teklif etmektedir. Oysa Afganistan kamuoyunu yakından takip eden herkesin bildiği üzere Gani’nin temel amacı ne pahasına olursa olsun hükümetin başında kalmaya devam etmektir. Ya mevcut görev süresi bitene kadar ya da yeni kurulacak olan hükümetin başında olmak. Bununla birlikte Afganistan hükümet(ler)inin ABD ve NATO’ya rağmen siyasi ve ekonomik açıdan ayakta kalmasının mümkün olmadığı bilinmektedir. Bu nedenle Gani’nin amacı, mevcut konumunu ve çıkarlarını korumak için pazarlık payını arttırmaktan başka bir şey değildir. Buna karşın Afganistan devletinin resmi bir organı olan, Abdullah Abdullah’ın başında olduğu ve hemen hemen Taliban karşıtı bütün siyasi, dini ve milli şahsiyet, grup ve partilerin içinde bulunduğu Milli Şura Heyeti ise, hükümetin aksine ortak veya geçici hükümet önerisine sıcak bakmakta ve bunda ısrar etmektedir. Kısacası Taliban karşıtı cephede birliğin söz konusu olmadığı, taraflar arasında ciddi ihtilaf konularının ve farklı hesaplarının olduğu söylenebilir. Gerçi bu cephenin bayramdan sonra yapılması planlanan İstanbul toplantısı için ortak bir yol haritası ve metin üzerinde anlaşmak için çeşitli girişimleri var ancak şu ana kadar bir sonuca ulaşılmış değil. Ancak bölük pörçük olsa da Taliban karşıtı cephenin şu ortak vurgularından söz edilebilir. Son 20 yılda elde edilen kazanımlardan ödün vermemek. Bu kazanımların başında da demokrasi, insan hakları, kadın hakları, kadınların eğitimi ve medya özgürlüğü gelmektedir.

Taliban tarafında ise durumlar daha farklı seyretmekte. Taliban, barış sürecinin ABD ile imzaladıkları anlaşma çerçevesinde ilerlemesi gerektiğini sık sık vurgulamakta ve bunda da ısrar etmektedir. Taliban’ın bu anlaşmaya dayanarak barış müzakerelerinde öne sürdüğü taleplerin başında şu konular gelmektedir. ABD ve NATO güçlerinin 1 Mayıs’ta ülkeyi tamamen terk etmesi gerektiği (ki, bu tam anlamıyla gerçekleşmedi ancak çekilme süreci başladı), geçen sene serbest bırakılan 5 bin Taliban mensubuna ilaveten kalan 7 bin mensubunun da serbest bırakılması. BM’nin kara listesinde yer alan Taliban yöneticilerinin kara listeden silinmesi ve Afganistan’da İslam’a dayalı bir yönetimin kurulması. (Her ne kadar Afganistan devletinin mevut resmi adı “Afganistan İslam Cumhuriyeti” olsa da Taliban, mevcut sistemin İslami olduğunu kabul etmiyor.)

Barış görüşmelerine ve sürecine Taliban’ın penceresinden bakıldığında şu muhtemel sonuçlara varmak mümkün görünmektedir: Taliban’ın, ABD ile yaptığı anlaşmadan ve son dönem açıklamalarından bir tür uluslararası meşruiyet hedeflediği anlaşılmaktadır. Yani Taliban Afganistan’da kendi inanç ve ilkeleri doğrultusunda bir sistem kurulmasını amaçlamaktadır ama bunun yanında bu sistemin dünya kamuoyu ve uluslararası güçler tarafından tanınmasını da istemekte ve amaçlamaktadır. Buradan bakınca Taliban’ın 20 yıl önceki yönetim tecrübesinden nispeten farklı düşünmeye bağladığı düşünülebilir. Diğer taraftan Taliban’ın dinî ve siyasal düşüncesine bakıldığında; ortak hükümet, cumhuriyet, seçim ve demokrasi ile bir uzlaşma zemininde buluşması imkânsız veya çok zor görünmektedir. Zira Taliban, bu sistem ve yöntemlerin hiçbirisinin İslami olmadığına inanmaktadır. Bir yönetim sistemi olarak emirlik ve/veya hilafeti, yönetim aracı olarak da seçimi değil, atama ve azil yöntemini kabul etmektedir. Dolayısıyla Taliban’ın, dini ve siyasi olarak kendisinden farklı düşünen kesimlerle ortak bir sistem ve yönetim etrafından buluşması pek mümkün görünmemektedir. Üstelik bu kesimler kendileriyle 20 yıldır savaştığı, kendilerini işbirlikçi olarak gördüğü ve bir kesiminin seküler ve demokratik siyasal düşünceye sahip olduğu kimseler olunca, durum daha da çetrefilli bir hal almaktadır.

Bunun dışında Taliban, 20 yıldır mevcut hükümeti ve yönetimi resmi olarak tanımıyor. Bu nedenle ABD ve NATO’nun ülkeyi terk etmesinden sonra Taliban’ın mevcut yönetimi devirmek ve ülkenin tamamına hâkim olmak için savaşın şiddetini arttırabileceği düşünülüyor. Ne yazık ki bu ihtimal, mevcut seçenekler arasında en öne çıkan seçenek gibi görünüyor. Bu noktada Taliban’ı savaşın şiddetini artırmak ve askeri yolla ülke yönetimini tek başına ele geçirmekten men edebilecek en caydırıcı etken, “uluslararası meşruiyet ve tanınma” faktörü gibi duruyor. Ayrıca hükümete mensup askeri güçler dışında, bütün siyasi grupların, her bölgenin ve kavmin en kötü şartlara göre hazırlandığı ve silahlandığı göz önünde bulundurulduğunda muhtemel bir iç savaşın mutlak galibinin olmayacağı açıktır. Böyle bir durumda sadece savaş şiddetlenir, çatışmalar ülkenin her yerine yayılır, ülke bir on veya yirmi yıl daha iç savaşın pençesinde kıvranır durur ve olan ne yazık ki sadece halka olur.

Şimdilik Afganistan barış müzakereleri, Nisan ayında iki defa ertelenen, Ramazan Bayramından sonra yapılması plânlanan ve tarafların birinci derece liderlerinin katılacağı İstanbul toplantısına odaklanmış durumda. Doha’da yürütülen görüşmelere ek olarak BM’nin himayesinde, Türkiye ve Katar’ın da iş birliğiyle ilki 16, ikincisi 24 Nisan’da yapılması plânlanan İstanbul Toplantısı, Taliban’ın toplantıya katılmaması nedeniyle iki defa ertelendi. Taliban, İstanbul toplantısına katılmama gerekçesi olarak önce konuyu istişare etmekte oldukları, sonra ilk toplantıya yetişemeyecekleri, en son da ülkedeki bütün yabancı güçler ülkeyi tamamen terk etmedikçe Afganistan ile ilgili hiçbir toplantıya katılmayacakları yönünde açıklama yaptı. Bu nedenle toplantı bayramdan sonra belirsiz bir tarihe ertelendi. Taliban’ın düzenlenecek olan İstanbul toplantısına katılıp katılmayacağı henüz netlik kazanmamasına rağmen başta ABD temsilcisi Halilzad ve Pakistanlı yetkililer olmak üzere Taliban’ı ikna çabaları sürmektedir. Büyük ihtimalle Taliban, bu toplantıya katılacaktır ancak bundan önce pazarlık gücünü arttırmak ve bazı kazanımlar elde etmek istiyor gibi görünüyor: Kalan 7 bin mensubunun serbest bırakılması ve BM’nin kara listesinden çıkarılması gibi…

Hükümet kanadı ve diğer siyasi gruplardan oluşan Afganistan Milli Barış Heyeti ise, İstanbul toplantısına ortak talep ve şartlarla gitmek için ortak bir belge üzerinde anlaşmaya çalışıyor. ABD temsilcisi Halilzad’ın bu cepheye sürekli yaptığı tavsiye ve uyarıların da bu yönde olduğu söylenebilir: Kendi aralarında ittifakı sağlayarak müşterek talepler üzerinde anlaşmak ve ortak bir duruş sergilemek…

Bütün bu gelişmeler göz önüne alındığında İstanbul toplantısının beklendiği şekliyle gerçekleşmesi durumunda Doha’daki müzakerelere büyük katkı sunacağı, Afganistan Barış Görüşmelerinde bir dönüm noktası olabileceği ve nihai kararların alınabileceği öngörülebilir. Ancak yukarıda kısmen değinilen Taliban ve diğer Afgan taraflar arasındaki siyasal uzlaşma zemininde buluşmaya dair zorluklar, özelde İstanbul toplantısı, genelde barış görüşmeleri önünde en büyük engel olarak görünmektedir. Buna, bölge ülkeleri ve uluslararası güçlerin çıkarları ve siyasi hesapları da katıldığında barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanması veya uzun vadeli bir barışın gerçekleşmemesi ne yazık ki muhtemeldir.

YeniPencere, özel     

Haberler

Gazze’nin Kayıp Kuşağı: Üç Yıllık Savaşın Geride Bıraktığı Öğrenciler

Yayınlanma:

-

700.000 çocuk için çadır sınıfları artık okula en yakın şey ancak bunlar, bir zamanlar sahip oldukları eğitimi, günlük yaşam düzenini ve topluluk duygusunu geri getiremiyor. Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

Öğrencilerime ders vermek için son kez sınıfımda bulunduğumdan bu yana üç yıl geçti. Onlar için en iyi şekilde görünmek amacıyla ne giyeceğimi düşünerek güne hazırlanmak için şafak vakti uyanmadığım üç yıl… Al-Fukhari’deki evimden Gazze şehrine doğru her zamanki yolculuğumu yapmadığım, taksinin penceresinden okula giden çocuklara bakmadığım üç yıl…

Okulun önünde toplanan, arkadaşlarıyla kalbimi sevinçle doldurarak sohbet edip gülen çocuk kalabalığını görmeyeli üç yıl oldu. Savaş yılları benden o sabah ritüelimi çaldı: Çocukların okul kapısında beni selamlamaları ve bana benzersiz bir enerji veren kucaklamaları… Sınıfa girdiğimde ise o günkü ödevlerini ve derslerimizi konuşmaya başlamadan önce beni karşılayan sesleri…

Tel El-Hawa mahallesindeki özel bir Katolik okulu olan Rosary Sisters okulu, kalıcı bir öğretmenlik pozisyonu bulmak için pek çok denemeden sonra 2019 yılında çalışmaya başladığım yerdi. Nihayet bu mesleği her gün icra edebilmek, benim için bir hayalin gerçekleşmesi gibiydi. Öğretmenlikten bir an bile sıkılmadım, işten tek bir gün bile geri kalmadım; öğrencilerimle birlikte olmak bana büyük bir güç ve destek verdi.

Üç yıldır okulun hademesi Jawaher’i görmedim. Sabahları beni selamlayan, bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soran ve laboratuvarın kapısını bizim için açan sesini özlüyorum. Eskiden birlikte oturup hayatlarımızı konuşurduk: Bana yaşadığı zorlukları, çocuklarını yetiştirirken verdiği mücadeleyi ve oğlu Walid’in evlendiğini görmeyi nasıl hayal ettiğini anlatırdı.

Üç yıldır, okul sekreteri olan meslektaşım Wasima’nın sesini de duymadım; bizi boş dersler için görevlendirirken sesi koridorlarda yankılanırdı. Ek işlerimizi takip etmek için kullandığı kâğıt parçalarını saklardım; sırf yıl sonunda ona gösterip, meslektaşlarım yokken her zaman devreye girerek ne kadar çalışkan bir öğretmen olduğumu kanıtlayabilmek için!

Üç yıl boyunca, savaştan sağ çıkıp okula geri döneceğimiz umuduna sarılmıştım ama ne yazık ki İsrail, okulu yerle bir etti. Diğer pek çok okul gibi bizim okuldan geriye kalanlar yerinden edilmiş kişiler için barınak hâline gelirken ders kitapları da ısınmak ve yemek pişirmek için yakıt olarak kullanıldı.

Geçtiğimiz bu üç yıl, içimdeki bir şeyi paramparça etti; artık eskisi gibi bir insan değilim. Bütün bir eğitim ekosistemini kaybettim: okulu, meslektaşlarımı, tüm hayatımın etrafında döndüğü öğrencileri… Birçoğu Mısır’a göç ederken birkaçı da kendilerini ayakta tutacak herhangi bir eğitim fırsatı arayışıyla Gazze’de kaldı.

Ve birçoğu İsrail tarafından öldürüldü — Habiba, Salma, Abdullah ve Issa; her birinin kendine özgü bir hikâyesi ve geleceği vardı — ayrıca meslektaşlarım Wasima ve Wahiba da! Bu, asla telafi edilemeyecek bir kayıp.

Harabeye Dönmüş Bir Eğitim Sistemi

Bugün, Gazze’deki eğitim sektörü hâlâ harabe halindedir. Hükümet Basın Ofisinin verilerine göre Gazze Şeridi’ndeki okulların yaklaşık yüzde 95’i savaş süresince hasar görmüşken eğitim binalarının yüzde 90’ından fazlasının yeniden inşasına veya kapsamlı bir onarıma ihtiyacı bulunmaktadır. Veriler, 662 okul binasının doğrudan bombardımanına maruz kaldığını ve bunların arasında tamamen yıkılan 163 okul ve üniversitenin bulunduğunu göstermektedir.

Öte yandan, Filistin Eğitim Bakanlığına göre Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de 20.500’den fazla okul ve üniversite öğrencisi ile 805 okul personeli ve 246 üniversite öğretim üyesi ve personeli hayatını kaybetti. Bu, toplumsal dokuyu tehdit eden ve Gazze’nin entelektüel ve kültürel toparlanmasının geleceğine uzun bir gölge düşüren yıkıcı bir kayıptır!

19 Eylül’de okul yılının başlangıcında, Gazze’deki tahmini 700.000 öğrenci, İsrail’in henüz ele geçirmemiş olduğu Şerit’in yüzde 30’luk kısmına sıkışmış hâlde, çadırlar ve diğer geçici eğitim alanları içindeki derme çatma sınıflara gitmeyi bekliyordu. BM ve ortakları, öğrencilerin dönüşümlü olarak yüz yüze öğrenim görebilmeleri için 500’den fazla bu tür alan kurdu ve bu alanlar 100.000’e kadar öğrenciye hizmet veriyor.

Bu arada, Gazze Şeridi’nin her yerinde özel çadırlı eğitim merkezleri de ortaya çıktı. Bazıları ücretsizken eski okul öğretmenleri tarafından yönetilen UNICEF’e bağlı girişimler de mevcut; diğerleri ise aylık en fazla 10 NIS (3 dolar) tutarında sembolik bir ücret alıyor. Tabii çadır sınıflar, Gazze’deki okul çağındaki nüfusu barındırmak için son derece yetersiz kalıyor. Sayısız çocuk, kendilerini barındıracak tesislerin bulunmaması nedeniyle okula gidemiyor.

Doğal olarak bu çadır sınıflarda en temel imkânlar bile yok: Öğrenciler, sıra veya tahta olmadan yerde oturuyor ve yazın çadırları fırına, kışın ise dondurucuya çeviren sert hava koşullarına katlanmak zorunda kalıyor. Bu alanlarda konsantre olup öğrenmeye çalışmak neredeyse imkânsız bir çaba hâline geliyor.

40 yaşındaki Ahlam Karira, şehrin batı kesiminde yer alan Khan Younis kampındaki geçici çadır sınıflardan birinde Arapça öğretmeni olarak çalışıyor. “Her gün kavramları açıklamaya ve çocukların [öğrenmesine] yardımcı olmaya çalışıyorum ancak çadır ortamı her şeye zarar veriyor. Boğucu bir sıcaklık var, tuvalet olmadığı gibi oturacak yer de yok!” diye +972 Magazine’e anlattı.

“Çocuklar susadığında içme suyu bulmak bir mücadeleye dönüşüyor. Burada çocuklar acı dolu gerçekliklerinden kaçamıyorlar. O gerçekliği çadırın içinde yaşıyorlar ve ders sırasında zihinleri başka yerlere kayıyor.”

On iki yaşındaki Rawan Al-Sir, Han Yunus kampındaki çadırlarda derslere katılmak için aylık 10 NIS ücret ödeyen öğrencilerden biri. “Haftada üç gün eğitim çadırına gidiyorum; alan dar ve öğrenci sayısı çok fazla olduğu için her gün gidemiyoruz.” diye anlatıyor maruz kaldıkları tabloyu. “Çadırda Arapça, İngilizce, fen ve matematik gibi temel dersleri çalışıyoruz ancak diğer dersler verilmiyor.”

“Çadır adeta bir fırın gibi!” diye ekliyor. “Herkese yetecek kadar sandalye olmadığı için yerde oturuyoruz ve öğrenci sayısının fazla olması nedeniyle ortam kalabalık ve gürültülü oluyor. Ayrıca çadırda su temin edilemediği için kendi suyumuzu da getirmek zorundayız.”

Ben de 2025 yılının ilkbaharında, öğrencilerime kavuşmak için sabırsızlanarak bu çadırlarda iki ay boyunca ders verdim. Çocukları düzgün sınıflarda görmeye alışkın biri olarak, sıcaklığın 40°C civarında seyrettiği bir çadırın içinde yerde oturduklarını görmek benim için büyük bir şok oldu.

Ders verirken aşırı derecede terlerdim. Çocuklar yorgun ve bitkin bir şekilde bana bakarak, serinlemek için yüzlerine su serpmek üzere bir anlığına dışarı çıkmak için izin istiyorlardı. Benim de o rahatlamaya ihtiyacım vardı çünkü yoğun sıcaklık nefes alma yeteneğimi yavaş yavaş yitiriyormuşum gibi hissettiriyordu, yine de devam ettim!

Sonunda çadırlarda ders vermeyi bırakmaya karar verdim. Bu ortamın çocuklar için psikolojik, fiziksel ve zihinsel olarak yıpratıcı olduğuna ve yaşadıkları acı gerçeklikten onları koruyamadığına ikna oldum. Sonunda, öğrenmenin sağlayabileceği sınırlı faydanın, verdiği zarardan daha ağır bastığını hissettim.

Karira’ya göre, çadırlar şu anda Gazze’deki öğretmenlerin eğitim sisteminden geriye kalanları kurtarmaya çalışmak için sahip oldukları tek seçenek. “Ancak bunlar sorun için temel bir çözüm değil.” diye vurguladı. “Çocukların gerçek okullara ve uygun sınıflara dönmeleri gerekiyor.”

Savaş başladığında beşinci sınıfa giden Al-Sir, her gün okulunu özlüyor. “Savaşın çabucak bitmesini ve Gazze [şehrinden] güneye sürülmek yerine evlerimizde kalabilmeyi ummuştum. Hayatımızla ilgili derin bir kayıp ve hüzün hissediyorum. Keşke eskisi gibi olabilseydi. Okulun yerini hiçbir şey tutamaz.”

Kaybedilen Üç Yıl

Çadırlarda öğrencilere ders verdiğim süre boyunca onların dikkat ve kavrama yeteneklerinde önemli bir düşüş fark ettim. Bu durum; sadece çadır içindeki koşulların değil, aynı zamanda yaşadıkları ardışık travmaların ve üstlenmek zorunda kaldıkları sayısız sorumluluğun da bir sonucuydu.

Bir keresinde, altıncı sınıf öğrencilerine fen dersi verirken bir öğrenci konuyu kavramakta zorlandığı için benden konuyu defalarca açıklamamı istedi. “Özür dilerim öğretmenim; kendimi bir eşek gibi hissediyorum. Çadırımızda çok büyük sorumluluklar üstleniyorum!” dedi bana. Annesini kaybettikten sonra kardeşlerine bakmak zorunda kaldığını ve öğrenmeye devam etmek için zar zor konsantre olabildiğini kastediyordu.

Okula gidemedikleri uzun ayların bu çocukların yeteneklerini nasıl körelttiğini görmek beni kahrediyor! Ne Arapça okuyup yazabilen ne de basit aritmetik işlemleri yapabilen 15 yaşındaki çocuklar vardı. Birçoğu kalemi nasıl tutacağını bile bilmiyordu.

Bu, giderek genişleyen bilgi uçurumunun bütün bir nesli etkileyeceği benim için netleşti. Bu durum, pek çok kişinin “eğitim soykırımı” olarak tanımladığı, İsrail’in Gazze’nin eğitim altyapısını kasıtlı olarak yok etme çabasının bir parçasıydı.

Bugün, Gazze’deki öğretmenler ve öğrenciler bu sorunun hâlâ devam ettiğini belirtiyorlar. Karira’nın ortaokul öğrencilerinin çoğu hâlâ okumayı ve yazmayı bilmiyor. “Görevim, standart bir müfredatı öğretmekten temel okuma-yazma eğitimine ve dil öğrenimi için gerekli temeli atmaya doğru kaydı.” diyor ve “Bunu bir felâket olarak görüyorum. Bu sorun çözülmez ve imkânsızlıkların üstesinden gelinmezse gelecek nesilleri eğitim başarısızlıklarına kurban verme riskiyle karşı karşıya kalırız.” diye ekliyor.

“Hâlâ kendimi 12 yaşında bir çocuk gibi hissediyorum.” diyor 15 yaşındaki İbrahim Aşur, üç yıllık eğitimini kaybetmenin travmasıyla boğuşurken +972’ye ve şöyle devam ediyor sözlerine: “Savaş öncesi eğitimle şimdiki eğitim arasında hiçbir karşılaştırma yapılamaz. Eskiden çok güzel, kaliteli bir özel okula gidiyordum ama şimdi, katlanmak zorunda kaldığımız zorlu koşullar nedeniyle hiçbir şeyi kavrayamadığım eğitim çadırlarına gidiyorum. Sürekli gürültü, bombardıman korkusu, küçük çadırlarda aşırı kalabalık ve sistemli bir öğretimin eksikliği var. Bu üç akademik yıl boyunca hiçbir şey anlamadım, çok fazla bilgiyi kaçırdım!”

Gazze şehrinden 37 yaşındaki matematik öğretmeni Rima Shuqair, on yılı aşkın bir süredir hem devlet okullarında hem de özel okullarda ders veriyor. Onun “öğrencilerin akademik performansında ciddî düşüş” olarak tanımladığı durum, kariyerindeki en büyük zorluk olabilir.

“Okul hayatındaki üç yıllık ara nedeniyle çok büyük bir boşluk oluştu.” diye hayıflanıyor. “Savaş başladığında ikinci sınıftaki bir çocuk şimdi beşinci ya da altıncı sınıfta!”

Çalıştığı Gazze şehrindeki özel okulda Shuqair, aritmetiğin temellerini gözden geçirerek öğrencilerinin geride kaldıkları konuları telafi etmelerine yardımcı olmaya çalışıyor ancak bu boşluğu kapatmanın tek başına “tam bir akademik yıl süreceğini” tahmin ediyor.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör. Bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor.” diye izah ediyor çocukların durumunu Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar, çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye verdiği demeçte, okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söyledi.

Bu görevi daha da zorlaştıran şey, soykırımı yaşamış birçok öğrencinin hissettiği derin travma ve sürekli terör; bu durumda ruh sağlığı desteği, eğitimin kendisi kadar önceliklidir.

“Çocuklar olağanüstü bir dikkat eksikliği çekiyor; kavramları sık sık üç kereden fazla açıklamak zorunda kalıyorum, ancak çoğu yine de bunları kavrayamıyor,” diye belirtti Shuqair. “Ayrıca uzun çalışma saatlerine sabır gösteremiyorlar; dersleri çabucak bitirmek istiyorlar ve benim alışık olmadığım türden hiperaktivite, aşırı sinirlilik ve şiddet içeren davranışlar sergiliyorlar.”

Bunlar, Gazze’deki psikologların da gözlemlediği davranış kalıplarıdır. Nuseirat mültecî kampından psikolog Falasteen Yassin, +972’ye yaptığı açıklamada okul çağındaki birçok çocuğun kaygı ve stres belirtileri gösterdiğini ve depresyon ile sinirliliğe yatkın olduğunu söylüyor:

“Ebeveynler sık sık çocuklarının saldırganlaştığından ve sağlıksız davranışlar sergilediğinden şikâyet ediyorlar. Çocuklar, su için sıraya girmek ya da yemek pişirmek için odun ve karton toplamak gibi okuldan çok uzak rutinlerin içinde sıkışıp kalıyorlar. Bu faaliyetler olumsuz duyguları hafifletmeye hiç katkıda bulunmuyor. Aksine, çocuğu sürekli bir korku hâlinde tutuyor ve ona savaşı hatırlatıyor.”

Uygun eğitim tesislerinin eksikliği de öğrencilerin ruh sağlığı üzerinde olumsuz bir etki yaratmakta. Yassin, “Okul sadece dersler ve akademik konularla ilgili değildir; bir çocuğun kendini güvende hissettiği güvenli bir alan oluşturur.” diyor ve ekliyor: “Eğitim ortamı, normal hayata dönüşü temsil eder.”

Bu nedenle Yassin, eğitim çadırlarının sağladığı faydaların, ortaya çıkardığı zorluklardan daha ağır bastığına inanıyor. “Çadır, [öğrenme için] uygun olmayan bir ortam ve bize istikrarsızlığı hatırlatıyor. Yine de çocukları eğitim rutinlerine geri döndürmeyi başardı, sorunlu davranışları hafifletmeye yardımcı olan olumlu bir ortam yarattı ve onları su ve yemek için kuyrukta bekleme gibi zorlu gerçekliklerden birkaç saatliğine olsun korudu.”

Ruwaida Amer – +972 Magazin – 8 Ekim 2026

https://www.972mag.com/gaza-lost-generation-education-school-war/

(Çeviri: Dilaver Demirağ)

Devamını Okuyun

Haberler

Aksâ Tûfânı’nın Yıl Dönümünde İstanbul’daki Yürüyüşten Tam Ambargo Çağrısı

Yayınlanma:

-

Filistin Eylem Komitesi (FEK), her yıl dönümünde yaptığı gibi üçüncü yılını dolduran Aksâ Tûfânı için üçüncü büyük yürüyüşünü yaptı. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi (AKM) önünden “Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor! Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!” yazılı pankart ve sloganlarla Dolmabahçe’ye kadar süren yürüyüşe binlerce kişi katıldı.

Yürüyüşün sonunda Arapça ve İngilizcesi de okunan açıklamanın tam metni ise şu şekilde:

Gazze, 3 Yıldır Soykırıma Direniyor!

Filistin’e Özgürlük! İsrail’e Ambargo!

Değerli basın emekçileri,

Bugün, 7 Ekim 2023 tarihinde Filistin direniş örgütleri tarafından gerçekleştirilen haklı ve meşru bir askerî operasyonun, El Aksa Tûfânı’nın 3. yıldönümü vesilesi ile bu eylemi düzenliyoruz. Amacımız Filistin direnişinin mücadelesini selamlamak, sonrasında Siyonist İsrail tarafından başlatılan soykırımı kınamak ve sorumlularını halkımıza tekrar hatırlatmaktır.

7 Ekim sabahına geldiğimizde, henüz Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuştu. Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmıştı. Türkiye ve Siyonist devlet arasında en üst düzeyde görüşmelerle yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişti ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktaydı. İşte böyle bir zamanda, Filistin direniş örgütleri bir saldırıyla Siyonist düşmanı (ve Filistin’in sözde dostlarını) gafil avladı.

Filistinliler, böyle bir askerî harekâtı planlarken, Filistin davasının geldiği bu karanlık noktaya ve haklarının geri dönüşsüz olarak gasp edilmesine varacak bir sürece yanıt vermekteydi. Emperyalistler, İsrail Siyonizm’i, işbirlikçiler, İsrail ile çelişki yaşadığını iddia edip emperyalist-Siyonist ittifaka gönüllü asker olarak yazılan AKP iktidarı ve Katar gibileri, hepsi birden Batı Asya’da emperyalizmin rakipsiz kalacağı bir sözde yeni Ortadoğu’nun parçaları olacak, Filistin halkının geri dönüş hakkı bu arada çöpe atılacaktı. El Aksa Tûfanı, yok edilmeye çalışılan bir halkın kaçınılmaz tepkisiydi ve bu plana ciddi bir darbe indirdi. Yaşasın Filistin direnişi, yaşasın intifada ruhu, yaşasın El Aksa Tûfanı!

Filistinliler, tûfanı, en azından dost bildikleri ülkelerin ayağa kalkacağı, yaptırımlarla, ambargolarla İsrail’i zorlayacakları bir sürecin izleyeceğini umdular. Ama Direniş Ekseni güçleri bir tarafa bırakılırsa, ülkemizdeki hükümet başta olmak üzere hiçbir güç İsrail’e gerçek bir karşılık vermedi. Böylelikle Filistinli direniş örgütlerinin haklı ve meşru eylemini, İsrail’in iki yıl süren ve yüz binden fazla Filistinli’nin katli ile sonuçlanan Siyonist soykırımı izledi.

Eylül 2026 itibarıyla Gazze Sağlık Bakanlığı’nın bildirdiği soykırım sürecinde katledilen toplam Filistinli sayısı 73 bini aşmış durumda. Enkaz altında olduğu düşünülen kayıplarla birlikte bu sayı 100 binin üzerinde tahmin ediliyor. Gazze’nin eğitim altyapısının yaklaşık %98’i zarar görmüş veya yıkılmış durumda. Eylül 2026’da bile yaygın yıkım, barınma sorunu, yardım girişindeki kısıtlamalar ve devam eden saldırılar ciddi bir insanî kriz potansiyeli yaratmaktadır.

İsrail ve ABD sadece Filistin’e değil, Filistin’in fiilen yanında yer alan tüm güçlere saldırmıştır. Nisan 2024’te İran’ın Suriye’deki diplomatik yerleşkesine saldırmış, 2025 Haziran’ında İran’a yönelik saldırılarını 12 Gün Savaşı ile bir üst alamaya taşımış ve nihayetinde 28 Şubat 2026’da İran’a topyekûn saldırıya geçmişlerdir. Yine Filistin’e destek olan Yemen ve Lübnan da İsrail tarafından sıklıkla hedef alınmıştır.

Siyonist soykırım kâğıt üzerinde bir ateşkes ile sona ermiş görünmektedir. Oysa Gazze halkına karşı galip gelemeyen, direniş örgütlerini yok edemeyen İsrail, sözde bir “barış kurulunun” varlığına ve gözlemci ülkelere rağmen saldırılarına rahatlıkla devam etmektedir. Ateşkesten bu yana süren saldırılarda 1500 kadar Filistinli katledilmiştir. Gazze’deki Filistinliler halen muhasara altındadır. Üstelik Batı Şeria’da da yerleşimci saldırıları ve Filistinlilerin yerlerinden edilmesi artmış durumdadır. 2026’nın başından bu yana 1.600’den fazla yerleşimci saldırısı kaydedilmiştir. Önümüzdeki ay yapılacak İsrail seçimlerine yaklaştıkça bu sayı artabilir.

Tüm bunlar olurken, bu topraklarda Filistin halkının sesine halkımız ses vermiş, ama halkımızın bu hassasiyeti iktidar ve onun aparatları tarafından manipüle edilmek istenmiştir. Filistinlilerin İsrail’e yönelik boykot, yaptırımlar ve ambargo çağrıları duymazdan gelinmiş, ticaret bypass edilmesi çok kolay olacak şekilde sadece kâğıt üzerinde yasaklanmış, iç politikaya hizmet eden yürüyüşler düzenlenmekle yetinilmiş, hükümet tarafından İsrail’e yönelik dişe dokunur hiçbir adım atılmamıştır. Çok parlatılan İsrail’e ticaretin yasaklanmasına dair düzenleme, malların varış ülkesinin kâğıt üzerinde Filistin olarak gösterilmesiyle veya Filistin dışında üçüncü bir ülkenin aracı kılınmasıyla rahatlıkla aşılabilmektedir.

Aksine, limanlardan İsrail’e mal akışı sürmüş, Azerbaycan petrolü bu topraklardan soykırım boyunca İsrail’e akmaya devam etmiş, Kürecik ve İncirlik üsleri İsrail’e çalışmıştır. Aynı hükümet, içinde Filistin halkının katillerini de barındıran, bir bütün olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet eden NATO adlı terör örgütünü geçtiğimiz yaz aylarında Ankara’da ağırlamış, emperyalizme biat tazelemiş ve Filistin halkının dostu halkımızın yaşadığı mahalleleri dev panolarla gizleyerek, onlarca insanı NATO’yu rahatsız etmesinler diye tutuklayarak halkımıza büyük bir utanç yaşatmıştır.

Son olarak iktidarın Suudi Arabistan ve Pakistan ile yaptığı, fakat TBMM’ye getirmekten kaçındığı anlaşmanın da iktidar kanallarında propagandasının yapıldığı gibi İsrail’e değil, İsrail’in düşmanlarına karşı yapıldığını görüyoruz. Bu ittifakın üyelerinin emperyalizmle hiçbir çelişkisi olmadığı gibi, İsrail ile de temel, çözülemez bir çelişkisi olmadığını biliyoruz. Trump’ın aferinini alan bu ittifakın ilk hedefinin de muhtemelen Yemen gibi Filistin’in yanında yer alan bölge ülkeleri olacak olmasına şaşırmıyoruz.

Bugün Filistin’in yanında olmak demek NATO’dan çıkmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek emperyalist üsleri kapatmak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek İsrail’e bir tam ambargo uygulamak demektir. Bugün Filistin’in yanında olmak demek Filistin direnişinin silahsızlandırma planlarına karşı çıkmak, ateşkesi ihlal eden İsrail’e baskı yapmak yerine Filistin’e silahsızlanması için baskı yapmaktan vazgeçmek, Trump’ın kurduğu sözde barış kurulundan çıkmak demektir.

Filistin eylem Komitesi olarak, Filistin halkının onurlu direnişini bir kez daha selamlıyoruz. Bu topraklarda iktidarın fiilen İsrail ve emperyalizmin yanında olduğunu haykırmaya devam edeceğiz. İsrail’e derhal tam ambargo başlatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz. Emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet eden bütün askeri üslerin derhal kapatılmasını talep etmeyi sürdüreceğiz.

Yaşasın Filistin!

Kahrolsun emperyalizm!

Yıkılsın Siyonist İsrail devleti!

Filistin Eylem Komitesi (FEK)

Haber: YeniPencere

Devamını Okuyun

Haberler

ABD’den İran’a Soykırımcı Ambargo

Yayınlanma:

-

ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, ABD’nin yeni yaptırımlarının dünya genelindeki tüm İran hava yollarını “kapatacağını” söyledi

Duyuru, Trump’ın ‘bütün ülkeyi havaya uçurma’ yönündeki soykırım tehdidinin ardından geldi.

Hazine Bakanı Scott Bessent, 21 Eylül Pazartesi günü yaptığı açıklamada, ABD’nin İran hava yolu şirketlerinin küresel bağlarını kesmeyi amaçlayan yeni yaptırımları devreye sokmaya hazırlandığını bildirdi. ABD, savaşın tetiklediği enerji krizi hızla kötüleşirken İran’ı daha da izole etmek amacıyla küresel finans sistemi üzerindeki gücünü bir kez daha devreye sokmak istiyor.

CNBC’ye verdiği mülâkatta Bessent, “23 Eylül’de tüm İran hava yolları -dünyadaki bütün İran hava yolu şirketleri- faaliyetlerini durdurmuş olacak!” dedi.

Bessent, yaptırımların bir İran hava yolu şirketinin uçuşunun herhangi bir aşamasına yardımcı olan aktörlere de uygulanacağını belirtti ve sözlerini “Eğer iniş yaparlarsa onlara yakıt sağlayamazsınız. Onlara yer hizmeti sunamazsınız, bilet satamazsınız; aksi takdirde dolar sisteminin dışına itilirsiniz!” diye sürdürdü.

Bessent, ABD’nin İran hükümetine destek vermekle suçladığı -Mısır, Türkiye ve Rusya’dakiler de dahil olmak üzere- bankalara şimdiden bir dizi ikincil yaptırım uyguladığını öne sürerek övündü. Bessent, Trump yönetiminin “süreçle son derece yakından ilgilendiğini” belirttiği Çinli yetkililerle de “perde arkasında görüşmeler” yürüttüğünü ima etti.

Hazine Bakanı, bu yaptırımların 11 Eylül’ün ardından başkana tanınan yetkiler kapsamında uygulandığını söyleyerek o dönemin “şu anda sahip olduğumuz yetkilerin birçoğunun bize verildiği zaman” olduğunu ifade etti.

ABD, bu ayın başlarında hâlihazırda 27 İran hava yolu şirketine yaptırım uygulamıştı. Bessent, bu yaptırımların “İran’ın bugün tamamına yaptırım uyguladığımız geri kalan hava yolu şirketleriyle iş yapan herkes için bir uyarı” olduğunu belirterek “Küresel finans sisteminden soyutlanma riskiyle karşı karşıyasınız,” dedi.

Bu tedbirler, İranlı sivillerin yurt dışına seyahat etme imkânlarını daha da kısıtlayacak. İran’ın önde gelen hava yolu şirketlerinden Mahan Air, Bessent’in açıklamasından önce Umman ve Türkiye uçuşlarını askıya aldığını duyurmuştu. Ayrıca ABD, bu ay uygulamaya koyduğu kapsamlı yaptırım rejimi çerçevesinde İranlıların dünya genelindeki İngilizce lisansüstü programlarına başvurmalarını sağlayan sınavlara girmelerini de engellemişti.

Diğer yandan ekonomik yaptırımlar, savaş dönemi yaptırımlarından en ağır şekilde etkilenen İranlı sivilleri gittikçe daha fazla olumsuz etkiliyor. İran ekonomisinin 21 Mart ile 20 Haziran arasında yüzde 10 küçülmesiyle birlikte birçok İranlı, işini kaybetti. Enerji ve gıda gibi temel maddelerin fiyatları fırladı ve çakılan riyal yüzünden ailelerin geçimi iki kat daha zorlaştı.

İran hava yolu şirketlerine yönelik yaptırımlar, ülke dışına seyahat masraflarını da artıracaktır. Bu da Trump, İran’a ve onun 92 milyonluk nüfusuna yönelik soykırım niteliğindeki tehditler savururken İranlı sivilleri fiilen kapana kıstırma anlamına geliyor!

“Pazar günü Donald Trump, Fox News’ten Trey Yingst’e İran konusunda bir ‘karar verme aşamasında’ olduğunu ve bu hususta yakında ‘çok büyük şeylerin’ yaşanacağını söylemişti. Yingst, Trump’ın “masadaki mevcut seçenekleri ‘İran’ı haritadan silmek, ekonomik olarak çökmeye terk etmek veya bir anlaşma yapmak’ şeklinde tanımladığını” aktardı.

Yingst’in bildirdiğine göre Trump, “Benim asıl sorduğum soru şu: Bütün bir ülkeyi ne zaman yerle bir edeceğim ya da edecek miyim?” ifadelerini kullandı ve ekledi: “Aklı başında davransalar iyi ederler.” Savaşın gölgesinde, bu tarz soykırım söylemli tehditler Trump cephesinde artık kanıksanmış durumda.

Bu yorumlar, ABD’nin bağımsız BM yetkilileri tarafından İran’da sivillere karşı savaş suçları işlemekle suçlandığı bir sırada geldi.

Kaynak: truthout.org

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x