Connect with us

Yazılar

2021 Toprak Günü: İsrail’in Toprak Hırsızlığı Hız Kesmeden Devam Ediyor – Dr. Emad Moussa

Yayınlanma:

-

Filistin takvimi, kimlik ve kendi kaderini tayin arayışını, onur ve temel insan hakları için mücadeleleri temsil eden anma günleriyle dolu.

Bu yıl, İsrail hükümetinin Celile merkezindeki birkaç köyde Filistinli sahiplerine ait yaklaşık 5.000 dönümlük araziye el koyma niyetini açıkladığı 30 Mart 1976’yı hatırlatan Toprak Gününün 45. yıldönümünü anıyoruz.

Arazi hırsızlığına karşı protesto kısa sürede göstericiler ile köylere giren ve evlere baskın yapan İsrail Sınır Polisi arasında şiddetli çatışmalara dönüştü. Günün sonunda altı Filistinli öldü ve 70 kişi yaralandı.

Kırk beş yıl sonra İsrail’in  toprak hırsızlığı  hız kesmeden devam ediyor. Yerleşimler genişliyor; askeri, güvenlik veya endüstriyel amaçlarla arazi müsadereleri artıyor ve özellikle tedirgin edici olan, başkenti Kudüs olacak bir Filistin devletinin özlemini çeken Filistin halkından çalmaya yönelik tedbirler hızlanıyor.

1976, her yerde Filistinliler tarafından anılsa da, İsrail içindeki Filistinli azınlık için Toprak Gününün özel bir anlamı var. Filistinli kimlikleri uğruna mücadele ile kuruluşta söz sahibi olmadıkları bir eyaletteki vatandaşlar olarak konumları arasında bir araf devletinde sıkışıp kalmış bir topluluk olarak statülerinin bir hatırlatıcısı olarak hizmet ediyor.

1948 Nakba’dan sonraki 17 yıl boyunca, bu Filistinliler sıkıyönetimle yönetilen kuşatma altındaki bir topluluktu. 1948 hafızası ve sürgündeki aile üyeleri, komşular ve tüm topluluklara duyulan özlem yalnızca özel alanı işgal etti.

Ve bu yüzden Toprak Günü, İsrail’in Filistinli azınlığı için merkezi bir hafızadır, sadece İsrail devletine karşı ilk fiziksel isyanı işaret ettiği için değil, aynı zamanda askeri yönetimin kaldırılmasını izleyen “Arap İsrail vatandaşlığı” yanılsamasını paramparça eden gün olduğu için 1966’da… Bu nedenle,İsrail’in tepkisinden korkan Filistinliler, sembolizmi güvenli bir teslimat aracı olarak kullanarak şiir, roman ve resimlerde kimliklerini öne sürdüler. Halka açık mitingler, protestolar veya siyasi faaliyetler son derece kısıtlandı. Filistinlilerden Filistin’i unutmaları ve yeni kurulan Yahudi devletine sadık “Araplar” olarak yeni bir kimliği kabul etmeleri bekleniyordu.

Bu, İsrail’deki Filistinlilerin İsrailli yetkililer tarafından gerçekleştirilen ilk ve son katliam değildi. Yirmi yıl önce Ekim 1956’da İsrail ordusu Kufr Qassem köyünde bir katliam gerçekleştirerek 47 köylüyü öldürdü. Aradaki fark, Kufr Kassem’de Filistinlilerin pasif kurbanlar olmasıdır. Toprak Günü’nde ise hakları için ayağa kalktılar ve İsrail devletine meydan okudular.toprağı yeniden mücadelenin ön saflarına taşıdı.

Bu anlamda İsrail’deki Filistinliler, diğer her yerdeki kardeşlerinden çok da farklı değillerdi; hepsi direniş erlerine dönüşmeye başladı.

Nakba’yı takip eden yaklaşık on yıl kafa karıştırıcıydı. Büyükanne ve büyükbabalarımız tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı ve bir gecede kendi topraklarında “davetsiz misafirlere” ya da dünyanın dört bir yanına dağılmış mültecilere dönüştüler.

Bu ezici bir aşağılanma duygusuydu. Kurtuluş için uzun süre beklemek, hiç gelmeyen Filistinli Godot için ağırlaştı, bütün bir Nakba nesli bir tür kasıtlı amnezi benimsedi. Filistin’i unutmuş olmak anlamında değil, daha çok ezici, kafa karıştırıcı kayıp duygularıyla başa çıkmak için uyarlanabilir bir strateji…

Gazze ve Batı Şeria’daki diaspora Filistinliler ve Filistinliler için pasif kurbanlıktan çıkış yolu silahlı direniş ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulması şeklinde geldi. İsrail içindeki Filistinliler için, kayıp hafızasını fiziksel bir direniş eylemine dönüştüren Toprak Günü idi. Aslında Toprak Günü (Land Day), kolektif Filistin hafızası kavramını ve coğrafyadan bağımsız olarak paylaşılan kaderi yeniden vurguladı.

İsrail’in başlangıcından kısa bir süre önce, nüfusun üçte birini oluşturan Yahudi göçmenlerin nüfusun yüzde yedisinden daha azına “sahip olduğu” dönemin tam tersine, şu anda tarihi Filistin’in yalnızca yüzde 15’inde Filistinlilerin yaşadığını veya sahiplendiğini düşünmek acı verici!

Bugün, İsrail içindeki Filistinliler topraklarına, kullanımın reddi gibi daha az doğrudan yöntemlerle ya da karmaşık yasal prosedürlerle el konulduğunu görmeye devam ediyor. İnşaat izinleri sınırlıdır ve doğal nüfus artışına bağlı olarak coğrafi genişleme sınırlandırılmıştır. Negev’de, Filistin Bedevi topluluğuna mensup konutlarının yıkım neredeyse haftalık olağan olaylar.

Bugünlerde, pek fazla Filistinli görmeden Tel Aviv’den Batı Şeria’nın derinliklerindeki Ölü Deniz’e gidebilirsiniz. Bölgedeki çoğunluk olmamıza rağmen, sistematik olarak “mevcut olmayanlara” dönüştürüldük, yerleşimlerle, yalnızca İsraillilere özel yollarla ve güvenlik/askeri bölgelerle çevrili ve ayrılmış küçük yerleşim yerlerine hapsedildik. İronik bir şekilde, bu tür “sahadaki gerçekler”, işgali acemi gözüne neredeyse görünmez kılıyor.

Bu yıl özellikle rahatsız edici olan, Kudüs’ü Filistinli nüfustan arındırmak için alınan önlemlerde tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşıldı. 1967’den beri, ne İsrail vatandaşı ne de İsrail’deki akranları ile Batı Şeria ve Gazze’deki akranları ile benzer yasal statüye sahip Filistinliler olarak güvencesiz bir hukuk sistemi altında yaşadılar.

Bunun yerine, onları ayrılmaya zorlamaya yönelik yasal ve politik engellerle yükümlüdürler. Ağır vergilendirmeye ek olarak, belediyeden inşaat izinleri talep ediyorlar, ancak bu izinler neredeyse hiçbir zaman verilmiyor ve bu da onları “yasadışı” olarak evlerini inşa etmeye zorluyor. Bu kaçınılmaz olarak evlerinin İsrail devleti buldozerlerinin avına düşmesine neden oluyor. Ayrıca, evlerinin İncil haklarını talep edecek veya sahte arazi tapuları kullanacak olan Yahudi yerleşimciler tarafından işgal edilmesi riski altında yaşıyorlar. Ben bunu yazarken, Kudüs’ün Şeyh Jarrah mahallesindeki yedi Filistinli aile, Yahudi yerleşimciler lehine mahkeme kararıyla evlerinden tahliyeyle karşı karşıya.

Çatışmanın katmanlı karmaşıklıklarına rağmen, Toprak Günü bize toprağın her zaman mücadelemizin özü olduğunu hatırlatıyor. Bu nedenle, Siyonizm ile çatışmamız her zaman temel bileşenlerine indirgenmelidir: aramızdaki toprak için asimetrik bir mücadele, yerli halk ve toprakla tarihsel bağ iddialarıyla bizi sömürgeleştiren ve ezen…

Diğer her şey marjinaldir.

 

*Dr. Emad Moussa, Filistin / İsrail siyaseti ve siyasi psikolojisi konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacı ve yazardır. 

 

Kaynak: english.alaraby.co.uk

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Afganistan’da Yeni Dönem

Yayınlanma:

-

ABD’nin 20 yıllık işgali sona erdi, Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

Devam eden Doha görüşmeleri birtakım değişimler ve yeni aşamalara ilişkin ipuçları veriyordu ilgililere ancak iktidarın süratle el değiştirmesi, süreci takip etmeyenleri şaşkına çevirmiş durumda ve oluşan yeni tabloya karşı birçok tarafın son derece hazırlıksız olduğu görülüyor.

Büyük güçlerin ise Afganistan’daki değişime hazır oldukları anlaşılıyor, Taliban’ın da mevcut dünya düzenine ayak uyduracağı yaptığı açıklama ve sürdürdüğü müzakerelerden yola çıkılarak pekâlâ söylenebilir. Doha görüşmelerindeki anlaşma metinlerine bakıldığında birçok husus çok daha iyi kavranabilecektir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, ABD önderliğindeki işgalci, katliamcı, katil ve yağmacı gürûhun 20 yıllık bir savaşın ardından tattığı yenilgi büyük ve önemli bir hâdisedir. Çocukluğumuzdan bu yana işgal ve iç savaş haberlerini aldığımız Afganistan’da köy, kasaba ve şehirler ABD ve müttefikleri tarafından sayısız kere bombalandı; düğünler, şenlikler kana bulandı. Her türlü suç alenen ve dünyanın gözlerini kapattığı bir sahne olarak uzaklarda bir yerlerde işlendi durdu. Şimdi ise Irak işgali gibi Amerikan saldırganlığının insanlık tarihine kazıdığı bir cinayet ve talan devri daha sona ermiş oldu.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi o kadar hızlı oldu ki bütün bu kirli tarih hemen hiç yaşanmamış gibi soğukkanlı analizler ve sözüm ona “medenî dünya” vasfıyla işgalci güzellemeleri yapılıyor. Katliamlarla dolu bu utanç sayfasını atlayarak konuşmak açık ikiyüzlülük ve utanmazlıktır! Bunu vurgulamadan geçmeyelim.

Dünya ölçeğinde hemen her cenahın farklı bir yüzünden ele aldığı bu sıcak gündemin bizim için en yakıcı yanı dün olduğu gibi bugün de İslam’ın doğru anlaşılıp hikmetli bir şekilde uygulanabilmesi boyutudur ancak Taliban’ın geçmiş iktidar tecrübesi ve özellikle Suriye savaşında zuhûr eden IŞİD gibi yapıların yarattığı tahribat içimizi daraltıyor.

Taliban’ın siyasal katılım, hukuk ve husûsen “kadın” mevzularında değişim sinyalleri verdiği açıkça görülüyor lâkin düşünsel değişim ve dönüşümler için gereken ilmî ve entelektüel çabaların kayda değer varlığına pek denk gelinemediği de ortadadır. Zaten sıcak savaş gündeminin ortasında böyle bir beklenti içinde olmak için de ‘abesle iştigal’ dense yeridir.

Taliban’ın küresel dünya düzeninin ABD-AB ile Çin-Rusya-İran hatlarıyla kuracağı muhtemel ilişkiler ve onlar için tehdit oluşturmaktan berî olacağına dair verdiği sözler siyasal güdüklük ve yerelliğinin açık beyanıdır. Burada bütün bir yeryüzünü dönüştürmeye azmetme kabiliyetinden uzak bir ufuksuzluk kendini göstermektedir. Bu durum, mevcut dünya düzenine ve küresel sermayenin işleyişine bir ulus devlet formuyla katkıda bulunmaktan öte bir pozisyonu imlemez.

Taliban’ın tarih içerisinde üretilmiş, donuk, şekilci, çoğunda hikmetten açık ara uzak İslam yorumu bizim açımızdan en büyük problemdir. İslami hareketlerin yeni ve başka bir dünyayı egemenlerin hilâfına ve ezilenlerden yana durarak adalet üzere kurma idealini yaralayan her bir adım bizim için ağır bir darbeden başka bir şey değildir. Taliban’ın bu noktada “şeriat” diye propaganda ettiği şekilci ve hikmetten kopuk dayatmalarının tekrar etmesi İslami hareketlerin ideallerini küresel ölçekte baltalamakta öncelikli bir rol üstlenecektir.

Merhum Akif Emre’nin, İslam dünyasının yeri geldiğinde büyük işgalci güçleri bile mağlup edebileceğini ama düşünsel, entelektüel bir derinliğe ulaşamadıkça mutlak kayıpların üstesinden gelemeyeceğini vurguladığı yazılarını tam da bu aşamada hatırla(t)madan edemiyorum.

Dileğimiz odur ki, süreçten doğrudan etkilenmeleri ihtimalinden dolayı kadınları, bir bütün hâlinde toplumu muhatap alan politikalar Batı ile pazarlıkların değil de içtihadî bir yenilenmenin sonucu olarak köklü ve hikmete mebnî bir değişime uğrar. Aksi bir hâl kuşkusuz, karanlığın kalıcılaşmasıyla neticelenecektir.

Afganistan gündeminin Türkiye’deki laikçi muhatapları ise bambaşka bir fotoğraf sergiliyorlar. Yazının başında işaret etmeye çalıştığım ağır ve uzun işgal yıllarına hiç değinmeden yapılan değerlendirmelerle karşılaşıyoruz sıkça. Kendi toplumsallığından bir parça değil de yabancı bir unsurdan bahseder gibi Taliban üzerinden Afganistan’a ve ABD işgaline ağıt yakan; diğer yandan da akla nasıl geldiğini kestiremediğimiz ama büyük ihtimalle son dönemde yükseltilen mülteci karşıtlığından beslenen bir bağlantısallıkla Kemalizm güzellemesine atlayan değerlendirmeler oldukça şaşkınlık vericidir. Bu vesileyle bir kez daha anlıyoruz ki memleketteki laikçi paranoya yerinde dipdiri yatmakta ve yaşamaktadır.

Emperyalizmin tasallutundan kurtulmak Afganistan ve bütün dünya halkları için her türlü iyidir, harika bir gelişmedir ancak düşünsel zayıflıkların, siyasi ufuksuzlukların içinde debelenmek, hakikatten yana bahtsızlıklara sürüklenmek düşülebilecek yeni cehennemleri sıraya dizmek demektir. Modern dünyanın şeytanlıklarıyla vahyin hikmetinden kopuk dinî anlayışlar arasına sıkışmaktan Rabbimiz halklarımızı ve bütün bir dünyayı muhafaza buyursun.

Yeryüzünün her bir noktasında egemenlerin zulümleriyle kapışıp Dâr’us-Selâm’a gidecek yolda bütün insanlık ve varlık âlemi için cehd etmek hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeni Nesil Etno-Milliyetçiliğin İzleri – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Memlekette şimdilerde yükselmekte olan özellikle genç nesiller içinde yayılan, kamuoyunda sık sık Z Kuşağı olarak tanımlanan dijital iletişim teknolojileri içinde doğan kuşakta; ırkçı, mülteci düşmanı, etnik üstünlükçü, kadın düşmanı siyasal dilin geleceğin etno-milliyetçi siyasasında rolü olma olasılığı çok yüksek.

Kabil’in Taliban tarafından ele geçirilmesinden, orman yangınlarından ve yeni bir göç “dalga”sının Türkiye’ye ulaştığı iddialarından sonra özellikle “Aykırı Gazetesi” ve “Öfkeli Genç Türkler” olarak bilinen sosyal medya hesaplarından bu gündemlere yönelik ırkçı provokasyonlarla iş Ankara’nın Altındağ ilçesinde Suriyeli mültecilere yönelik pogroma kadar ileri gitti. Son zamanlarda gençler arasında “havalı” görülen ve hızla yayılan bu tutum aslında Türkiye’ye has değil. Bütün bir yeryüzünde özellikle internet kültürleşmeleri aracılığıyla etno-faşizmin yeni bir şafağı yaşanıyor diyebiliriz.

Gerçeklikle teması sürekli olarak ekran aracılığıyla olmuş, gerçek tecrübelerden kopuk bir yapay varoluş alanlarına sıkışmış bir nesil tarafından internet sosyalleşmeleri aracılığıyla Avrupalı yeni nesil ırkçılığın bir türü olan “alt-right”ı taklit eden söylemler Türkiyeli (daha özelde etnik olarak Türk) gençler arasında hızla ürüyor ve üretiliyor. Reddit, 4chan gibi sosyal medya uygulamalarının dili olan “mem” dili popülerleşiyor. Aynı zamanda “alt-right” taklidi olan ırkçı ve üstünlükçü söylemlerin çoğaltılmasında önemli bir işlev görüyor.

Mem, doğası gereği bir görsel ve onunla ilişkilendirilmiş mesajdan oluşan ve kültürel bir “viral” komponent olarak oradan oraya sıçrayarak üreyebilen bir yapıdır. Nedensellikten kopuk bağlamsız(anti-diyalektik) bir imge olarak çoğalır.[1] Gerçekliği kompleks bir ilişkiselliğin sonucu olarak değil memde kurulmuş ve gösterilmiş, indirgenmiş yapay bir tasarıma ve karikatüre dönüştürür. Misal, Sırp etnisistlerin soykırım marşlarında yazan müslümanlar için kullanılan “Remove Kebap!” sloganı Avrupalı “alt-right”ın  memlerinde bağlamsızlaştırılıp sadece bir “şaka”ya dönüşürek normalleşiyor.

Bağlamın viral reenkarnasyonu ise Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde yapılan cami katliamında oluyor.  Saldırgan şiddeti ve cinayeti oyunlaştırdığı Facebook canlı yayınında, ki bu yayın da dakikalar içinde milyonlarca kişi tarafından izleniyor, bu marşı çalıyor.[2] Yayın ise tam olarak “ekran” için bir “FPS”(Birinci Şahıs Atıcılık) oyunu formatında tasarlanmış. Yani cinayetleri oyunlaştırmak ve yabancılaştırmak bu dilin en temel fonksiyonlarından  biri oluyor.

Ekranın temel aktarım aracı olarak kullanıldığı bu algılama biçimi kişileri gerçek trajedilere yabancılaştırıyor. Mültecilik, savaş, yıkım, ölüm, tecavüz, sefalet gibi durumlar sanallaşıyor. Empati, dayanışma ve adalet duygusunun yerini tiksinç bir kinizm alıyor. Son olarak dehşete düşmüş ve hayatta kalmak için uçağa tutunmaya çalışan insanların görüntüsüne yapılan yorumlar gibi…

Tıpkı Avrupalı özdeşleri gibi bahsedilen kişi ya da gruplar kendilerini etno-milliyetçi bir temelde tanımlıyor. Referans yapılarını bir tür etnik/ırksal hiyerarşiden alıyorlar. Irk/etnisite temelli ideopolitik kurgu belirli zihin setinin davranış örüntüsünü oluşturuyor. Aynı zamanda Avrupalıya dönük örtük ya da açık hayranlık her söylemde farklı biçimlerde hissediliyor. Mülteci/göçmen sıklıkla “Avrupalı” olmamakla ya da en azından bizim kadar Avrupalı olmamakla itham ediliyor. Yerli ve milli olan ise Kürtlere karşı karşı kurulmuş etnokrasinin “Kürt Sorununun” tarihsel bakiyesinin reddinin devam edilmesi. Kürtler ve Kürt sorunu bir “terör ve güvenlik” problemi olarak ele alınıyor. Daha katı ırkçı mahfillerde çözüm olarak “soykırımın” önerildiği bile oluyor.

Bir diğer yaygın tutum ise yine Avrupalı muadillerinin meşhur karikatür antagonisti olan “SJW”nin (Social Justice Warior-Sosyal Adalet Savaşçı)  bu grupların söylemindeki sıklığı. Yerli bir stereotip olan “Cihangir Solcusu”na benzeyen bu stereotip daha saldırganca ve pejoratif kurguların içine oturtuluyor. Bu stereotip o kadar yaygınlaştı ki bu gençlerin bir kısmı özellikle alttan empoze edilen Sosyal Darwinci düşüncelerle beraber kimsenin kendisinden ya da “akrabasından”(Kin Selection/Akraba seçilimi, evrimsel biyolojide kullanılan bir terim[3]) -ki ırkçılık burada bunu ırkçı düşünümlere itiyor- başkasının iyiliğini istemeyeceğine kesinkes inanıyorlar.

Bu “SJW” stereotipi özellikle renkli saçlı, orta sınıf, feminist bir genç kadın olarak zuhur ediyor ve genelde genç erkekler tarafından bir hakikat derecesine yükseltilen bu sterotipin her tip gibi bir kurgu olduğuna ikna etmek neredeyse imkânsız hale geliyor. SJW’nin bir antagonist olarak yükselmesi ve kabul edilmesi tutumları SJW’nin zıddına göre almaya itiyor. Temel insan haklarına karşı ve tabi ki bir hak olarak ilticaya karşı tutumda bunun rolü de muhtemelen büyük.  Mültecilerin temel haklarını ya da var olduğu sanılan sözde “politik doğruculuğu” savunan herkesi yeni sosyal medya argolarıyla aşağılamak ise bu siyasi kinizmin bir parçası olarak sık sık kendini gösteriyor.

Yeni nesil etno-faşistlerimizin kurgusunda sınıfsal izlekler de yok değil. Kendisinin “çalışan sınıflar” adına konuştuğunu iddia etmek ve sınıfsal gerçekliklerden soyutlanmış bir etnik/ırksal hezeyanlarla kurulmuş dünya görüşü tıpkı tarihsel faşizmin çelişkilerini andırıyor. SJW stereotipi gibi özellikle topluma/sağduyuya yabancılaşmış bir figür antagonize ediliyor. Çalışan sınıflar içindeki kültürleşmeler kimin organik ulusun parçası olduğuna dair yine faşizme yakınsayan sanal ayrımlarla parçalanıyor. Egemen sınıflar organik ulus, bu şartlar bir etnisite içinde eriyor, bulanıklaşıyor.

Pandemi ile birlikte derinleşen ve çözümsüzleşen bir stagflasyonun var olduğu ve Büyük Buhran’dan bu yana en büyük mali ve ekonomik krizlerden birinin yaşandığı şu yıllarda egemen sınıflar da riskli durumlarda kendi rollerini bulanıklaştıran ideopolitik zeminlere yatırım yapmayı zararlı görmüyor. Açıkça sistemin, arzu ettiğinde faşizme karşı ne kadar hoşgörülü olduğu  sarihleşiyor. Özellikle kültürelci solun/sol liberalizmin hedef alınması gerçekliğin nesnel idrakinden kopuk dünya görüşünü bir daha ortaya koyuyor. Türk siyasal elitinin değil sol liberalizm, liberalizmden yana bile temel bir tutumu olmadığı gerçekliği ile karşılaştırılınca kurgunun yapaylığı ve intihalliği de aşikar oluyor. Şu an iktidarda olan Yeni Osmanlıcı tasallutuna karşı ise bir “etno-milliyetçilik” olarak Kemalizmi yeniden üretmeye devam ediyorlar. Mevcut iktidar, bu faşizan blokların ürettiği düşük yoğunluklu siyasal gerilimden memnun duruyor. Sık sık sıkışan gündemin tek yöne yoğunlaşmasını engellemiş oluyor.

Ezen-ezilen ilişkisinin faşist revizyonu hem mağdur hem de muktedir ulus oluyor. Oksimoronik tahayyüller her yerine sindiği bu düşünüş biçiminde sürekli mobilizasyon gerekiyor. Yeni Osmanlıcı sağ popülizmin süreklileştirdiği ekonomi-politik kararsızlığın etno-faşist tahayyülere zemin hazırladığını belirtmek gerekiyor. Yeni Osmanlıcıların iktidar ortağı olan “Irkçı Parti” ise pusuda yatmış zamanının gelmesini bekliyor.

Son günlerde “Öfkeli Genç Türkler” denilen gruptan kişilerin astıkları “Hudut Namustur” pankartı yüzünden emniyette ifade vermeye çağrıldığı haberleri düşüyor. CHP bizzat bu söylemi parti başkanı düzeyinde alıyor ve aynen kullanıyor. Hatta feminist ve eski bir “hak savunucusu” olan İstanbul İl Başkanı dahî bu fazlasıyla cinsiyetçi de olan afişleri paylaşıyor. Altındağ’da Suriyelilere yönelik organize bir pogrom yapılıyor. Muhalif ve yeni sosyal demokrat(!) belediye başkanı pogroma karşı bir tutum almak şöyle dursun “misafirlerimizin bir an önce evlerine dönmesini” umuyor. Devletin yargısı tertipçileri serbest bırakıyor.  Yangınlarda Kürtlere karşı etnik ve politik nefreti kaşımaya çalışan aynı odaklar tarafından yayılan dezenformasyon ve yalan ile insanlar etnik kimliklerine ve plaka numaralarına göre linç ettiriliyor ve etno-faşizme eko-faşizmin de eşlik edebileceğinin mesajı veriliyor.

Kısacası yükselen yeni etno-faşizm, sağ popülizmler sonrası dünyamızda daha çok rol oynayacak gibi duruyor. Kendini hakikat ve yeryüzünün mustazafları/ezilenleri safında konuşlandıranlar için bu durum alarme edici olmalıdır.

Dipnotlar:

[1] https://www.e-skop.com/skopdergi/alt-right-trollerin-memlerin-soleni/5894

[2] https://www.e-skop.com/skopdergi/asiri-sagin-oyunlastirilmis-katliamlari/5896

https://www.e-skop.com/skopdergi/alt-rightin-estetigi/5895

[3] https://en.wikipedia.org/wiki/Kin_selection

Ayrıca bkz:

https://www.nytimes.com/2019/03/27/opinion/gaming-new-zealand-shooter.html

https://www.e-skop.com/skopdergi/populist-kulturalt-right-estetik-sunus/5900

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Herkes Kaybedecek (mi?)

Yayınlanma:

-

Ulus devletlerin tesisinden sonra dondurulmuş gibi görünen ancak dünyanın farklı bölgelerinde farklı yoğunluklarla devam eden göç hareketlilikleri küreselleşmenin hızına paralel bir şekilde hız kazanmıştı.

Türkiye gibi katı ulus devlet formları aşırı homojen yapılarıyla uzun süre bu hareketliliğin dışında kalırken ideolojik pedagojileri yabancı/öteki olana karşı müntesiplerinde aşırı korkular yaratmayı başarabilmişti.

Küresel kapitalizmin hemen her şeyi dünyanın dört bir yanına transfer edebilme kabiliyeti elbette kendi sınırlarına kapanmış bütün yapıları çözecekti. Doğrudan ya da dolaylı müdahalelerle bu çözülmeler hız kazandı.

Eski sömürgelerinden kendi ülkelerine akan göçmenlere batılı ülkeler yoğun ırkçı tepkilere rağmen bir şekilde alışkanlık kesbetmişti. Bir başka ifadeyle Nasreddin Hocanın geri kalan eşyalarını da yüklenerek hırsızın ardına düşmesi gibi günahları peşlerine takılıp gelmişti.

Türkiye, Ermeni – Rum tehcir ve kırımları ile Kürt meselesini ırkçı söylem ve uygulamalarla dondurup bahsettiğimiz pedagojik araçlar vesilesiyle yarattığı sanal gerçekliğe sırtını yaslamıştı ancak tarih ve toplumların dinamizmi bu gerçekliği parçaladı.

Sovyetlerin Afganistan işgalinden sonra Kenan Evren tarafından ülkeye getirilen Afgan mülteciler, Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçan Kürtler, Türkiye için önemli göçmen hareketlilikleri olarak görülebilir. Artık küresel bir metropol olması ve neoliberalizmle birlikte sınırların aşınması, sermayenin ucuz iş gücünü, yolunu bulup yeni köle ticareti olarak istediği mıntıkaya aktarabilme kabiliyeti İstanbul’a Afrika’dan, Asya’dan çok sayıda göçmenin akmasına sebebiyet vermişti.

Aslında tersinden bir göç hareketliliğinden bahsetmek de gerekir. Türkiye’den başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine çalışmaya giden yoksul aileler kitleselliği ve yabancıyla temas bakımlarından dikkate değerdir, bu hareketlilik sinema ve edebiyatın da yoğun bir şekilde ilgi alanına girmiştir.

Bilemiyorum, Avrupa’ya giden kitlelere karşı oradan Türkiye’ye yönelen turist akınına bu bahiste değinmek ne kadar doğrudur? Yabancı/öteki ile temasta ürkütücü bir kırılma yaşayan halkımızın batılı insanlara hürmetinde şaşırtıcı bir abartıyı gözlemlemek her dâim mümkündür. Bunu vurgulamadan geçemiyorum çünkü doğu halklarına dönük açık aşağılamayı anlamada bu kıyas halkımızın tutumunu tahlil edebilmek bakımından zorunlu geliyor bana.

Suriye savaşını çıkaran, körükleyen, o ateşe odun taşıyan aktörleri çokça konuştuk. Türkiye’nin bu acı tecrübedeki rolü de aşikârdır ve maalesef alabildiğine hatalıdır. Bu hatanın faturası, yıkılmış bir ülke ve dünyanın dört bir yanına dağılmış bir halk finaliyle ortadadır.

Büyük güçlerin temel aktörlüğünde doğrudan dâhil olunan ve bölge ülkelerini uzun yıllar boyunca etkileyecek bu savaşın doğurduğu mülteci kriziyle acı bir şekilde yüzleşiyoruz. Daha haysiyetli bir yaşam talep ederek sınır telleriyle, denizlerin acımasız dalgalarıyla, bomba ve kurşunlarla kapışa kapışa yol almaya çalışan insanları dünyanın farklı noktalarında elbette mutlak güzellikler beklemeyecekti.

Ülkelerin yıkımına, halkların perişanlığına rağmen yürütülen mücadeleyi hangi hareket fıkhından, hangi siyer örnekliğinden çıkardıkları sorularını bir kenarda tutarak kendilerini anlamaya çalıştığımız bir kısım İslamcı eskisinin siyasi iktidara ve Suriye’deki iç savaşa verdikleri koşulsuz desteğin sonuçlarından kendilerini sıyırmaya çalışmalarını da kabul edemeyiz.

Yoksulluğun ve ideolojik pedagojinin planyasından geçmiş halkımızın kendilerine musallat olan sömürücü kapitalist politikalar ve onların aktörleriyle kapışacak, yine onları anlayıp zulüm politikalarına karşı örgütlenecek kabiliyetleri olmayınca mülteci karşıtı faşizan söylemlere prim vermesi kaçınılmaz olacaktı.

‘Halk’ ya da ‘Anadolu irfanı’ gibi söylemler gerçekleri açıklamaktan uzak güzellemelerdir. İnsanlara bir vahiy sabitesi ve ezen-ezilen münasebetinde devrimci bir bilinç gerekir. Bu bilinçten soyutlanan ve çalınan ekmeğinin adresi olarak en zayıf pozisyonda olana yönelen/yöneltilen insanı “ezilenlerin pedagojisi”ne muhatap kılmalıdır.[1]

Suriyeli, Afganistanlı ya da başka bir coğrafyaya ait olsun, bütün insanlar Allah’ın yarattığı yeryüzünün ortak sahibidirler ve hiç kimse adil yargılamalar sonucu belirlenmiş bir suçu yoksa yeryüzünde özgürce rızkını ve güvenliğini aramaktan men edilemez.

Suç, hata insanın bir parçasıdır. Türkiye’de kitleleri yoksullaştıran, her birinin ekmeğini elinden çalan ekonomiyi mülteciler vâr etmedi. Bakın, emekçi kitleler, sendikalar, bilumum toplumsal örgütler on yıllardır emek mücadelesi veriyor. Kime karşı? Mülteci patronlara karşı mı?

Bu ülkede her yıl sayısız kadın öldürülüyor. Katillerin çoğu eşleri ya da yakın akrabaları! İş cinayetlerinde sayısız emekçi katlediliyor. Peki, katil(ler) kim(di)?

Mülteciler de insandır, hiç arzu etmesek de onlar da suça karışabilir. Suç işlendiyse yapılacaklar bellidir. Adil yargılamalar neticesinde hukuk bir karara varmalıdır. Total ve yargısız infaz sûretiyle gerçekleştirilen “cezalandırmalar(!)” linçtir, katliamdır, vahşettir.

Emperyalist zalimlerin küresel organizasyon ve ittifaklar marifetiyle işleyen birtakım plânları vardır. Halkları kırmak ya da kırdırtmak, coğrafyaların dengeleriyle oynamak bunlardan bazılarıdır. Bize düşen bu plânları kavramak, ifşa etmek, zulme karşı adaletin, dayanışmanın yanında durmaktır.

Emperyalizmin türlü şeytani desiselerini atlayarak mazlum ve mağdur halklara, sığınmacılara, göçmenlere yüklenmek en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır.

Afgan göçmenlerin eskiden beri kaybeden bir halkın çocukları olarak Ortadoğu’da, Avrupa’da hangi güçlüklerle kapışarak hayata tutunmaya çalıştıklarını hepimiz görüyoruz, komşuluk ve dostluk ilişkileriyle buna yakından şahidiz. Afrika ve Asya’dan gelen göçmenlerin de büyük çoğunluğu böyledir.

Türkiye’de mülteciliğin kriz aşamasına geçmesine neden olan hâdise Suriye halkının dünyanın dört bir yanına dağılırken komşu ülke olması hasebiyle yoğun bir şekilde Türkiye’ye yerleşmesidir. İç savaşın kışkırtıcı aktörlerinin niyetlerine, Suriye’nin çalınan alt yapısından büyük güçlerin denge savaşına, oradan Kürt meselesine, Türkiye yöneticilerinin Osmanlıcı hülyalarına kadar mevzu derinleştikçe içinden çıkılmaz bir batağa dönüşen bu meselenin analizi elbette kolay değildir.

Yirmi yıla yaklaşan iktidarın yoruculuğuna eklenen Suriyeli mültecilerin durumları türlü talihsizlikleri barındırıyor maalesef. Savaşın bütün çirkinliğini alabildiğine hisseden çocukların tüm dünyaya karşı intikam arzusuyla büyüyeceğini öngörmek zor değildi. Hesapsız kitapsız yetişen kuşakların geleceğin şekillenmesindeki belirsiz konumları tabi ki ürkütücüdür ve buna onlar neden olmamıştı.

Çok boyutlu mağdurlar yelpazesinde küresel dengelerden iktidar ve rant devşirmeyi Abdülhamit’ten öğrenerek sürdürmeye çalışan yöneticilerin cambazlık marifeti bir yerde tükenecektir. Örgütsüz yoksul kitleler düşünsel-ideolojik bir hat oluşturamadıkça ulusalcı çevrelerin kışkırtmalarıyla öfkelerini en yakın ve en zayıf düşman olarak gördükleri mültecilere, göçmenlere yöneltecektir.

Herkes kaybedecek, öyle görünüyor.

Batıda hemen her ülkede milyonlarcası yaşayan göçmenlere kırılgan yapısı nedeniyle saydığımız gerekçelerle tahammül edemeyen toplumsallığımız utanç verici tablolara hazır olmalıdır. Bunu engellemenin yolları yok mudur, elbette vardır ancak bunun için de iyiliğin örgütlü oluşu gerekli. Küçük yapılanmalar dışında ufukta bu da görünmüyor.

Küçük yapılanmalar dışında bu örgütlülüklerin olmaması şaka kaldırmayan bir gerçekliğe muhatap olmamızdandır. Mülteci meselesinde yerel faşizmden küresel faşizme uzanan bir dalgayla, büyük niyetlerle kapışılması gerektiği açıktır. İşte bu da gerekli ve yeterli cesaretin yokluğunda yapılabilecek bir iş değildir.

İnsanlığa, bütün varlık âlemine vahiyden yola çıkan, Allah Resulü’nün Mekke ve Medine örnekliğini özümseyerek bugüne taşıma cehdini göstermiş bir modeli örneklemekle mükellefiz. Resûl’ün sınır ve coğrafyaları, kavim ve kabile kimliklerini aşan ve insanlığın ufkuna mutlak kurtuluşu armağan eden projesini anlamak ve anlatmak, tarihin belli anlarında somutlanan o projeyi bugün tekrar hayata geçirmek tek şansımızdır.

[1] Ezilenlerin Pedagojisi, Paulo Freire

Devamını Okuyun

GÜNDEM