Connect with us

Yazılar

İsrail’in Başlattığı Nekbe Geri Tepecek – David Hearts

Yayınlanma:

-

Hamas’ın hurucunun ilk anlarından itibaren İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu neredeyse tamamen dikkatlerden kaçan bir vaatte bulundu.

Güney sınır kasabalarının belediye başkanlarına İsrail’in vereceği yanıtın “Orta Doğu’yu değiştireceğini” söyledi. Şaşkına dönmüş ulusa hitaben yaptığı konuşmada da aynı şeyi söyledi: “Önümüzdeki günlerde düşmanlarımıza yapacaklarımız nesiller boyunca yankılanacak!”

Aklında ne var? Uzun zamandır İran’ın nükleer tesislerine saldırmak istediğini biliyoruz. İlk kez 2010 yılında engellendikten üç yıl sonra CBS’e şunları söyledi: “Çok geç olana kadar beklemeyeceğim.”

Bir zamanlar (muhalefetteyken) İran’ın uçak gemileri olarak tanımladığı Hizbullah ve Hamas’ı ortadan kaldırmak istediğini de biliyoruz.

Filistinli savaşçıların cumartesi günkü saldırısından bu yana, eski ABD Başkanı George W. Bush’un 11 Eylül saldırılarına verdiği tepkiyi yansıtan sözler kullandı. Tahtın arkasındaki güç olan eski başkan yardımcısı Dick Cheney, Afganistan’da El-Kaide’nin peşine düşerken, Irak’a daha büyük bir saldırı yapmayı düşünüyordu.

Netanyahu şu anda Gazze’ye karşı yürüttüğü kampanya için uluslararası toplumdan aldığı benzersiz desteği, Bush’un 2001’de yaptığı gibi çok daha büyük bir şey için kullanmayı mı düşünüyor?

İsrail muhalefetinin lideri Benny Gantz da daha büyük bir projenin ipuçlarını verdi: “Kazanacağız ve bölgedeki güvenlik ve stratejik gerçekliği değiştireceğiz!”

İkinci Nekbe

Gazze’yi yeniden işgal etmek ve sadece bir Filistinli silahlı grubu bitirmek bölgenin stratejik gerçekliğini değiştirmeyecektir ve Gazze’yi yeniden işgal etmek için 360.000 askerlik bir orduya ihtiyacınız yoktur. Bu, ülke tarihinde çağrılan en büyük ihtiyat sayısıdır.

Kaynaklarıma göre Hamas’ın en fazla 60.000 silahlı adamı var ve diğer gruplarla birlikte bu sayının üçte biri kadar bir güç oluşturmakta zorlanır.

Elbette bu bir palavra da olabilir -Netanyahu’nun en sevdiği türden kavgacı bir retorik. Orta Doğu’yu değiştirme vaatleri daha önceki İsrailli ve ABD’li yetkililer tarafından sık sık dile getirilmiş ve bunların içi boş olduğu kanıtlanmıştır.

Eski İsrail Başbakanı Şimon Peres, Oslo’nun Orta Doğu’yu nasıl yeniden şekillendireceği hakkında bir kitap yazdı. Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, 2006 yılında Lübnan’ın güneyinde Hizbullah’ı 11 gün boyunca bombaladıktan sonra İsrail’i ateşkes çağrılarını görmezden gelmeye çağırırken “farklı bir Ortadoğu”ya işaret etmişti.

Peki, ya daha büyük bir girişim plânlanıyorsa? Bu ne anlama gelir ve bir bütün olarak bölge için ne gibi riskler doğurur?

İlk ve en bariz cevap, ikinci bir Nekbe ya da Gazze’nin 2,3 milyonluk nüfusunun büyük bir kısmının kitlesel olarak sürülmesi -her İsraillinin aklının bir köşesinde duran saatli demografik bombayı değiştirecek kadar büyük bir rakam.

Salı günü İsrailli yarbay Richard Hecht yabancı gazetecilere yaptığı açıklamada Filistinli mültecilere Gazze’nin Mısır’la olan güney sınırındaki Refah sınır kapısından “çıkmalarını” tavsiye edeceğini söyledi. Ofisi daha sonra Hecht’in söylediklerini “açıklığa kavuşturmak” zorunda kaldı ve kapının kapalı olduğunu kabul etti.

Mısır’ın Gazze’den bir mülteci akınına izin vermek zorunda kalabileceği ihtimali -ki bu hem 1948 Arap-İsrail savaşından, hem de 1967 savaşından sonra yaşanmıştır- Mısır’ın en büyük dini kurumu olan El-Ezher tarafından da gündeme getirilmiş ve Filistinlilere yerlerinde kalmaları çağrısında bulunulmuştur. Başka bir kitlesel göç olasılığı kapalı kapılar ardında tartışılmıyor olsaydı bu açıklama neden yapılsın?

Gazze’den bir milyon Filistinlinin Sina’ya gelmesi, hiç abartısız, Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi liderliğinde on yıldır ekonomik gerileme yaşayan Mısır’ı uçurumun kenarına getirme potansiyeline sahip olabilir. Şimdiden rekor sayıda Mısırlı, teknelere binmeye başladı bile. Sisi’nin kendisi de bu tehlikenin farkında ve El-Ezher’in çağrısını tekrarladı.

‘İnsan hayvanlar’

Filistinlilerin kitlesel olarak sınır dışı edilmesinin, İsrail’in en uzun -ve şimdiye kadar en sakin- sınırına sahip Ürdün’deki Filistinliler ile Doğu Şerialılar arasındaki hassas dengeyi nasıl etkileyeceği konusunda da çok az şüphe var.

İkinci bir Nekbe, İsrail’i tanıyan ilk iki Arap ülkesini varoluşsal bir krizle karşı karşıya bırakabilir ve bu da her bir rejimin kendi devletini kontrol etme kabiliyetini tehdit edebilir.

Yine de, İsrail liderliğinin sözlerine ve pilotlarının eylemlerine bakılırsa, kitlesel bir göç tam da İsrail’in şu anda Gazze’de zorlamaya çalıştığı şey olabilir.

Pazartesi günü İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant, Hamas’ın çocukların kafalarını kestiği iddiaları üzerine Filistinlileri “insan hayvanlar” olarak tanımladı -bağımsız olarak doğrulanamayan ve İsrailli muhabirlerin Kfar Aza’daki katliamı görmelerine ilk başta izin verilmeyen iddialar.

Aynı gün Knesset üyesi Revital Gotliv sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda İsrail’i Gazze’ye nükleer bomba atmayı düşünmeye çağırdı: “Sadece Orta Doğu’yu sarsacak bir patlama bu ülkenin onurunu, gücünü ve güvenliğini geri getirecektir! Kıyamet gününü öpmenin zamanı geldi!”

Ardından eski bir general olan Giora Eiland, İsrail’in Gazze’de “eşi benzeri görülmemiş bir insani felaket yaratması” gerektiğini söyledi ve yeni bir Nekbe tehdidinde bulundu: “Sadece on binlerin seferberliği ve uluslararası toplumun çığlığı Gazze’nin ya Hamas’sız ya da insansız kalması için bir kaldıraç etkisi yaratacaktır. Varoluşsal bir savaşın içindeyiz.”

Cuma günü İsrail’in niyetleri konusunda çok az şüphe kaldı. İsrail ordusu, Gazze’nin kuzeyindeki Filistinlilere bölgeyi terk etmelerini söyledi ve “kendileri söyleyene kadar” geri dönmelerine izin verilmeyeceğini belirtti. Hamas, Gazze’nin kuzeyindeki Filistinlilere “kararlı olmalarını” ve “evlerinde kalmalarını” söyledi.

İkinci Nakba başladı.

Çarşamba günü Kanal 13’e konuşan bir İsrail ordu yetkilisi Gazze’nin yerle bir edileceğini ve bir “çadır kente” dönüştürüleceğini söyledi -doğrusunu ifade etmek gerekirse Hamas’ın saldırısından bu yana her gece yaşanan tam da buydu!

Her gece katliam

Gazze’de neredeyse her gece bir katliam yaşanıyor. Bütün aileler hassas bombalarla yok edildi. Gazze’deki Filistinlilere tüm bölgeleri boşaltmaları söylendi, ancak bu kez de onlar bombaların hedefi oldular. Bölgeler sadece bir kez bombalanmıyor, sistematik olarak yerle bir ediliyor.

Önceki kampanyalarda Gazze’deki Filistinliler, deniz kıyısında nispeten zengin bir orta sınıf bölgesi olan Rimal’e kaçtı. Burası güvenli bir sığınak olarak görülüyordu çünkü önceki saldırılarda İsrail’in burayı bombalamak için bir nedeni yoktu. Şimdi ise Rimal yerle bir ediliyor.

Bu “gece katliamı”, Hamas’ın İsrail’in güneyinde işlediği iddia edilen savaş suçlarının intikamını alan disiplinsiz pilotlar tarafından tesadüfen gerçekleşmiyor; “tasarlanarak” gerçekleştiriliyor. İki milyondan fazla insanın elektriğinin, suyunun ve yiyeceğinin kesilmesi ve bu “gece bombardımanı”na maruz kalmalarının amacı kaçmalarını sağlamaktır.

Gazze’de bu tür bir soykırımdan korunabilecek hiçbir yer yok. On dört tıbbi tesis bombalandı. Cumartesi gününden bu yana 500 çocuk öldürüldü.

Dolayısıyla, eğer İsrail durdurulmazsa, Gazze’de 2014’teki kara harekatında olduğu gibi 2.251 erkek, kadın ve çocuk değil, on binlerce kişi ölecek ve bu da yeni bir Nekbe’ye yol açacak kadar yüksek bir kayıp oranı anlamına geliyor.

Bundan önce bu politikanın iki etkisi olabilir: İsrail içinde 1948 Filistinlileri ile İsrailli Yahudiler arasında bir iç savaş başlatmak; Hizbullah ve nihayetinde İran ile bölgesel bir savaşı tetiklemek!

Bu Netanyahu’nun kafasında da olabilir. Hamas’ı ezmek Orta Doğu’yu değiştirmez ama Hizbullah ve İran’ı önümüzdeki on yıl boyunca İsrail’e karşı her şeyi denemeye hazır güçler olarak tanımlamak neredeyse kesinlikle değiştirir.

Filistinli savaşçılar bir şafak baskınıyla İsrail’in 1967’de üç Arap ordusunu altı günde yenmesinden bu yana sahip olduğu yenilmezlik efsanesini paramparça etti. 1973 Orta Doğu savaşı bile Hamas’ın yarattığı şoku yaratmamıştı.

İsrail şimdi bu savaşın varoluşsal olduğunu söylüyor. Sokaklarda İsrail, otoritenin olmadığı; İsraillilerin adaleti kendi ellerine alabildiği; yerleşimcilerle ya da aşırı sağla bağlantısı olmayan normal vatandaşların sokaklarda silahlı dolaştığı bir ülke gibi hissediyor. Genel nefret ve korku seviyesi o kadar yüksek ki, İsrail içindeki Filistinlilerin saldırıya uğraması an meselesi olabilir.

Ülke içinde ise Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir gibi aşırı ulusal dinci sağda yer alanlar yıllardır “Hodri meydan” diyor: “Hodri meydan!”

Geçtiğimiz Şubat ayında Gantz, Smotrich’i işgal altındaki Batı Şeria’da yerleşimci şiddetini desteklemekle suçladı çünkü Smotrich “yeni bir Filistin Nekbe’sine neden olmak istiyor”du! Şimdi ise Gantz ve Smotrich aynı kabinede yan yana oturuyor.

Ulusal dinci sağa göre Filistin davası ne kadar çabuk ezilirse o kadar iyi. Hamas’ın başarılı saldırısının yol açtığı ulusal travma onlar için cennetten gelen bir kudret helvası! Tam da bekledikleri koşulları yarattı.

Bölgesel savaş

İsrail sınırında, Gazze’nin bölgesel bir savaşı tetikleme ihtimali hiç bu kadar yüksek olmamıştı. Tüm Arap başkentlerinde duygular yükseliyor.

İsrail’in karşı karşıya olduğu en donanımlı ve eğitimli silahlı grup olan Hizbullah’ın parmağı tetikte. Genel bir seferberlik başlattığına dair güvenilir raporlar var.

İslami Cihad tarafından üstlenilen savaşçıların da katıldığı ve üç İsrail askerinin öldüğü bir çatışma da dâhil olmak üzere Lübnan sınırından birkaç gündür saldırılar düzenleniyor. İsrail’in misilleme olarak Lübnan’daki mevzilere saldırmasının ardından da Hizbullah’ın üç savaşçısı öldürüldü.

Eğer bir kara saldırısı başlarsa, ki bu çok yakında olabilir, Hizbullah için seçim ya İsrail’in Hamas’ın işini bitirmesini beklemek ve sonra da kendi başlarına kalacaklarını bilerek onlara saldırmak ya da Hamas’a ve Gazze’deki diğer silahlı gruplara katılarak her grubun savaş gücü olarak etkinliğini sürdürmesini sağlamak olabilir.

Hizbullah’ın Lübnan sınırındaki statükoyu korumak istemesi için çok iyi nedenleri olabilir ancak bu artık İsrail’le karşı karşıya gelen herhangi bir grubun ya da Filistin hareketinin herhangi bir parçasının, İsrail’i serbest bırakmadan oturmayı göze alabileceği bir çatışma değil.

Perşembe günü İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan, Filistinlilere karşı işlenen suçların “direniş ekseninin geri kalanından” bir karşılık göreceğini söyledi.

Hizbullah, bu durum ne kadar uzun sürerse, birlikte hareket etmedikleri takdirde her bir cephenin o kadar savunmasız hale geleceğini düşünmekte haklı olacaktır. İsrail’i Gazze’de müzakere edilmiş bir ateşkese zorlamanın tek yolu bu olabilir.

İkinci kısıtlama kolu ise ABD’dir. Başkan Joe Biden, Ukrayna’nın karşı taarruzunun batağa saplandığı, kışın yaklaştığı ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in zaferin ve Avrupa savaş yorgunluğunun tadına vardığı bir dönemde, Husiler gibi İran’la bağlantılı her silahlı grubun dâhil olacağı bölgesel bir savaşa sürüklenmeyi gerçekten istiyor mu?

Orta Doğu’da tamamen dengesiz bir müttefik tarafından yaratılan plansız bir bölgesel savaş ABD için bir anlam ifade ediyor mu? Bence yok. Biden, Netanyahu’ya yeşil ışık yakarak İsrail’e açık destek verdi ama ABD’nin şu anda Gazze’de yaşananların olası yıkıcı sonuçlarını hesapladığını sanmıyorum.

Önümüzdeki tehlikeler

Lübnan açıklarında batılı bir savaş filosu Hizbullah’a karşı caydırıcı bir unsur olarak toplanıyor.

Harekete geçmeden önce, sadece 40 yıl önce Beyrut’ta patlayıcı dolu bir kamyonun ABD deniz piyadelerinin bulunduğu bir kışlaya girdiğini ve dakikalar sonra benzer bir saldırının Fransız paraşütçü birliğine karşı yapıldığını hatırlamalıdırlar. Yaklaşık 300 askeri personel hayatını kaybetti.

Dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve Fransa Cumhurbaşkanı Francois Mitterrand ortak hava saldırıları düzenlemeyi planladılar. Sonuçta deniz bombardımanı dışında herhangi bir misilleme saldırısı gerçekleşmedi çünkü ABD Savunma Bakanı Caspar Weinberger ve Dışişleri Bakanı George Shultz bombalamalardan kimin sorumlu olduğu konusunda anlaşamadılar.

Bu kez, Biden’ın başkan yardımcısı olarak eski Başkan Barack Obama’ya yaptığı, “Bitiremeyeceğin savaşları başlatma!” uyarıları kulaklarında çınlıyor olacak.

Hem ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken hem de Savunma Bakanı Lloyd Austin bölgede olayları yatıştırmaya çalışıyorlar ama onlarınki imkânsız bir görev. İsrail’in fitili ateşlemesine izin verdikten sonra şimdi patlamayı kontrol altına almaya çalışıyorlar.

Ortadoğu bugün, Bush ve eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in 2003 yılında Irak’ı işgal etmeyi planladıkları dönemle kıyaslanamayacak kadar zayıf. Suriye, Irak, Yemen, Sudan ve Libya harabeye dönmüş; Mısır, Ürdün ve Tunus ise iflas etmiş durumda. İstikrarsızlık Akdeniz’de, en misafirperver ev sahibi Türkiye’nin bile artık tersine çevirmeye çalıştığı büyük mülteci akınlarına neden oldu.

Yazdıklarımın sadece üçte biri gerçekleşirse, İsrail’in sınırları açık hale gelebilir ve Lübnan’dan Ürdün’e ve Mısır’a kadar silahlı grupların sürekli saldırılarına davetiye çıkarabilir. En azından İsrail, Ürdün ile olan en uzun sınırında sahip olduğu sessizliği kaybedecektir.

Netanyahu gibi tek bir adamın kafasındakileri kimse tahmin edemez. Hiç kimse Gazze’de bu operasyonu başlatması için Batı tarafından kendisine verilen açık çeki bilemez.

Ortadoğu’yu değiştirebilecek bir plâna dönüşen bir Gazze harekatı tehlikeli bir şekilde geri tepebilir ve çok geç olmadan durdurulmalıdır.

Kaynak: middleeasteye.net

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Faruk Yeşil’e Küçük Bir Not

Yayınlanma:

-

Bu ne bir cevap ne de polemiği sürdürmek…

Faruk Yeşil’le meseleye dair oldukça yakınlaştığımızı düşünüyorum ve gerçekten çok keyif aldığım kıran kırana bir fikir mübadelesi yaptık. Son iki yazıda ise açıklamalarla konuyu hem derinleştirdiği hem de ister istemez farklı anlamlar da çıkan yazısında asıl kaygısını dile getirdi. Yazıların yazılıp kamuya çıktığında artık yazarının elinden denetiminden çıkması gibi bir yönü var. Bu nedenle Faruk Yeşil’in de yazısı belli ki bu durumun somut örneği olmuş. Bu güzel tartışmayı fikir kalitesini bir milim aşağı çekmeden yürüttüğü için kendisine teşekkür ediyorum.

Açıkçası uzun zamandır takip ettiğim İslamî kesimde İsmet Özel’den sonra “teknoloji” meselesini önemseyen, önemli sorular soran yazılarda böyle kıymetli sorular çok az soruluyordu. Kendimi bir an Şubat öncesi İslamî harekette yaşanan fikir kazanının kaynama noktasında buldum. İslamî kesimde uzun zamandır -hele de AKP sonrası- bu tür ciddî kafa yoran yazılar çölde bir vaha gibi az bulunuyor.

Bu son açıklamasında yazdıklarımı gayet doğru yerden kavramış. Onun kaygısına aslında yazının son bölümünde gerekli ipuçlarını vermiştim ama gözden kaçtığı hissine kapıldım, en kısa zamanda odağına “teknik” kavramını alan bir makale ile kıymetli yazarın sorduğu “Peki ne yapalım; kuzu kuzu teslim mi olalım?” sorusuna açıklık getirmeyi de boynumun borcu sayıyorum.

Dilerim bir ara kendisi ile bir çay içip bu diyalogu yüz yüze de sürdürme fırsatı buluruz. Bir kez daha nazik ama asla zaaf göstermeyen, fikrini gayet sağlam savunan böylece de tatsız polemik maceralarının çok olduğu ülkemizde birbirine saldırmadan, savaş boruları üflemeden sakin ama çok güçlü bir tartışma örneği sergilediği için teşekkür ediyorum.

Yeni Pencere’ye de böyle güzel bir tartışmanın mecrası olmak konusunda gösterdikleri özen için teşekkür ediyorum.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ulu Çınarın Gölgesinde Palantir’e Yeniden Bakmak

Yayınlanma:

-

Dilaver Demirağ’ın Teknik mi Teknoloji mi ya da İktidar Neyimiz Olur? başlıklı yazısını okurken kendi yazımın yeniden tartışmaya açılmasından memnuniyet duydum çünkü bazı yazılar yalnızca cevap verilmek için değil, yeniden düşünmek için yazılır.

Demirağ’ın yazısı benim açımdan tam da böyle bir metin.

Üslûbumuz, kavramlara yüklediğimiz anlamlar ve İslamcılık tecrübemize bakışımız farklı olabilir hatta bazı temel meselelerde aynı yerde durmadığımız da açık. Fakat onun teknoloji, iktidar, medeniyet ve İslam arasındaki ilişkiye yönelttiği soruların ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Özellikle şu sorusu/itirazı çok önemlidir:

“Teknoloji nötr müdür?”

Bence bu soruya verilecek cevap, tartışmanın tamamının yönünü belirleyecektir.

Benim iddiam hiçbir zaman teknolojinin nötr olduğu olmadı.

Tam tersine, “Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazımın temel meselesi zaten teknolojinin arkasındaki iktidar aklını görünür kılmaktı.

Dolayısıyla burada önce bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek gerekiyor.

Ben “Batı teknolojisini alalım, kendi değerlerimizi koruyalım.” demiyorum.

Daha da önemlisi, “Batının ürettiği teknolojiyi ele geçirirsek Batıyı yeneriz!” gibi safdil bir düşünceyi savunmuyorum.

Benim söylediğim bundan farklı.

Ben, teknoloji üretmeyen bir toplumun teknoloji üreten toplumların iktidarına mahkûm olacağını söylüyorum.

Bu ikisi arasında ciddi bir fark var.

1. Demirağ’ın haklı olduğu yer: Teknoloji masum bir araç değildir

Demirağ’ın Mehmet Âkif üzerinden kurduğu eleştiri üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Âkif’in “Batının ilmini ve fennini alalım, kültürünü almayalım.” şeklinde özetlenen yaklaşımı gerçekten de İslam dünyasının modernleşme macerasının en önemli tartışmalarından biridir.

Tarih bize şunu gösterdi:

Bir medeniyetin teknolojisini yalnızca vitrinden satın alamazsınız.

Teknolojinin arkasında bir bilgi sistemi vardır.

Bilgi sisteminin arkasında bir üretim biçimi vardır.

Üretim biçiminin arkasında bir ekonomi vardır.

Ekonominin arkasında bir hukuk ve siyaset düzeni vardır.

Bunların arkasında ise insan, toplum, mülkiyet, iktidar ve özgürlük tasavvuru bulunur.

Dolayısıyla Demirağ’ın “Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı.” şeklindeki itirazı, tartışılması gereken ciddi bir noktaya işaret ediyor.

Teknolojiyi yalnızca cihazdan ibaret görürsek, onun arkasındaki zihniyeti kaçırırız!

Burada kendisine katılıyorum.

Meseleyi biraz daha ileri götürelim:

Teknoloji yalnızca zihniyetin ürünü değildir; aynı zamanda zihniyeti yeniden üreten bir sistemdir!

Telefon yalnızca elimizde duran bir cihaz değildir.

Algoritma yalnızca çalışan bir kod değildir.

Platform yalnızca dijital bir mekân değildir.

Bunların tamamı davranışlarımızı biçimlendirebilir, tercihlerimizi yönlendirebilir, dikkatimizin sınırlarını belirleyebilir!

2. Burada başka bir soru ortaya çıkıyor

Teknolojinin nötr olmadığını kabul ettik.

Peki bundan hangi sonuç çıkar?

Demirağ’ın vardığı sonuç ile benim vardığım sonuç burada ayrılıyor.

Eğer teknoloji bir zihniyet örgütlenmesiyse bundan “Teknoloji üretmeyelim!” sonucu çıkmaz.

Tam tersine;

Teknolojinin hangi zihniyet tarafından üretileceği sorusu daha da önemli hâle gelir.

Çünkü teknoloji üretmeyenler, teknolojiden kurtulmazlar.

Sadece başkasının teknolojisinin nesnesi hâline gelirler.

Bugün yapay zekâ sistemlerinin karar mekanizmalarında kullanılan verileri kim topluyor?

Uydu sistemlerini kim kontrol ediyor?

Bulut altyapılarını kim işletiyor?

Savunma teknolojilerini kim geliştiriyor?

Finansal akışları kim izliyor?

Dijital kimlikleri kim tasarlıyor?

Sosyal davranışları kim analiz ediyor?

Algoritmaların neyi görünür, neyi görünmez kılacağına kim karar veriyor?

Bunlar yalnızca teknik sorular değildir.

Bunlar doğrudan iktidar sorularıdır!

Benim Palantir’e bakmamın sebebi de budur.

“Palantir” benim için yalnızca bir teknoloji şirketi değildir.

Bir çağın iktidar anlayışının sembollerinden biridir!

3. Mesele “İslamî algoritma” yapmak değil

Demirağ’ın yazımda geçen bazı ifadelerden hareketle vardığı sonuç şu:

Sanki ben “İslamî algoritma yapalım, üzerine Kur’an ayetleri yazılmış drone üretelim ve Batı’yı kendi silahlarıyla yenelim!” diyorum.

Hayır!

Eğer yazımdan böyle bir sonuç çıkmışsa kendimi yeterince açık ifade edememişim demektir.

Benim kastettiğim bu değil.

Elbette Kur’an’dan ayet yazmakla bir teknolojiyi İslamî hâle getiremezsiniz.

Bir “drone”un üzerine besmele yazmak onu adil yapmaz!

Bir yapay zekâ sisteminin giriş ekranına ayet koymak onu ahlâklı hâle getirmez!

Bir füzenin üzerine “Allah” yazmak onu meşru kılmaz!

İslam, teknolojiye etiket yapıştırmak değildir!

İslam, insanın teknolojiyle kurduğu ilişkinin kendisini sorgulamaktır!

Asıl soru;

Bu teknoloji insanı neye dönüştürüyor?

İnsanı özgürleştiriyor mu?

Yoksa onu ölçülebilir, tahmin edilebilir, yönetilebilir, hesaplanabilir hatta manipüle edilebilir bir nesneye mi çeviriyor?

İnsanın mahremiyetini koruyor mu?

Yoksa insanı sürekli gözetlenen bir varlık hâline mi getiriyor?

İnsanın iradesini güçlendiriyor mu?

Yoksa iradesini algoritmalara mı teslim ediyor?

İnsana hizmet mi ediyor?

Yoksa insanı sistemin hizmetkârına mı dönüştürüyor?

Benim “Palantir” meselesinde dikkat çektiğim tam olarak budur.

4. Nükleer silah ile algoritma arasında fark var mı?

Demirağ çok önemli bir soru soruyor:

“Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı?”

Elbette var!

Fakat bu fark, ikisinin de iktidarla ilişkisini ortadan kaldırmıyor.

Nükleer silahın fiziksel yıkım kapasitesi vardır.

Algoritmanın ise davranışsal, ekonomik, siyasal ve epistemik bir iktidar kapasitesi olabilir.

Birincisi, bedenleri yok edebilir.

İkincisi, insanların kararlarını, davranışlarını ve dünyayı algılama biçimlerini şekillendirebilir.

Biri patlar.

Diğeri, çoğu zaman sessizce çalışır.

Biri, şehrinizi yok edebilir.

Diğeri sizin hangi haberi göreceğinizi, hangi ürünü satın alacağınızı, hangi düşünceyle karşılaşacağınızı hatta hangi insanı “tehdit” olarak algılayacağınızı belirleyebilir.

Bu nedenle benim açımdan asıl tehlike, algoritmanın “iyi” ya da “kötü” olması değildir.

Asıl tehlike, algoritmik iktidarın hesap vermeyen bir egemenlik biçimine dönüşmesidir!

Palantir, burada son derece önemli bir örnektir.

Çünkü veri yalnızca bilgi değildir.

Veri, doğru ellerde güçtür.

Daha doğrusu:

Veriyi işleme kapasitesi, veriyi toplama kapasitesi ve veriden karar üretme kapasitesi bir iktidar kapasitesidir!

İşte bu yüzden “Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!” derken bir medeniyet üstünlüğü sloganı atmıyorum.

Bir iktidar ilişkisine dikkat çekiyorum!

5. “Güç kıskançlığı” mı?

Demirağ yazımda “güç kıskançlığı” gördüğünü söylüyor.

Bu eleştiriyi de ciddiye alıyorum çünkü İslamcı düşüncenin tarihinde gerçekten böyle bir hastalık vardır.

Batı güçlendiğinde onun gücünü kıskanmak…

Sonra aynı güce ulaşmayı kurtuluş zannetmek…

Tankımız, uçağımız, bombamız, fabrikamız, ordumuz olunca medeniyetimizin yeniden kurulacağını düşünmek…

Bu yaklaşımın ciddî biçimde eleştirilmesi gerekir.

Ben de buna itiraz ederim.

Değil mi ki güç ile adalet aynı şey değildir!

Bir toplumun güçlü olması, onun haklı olduğu anlamına gelmez!

Bir devletin teknolojik üstünlüğü, onun ahlâkî üstünlüğünü göstermez!

Bir ordunun güçlü olması, o ordunun adaletle hareket ettiğini kanıtlamaz!

Bu konuda Demirağ’ın kaygısını paylaşıyorum ancak burada kendisine şu soruyu sormak isterim:

“Gücü reddetmek” ile “gücün putlaştırılmasını reddetmek” aynı şey midir?

Bence değildir.

İslam’ın problemi güç sahibi olmak değil, gücü ilahlaştırmaktır!

Sorun; iktidarın varlığı değil, iktidarın kendisini sorgulanamaz hâle getirmesidir!

Sorun, teknoloji değildir.

Sorun, teknolojinin insan üzerindeki egemenliğidir!

Sorun, devlet değildir.

Sorun, devletin insanın üzerine çıkmasıdır!

Sorun, bilgi değildir.

Sorun, bilginin tahakküm aracına dönüşmesidir!

6. Tevhid, tam da burada devreye giriyor

Belki de tartışmamızın en önemli kesişme noktası burasıdır.

Demirağ, “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” diyor.

Bu, çok yerinde bir itirazdır.

Kur’an’ın amacı Batı’nın yerine yeni bir imparatorluk koymak değildir.

İslam’ın hedefi “Amerikan yüzyılı”nın yerine “İslam yüzyılı” koymak değildir.

Bir hegemonya biçimini yıkıp başka bir hegemonya biçimi kurmak, insanlığı kurtarmak değildir.

Eğer benim yazımın herhangi bir yerinden böyle bir sonuç çıkıyorsa, o sonucu reddederim.

Tevhid, yalnızca “Allah birdir!” demek değildir.

Tevhid bunun yanında insanın Allah dışındaki bütün mutlaklaştırılmış otoritelerden özgürleşmesidir!

Devletin mutlaklaştırılmasından…

Paranın mutlaklaştırılmasından…

Milletin mutlaklaştırılmasından…

Mezhebin mutlaklaştırılmasından…

Teknolojinin mutlaklaştırılmasından…

Liderin mutlaklaştırılmasından…

İdeolojinin mutlaklaştırılmasından…

Nihayet insanın kendi ürettiği sistem karşısında kul hâline gelmesinden…

Tevhidin anlam dünyası burada çok daha derindir.

Dolayısıyla benim için teknoloji üretmek, Batı olmak değildir.

Teknolojiye sahip olmak da onu ilahlaştırmak değildir.

Asıl mesele, insanın ürettiği araçların insan üzerinde Rabblik kurmasına izin vermemektir!

7. Bununla birlikte bir şeyi de unutmamak gerekiyor

Burada Demirağ’ın “İlahî hitap bana Batı’nın yerine geçmemi söylemiyor.” sözünü çok kıymetli buluyorum.

Bu cümle bizi aslında daha önemli bir soruya götürüyor:

Peki, İslam dünyası ne yapacak?

Bugün dünyanın büyük teknoloji şirketleri insan davranışlarını analiz ediyor.

Devletler yapay zekâ destekli gözetim sistemleri kuruyor.

Savaşlar giderek daha fazla otonom sistemlerle yürütülüyor.

İnsanların dijital izleri ekonomik ve siyasî değere dönüştürülüyor.

Yapay zekâ, yalnızca bir araç olmaktan çıkıp karar verme süreçlerinin parçası hâline geliyor.

Bütün bunların karşısında Müslümanların söyleyeceği söz nedir?

“Bunların hiçbirini yapmayalım” demek yeterli mi?

Bence değil!

Çünkü yapmadığınız teknoloji ortadan kalkmıyor.

Sadece başka birilerinin elinde büyüyor ve o teknoloji, sizin hayatınıza dışarıdan geliyor.

İşte burada “özne olmak” meselesi önem kazanıyor.

Benim “Üretenler olacağız ya da tüketilenler!” derken kastettiğim budur.

Bir medeniyetin kendi teknolojisini üretmesi, dünyaya hükmetmesi gerektiği anlamına gelmez.

Kendi kaderi üzerinde söz sahibi olabilmesi anlamına gelir!

8. “Batı’nın silahlarıyla Batı’yı yenmek” değil

Demirağ’ın eleştirisinde benim açımdan en önemli uyarılardan biri de “düşmanın silahlarıyla silahlanmak” meselesidir.

Burada çok dikkatli olmak gerekiyor.

İslam dünyasının modernleşme tarihinde gerçekten de şöyle bir psikoloji ortaya çıktı:

“Batı bizi geçti.”

“Öyleyse Batı gibi olmalıyız.”

“Batı güçlü.”

“Öyleyse biz de onun kadar güçlü olmalıyız.”

Ve sonunda:

“Batı gibi güçlü olursak Batı’yı yeneriz.”

Bu düşünce döngüsü gerçekten kırılmalıdır.

Batı’nın üstünlüğünü yalnızca teknolojiyle açıklamak da Batı’yı yalnızca teknolojiyle yenebileceğimizi düşünmek de aynı hatanın iki farklı yüzüdür.

Benim itirazım tam da buradadır.

Batı’nın teknolojisini kopyalamak medeniyet kurmak değildir.

Çin’in teknoloji üretmesi Çin’i, Batı’dan bağımsız bir medeniyet kılmıyorsa Müslümanların yapay zekâ üretmesi de kendiliğinden İslamî bir medeniyet meydana getirmez.

Burada Demirağ ile aynı yerdeyiz.

Ama ayrıldığımız yer şurası:

Ben bundan “teknoloji üretmeme” sonucu çıkarmıyorum.

Tam tersine, teknolojinin ne olduğuna dair daha derin bir düşünce geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

9. Belki de “İslamî teknoloji” değil de “İslamî teknoloji ahlâkı” demeliyiz

Burada kavramı değiştirmek, tartışmayı berraklaştırabilir.

“İslamî yapay zekâ” ifadesi gerçekten de yanlış anlaşılmaya çok müsaittir.

Sanki yapay zekânın içine ayetler yerleştirilecekmiş gibi bir izlenim doğuruyor.

Ben bunun yerine başka bir kavramı tercih ederim:

İslamî teknoloji ahlâkı.

Bu ahlâkın temel soruları şunlar olabilir:

İnsan nedir?

Bilgi nedir?

Kişisel bilgi nedir?

Mahremiyet nedir?

Adalet nedir?

Mülkiyet nedir?

Özgür irade nedir?

Sorumluluk kime aittir?

Bir algoritmanın verdiği karardan kim sorumludur?

Bir insanın hayatına dair bütün verileri toplama hakkını kim size verdi?

İnsanları puanlama hakkınız var mı?

Bir insanı yalnızca davranışsal verilerine indirgemek caiz midir?

Bir makine karar verdiğinde sorumluluk ortadan kalkar mı?

İnsanın onurunu korumayan bir teknoloji ne kadar “başarılı” sayılabilir?

İşte benim görmek istediğim tartışma budur!

Bu tartışma yapılmadan teknoloji üretmek gerçekten de Demirağ’ın haklı olarak eleştirdiği “İlerleyelim beyler!” romantizmine dönüşebilir.

Ama bu tartışmayı yapıp teknoloji üretmek başka bir şeydir.

10. “Ulu Çınar” ile “Palantir” aslında birbirinden o kadar uzak olmayabilir

Demirağ’ın “Ulu Çınar” metaforunu özellikle önemsiyorum çünkü ulu çınar, bana göre geçmişin bütün tecrübesini, hafızasını ve ontolojik sorularını temsil ediyor.

“Palantir” ise geleceğin iktidar biçimlerinden birini.

Biri bize:

“Biz neyiz?”

diye soruyor;

diğeri,

“Bizi kim yönetecek?”

Diye!

Belki de yapılması gereken bu iki soruyu birbirinden ayırmamak.

İnsanın ne olduğunu düşünmeden teknoloji hakkında konuşursak teknoloji bizi tanımlar.

İktidarın ne olduğunu düşünmeden teknoloji üretirsek teknoloji, iktidarın aracına dönüşür!

Tevhidi düşünmeden medeniyet kurmaya kalkarsak medeniyetimizi putlaştırabiliriz.

Teknolojiden kaçarsak da başkalarının kurduğu teknolojik iktidarın nesnesi hâline geliriz.

Dolayısıyla benim meselem “Batı gibi olalım!” değil.

Tam tersine;

Batı’nın ürettiği teknolojik düzenin insan tasavvurunu sorgulayalım!

Tabii bunu yaparken tarihin dışına çıkmayalım.

11. Son sözümüz gerçekten ne olacak?

İlk yazımın sonunda “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!” demiştim.

Demirağ haklı olarak soruyor:

“Son söz ne olacak?”

Ben de bugün bu soruya biraz daha açık cevap verebilirim.

Son sözümüz “İslamî drone” olmayacak.

Son sözümüz “Müslümanlar da Batı kadar güçlü olsun!” olmayacak.

Son sözümüz “Batı’nın yerine biz geçelim!” hiç olmayacak.

Son sözümüz şu olacak:

İnsanı yeniden özne yapmak!

Fakat bunu söylemek yetmez.

İnsanı özne yapacak kurumlar kurmak gerekir.

İnsanı veri olmaktan çıkaracak hukuk geliştirmek gerekir.

İnsanın mahremiyetini koruyacak teknolojiler üretmek gerekir.

Savaş teknolojilerini insan hayatını değersizleştirmeyecek biçimde sorgulamak gerekir.

Yapay zekânın karar verme gücünü sınırlayacak ahlâkî ve hukukî ilkeler geliştirmek gerekir.

Bütün bunları yaparken de insanın yalnızca biyolojik bir organizma olmadığını; Allah’ın emaneti, onur sahibi ve sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu unutmamak gerekir!

İşte o zaman teknoloji insanın efendisi değil, hizmetkârı olabilir.

12. İktidar neyimiz olur?

Yazının asıl başlığındaki soruya tam da burada cevap vermek gerekiyor:

İktidar neyimiz olur?

Benim cevabım şudur:

İktidar bizim için hiçbir zaman amaç olamaz ancak iktidarın varlığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

İktidarı reddettiğinizde iktidar ortadan kalkmaz sadece başkasının elinde kalır.

Bu nedenle mesele iktidarı ele geçirmekten önce iktidarın insan üzerindeki tahakkümünü sınırlandırmaktır!

Devleti kutsamadan devlet kurabilmek…

Teknolojiyi kutsamadan teknoloji üretebilmek…

Bilimi kutsamadan bilime sahip çıkabilmek…

Ekonomiyi kutsamadan ekonomik güç oluşturabilmek…

Ve en önemlisi:

Güç sahibi olduğunda kendisini Allah’ın yerine koymamak!

Belki de tevhidin siyasî ve medenî anlamı tam burada başlıyor.

13. Son olarak

Dilaver Demirağ’ın yazısına bir polemik metni olarak değil, aynı yaranın başka bir tarafından tutulması olarak bakıyorum.

O, “Güç bizi dönüştürmesin!” diye uyarıyor.

Ben ise “Güç başkasının elinde olduğu için bizim kaderimizi belirlemesin!” diyorum.

O, “Teknolojinin arkasındaki zihniyeti görün!” diyor.

Ben, “Evet, fakat o zihniyete mahkûm olmamak için kendi zihnimizi ve kendi teknolojik kapasitemizi de inşa edelim!” diyorum.

O, “Batı’nın yerine geçmek İslam’ın amacı değildir!” diyor.

Ben de “Kesinlikle değildir!” diyorum.

Fakat buradan şu sonucu çıkarıyorum:

Bizim hedefimiz Batı’nın yerine geçmek değil; insanı Batı’nın da Doğu’nun da devletin de piyasanın da algoritmanın da tahakkümünden kurtaracak bir hayat tasavvuru ortaya koymaktır!

Kim bilir, gerçek ayrılığımız burada değil sadece yöntemdedir!

İkimizin de itiraz ettiği şey aynı olabilir:

İnsanın araç hâline getirilmesi…

İnsanın veriye indirgenmesi…

İktidarın kutsallaştırılması…

Teknolojinin insanın efendisi hâline gelmesi…

Ve Müslümanın kendi hakikatini unutması…

İşte bu nedenle Demirağ’ın sorusunu önemsiyorum:

“Kur’an’ın muradı insanların bir güç odağı olması mıdır?”

Benim cevabım bu konuda nettir:

Hayır!

Kur’an’ın muradı insanı bir güç odağı yapmak değil, insanı gücün karşısında sorumlu bir özne yapmaktır.

Bunun için önce insanın güç karşısında ezilmemesi gerekir.

Bugün Palantir‘i konuşmamızın sebebi de tam olarak budur.

Palantir yalnızca bir şirket değildir.

O, bize geleceğin dünyasında şu soruyu sorduran bir işarettir:

İnsan; teknolojiyi mi yönetecek, teknoloji insanı mı?

Benim derdim teknolojiye tapınmak değil.

Derdim teknoloji çağında insanı kaybetmemektir!

İşte bu noktada Demirağ ile aynı cümlede buluşabiliriz:

Mesele, Batı’nın yerine geçmek değil!

Mesele, insanın hiçbir gücün yerine geçirilmesine izin vermemektir çünkü tevhid, bize önce bunu öğretir:

İnsan, kuldur!

Hiçbir insan, hiçbir devlet, hiçbir piyasa, hiçbir teknoloji ve hiçbir algoritma insanın Rabb’i değildir!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x