Connect with us

Söyleşiler

Yaşadığımız çağa şahitlik etmek gibi bir görevimiz var

Yayınlanma:

-

Mustafa Başpınar, 1979 yılında Tokat’ta doğdu. Bursa’da edebiyat öğretmenliği yapıyor. Meleğin Gölgesi, Annemin Gözleri adlı öykü kitaplarından sonra hakkında söyleştiğimiz üçüncü öykü kitabı Eksile Eksile’yi yayımladı. Başpınar’ın ayrıca Öykülerle Bursa, Mekânların Diliyle Bursa adlı antoloji çalışmaları var.

Tebrik ediyoruz, üçüncü öykü kitabınız çıktı. Bu kitabınız öykü yolculuğunda sizi nereye getirdi?

Teşekkür ederim. Eksile Eksile, öykü yolculuğumda nereye tekabül ediyor, beni nereye getirdi sorusuna sanırım net bir cevap veremeyeceğim. Neden derseniz? Türk edebiyatında eleştiriden bahsedebiliyorsak bu soruya cevap vermesi gerekenler eleştirmenler olmalı. Ancak günümüzde eleştiri kurumu ne durumda, hakikaten eleştiri yapılıyor mu? Bu sorulara olumlu cevap vermem mümkün değil.

Kendi açımda şunu söyleyebilirim. Yazar anlatacak şeyleri olan ve bunları yazıyla ifade etmeye talip olan kişidir. Ben, Eksile Eksile’de anlatmak istediğim hususları, öykü formunda gerçekleştirmeye çalıştım.

Öykülerinizde, yakıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen toplumsal mevzular ana temalar olarak yer alıyor. Yakılan köylerden Ceylan’a, oradan şehirlere uzanan çatışmalara kadar Kürt meselesinin işlendiğini görüyoruz. Sonra madenlerde iş cinayetlerinde can veren emekçiler, KHK’ların yarattığı mağduriyetler, mülteciler, çürüyen adalet sistemi, siyasal yaşamın boğucu figürleri sokuluyor öykünüze. Yazarın toplumsal-siyasal mevzularla ilişkisinin sanatçı kişiliğinin oluşumundaki yerini sizin kişisel serüveninizdeki karşılığı üzerinden ele almanızı istesek neler söylersiniz? Bu çerçevede yaşayan edebiyatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yazarı her şeyden evvel toplum içerisinde yaşayan, vicdan sahibi bir insan olarak değerlendirdiğimizde taşları yerli yerine oturtmak daha kolay olur sanırım. Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir ülkede ve dünyada yaşamıyoruz. Öte yandan yazar olmak gibi bir vasfımız olmasa dahi bizim yaşadığımız çağa şahitlik etmek gibi bir görevimiz var insan olarak. Bu iki cümleyi bir arada düşününce öykülerimdeki toplumsal ve yer yer siyasal mevzulara neden yer verdiğim anlaşılacaktır. Bazen şöyle düşündüğüm oluyor: Her insan çağına şahitlik etmek zorunda mı? Her yazar, her sanatkâr bu şahitlikle yükümlü mü? Cevabım “elbette” oluyor. Peki, kendi sırça köşklerini inşa edip orada yaşayanlar? Tarihin her döneminden dünya üzerinden her türden insan olmuştur. Ve olmaya da devam edecektir. Çok umursanacak şey değil benim için artık. Ancak şunu ekleyeyim: Soldan bir isim siyasal ve sosyal hadiselerle ilgili sıkı bir metin ortaya koyduğundan ona sarılan yazarlarımız söz sırası kendilerine geldiğinde klasik cümlelerini kuruyorlar: “Sanatçının siyasetle ne işi olur?” Bu kaçamak cevap esasından üzerinde uzun uzun durulması gereken hususları içinde barındırıyor. Muhafazakâr camianın şair ve yazarları acaba kafaları kuma gömülü olarak daha ne kadar yaşayacaklar, merak ediyorum.

Bir öğretmensiniz ve bunun yansımalarını farklı şekillerde öykülerinizde görmek mümkün. Mesleğinizin öykünüzün oluşumunda nasıl bir yeri var? Bu durumu bir avantaj olarak görüyor musunuz? 

Öykülerimde okul, öğrenci ve eğitim anlayışları var. Çarpık düzenin bir parçası olup da oradaki eksikliği, zihin yoksunluğunu ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünleri görmemek için kör olmak gerek. Avantaj kısmına gelince: İnsan bildiği, yaşadığı ve şahidi olduğu şeyleri en iyi anlatır.

Kitabınızdaki Adam ve Melek adlı öykünüzde Kafka’nın Gregor Samsa’sı başka bir coğrafyada sizin öykünüz aracılığıyla bir kez daha ortaya çıkıyor sanki. Modern kapitalist işleyişin kişiler üzerindeki baskısı Mustafa Başpınar öyküsü için ne mana ifade ediyor? Edebiyatın bu kişiler ya da toplum için diyelim, karşılığı nedir?

Modern kapitalist işleyiş çok ahlaksızca insanları sömürmeye, köleleştirmeye bütün hızıyla devam ediyor. Eskiden kölelik başka türlü idi. İnsanlar cebren köle edilirdi. Ve köleler köleliklerinden hoşnut değildi. Günümüzde insanlar gönüllü kölelik yapıyorlar. Fakat bunun farkından değiller. Parasıyla her şeye sahip olduğunu düşünen zavallı insanoğlu esasından harcadıkça devasa kapitalist çarkın parçası olmaya devam ediyor. İslamcı sanatçıların, günümüzde kapitalist düzenin yıkıcılığına dair daha sahici ve sarsıcı şeyler yazmalılar.

Metin Önal Mengüşoğlu, Mustafa Kutlu ve Cihan Aktaş’a birer öykü ithaf etmişsiniz. Belli ki bu isimlerin sizin için kıymeti büyük… Nedir bu kıymet? 

Saydığınız isimlerin elbette dünyamda karşılığı büyük. Enteresan bir şekilde hem kitapları üzerinden hem de yüz yüze tanışıklık sıralaması şu şekilde: Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş ve Metin Önal Mengüşoğlu. İlk öykülerim biliyorsunuz Tasfiye’de yayımlandı. Ancak biraz daha geniş kesimlerce tanınmam ve öykülerimin okunması Mustafa Kutlu’nun elimden tutmasıyla oldu. Uzaktaydım ama Mustafa Bey arardı, mesaj yazardı öykülerime dair. Umut verir, yol gösterir, eleştirirdi. Sonrasında ilk iki kitabımın çıkışında emeği büyüktür. Ayrıca ilk kitabım Meleğin Gölgesi’ne isim veren de Mustafa Kutlu’dur. Hoş sohbeti, şen kahkahasıyla, babacan tavrıyla güzel insandır vesselam.

Cihan Aktaş, eserlerini birkaç kez okuduğum ender isimlerden biridir. Bursa maceramdan sonra tanışıklığımız ve aramalarımız sıklaştı. Onun insanı yüreklendiren, insana umut aşılayan yönlerini hep önemserim. Duyarlı oluşu, bir misyon sahibi ve ilkeli oluşu elbette bizim için çok kıymetli. Bursa’ya yol düştüğünde arayacağı, görüşmek isteyeceği iki insandan biri olmak hayatta beni mutlu edecek nadir şeylerden biridir.

Metin Önal Mengüşoğlu’na gelince söz uzar. Edebiyat dünyamızda pek çok kıymetli şair var. Bazılarıyla tanışma imkânı buldum. Tanıştığım şairlerden bazılarını tanıdığıma ve yanlarından kısa süre de olsa bulunduğuma pişman oldum. Onlarda bulamadığım ama Metin Bey’de bulduğum nedir? Kimselerin dedikodusunu etmez Metin Bey. Kibirlendiğini görmedim. Özü sözü doğru bir insandır. Hoş sohbettir. Bursa’da yaşayıp da onun rahle-i tedrisinden geçmeyen pek kimse yoktur sanırım. Kapısı her zaman, herkese açıktır.

İlk iki öykü kitabınızda yoğun bir içsel anlatım öne çıkıyordu. O dil yer yer bu kitaptaki toplumsal meselelerle ilgili öykülere sinmişken birçok öyküde ise sakınımsız bir ironi göze çarpıyor. Bu bağlamda dil ve anlatımınızın yıllar içinde nasıl bir seyir izlediğini düşünüyorsunuz?  

Esasında bu sorunun cevabı insan yaşamıyla bağlantılı. Zaman değiştikçe yaşadıklarımıza, görüp işittiklerimize bağlı olarak görüşümüz, duyuşumuz ve tabii yazılarımız da değişiyor. Bunu söylerken ki tavrım çok net: İnsan önemsediği şeyi dillendirir. Ben esasından edebiyatın bireysel yahut sosyal ve siyasal bir yönünün ağır basmasını değil edebiyatın insanı ele almasını önemsiyorum. İnsanı anlatabiliyorsak ne güzel.

“Amcamdan Mektup Var” öyküsünde sinematografik bir tad var, zaman-imge bağlamında filme alınsa yeridir! Başka bir öyküde de bir sinema filminden bahsediyorsunuz. Öykünüzün oluşumunda sinemanın etkisi nedir ya da öykünüzle sinema arasında bir yakınlık kuruyor musunuz? 

Çok fazla film izlediğimi söyleyemem. Ancak fırsat buldukça film izlemeye çalışıyorum. Öte yandan filmler hususunda çok seçiciyim. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İzlemekten keyif aldığım filmler izleyicisi az olan filmlerdir.  İzlediğim filmlerden etkilenmek kaçınılmaz. Bunların öyküm üzerinde etkisini açıkçası çok düşünmedim. Fakat etkilendiğim filmlerin illaki öykülerim üzerinde etkisi vardır.

Söyleşi: Ahmet Örs

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazzenin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvara dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvarda sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Murat Kurtuldu: “Yayın Dünyası Tekdüzeleşiyor”

Yayınlanma:

-

Tasarımcı, yazar ve yayıncı Murat Kurtuldu ile kurucuları arasında yer aldığı Tashih Yayınlarını ve Türkiye’de yayıncılığın içinde bulunduğu zorlu şartları konuştuk.

Tashih Yayınları nasıl kuruldu, hangi eserleri öne çıkıyor?

Yazan-okuyan herkesin zihninden günün birinde kendi sesini, sözünü başkalarına ulaştıracak bir mecra yaratma düşüncesi bir anlığına bile olsa geçer. Tashih’i hayata geçiren temel motivasyonlardan biri de buydu. Dünyada söylenmemiş söz, yazılmamış fikir bulmak zor fakat hâlâ bunu “sizden” dinleme deneyimi eşsizliğini koruyor.

Tashih, ilk yayınını ortak bir çalışmaya ayırdı. 2018’de yayımlanan Nasihat ile Bozgunculuk Arasında Muhalefet adlı kitap, aslında Tashih’in bir tür yayın manifestosunu da ifade ediyor. Modern toplum içinde gelişen ve yeniden şekillenen muhalefet kavramının dönüşümünü ele alan kitap, kavramın tarihsel serüvenine ve bugüne uzanan pratik sonuçlarına odaklanıyordu.

Muhalefet kitabı, bir bakıma Tashih’in perspektifini yansıtıyor. İslam düşüncesinden modern literatüre kadar uzanan “itiraz etme” pratiğini ifade eden muhalefet kavramı, en çok Müslüman düşünce dünyasında yıpratıldı. Bunun bir sonucu olarak giderek sağcılaşan Türkiye’deki İslamcılık pratiği de muhalefet etme becerisini büyük ölçüde yitirdi. Tashih ise özgün konumunu hızla kaybeden Müslüman düşüncedeki bu erozyona karşı bir mevzi olabilmeyi düşledi.

Bu noktada, 2019’da yayımlanan ve Tamer Aslan’a ait İşi Bittiyse Ölmeli İnsan kitabını da es geçemem. Bir dönemin fotoğrafını çeken, cezaevine kadar uzanan sahici bir hikâyeyi anlatan bu eser, aslında Muhalefet kitabının hemen ardından yayımlanmasıyla da yayıncılık açısından belirli bir bakış açısını yansıtıyordu. Sadece teorik ve kuramsal tartışmalarla yetinmeyen; olaylara içeriden bakmayı, acıtıcı gerçeklerle yüzleşmeyi seçen bir bakış açısıydı bu!

Bugüne kadar Tashih adı altında yalnızca on iki kitap yayımlandı. Bu, bir yayınevi için düşük bir yayın grafiği olarak görülebilir ancak Tashih gibi pek çok “butik” yayınevinin yayın performansıyla benzeşen bir durum bu. Yine de her kitabın ortak hafızaya bir “kanca” attığını unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de yayıncılığın özellikle pandemi sonrası zorluklarının arttığı fazlasıyla dillendiriliyor. İşin içinde biri olarak buna katılıyor musunuz? Bu zorluklar nelerdir?

Yayıncılık, özellikle kâr beklentisi olmadan ve herhangi bir fon desteği olmaksızın yürütülüyorsa başlı başına sürdürülmesi zor bir alan. Buna pandemiyle birlikte Türkiye’de kontrolden çıkan enflasyon ortamı da eklendi. Kitap, artık insanların aylık harcamaları içinde çok daha gerilerde yer alıyor.

Üstelik sorun yalnızca okuyucunun satın alma gücündeki dramatik düşüş değil. Baskı maliyetlerinin neredeyse on kat artması da ciddi bir başka problem. Bir kitabın dağıtıma çıkabilmesi, raflarda yer bulabilmesi, tanıtılabilmesi ve fuarlara ulaşabilmesi için belirli bir baskı adedine ulaşması bekleniyor. Tabii maliyetlerdeki artış, pek çok yayınevini yalnızca e-satış kanallarında kalmaya ve dijital baskıyla yani ancak satıldıkça basılan bir modele yönelmeye zorluyor. Bu durum da kitabın dolaşıma girmesinin ve okuyucunun karşısına çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Elbette yüksek tirajlı baskılar yapabilen ve yeni yayınlarını finanse edecek kârlılığı yakalayan yayınevleri için sorunlar daha sınırlı. Bu yayınevleri, mâlî güçleri ve popüler yayınları sayesinde okuyucuyla daha kolay buluşabiliyor.

Bence bu tablo, butik yayıncılar aleyhine bozulan dengenin yeni bir anomali üretmesine yol açacak. Güçlü fon desteğine sahip yayınevleri karşısında küçük yayıncılar giderek geri çekilecek, kitapları okura daha az ulaşacak ve hayatta kalmaları zorlaşacak. Öte yandan popüler yayınevlerinin çok satanlara yönelik ilgisi, yazın dünyasında zaten var olan çölleşmeyi daha da büyütecek gibi görünüyor. Niş bir kitleye hitap eden, okuyucunun radarına girme ihtimali düşük eserlere ayrılan kaynak giderek daralacak.

Bu durum, tıpkı siyasette olduğu gibi yayıncılık alanında da ayrıksı ama yaratıcı yayınları ve bunları basma cesareti gösteren yayıncıları tasfiye edecek; geriye yalnızca merkezde duran, satış garantisi taşıyan ve popülizmin kodlarına uygun yayınları bırakacak. Uzun vadede bunun en büyük olumsuz etkisini ise, popüler olanın dışında sözü bulunan yazarlar ve okuyucular hissedecek.

Butik yayınevi tam olarak nedir, açar mısınız?

“Butik” tanımı, aslında belirli bir alanda daha sıkı yayın politikalarıyla çalışan yayınevleri için kullanılıyor. Az sayıda kitabı ortak bir perspektif etrafında toplayan bu yayıncılık anlayışı, aynı zamanda okuyucu ile yazar arasındaki ilişkiyi de daha kişisel bir zemine taşıyor.

Kitap ve yayıncılık alanının endüstriyel kodlarla şekillendiğini ve günün sonunda bunun bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyüyen yayınevleri, yükselen tirajlar, artan telif ve tanıtım bütçeleri bu endüstrinin işleyen çarklarını ifade ediyor. Elbette endüstrileşen her şey gibi, kitabın ve yayıncılığın da endüstriyel bir üretime dönüşmesinin beraberinde getirdiği sorunlar var. Buna bir tür “aşırı kurumsallaşma” diyebiliriz. Böyle bir durumda, yayınevinin ticari getirisi ve varlığını sürdürebilmesini sağlayacak satış grafiği, yayın politikasını giderek daha fazla belirlemeye başlıyor. Bu etkileşimin satış ve kârlılık lehine gelişmesi ise popülizmi kaçınılmaz hâle getiriyor.

Bu açıdan butik olmak yalnızca küçük ölçekli ya da düşük sermayeli olmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda aşırı kurumsallaşmayı pratikte sınırlayan bir yayıncılık deneyimini ifade ediyor.

Önceki soruyla birlikte düşündüğümüzde butik yayıncılığın giderek küçülerek raflardan çekilmesi ve okuyucuya ulaşmakta zorlanması, endüstriyel üretim baskısını daha da güçlendirecek gibi görünüyor.

Yayıncılığa girerken beklentileriniz nelerdi ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bu soruya net bir cevap vermek zor çünkü yayıncılığın hikâyesi hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Sözü kayıt altına alma eylemi bir kez gerçekleştiğinde, onun ne zaman ve nasıl bir etkiye ulaşacağını ya da hangi kırılmaların taşıyıcısı olacağını kestirmek imkânsız.

Bu açıdan Tashih’in durumu da farklı değil. Hikâyesi hâlâ sürüyor ve nelere gebe olduğunu bugünden bilmek mümkün değil.

“Artık kitaba eskisi kadar rağbet yok, kimse okumuyor!” gibi söylemler yaygın. Türkiye’de okurun niteliği ve niceliği on yıllar içinde nasıl bir değişim gösteriyor gerçekte?

Tersine, kitapla ilişkinin güçlendiğine ilişkin gözlemler bence daha gerçekçi. Çeşitlenen, gelişen bir yayıncılık her şeye rağmen gözlerimizin önünde büyüyor. Yayınevleri alt markalarla ihtisaslaşma yoluna gidiyor.

Öte yandan teknoloji yüzyılında bile sözü kayıtlamanın hâlâ yegâne yolu kitaplar! Dijital ortam, hem veri güvenliği hem de verinin korunması açısından hâlâ yetersiz. Oysa kitapların kendine has var olma biçimleri binlerce yıldır etkili biçimde sürüyor. Belki de bu nedenle yeni nesil influencerlar bile popüler oldukları dijital mecrada kalmak yerine sözlerini kitaba dönüştürmeye, bir bağlamın içinde tarihe kayıt düşmeye özen gösteriyorlar.

Yine de bu tablonun yayın dünyasındaki tekdüzeleşmeyi engellediğini söyleyemeyiz. Butik yayınevleri ve niş yayıncılık etkisizleştikçe büyük holdinglerin fonladığı ya da bizzat birer yayın holdingine dönüşmüş yayınevleri güç kazandıkça, tekdüzeleşme de artacak!

Tekdüzeleşmenin temel sorunu ise insan üretiminin en önemli özelliklerinden biri olan farklıyı, kusurluyu ve ayrıksı olanı baskılayarak herkesçe kabul gören dar bir bant aralığını dayatmasıdır. Bence okuru da, yazarı da, yayınevlerini de bekleyen en büyük tehlike, budur!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x