Connect with us

Söyleşiler

Yaşadığımız çağa şahitlik etmek gibi bir görevimiz var

Yayınlanma:

-

Mustafa Başpınar, 1979 yılında Tokat’ta doğdu. Bursa’da edebiyat öğretmenliği yapıyor. Meleğin Gölgesi, Annemin Gözleri adlı öykü kitaplarından sonra hakkında söyleştiğimiz üçüncü öykü kitabı Eksile Eksile’yi yayımladı. Başpınar’ın ayrıca Öykülerle Bursa, Mekânların Diliyle Bursa adlı antoloji çalışmaları var.

Tebrik ediyoruz, üçüncü öykü kitabınız çıktı. Bu kitabınız öykü yolculuğunda sizi nereye getirdi?

Teşekkür ederim. Eksile Eksile, öykü yolculuğumda nereye tekabül ediyor, beni nereye getirdi sorusuna sanırım net bir cevap veremeyeceğim. Neden derseniz? Türk edebiyatında eleştiriden bahsedebiliyorsak bu soruya cevap vermesi gerekenler eleştirmenler olmalı. Ancak günümüzde eleştiri kurumu ne durumda, hakikaten eleştiri yapılıyor mu? Bu sorulara olumlu cevap vermem mümkün değil.

Kendi açımda şunu söyleyebilirim. Yazar anlatacak şeyleri olan ve bunları yazıyla ifade etmeye talip olan kişidir. Ben, Eksile Eksile’de anlatmak istediğim hususları, öykü formunda gerçekleştirmeye çalıştım.

Öykülerinizde, yakıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen toplumsal mevzular ana temalar olarak yer alıyor. Yakılan köylerden Ceylan’a, oradan şehirlere uzanan çatışmalara kadar Kürt meselesinin işlendiğini görüyoruz. Sonra madenlerde iş cinayetlerinde can veren emekçiler, KHK’ların yarattığı mağduriyetler, mülteciler, çürüyen adalet sistemi, siyasal yaşamın boğucu figürleri sokuluyor öykünüze. Yazarın toplumsal-siyasal mevzularla ilişkisinin sanatçı kişiliğinin oluşumundaki yerini sizin kişisel serüveninizdeki karşılığı üzerinden ele almanızı istesek neler söylersiniz? Bu çerçevede yaşayan edebiyatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yazarı her şeyden evvel toplum içerisinde yaşayan, vicdan sahibi bir insan olarak değerlendirdiğimizde taşları yerli yerine oturtmak daha kolay olur sanırım. Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir ülkede ve dünyada yaşamıyoruz. Öte yandan yazar olmak gibi bir vasfımız olmasa dahi bizim yaşadığımız çağa şahitlik etmek gibi bir görevimiz var insan olarak. Bu iki cümleyi bir arada düşününce öykülerimdeki toplumsal ve yer yer siyasal mevzulara neden yer verdiğim anlaşılacaktır. Bazen şöyle düşündüğüm oluyor: Her insan çağına şahitlik etmek zorunda mı? Her yazar, her sanatkâr bu şahitlikle yükümlü mü? Cevabım “elbette” oluyor. Peki, kendi sırça köşklerini inşa edip orada yaşayanlar? Tarihin her döneminden dünya üzerinden her türden insan olmuştur. Ve olmaya da devam edecektir. Çok umursanacak şey değil benim için artık. Ancak şunu ekleyeyim: Soldan bir isim siyasal ve sosyal hadiselerle ilgili sıkı bir metin ortaya koyduğundan ona sarılan yazarlarımız söz sırası kendilerine geldiğinde klasik cümlelerini kuruyorlar: “Sanatçının siyasetle ne işi olur?” Bu kaçamak cevap esasından üzerinde uzun uzun durulması gereken hususları içinde barındırıyor. Muhafazakâr camianın şair ve yazarları acaba kafaları kuma gömülü olarak daha ne kadar yaşayacaklar, merak ediyorum.

Bir öğretmensiniz ve bunun yansımalarını farklı şekillerde öykülerinizde görmek mümkün. Mesleğinizin öykünüzün oluşumunda nasıl bir yeri var? Bu durumu bir avantaj olarak görüyor musunuz? 

Öykülerimde okul, öğrenci ve eğitim anlayışları var. Çarpık düzenin bir parçası olup da oradaki eksikliği, zihin yoksunluğunu ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünleri görmemek için kör olmak gerek. Avantaj kısmına gelince: İnsan bildiği, yaşadığı ve şahidi olduğu şeyleri en iyi anlatır.

Kitabınızdaki Adam ve Melek adlı öykünüzde Kafka’nın Gregor Samsa’sı başka bir coğrafyada sizin öykünüz aracılığıyla bir kez daha ortaya çıkıyor sanki. Modern kapitalist işleyişin kişiler üzerindeki baskısı Mustafa Başpınar öyküsü için ne mana ifade ediyor? Edebiyatın bu kişiler ya da toplum için diyelim, karşılığı nedir?

Modern kapitalist işleyiş çok ahlaksızca insanları sömürmeye, köleleştirmeye bütün hızıyla devam ediyor. Eskiden kölelik başka türlü idi. İnsanlar cebren köle edilirdi. Ve köleler köleliklerinden hoşnut değildi. Günümüzde insanlar gönüllü kölelik yapıyorlar. Fakat bunun farkından değiller. Parasıyla her şeye sahip olduğunu düşünen zavallı insanoğlu esasından harcadıkça devasa kapitalist çarkın parçası olmaya devam ediyor. İslamcı sanatçıların, günümüzde kapitalist düzenin yıkıcılığına dair daha sahici ve sarsıcı şeyler yazmalılar.

Metin Önal Mengüşoğlu, Mustafa Kutlu ve Cihan Aktaş’a birer öykü ithaf etmişsiniz. Belli ki bu isimlerin sizin için kıymeti büyük… Nedir bu kıymet? 

Saydığınız isimlerin elbette dünyamda karşılığı büyük. Enteresan bir şekilde hem kitapları üzerinden hem de yüz yüze tanışıklık sıralaması şu şekilde: Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş ve Metin Önal Mengüşoğlu. İlk öykülerim biliyorsunuz Tasfiye’de yayımlandı. Ancak biraz daha geniş kesimlerce tanınmam ve öykülerimin okunması Mustafa Kutlu’nun elimden tutmasıyla oldu. Uzaktaydım ama Mustafa Bey arardı, mesaj yazardı öykülerime dair. Umut verir, yol gösterir, eleştirirdi. Sonrasında ilk iki kitabımın çıkışında emeği büyüktür. Ayrıca ilk kitabım Meleğin Gölgesi’ne isim veren de Mustafa Kutlu’dur. Hoş sohbeti, şen kahkahasıyla, babacan tavrıyla güzel insandır vesselam.

Cihan Aktaş, eserlerini birkaç kez okuduğum ender isimlerden biridir. Bursa maceramdan sonra tanışıklığımız ve aramalarımız sıklaştı. Onun insanı yüreklendiren, insana umut aşılayan yönlerini hep önemserim. Duyarlı oluşu, bir misyon sahibi ve ilkeli oluşu elbette bizim için çok kıymetli. Bursa’ya yol düştüğünde arayacağı, görüşmek isteyeceği iki insandan biri olmak hayatta beni mutlu edecek nadir şeylerden biridir.

Metin Önal Mengüşoğlu’na gelince söz uzar. Edebiyat dünyamızda pek çok kıymetli şair var. Bazılarıyla tanışma imkânı buldum. Tanıştığım şairlerden bazılarını tanıdığıma ve yanlarından kısa süre de olsa bulunduğuma pişman oldum. Onlarda bulamadığım ama Metin Bey’de bulduğum nedir? Kimselerin dedikodusunu etmez Metin Bey. Kibirlendiğini görmedim. Özü sözü doğru bir insandır. Hoş sohbettir. Bursa’da yaşayıp da onun rahle-i tedrisinden geçmeyen pek kimse yoktur sanırım. Kapısı her zaman, herkese açıktır.

İlk iki öykü kitabınızda yoğun bir içsel anlatım öne çıkıyordu. O dil yer yer bu kitaptaki toplumsal meselelerle ilgili öykülere sinmişken birçok öyküde ise sakınımsız bir ironi göze çarpıyor. Bu bağlamda dil ve anlatımınızın yıllar içinde nasıl bir seyir izlediğini düşünüyorsunuz?  

Esasında bu sorunun cevabı insan yaşamıyla bağlantılı. Zaman değiştikçe yaşadıklarımıza, görüp işittiklerimize bağlı olarak görüşümüz, duyuşumuz ve tabii yazılarımız da değişiyor. Bunu söylerken ki tavrım çok net: İnsan önemsediği şeyi dillendirir. Ben esasından edebiyatın bireysel yahut sosyal ve siyasal bir yönünün ağır basmasını değil edebiyatın insanı ele almasını önemsiyorum. İnsanı anlatabiliyorsak ne güzel.

“Amcamdan Mektup Var” öyküsünde sinematografik bir tad var, zaman-imge bağlamında filme alınsa yeridir! Başka bir öyküde de bir sinema filminden bahsediyorsunuz. Öykünüzün oluşumunda sinemanın etkisi nedir ya da öykünüzle sinema arasında bir yakınlık kuruyor musunuz? 

Çok fazla film izlediğimi söyleyemem. Ancak fırsat buldukça film izlemeye çalışıyorum. Öte yandan filmler hususunda çok seçiciyim. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İzlemekten keyif aldığım filmler izleyicisi az olan filmlerdir.  İzlediğim filmlerden etkilenmek kaçınılmaz. Bunların öyküm üzerinde etkisini açıkçası çok düşünmedim. Fakat etkilendiğim filmlerin illaki öykülerim üzerinde etkisi vardır.

Söyleşi: Ahmet Örs

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Söyleşiler

Göçmen İşçiler: Köle Değiliz

Yayınlanma:

-

Bu çalışma, Suriye ve Afgan uyruklu iki farklı işçi ile yapılan bir röportajı içermektedir. Göçmen işçilerin çalışma koşullarını görünür kılmayı amaçlamaktadır. Kişilerin isteği üzerine isimleri saklıdır.

S./Suriye, 23

E./Afganistan, 27

  • Türkiye’ye tam olarak ne zaman geldiniz ve gelme sebebiniz nedir?

S: 2016 yılında, ben 18 yaşındayken abimin ailesiyle beraber geldik. Suriye’de savaş vardı, uzun bir süre orada kaldık biz ama zamanla geçinememeye başladık çünkü savaş vardı. Herkes ya Türkiye’ye ya da izinle Avrupa’ya gidiyordu. Abim önceden de Türkiye’ye gitmişti zaten. Beraber çalışmak için geldik, abimi tanıyan Türkler vardı.

E: 2019 yılında tek geldim. Afganistan’da ailem var, evli değilim. İki annem ve küçük kardeşlerim var. Abilerim çalışıyorlar. Türkiye’ye gelmek benim için zorunluluktu. İran’a ya da Türkiye’ye geçip çalışacaktım ama çok fazla para gerekti. Bu yüzden Türkiye’ye geldim.

  • Geldikten sonra iş bulma serüveninizden bahsedebilir misiniz?

S: Abim önceden geldiğinde Edirne’de yüklemeci olarak çalışmış. (Burada kişi, mal yüklemeciliğinden bahsediyor. Çeşitli ağır, pazar mallarını kamyon ve benzeri araçlara yükleme işlemi.) Önce Edirne’ye gittik, yüklemecilik yapacaktık ama arkadaşı işe almayacağını söyledi. Sonra İstanbul’a geldik. Akrabalar yardım etti, Sultanbeylideyiz. Yüklemecilik ve kumaş taşımacılığı yaptık. Şimdi hem ara işler hem de mal yüklemeciliği yapıyorum.

E: Afganlar genellikle Türkiye’ye kaçak giriyorlar. Türkiye vizesi yok, o yüzden iş bulmak zor. Mesleğim boyacılık ama burada farklı bir iş sistemi var. Boyacılık hiç yapmadım. Arkadaşlarım hep Türkiye’deydi. Aynı evde kalıyoruz. İstanbul’a geldiğimde hiç param yoktu, bir sürü memleketlimle tanıştım. İlk çalıştığım işlerde neredeyse hiç para almadım sadece yemek veriyorlardı. İzin belgemiz olmadığı için bir şey yapmıyorduk. Şimdi ev arkadaşlarım gibi tekstilde çalışıyorum. İp kesme ve kumaş boyama yapabiliyorum. Sabah, akşam sürekli çalışıyoruz.

  • Memleketinizde hangi işi yapıyordunuz?

S: Ben buraya uzun zaman önce geldim ama Suriye’de fırında çalışıyordum. Çalıştığım fırın marketlere ekmek gönderiyordu, çok büyük ve tarihi bir fırındı. Pita, lavaş ve pide burada da çok fazla satılıyor.

E: Boya yapıyordum. Dükkânlarda tabela ve duvar boyalarını çok yaptım. Bazen evleri de boyuyordum. Orada tanıyanlar boyalarını bana yaptırırdı. Yapmayalı uzun zaman oldu. Türkiye’ye gelirken çok uzun yollardan geçtim. Gelirken hep boyacılık yapma hayali kurdum ama olmadı.

  • Şimdiki iş hayatınız ve aldığınız ücretler hakkında bizi bilgilendirir misiniz?

S: Şimdi İstanbul’da çalışıyorum ama sürekli farklı işlerde çalışıyorum. Aynı parayı almıyoruz. Ben, günlük sabah 07:00 ile akşam 22:00 arası çalışıyorum. Aylık genel olarak 2000 kazanıyorum. Ek işlerle bazen 2500 oluyor. Haftanın her günü çalışıyoruz.

E: Çalıştığım işin maaşları ayın başında yatıyor. Ne kadar çok çalışırsak o kadar çok alabiliyoruz ama çok fark etmiyor. Ben sabah 07:00 ile akşam 20:00, 21:00 arası çalışıyorum. Pazartesi günleri mesai saatleri artıyor. Maaşımız 2800, bazen biraz fazla oluyor ama çok nadir yükseliyor. Mesela ilk geldiğimizde iki ay biz çok düşük maaş aldık. Hatta ilk ay maaşlarımızı hemen vermediler.

  • Bakmakla yükümlü olduğunuz kişiler var mı?

S: Abim evli onunla beraber kalıyorum. Burada beraber geçiniyoruz. Ev kiraları çok yüksek, yeğenlerim var. Suriye’de evli kız kardeşlerime de para gönderiyoruz.

E: Afganlar genellikle ailelerine para gönderirler. Ben de gönderiyorum tabii ama burada kimseye bakmıyorum. Buradan annemlere ve kardeşlere para gönderiyorum ama her ay gönderemiyorum. Onların durumları şu an hiç iyi değil, onlar için çalışıyorum.

  • Maaşlardan memnun musunuz?

S: (Gülüyor) Biz çok çalışıyoruz çünkü başka yolumuz yok. Maaşlar çok az. Ev kirasına ve yemeğe gidiyor. Bazen yol parası vermemek için yürüyorum.

E: Maaşlar çok az. Çok yoruluyoruz ama yetmiyor. Maaşlarımızı vermemelerinden çok korkuyoruz. Bazen maaşlar çok gecikiyor, bazen sadece yarısını veriyorlar, düzenli değil.

  • Kendinizi yabancı, Türk işçilerden farklı hissettiğiniz zamanlar oldu mu?

S: Oluyor. Bazı kişiler Suriyelilerin çok fazla para aldığını sanıyor. Öyle değil. Bizi, Suriyelileri çok çalıştırıyorlar ama bazı Türk işçileri öyle çalıştırmıyorlar. Hepimiz aslında çok çalışıyoruz ama bazen patronlar, para verenler bize daha az para veriyorlar bunu biliyoruz.

E: Evet hep oluyor. Mesela şu an çalıştığım teksti atölyesine hiç Türk işçi almıyorlar. Çünkü hiçbirisi bu maaşı kabul etmiyor ya da resmi (sgk’yı kastediyor) istiyor. Afganları işçi olarak görüyorlar.

  • Türklerin size karşı davranışlarından memnun musunuz?

S: Bazıları çok iyiler bazıları farklı davranıyor. Her yerde böyle oluyor. Hepimiz aynıyız bazıları kendilerini daha üstün görebiliyor ama genel olarak elhamdülillah… Bir kere uzun süre önce otobüse bindiğimde kartımı unutmuştum, şoför beni dilenci sandı, otobüsten indirdi. Suriyelileri öyle görüyorlar. Hem iyi hem de kötü insanlar var. Geçen yıllarda daha kötü davranıyorlardı ama alıştık. Türkiye’de çok iyi insanlar da var tabii.

E: Ben çok farklı, yanlış şeyler gördüm. Afgan olduğumu anlayınca kötü bakıyorlar. En çok patronlar, sanki onlara çalışmak zorundaymışız! Köle gibi düşünüyorlar. Bizim maaşlarımızı vermediklerinde biz bir şey demekten çekiniyoruz çünkü kızıyorlar, tehdit ediyorlar. Bazen “Gidin ülkemizden!” diyorlar arkamızdan. Benim gibi Türkçe bilen Afganlar anlıyorlar ama şu ana kadar karşılık vereni görmedim. Bir de bizi terörist sanıyorlar. (Gülüyor) Irkçılık yapan çok kişi var. Sanki yaratıkmışız gibi bakıyorlar. (Gülüyor) Biz evde beş erkek kalıyorduk. Bizim ilaç (uyuşturucu kastediliyor) sattığımızı iddia edip polis çağırdılar, evi aradılar. Evde yataklardan başka bir şey yoktu, polisler de şaşırdılar.

  • Belirli devlet veya özel kurumlardan yardım almayı tercih ettiniz mi?

S: Türkiye’ye ilk geldiğimizde abim devlete başvurdu. İsmini hatırlamıyorum, yardım alamadık ama bilmiyorum o zaman biraz karışıktı. Yardım almıyoruz.

E: Hayır hiç para almadım, bazı yerlerde yemek dağıtımlarına gidiyoruz ama her zaman gidemiyoruz. Çorba, pilav, tavuk gibi yemekler veriliyor.

  • Son olarak, iş hayatında neyin değişmesi sizi mutlu ederdi?

S: Hep çalışmak istemiyorum. Hiç tatilim yok, bazı günler gezmek isterdim. Maaşlar biraz daha yükselse çok güzel olur. Elhamdülillah.

E: Ben bize kötü davransınlar istemiyorum. Çalışırken normal çalışmak isterdim. Patronlar bazı zamanlar iş saatlerini uzatıyorlar. Maaşlarımızı vermediklerinde işten atarlar diye bir şey diyemiyoruz, keşke böyle olmasaydı. Bunlar değişsin isterdim.

  • Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Son eklemek istediğiniz bir şey var mı?

S: Rica ederim. Son olarak eğer evimizde savaş olmasaydı buralara gelmeyecektik. Bazı insanlar “Neden gidip savaşmıyorsunuz?” diyor, peki bizim ailelere kim bakacak? Onlar hep perişan oluyorlar. Herkesi kaybettik, yaşamak istediğimiz için geldik.

E: Ben teşekkür ederim. Allah hepimize hayırlı bir hayat nasip etsin. Son olarak, kötü davranmasınlar, terörist demesinler, bizler insanız.

Çeviren, Röportaj sahibi: Nurbanu Gün

Devamını Okuyun

Söyleşiler

İslamcılık Bir Yenileşme Düşüncesidir ve Bu İlkesini Korumakta Israrcıdır

Yayınlanma:

-

Yazar Ümit Aktaş’la, haziran ayında Çıra Yayınları arasından çıkan “Siyasal Arayışlar – Nasıl Yapmalı?” kitabında tartıştığı meselelerle ilgili bir söyleşi yaptık. İlginize sunuyoruz.

“Siyasal Arayışlar – Nasıl Yapmalı?” kitabınız bu minvaldeki diğer çalışmalarınızla mukayese edildiğinde işlediğiniz teorik boyutların yaşama geçirilmesi mahiyetinde bir niteliğe sahip görünüyor. Tam da böyle bir eseri yayımladığınız bu aşamada hissettiğiniz sorumluluk nedir?

İslam, toplumun ve dünyanın ıslahını uğraşının esası kılan, bu nedenle de doğal bir biçimde siyasallığı dinîlikten ayrıştırmayan, eşyanın ve toplumun anlaşılmasının ancak bütünsel bir biçimde kavranılmasıyla mümkün olacağını kabullenen bir din. Bu kabul, dünyanın ve hayatın birliği ve dirliğiyle ilgili olduğu gibi, siyasal uğraşı da anlamlı kılan bir esas. Kuşkusuz ki büyük ölçüde bu esasa binaen, Türkiye’de, özellikle de İslami camialarda siyasete yönelik ilgi oldukça canlı. Ama ne var ki siyasal ya da ideolojik gruplar kadar genel olarak toplumun siyasete yönelik bu ilgisi, ciddi ve kapsamlı siyasal teorilerden ve bunlara dayanan aklı başında müzakerelerden yoksun. Sık sık tekrarladığım Ali Şeriati’nin bir sözü var. Bir konuşma esnasında kendisine yöneltilen “Bu meseleler üzerinde çokça konuştuk; peki ama şimdi ne yapacağız?” sorusu üzerine, “Durun hele bir, daha ne konuştuk ki; neyi ne kadar konuştuk, ne kadar anladık ki?” diyerek aceleci muhatabına konuşmanın ve sözün önemini hatırlatır.

Kuşkusuz ki siyasal konularda konuşmaktan başka ne yaptığımız meselesi, sorgulanmaya açıktır. Ama her nedense ülkemizde, belki de tüm dünyada siyaset en harcıâlem meseledir. Öyle ki herkesin bu konuda edecek bir sözü bulunduğundan, bu mesele, en azından üzerinde konuşma babında, oldukça sıradanlaştırılmıştır. İnsanlar elbette ki doğrudan kendi kaderlerini ilgilendiren bu mesele üzerinde konuşmalıdır. Çünkü bu, sadece bir hak değil ama aynı zamanda bir ödevdir de. Ama bu konuşmalar ne yazık ki ciddi ilgilere dönüştürülememekte, siyasal partiler ile insanlar arasındaki bağ, basit bir taraftarlık bağının ötesine geçirilerek, biraz da siyasetin teorisiyle beslenerek ciddi bir ilgi haline getirilememektedir. Esasında devletin ve devletlûların baskılarıyla da bu ilgi, sadece bir basitlik düzeyinde tutulmaktadır. Oysaki bu konularda oldukça ciddi çalışmalar, çözümlemeler de yapılmakta ve siyasal anlayışlar derinleştirilmekte, eğilimler giderek farklılaşmakta, sürekli yepyeni bakma biçimleri ortaya çıkarılmakta. Sonuçta pek de harcıâlem bir mevzu değil bu mevzu ve oldukça ciddiye alınması gereken bir yönü var.

Ben de evet, bir soru sormaktayım, ama “Ne yapmalı?” değil de “Nasıl yapmalı?” babında bir soru. Yani tartışmaları aşan bir yöne, nasıllığa doğru evrilişe çağırmaktayım ama bunu yaparken de içerisinde bulunduğumuz havzanın ve kültürün el değmemiş konularını irdeleyerek, siyasal anlayışların ve kavrayışların arka planına uzanarak, oradan doğru bazı kritik meseleler üzerinde yeniden ve birlikte düşünmeye çağırıyorum. Düşünmenin, yapmanın olmazsa olmaz bir koşulu olduğu çerçevesinde. Çünkü meselenin en ehemmiyetsiz gözüken yönü çoğu kez bu olur her nedense. Göçebe akıl göçü yolda düzmek ister. Oysa bir kez yola koyulduğunuzda, çoğuleyin düşünmek için iş işten geçmiş olur ve çözüm de çoğu kez kaba kuvvetin ya da çoğunluğun baskısının şiddetine bırakılır.

Düşünmeyi küçümsemeyiz belki ama dilimize bir biçimde yerleşmiş olan ve elimizin altında bir avadanlık gibi duran kavramlar ve olgulara o kadar aşina hissederiz ki kendimizi, çoğu zaman bunların üzerinde hiç düşünmeksizin konuşmalara dalarız. Ve hatta bazen de, hemen yanı başımızda bulunan bir dostumuzu aslında hiç de tanımadığımızı fark ederiz, farklı bir karşılaşmaya binaen. O nedenle bunlara yönelik hatırlatmalar ve farklı bakış açıları, kavramın üzerine düşen yeni bir ışık ya da dostumuzun alnındaki bir kırışık gibi, bizi farklı bir sima ile yüzleşmeye tabi tutar. İçerisine gömüldüğümüz bir siyasal mücadelede de, aslında sürecin en olmazsa olmaz gereçleri olan kavramları sırası geldiğinde ne denli alelusûl ve ne denli yerli yersiz kullandığımızın farkına vardığımızda, ne kadar yanlış bir yerde durduğumuzun da farkına varabiliriz. Geç mi kalmışızdır? Elbette ki hayır! Sorun bu geç kavrayışta değildir, bu geçliğin telafisinde, tembellikten ve boş vermişlikten kurtulmakta; hayatın özüne dair bu ilginin sahici bir uğraşa dönüştürülmesindedir. Bir de var ki, şu içerisinden geçtiğimiz kritik günler gibi zamanlar, tüm değerlerin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılabilir bizi. Kavramlarla kılgılar birbirinden uzaklaşmış ve insanlar yabancılaşmıştır durdukları zeminle. İşte o zaman bazı yüzleşmeler bizi her şeyi en başından itibaren ele almaya ve hayatın yeniden gözden geçirilmesine zorunlu kılabilir.

Mevcut siyasal iktidarın icraat ve söylemlerinden yola çıkılarak İslamcılığı, en basit tabiriyle tahfif edip gözden düşüren baskın bir dil var. Siz, kitabınızda İslamcılığın, içinden geçtiği ağır kriz ve yetersizliklere rağmen evveliyatından bugüne alternatif bir yol arayan niteliğine dikkat çekmişsiniz. İslamcılık, ülke ve bütün bir yeryüzü için yeni ve etkili çıkışlar üretebilir mi?

İslamcılık temelde bir yenileşme düşüncesidir ve birçoklarının çeşitli tezviratlarına rağmen bu ilkesini korumakta ısrarcıdır. O nedenle değişmekten hiç çekinmez çünkü döngüsel tekrarlar kadar değişmenin de hayatın özüne ait bir esas olduğunu kabullenir. Kendisini belli bir düşünsel ve eylemsel mekâna sabitlemektense, sapakları kullanır ve oralardan doğru yollar çıkarır kendisine. Yanlış da yapabilir bu uğurda ve bundan da çekinmez. Bu nedenle zaman zaman ve bazı kem gözlerce adap bilmemekle de suçlanır. Doğrudur belki bu ama adap dediğimiz göreneğin de bu tür delişmence tavırların tarihe ve topluma hediyesi olduğu da çoğu kez unutulur.

Bu anlamda dinin dünyaya ve geleceğe açık bir yüzü olarak İslamcılık, başlangıcından günümüze gelinceye değin birçok kez kendisini sorguya çekmiş, değiştirmiş ve kitabın temel çağrısını yeniden anlamaya çalışarak kendisini de yenilemiştir. Zaman geçtikçe ve şartlar değiştikçe anlama biçimlerimiz de değişmektedir çünkü. Ve belki de en doğru olanı, temel kavramları ikinci kez okuduğumuzda veya herhangi bir olayı ikinci kez yaşadığımızda, farklı bir anlamayla öncekini aşabilmektir. Çünkü değişen sadece köprülerin altından akan sular değildir. Asıl değişen, değişmesi gereken bizleriz. İki günü bir olmaması gerekenler yani. Mevlânâ’nın söylediği gibi: “Her gün bir yerden göçmek ne iyi / Her gün bir yere konmak ne güzel / Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş / Dünle beraber gitti cancağızım / Ne kadar söz varsa düne ait / Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…”

Medine Sözleşmesi son on yıllar boyunca çokça tartışıldı, siz de kitabınızda ele almışsınız. Sözleşme, yeni bir toplumsallığın inşasına ilham verme potansiyelini ne kadar taşıyor size göre?

Sözleşme, belki de tarihte ilk kez bir şehrin ahalisinin birlikte yaşayabilmenin koşulları üzerinde birlikte düşündüğü, hazırladığı ve/veya katıldığı bir sözleşme olması açısından çok önemli. Öte yandan bu sözleşmeye göre Resulullah, hakem, yani anlaşmazlıkların çözümünde başvurulacak merci pozisyonunda. Medine’deki tüm ahali bir “ümmet” olarak tanımlanmakta ve doğrudan ya da dolaylı olarak bu sözleşmeye katılmakta. Kısacası bu sözleşme insanlık tarihinde farklılıklarla aktedilen bir birlikte yaşama sözleşmesi olarak insanlık tarihinde yeni bir başlangıcı müjdelemekte. Hatta Tahsin Görgün’ün “İslam, Modernizm ve Batılılaşma” adlı kitabındaki nakline göre, 1730’larda hazırlanan “Universal History” isimli tarih ansiklopedisi, insanlık tarihini Hz. Muhammed eksenli olarak “eski” ve “yeni” olarak ayırmakta.

Ancak ne yazık ki Müslümanlar bu sözleşmenin ve onun başlangıç yaptığı yeni tarihin anlamını ve kıymetini yeterince idrak edebilmiş değil. Ve hatta bu konudaki farklı bakışları ve incelemeleri ortaya koyarak belki bizim dikkatimizi metne yeniden çekenler de “maalesef” Batılı bilim insanları. Birçoğumuzun müsteşrik diye hafifsediği Welhausen, Caetani, Watt, Serjeant… gibi. Bu dikkati İslam dünyasına taşıyan ise, yine birçoğumuzun kıymetini yeterince bilemediği Muhammed Hamidullah Hoca. Türkiye’de ise özellikle Ali Bulaç ve Hikmet Zeyveli tarafından konuyla ilgili müstakil incelemeler yazılmış ve konu yeniden tartışmaya açılmıştır.

Sözleşme doğal olarak oldukça farklı okumaları mümkün kılmakta ve dolayısıyla da buradan hareketle farklı toplumsal ve siyasal ufukların imkânını barındırmakta. Kimileri açısından sözleşme, Medine’de kurulmuş olan ilk İslam devleti anayasasıdır ve buradan hareketle yeni anayasalar oluşturmak mümkündür. Bir bakıma içerisinde yaşadığımız koşulları geçmişe uygulama ya da oradan doğru temellendirmek gibi olan bu tip yaklaşımlara pek de katılmıyorum. Çünkü bu, sözleşmenin çok daha geniş ve anlamlı olan çerçevesini daraltarak üzerindeki çok boyutlu düşünmeleri sınırlayan bir yaklaşım. Kimileri ise sözleşmeye çoğulcu bir toplum modelinin birlikte yaşama metni olarak bakmakta. Dolayısıyla sözleşme, oldukça farklı bakışları ve çıkarımları mümkün kılan, dolayısıyla da üzerinde daha çok tartışmaların ve müzakerelerin yapılması gereken bir niteliği haizdir.

İslami çevrelerin çok uzun yıllar boyunca sakındığı, sizin de önceki kitap ve yazılarınızda pek öne çıkmayan “demokrasi”yi, “şûra” kavramıyla birlikte yoğun bir şekilde tartışıyorsunuz kitabınızda. Bu iki kavram dolayımındaki tartışmalardan özellikle İslam düşüncesi ve pratiği, genel olarak da insanlık için hangi neticelerin çıkacağını umuyorsunuz?

Meseleyi özellikle “Siyasal Arayışlar, Nasıl Yapmalı” başlıklı kitabımda enine boyuna tartışmaya çalıştım. Şurası çok açık ki, Türkiye toplumunun etnik, dinî, kültürel ve siyasal farklılıklarının çeşitliliği ve zenginliğini, cumhuriyetçi bir tek biçimliliğin çerçevesine sığdırmak mümkün değil. Zaten cumhuriyet tarihi bu imkânsızlığı açıkça ortaya koymakta. Hâlâ ardı arkası kesilmemiş olan baskılar, yasaklar, hapisler, sürgünler ve katliamların ardından baktığımızda, duyabildiğimiz sadece derin bir üzüntü, pişmanlık ve acıdan ibaret. Cumhuriyetçi ekâbir ise,  yüzyıl önceki Cumhuriyetçi girişimin minnetiyle bizlere mihnet çektirmekten bir türlü usanmadıkları gibi, bizler de özgürlük, adalet ve barış arayışımızdan hiç mi hiç vazgeçmedik.

Evet, padişahlıktan cumhuriyete geçiş olumlu bir adım ve kimsenin buna bir itirazı yok. Ama bu sadece bir ilk adım. Bu adımı izleyecek olan yeni adımlar atılmadıkça, bu adımın hiç mi hiç kıymeti yok. Çünkü cumhuriyetin, akabinde gelişmesi gereken sair adımlar atılmadığı sürece, biçimselliği dışında, padişahlığın meşruti yönetiminden hiçbir farkı yoktur. Yapılması gereken ise, buna ister şura sistemi deyin, ister demokrasi ya da başka bir şey, çoğulcu, katılıma dayanan, farklılıkların kendilerini ifade ve temsil özgürlüğüne sahip olduğu, güçler ayrılığını ve ifade hürriyetini sağlayan bir sisteme geçiştir.

Ama maalesef Müslüman aydınlar da onlarca yıldır biçimsel bir hilafet takıntısı dışında, bu hilafetin neliği kadar, şura sistemi, bunun tarihsel örnekleri veya neden bu örneklerin yeterince bir uygulanabilirlik düzeyine geçirilemediği; ya da izonomi ve demokrasi ve bunların şura sistemi ve hatta pastoral yönetimlerle farkları veya benzerlikleri üzerinde kafa yormuş değiller. Dolayısıyla da bizdeki siyasal mücadele, daha çok iktidarı ele geçirip karşıtını baskı altına alma ve ezme imkânına sahip olma çabasından öteye gitmemekte. Hatta bu konuda da “arâf” kavramı ve bunun siyasal içerimleriyle ilgili bağıntılar kurulabilmiş değil. Kurulamadığı gibi, tıpkı irfan ya da ârif kavramlarının da tutanın elinde kaldığınca, biçimsel bir değersizliğe teslim edilmiştir. Oysa sadece felsefe değil, siyaset üzerinde de ancak özgün kavramlarla düşünülebilir. Bizim kavramlarımız ise nadanların elinde perişan bir durumdalar ve bizler ise siyaseti kavramlarla değil, kavgalarla sürdürmeye çalışmaktayız.

Siyaset felsefesinden şiire, tarih ve sosyolojiden romana kadar çok geniş ve farklı sahalarda eser veren velûd bir yazarsınız. Bütün bu alanların düşünce dünyanızda tamamladığı çerçeveyi okuyucularımızla paylaşabilir misiniz?

Belki kuşağımın da bir yönü olan, yabancısı olduğu bir dünyayı, dünyaları tanımak, anlamak, sorgulamak ve cevaplamakla ilgili kaygıların ve sorumluluk duygusunun bir sonucudur bu geniş ilgi. Zira biz hemen hiçbir meselenin enine boyuna tartışılıp önümüze konulduğu bir süreçte büyümedik. Zihnimizde yığınla soru vardı ve bu sorulara ilaveten şehirlere taşınan, orada şehirler ve modernlikle yüzleşen bir kuşağın mensuplarıydık. Bu ise sorduğumuz soruların cevabını da vermek gibi bir yükümlülük altına sokmaktaydı bizleri. Tabi ki bunu da tüm taşralı acemiliğimiz ve cesaretimizle gerçekleştirmeye çalışmaktaydık. Birkaç kuşak devam eden bu süreç, birçok konuda yanılgılara düşmemize de yol açacaktı. Dolayısıyla düşe kalka bir büyümenin karşılığı aslında senin de çok güzel bir biçimde dillendirdiğin yol hikâyeleriyle, düşünsel kazılarla ve kavramsal tanışıklıklarla semerelendi. Ve yolculuk hâlâ sürmekte. Sorunlar kadar ilgilerimiz de devam etmekte. Sormaktan ve yormaktan yorulmadık henüz ve dünya da önümüze yeni soru(n)lar koymaktan vazgeçmedi. Garaudy’nin söylediği gibi, zaman zaman cemaatlerimiz değişse de kendimizi ve dünyayı anlama ve değiştirme çabamız hiç değişmedi. Tüm kitapların bir tek kitabın anlaşılma ve yorumlama çabasının bir ürünü olduğu bilinciyle, kitaba, topluma ve Allah’a karşı sorumluluğumuzu ifaya devam etmekteyiz.

Söyleşi: Ahmet Örs

Ümit Aktaş: 1955 yılında, Erzincan’ın Refahiye ilçesinde doğdu. Orta öğrenimini Erzincan’da tamamladıktan sonra, İstanbul’da, YTÜ Elektrik Mühendisliği bölümünü bitirdi. Üniversite yılları içerisinde şiir yazmaya başladı. Şiir ve denemeleri, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlandı. 1989 yılında yayımlanan ilk kitabı olan Toplumsal Hareketlerde Yöntem’i, Anarşizm, Osmanlı Çağı ve Sonrası, Okuma Serüveni, Akıl, Aşk ve İslam, İslamî Hareket -Etik, Estetik, Politik-, İslamî Hareket ve Yöntem, Toplumsal Hareketler ve Devrimler, İnsan ve İslam, Bir Kriz Sürecinde Strateji Arayışları, Edebiyat, İdeoloji ve Poetika, Çağımızın Tanıkları, Yüzyıl ve Gelecek gibi araştırma-deneme çalışmaları; Âdem, Rüya, Yeşil Vadi, Musa ve Yol Arkadaşı isimli romanlar; Cennetten Düşüş ve Şehri Terketmeden Önce isimli şiir kitapları izledi.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Tutturduğumuz Siyasal Hat, Kendi Öyküsünü, Roman ve Şiirini Yazdırıyor

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün dört hikâye kitabı yaklaşık bir yıl önce Tasfiye Kitaplığı’ndan çıktı. Bu kitaplardan alıntılar eşliğinde Ahmet Örs’le bir söyleşi yaptık.

I. “Onun bildiği Hikmet Bey zaten en az altmış beş yaşında vardı ama işçinin dediğine göre burayı kırk dokuz yıllığına kiralamış. Acaba o kadar yaşayacağına kendisi inanıyor muydu? Peki,  büyüğün cep telefonunu üreten şirket ne demeye İspanya’da şehrin ortasındaki kocaman bir meydanı niye kiralamıştı? Hikmet Bey o şirketten daha mı güçlü idi ki o kırk dokuz yıllığına, şirket bir aylığına kiralamıştı? Bu adamlar inekleri sokmayacaklardı buraya peki İspanya’da insanları mı sokmayacaklardı meydana?”[1]

Alıntıda anlattığınız üzere orman, dağ, mera, nehir gibi tabiattan meydan, park, mahalle gibi kentlere varana dek mevcut olan her şey sermayenin tehdidi altındadır. Günümüzdeki neoliberal talanı ve ona karşı direnen toplulukları göz önünde bulundurup geleceği tahmin etmeye çalıştığımızda nasıl bir manzara karşılıyor sizi? Zor zamanlarda sinizme düşmemek için neleri kuşanıyorsunuz?

Edebiyatla da işleyip müdahale etmeye çalıştığımız süreç görünen o ki alabildiğine yıkıcı boyutlara ulaştı. Açıkçası ideolojik çevreler de dâhil kimse modern kapitalist medeniyetin bu denli tahripkâr olacağını öngörmemişti. Daha 20. yüzyılın baş ve ortalarındaki makine tutkusuna ve ilerleme hevesine bakarsak bunu çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz. Şimdi, öyle anlaşılıyor ki herkeste bir geç kalınmışlık hissi var. Sanki ‘iş işten geçti’ sızlanmasını içten içe kabul etmiş görünüyorlar. Kapitalizmden sonrası için türlü senaryoları tartışan ilmî eserler yayımlanıyor, sinema filmleri çekiliyor. Korkulan geleceğin içinde olunduğuna dair bir kabul var bu çevrelerde fark ettiğim kadarıyla. Müslümanların da genel manada bütün bu tabloyu okuyabildiklerini sanmıyorum doğrusu. Ucundan kıyısından meselelere temas etmeye çalışanlar var ancak bu ilgi bir siyasete, kurucu bir perspektife yükselemiyor. İslam iltisaklı egemen siyasetin kalkınma putundan vazgeçmediği zaten aşikâr. Memleketin dört bir yanını sermayeye peşkeş çektiği de açık. Bu durum, geniş dindar kesimlerin tabiatı savunan hatlarla buluşmasını engelliyor. Geleceği elbette bilemeyiz. Bu meseleler, tabi, bütün bir yeryüzü dolayımında ele alınmalıdır. Artık bütün bir arzın ifsadına karşı direniş hatlarını birbirine bağlamanın imkânlarını konuşmak, konuşma düzeyinde kalmadan pratik adımlara uzanmak gerekiyor zannımca. Bunu yapabilirsek zor zamanların kuşatmasını parçalayabiliriz.

II. “O koyunların sınıra gelişi, orduların ulu surların önüne gelip duruşunu anlatan destanlara benzer. Bunu öğretmenimiz anlatmıştı. Yaşlı bir adamdı öğretmenimiz. Ben o tel örgülerin karşı tarafındandım çocuklar, derdi… O koyunlar bir gün o ulu surları devirecektir. Buna olan inancım tamdır. Siz buna şahit olacaksınız ama insanlar için bir şey diyemem, derdi.”[2]

Sınır, devletin iktidarını ve meşru şiddet tekelini uyguladığı alandır. Milli kimliğin bir belirleyeni olduğu gibi bilinçleri de çevreler. Buradan hareketle müslümanların ulus devletin sınırları ölçüsünde düşünmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Müslümanların bilinçleri evet, çerçevelenmiş. Bu kıymetli bir tespit ama alıntıladığınız metinde de vurgulandığı gibi koyunlar sınır tanımıyor. Kurtlar, kuşlar, nehirler, bulutlar ve en nihayetinde mülteciler… Yani bir bütün hâlinde hakikatin, varlığın derinlemesine seyreden anlamının sınırlara ve onları koruyan tel örgülere takılmayacağını, onları anlamsızlaştırabileceğini biliyoruz. Bu, bizim umudumuzun kaynağıdır. Küreselleşme ile ulus devletlerin yaşadığı inişli çıkışlı çelişik münasebet Müslümanların içinde bulunduğu gerçekliği kavramalarına mani oluyor sanki. Tarihin hiçbir döneminde tanık olunmayan saplantılarla yüz yüze olduğumuz söylenebilir. Hz. Peygamber’in Mekke’de mayalanıp Medine’de kıvamlanan ve bereketli bir ırmağa dönüşerek bütün bir yeryüzüne hakikati götürme amacı taşıyan mücadelesinin tam kavranılamamasıdır yaşadığımız açmazların en büyük nedeni! Hakikatin önüne surları, sınırları çıkarmak mümkün olabilir mi? Resûl’ün Kur’an’ın yol göstericiliğinde şekillenen örnekliği, bu örnekliğin oluşturduğu modeller bahsettiğiniz kimlik ve sınırların ıslahına vesile olabilecektir fakat bu imkânın yeterince tartışılıp siyasetinin yapıldığını düşünmüyorum. Genelde insanlık, özelde Müslümanlar hem zihinsel manada, hem de fiili olarak bir süre daha bu tel örgülere maruz kalacak gibi görünüyor.       

III. “Bu örnek cümlelerdeki adamlar neden Şam’a, Tahran’a, Mekke’ye, Cakarta’ya gitmezler de hep Madrid’e, hep London’a, hep Paris’e giderler, neden hep akşamları çocuklarıyla, arkadaşlarıyla cinemaya giderler de camiye, cemaate gitmezler, burası neresi, o örnek cümleyi kim yazdı hocam, biz kimiz.”[3]

Müslümanların yaşadığı yerlere değil de çoğunlukla kapitalizm için merkezi öneme sahip Avrupa’ya ve ABD’ye gidilmesini nasıl ele alıyorsunuz?

İnsanlar Allah’ın arzının her bir tarafına gidebilirler elbette, gitmelidirler ancak sadece belli cihetlere yoğunlaşan tercihler sorgulanmalıdır. Zülkarneyn’in Kur’an’da anlatılan kıssası gerçekten pek dikkate değerdir. Doğu-batı, kuzey-güney demeden hakikatin izinde bir adalet mücadelesi verir Zülkarneyn. Mazlumlara yardımcı olur, zalimlerle kapışır. ‘İslam dünyası’ tabirinden hazzetmesem de o tamlama ile işaret edilen coğrafyalara dönük ilgisizlik, özellikle gençler arasında tavan yapmış durumdu. Avrupa ve Amerika’ya yönelen gidişler kurucu bir öz taşıyan bir hicret değil maalesef. Çok büyük oranda refahtan pay alma arzusuyla alakalı. (Elbette mültecileri şu aşamada bu değerlendirmeye dâhil etmiyorum.) İslam beldelerinde yaşanan düşünsel ve fiili sefaletler, bilinçleri bilemeli, devrimci değişim ve dönüşümleri tetiklemeli iken maalesef o pozisyon bugünkü gerçekliğimizden çok uzakta duruyor. Hiç olmazsa gidilmek istenen coğrafyalarda dönem dönem yükselen muhalif hareketlere, direnişlere destek olunsa harika olacak ama maalesef o da yok! Kurucu amaçlara matuf olmayan ve çoğunda refah özlemini ve seyirlik hevesleri aşamayan bu hareketliliklerden bir netice beklemek de güç oluyor bu durumda.

IV. “… bankanın başında devletin kısaltması yazıyordu. Hani devlet piyasadan çekilmişti?”[4]

Grevle hak arayışı ve sermayenin kâr amaçlı ekolojik ifsadına karşı çıkış gibi durumlar devlet ile şirket arasındaki ilişkiyi yüzeye çıkarır. Ancak bunun hissedilişi ve görünürlüğü çoğunlukla lokal kalır. Mezkûr ilişkinin pandemi sürecinde neredeyse herkes tarafından fark edildiğini gözlemliyoruz. Devlet ile sermayenin etkileşimi hakkında neler söylemek istersiniz?

Bu, tarihsel temelleri zorunlu ve güçlü bir ilişki. Az evvel belirttiğim gibi günümüzde yer yer ulus devletlerin pozisyonlarına dair tartışmalar alevlense de nihayetinde şirketlerin kolaylaştırıcısı, Bauman’ın tespitiyle karakolu olarak iş yapıyor bu yapılar. Bunun tespiti bize hangi sorumlulukları tevdi ediyor? Yeni süreçte yükümlülüklerimiz ne olacak? Bu gerçeği nasıl ters yüz edeceğiz? Belki bunlara odaklanmak gerek. Sizin sorunuzda yer aldığı gibi sömürü biçim ve ilişkilerinin görünürlüğünün sınırlı kalışı bir handikap. Bu nasıl giderilebilir, buradan devrimci bir mücadele nasıl kurulur, ona bakmak lazım.

V. “İşte arkadaşlar şair burada şöyle sesleniyor hayata, dediğimde hayata doğrudan sesleniyor sokaktan gelen ses. Hayatın tam ortasından, biraz okula uzak ama kalbimize yakın bir noktadan, yani edebiyatın en esaslı damarından. Domates, biber, patlıcaann.”[5]

Size göre edebiyat hayatın en esaslı damarını nasıl bir ölçüyle anlatmalı? Ele aldığı malzemeyi realist, naturalist, toplumcu gerçekçi, romantik veya başka hangi zaviyeden işlemeli ki estetikten uzaklaşmamış olsun? Estetik sizin için bir zaruret mi?

Sondan gidelim. Esasen her durumun, yani ne bileyim çirkinliğin de, şiddetin de bir estetiği var. Bunu belli kalıplara sıkıştırmak yanlış olur. Diyelim ki, o kaba tasnife dayanarak toplumcu edebiyat yapıyoruz. Bunu sanattan saymayanlar çıkacaktır. Orada sizin işaret etmeye çalıştığınız ölçüyü sanatçı elbette kendi usûl ve üslûbunca tesis edecektir. Her zaman okuyana, takip edene bırakırım ben nihâî değerlendirmeyi. Sabit bir tutum belirlemem. Belki tutturduğumuz siyasal hat kendi öyküsünü, roman ya da şiirini yazdırıyordur. Âcizane, bence öyle. Buna işaret etmek isterim. Direnmenin, hayatın her alanındaki direnişin estetiği, yine o çizginin eserini de kendi zemininde yoğurmakta, onu bir ölçü dairesinde pişirmektedir. Dolayısıyla bütün tasnifçi/kategorik yaklaşımlar da bu devrimci müdahale ile altüst olmaktadır kanaatimce. Kendi yolunu açan/yapan, ölçüsünü oluşturan bir cehd diyelim buna.

Kaynakça:

[1] Ahmet Örs, Kiralık Meydan, s. 83 Tasfiye Kitaplığı

[2] Ahmet Örs, Ferhat’ın Şemsiyeleri, s. 97 Tasfiye Kitaplığı

[3] Ahmet Örs, Yüzümüzü Ağartan, s. 77 Tasfiye Kitaplığı

[4] Ahmet Örs, Ferhat’ın Şemsiyeleri, s. 41 Tasfiye Kitaplığı

[5] Ahmet Örs, Kar Kesilen, s. 8 Tasfiye Kitaplığı

Ahmet Örs:

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM