Connect with us

Söyleşiler

Yusuf Şanlı: Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini öğretiyor

Yayınlanma:

-

Şanlı ailesi, bir müddettir tabiata dönüş pratiğini tecrübe ediyor. Büyükşehirden kırsala hicretin imkânları ve süreç hakkında Yusuf Şanlı ile konuştuk. Yusuf Şanlı, aslen Adanalı ama doğma büyüme Ankaralı… Kendini bildi bileli serbest ticaretle uğraşıyor. Son 14 yıldır da Ankara’ya yolu düşenlerin bileceği Mekân Kıraatevi adında bir kültür-kafeyle meşgul olup esnaflık yapıyor. Üç kız babası, kendi ifadesiyle “İslam üzere yetiştirip cenneti kapma” peşinde. Süregiden bir sorumluluk olarak da yine kendi ifadesiyle “İslami câmianın içinde inkılâbî bir dönüşüm arayışı için çırpınıyor.”

– Ankara’dan kuzeye, tabiatın bağrına, küçük bir ilçeye yakın bir bağa göçün sebepleri neydi? Niçin böyle bir seçim yaptınız? Daha önce bir köy, bir çiftçilik geçmişiniz var mıydı?  

Birçok sebebi var tabi, en mühimi çocuklarımı şehirde büyütmeyeceğim diye ahdetmiştim. Şehir insanî bir yaşam alanı değil, özellikle çocukların fıtratına aykırı bir yaşam zeminidir, tek kelimeyle kendi rızamızla çocuklarımıza zulmediyoruz. Hâricen, hem çocuklarımız hem kendimiz için özgür ve güven içinde sağlıklı bir hayat sürmeyi amaçlıyoruz; ek olarak kısmen de olsa despotik devlet baskısını hissetmediğimiz huzurlu bir yaşam. Ekmek, su, barınma gibi maddi zaruri haklardan ziyade özgürlük, güven ve huzur ortamı her bir insanın en doğal hakkıdır ve bu maddi-manevi şartlar kişinin insan gibi yaşaması için elzemdir.

Dünya nüfusunun birçoğu gibi ben de şehirde büyüdüm maalesef ama en azından çocukluğum bahçeli bir format olan gecekondu semtinde geçti. Bir köy veya çiftlik tecrübem olmadı diyebiliriz, yalnız ailecek adaptasyonumuz korktuğum kadar zor değildi.

Şehir hayatı içinde köle gibi debelendiğimiz kapital çark dâhilinde değil durup soluklanıp insanlık için, İslami mücadele için artı bir değer oluşturmak, nefes alıp düşünmeye dahi zamanımız yetmiyor! Zaman çok hızlı akıyor, yetişilmiyor ama kırsalda zaman yavaş akıyor ve hırslı bir hayat yok. Sakin, gözü tok, azla yetinmeyi bilen, tüketim çılgınlığından etkilenmeyen, israfın minimum düzeyde olduğu, bereketli bir hayatınız oluyor. Daha ne olsun…

– Bu süreçte ailenizin tavrı ne oldu? Özellikle çocuklar neler hissetiler? Tepkileri nasıl oldu?

Bu geçişin en mühim noktası hanımlar, onların iradesi ve rızası olmadığı takdirde hayal bile etmeyin. Eşim benimle aynı kafadan olduğu için pek sorun yaşamadık. Bu zemin fıtratlarına uygun olduğundan çocukların adaptasyonu öngörülenden çok daha hızlı olmakta. İlk sene Ankara’ya dönüp çevremizde muhabbet ederken hiç unutmadığım bir diyalog olmuştu, büyük kızım Eslem’e “Niye Tosya’yı seviyorsun?” diye sorulduğunda “Annemden izin almadan dışarıya çıkabiliyorum!” diyordu hep. Ayrıca eşyaların bahçede bırakılması, kapının kitli durmaması, sürekli baskılanıp “Dur çıkma, uzaklaşma!” uyarılarını almamak çocukta gözle görülür gelişmeler uyandırdı, güven ortamını hissediyor ve kendine has özgürlük alanları var çokça. Çocuk gelişimi için bunlar olmazsa olmaz kaidelerdir zannımca. Bu geçiş sürecinde okulsuzluk önemli rahatlık sağlıyor, bize her gün tatil olduğundan pek sorun yaşamadık ama çocukların okul dönemleri kişinin elini kolunu bağlıyor kısmen. Mevzu uzun ve derin, söylenecek çok şey var ama buranın sınırlarına sığmaz sanırım.

– Uyum sürecinden bahsedebilir misiniz? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Komşuların ilgisi nasıldı? 

Biz kendimizi zihnen bu minvalde kodladığımız için pek zorlanmadık geçiş evresinde, tabi ki biraz afallıyorsunuz. Alışkanlıklarınız, zamanı kullanım tablonuz değişiyor. Misal, hava karardı mı dışardaki işlerin biter, ailenle insan gibi görüşme imkânın oluyor, çocuklarınla zaman geçiriyorsun. Komşular, Anadolu insanının özelliklerinde genellikle, arada şark kurnazlığına yatıyorlar, küçük hesaplar yaptıklarından bazı sorunlar yaşayabiliyorsunuz tabi, hele bir de dargınlık girdi mi araya bir ömür sürüyor. O kadar küçük ve anlamsız nedenleri oluyor ki çoğu zaman hatırlayamıyorlar dahi! Genel olarak onların da ihtiyaç hissettiği farklı ilişki ağlarına girmek onları da memnun ediyor, müspet ilerliyor süreç.

Fiziken yorucu, şehirde konformist yetişiyoruz, oranın en ağır işi buranın normal işlerine denk gibi ama zihni sekinetle birlikte bu fiziki yorgunluklar çok yıpratmıyor, güzel yorgunluklar yani. Demişlerdi ama tecrübe edince tam anladım, iş bitmiyor! Yıl içerinde aynı işler olsa da her gün farklı işler çıkıyor. Orayı topla, burayı topla; hayvanların uğraşı ayrı… Bostan zamanı hazırlık ekip ot yolma, hasat, her haftanın her ayın işi belli ve bitmiyor.

– Anladığımız kadarıyla yeni hayatınıza biraz alışmış görünüyorsunuz. Ankara’yla ilişkiniz nasıl? Geleceğe ilişkin tutumunuz ne olacak acaba?

Ankara’da doğdum büyüdüm. Tabi ki ailem, çevrem, sosyal siyasal ilişkilerim sürekli çağırıyor beni, buranın tadını aldıktan sonra geri dönüşüm zor olur ama bağımız hep olacaktır. İki yıldır yedi-sekiz ay Tosya’da kalıp kışın geri dönüyorum zaten, önümüzdeki dönemlerde yaz kış buraya tamamen göçmeyi planlıyoruz, kontrollü bir geçiş evresindeyim. Tam olarak kalmadığımdan bazı teknik şeyler noksan kalıyor, hâricen özellikle çocukların kafası karışıyor bu gel-gitlerde ama idare ediyoruz. Çocuklar da, biz de Ankara’yı da sevdiğimizden ve dolu dolu geçtiğinden pek sorun olmuyor.

 – Hayvan bakımını, bahçe bitkileri yetiştirmeyi öğrendiğinizi söyleyebilir misiniz? Şehir yaşamından sonra bu uğraşların sizdeki karşılığı nasıl oldu? Neler hissettiniz?

Hala öğrenmiş sayılmam, sağ olsunlar komşuların tavsiye ve eğitimleri ışığında yapıyoruz tarımı da, bostanı da, hayvan bakımlarını da… Şunu söylemeliyim ki en mühendislik uğraştan bile daha ince işler: Başta canlı bir olgu var karşınızda, hele bitkiler ayrı bir âlem! En zoru ineğin altını kürümek, kentteki birçok kişi bu işi yapmaz sanırım.

Dediğim gibi fıtratımıza uygun bir yaşam alanında negatif bir şey hissetmeniz zaten çok zor. Her aşamasında ayrı bir haz var. Emek, tevekkül, teslimiyet, şükür, sabır nedir burada öğrendim. Misal, icar usûlü bir tarla kiraladık. (Aspir ektim.)  Tarlayı hazır hale getirip ekme evresi tam bir emek, sonrasında sabırla altı ay bekliyorsunuz.  (Şehir hayatı bir fiiliyata karşın altı gün beklememeye endeksli!) İlk başta uzun geldi ama sabredip filizini, gelişimini gözlemledikçe hem seviniyor, hem şükrediyorsunuz. Sonra Rabbim ne kadar verirse! Buradaki ahalide gözlemledim, inanılmaz bir tevekkül var. Meyve ağaçlarında, tarımda, hayvan üremelerinde ahali “Ben işimi yaptım!” diyerek sonrasında tamamen Rabbine sığınmış durumda. Geçen sene alt komşumun danası oldu ama üç gün sonra öldü maalesef. (Burada bir dana, şehirdeki bir kişinin misal, arabası değerindedir.) Onu büyütüp, sezonda satıp bir sonraki senenin birçok giderini temin etmekte… Ertesi gün yanına gidip (Aklımca teselli ve teskin edeceğim işte!) “Geçmiş olsun!” falan diye girdim lafa, o sadece kendinden emin ve sağlam bir şekilde “O verdi, O aldı, seneye hayırlısıyla…” dedi ve bunu derkenki yüz ifadesinden iliklerine kadar gözlemleyebilirdiniz samimiyeti!

Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini öğretiyor ve öyle kurguluyor hayatını ama şehirde hepimizin iliklerine kadar işlemiş materyalizm, modernizm, kapitalizm! Bizim camianın en baba adamında bile yukarıdaki kişinin tevekkülü yoktur! Hepimiz materyalizmin, modernizmin çocuklarıyız, yıllardır savaştığımız kapital kodlarla çalışıyor zihnimiz!.

– Son dönemde tabiata, kırsala dönüş yönünde yükselen bir trend var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, bilinçli bir tercihten mi kaynaklanıyor yoksa geçici bir heves midir? Sizin insanlara çağrınız, öneriniz nedir?

Çok daha fazla olacak, son üç ayki bu virüs tecrübesi insanlara belletti ki, artık şehirde yaşama imkânı kalmamıştır. Hâricen, o çok güvendikleri, rab olarak addettikleri devlet babaları çaresiz ve yetersiz kalmıştır karınlarını doyurmakta. Bu tam gerçekleşmemiş olsa da böyle olduğu ve olacağı gözlemlendi ve hissedildi. Nüfusun %80’i daha vahim bir tabloda, zaruri yaşam olasılıklarına ulaşamayacak. Aksine doğa insanı aç bırakmaz, konformist bir hayat vadetmez ama yaşamsal ihtiyaçlarını karşılıksız, bereketli, lütfedip minnet altında bırakmadan, baskılamadan, ezmeden bonkör bir şekilde dağıtır. Ama birçok kişi yine şehirdeki kapitalist çarkın ve devlet mekanizması içindeki yerinde sabit kalacak gözükmekte, aslında birçok insan bu şehir hapishanesinden kurtulmak istiyor ama bunun için de kısmen ekonomik imkânı yok, Rabbim herkesi kurtarsın bu mahpusluktan. Yalnız ekonomik imkândan önce her ne olursa olsun alışkanlıklarımızı yıkacak bir zihnî kıvama gelmemiz gerekiyor, vazgeçemediğimiz bu şehir hayatı tamamen alışkanlıklar, sosyal statülerimizi kaybetme korkusu, sahte ve boş sosyal imkânlar, konforlarımız, vb…

Son dönemden azade, sadece ülkemizde değil dünya çapında kentlerden kırsala göç dalgası başladı. Artık kentlerde insan gibi yaşam şartları kalmadı. Bu başlıkların altını sayfalarca doldurabiliriz ama kısaca güven ortamı yok, sağlık sorunları had safhada! Âfâki olarak değerlendirirsek iç-dış savaş/kitle imha saldırıları, doğal afetler, asayiş, kişinin evine ekmek götürme olasılığının azalması… Halklar devletlerin baskısını her zerresine kadar hissetmekte ve boğulmuş durumda. Tabi “Köyde veya küçük bir ilçe kıyısında bunlar yok mu? Oralar T.C. dâhilinde değil mi?” diyebilirsiniz, kentlerden ziyade buralarda yukarıdakilerin etki oranı %80 daha az durumda diyebiliriz.

Bu yeni dönemde kontrollü olarak alternatif yaşam alanları oluşturmalı herkes kendisi ve ailesi için, bu artık keyfi bir ihtiyaç değil ontolojik bir vaka durumundadır. Üç-beş yıla kadar maddi olarak çok daha zor olacak ve belki de zamanınız kalmamış olacak, tabi bir nebze imkânı olanlar buna fırsat bulmakta ama kolektif bir çalışmayla şartlar oluşturulabilir. Benim için yeni bir süreç değildi bu, beş yıl öncesinde başlayarak hayata geçirmeye çalıştığım 35-40 hanelik bir köy projemiz vardı, girişim ve görüşmelerim sonuç vermeyince, planı olarak 8-10 hanelik bir topluluk kurma yoluna geçtik ama o da olmayınca tek tabanca kaçtım.

Yarınlarımız için hep birlikte özgür, güvenli, huzurlu bir yaşam kurmalıyız. Bu arada ilk kurulum ve aylık/yıllık giderleriniz, şehirdekinin aksine çok daha aza mâl olmaktadır, hele bunu bir de başkalarıyla ortaklaştırırsanız çok daha az olacaktır. Ferdî hareket edenler bir araya gelse ne tür güzelliklere gebe, tahayyül dahî edemezsiniz. Ki, şunu da belirtmem gerek, orta ve uzun vadede tek başına/tek hane imkânsız gibi çünkü hem sosyal, hem kültürel, hem ekonomik, hem eğitimsel, hem iş gücü açısından, hem İslami olarak topluluk şart. Nihayetinde toplu halde yaşayan varlıklarız ve şehirdeki ilişki tarzından birden kopmak da sorun olabilir ama bir topluluk içinde büyük ölçüde yalnızlaşmış olunmaz. Bu husus da uzun, vesselam…

Söyleşi: Ahmet Örs

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Söyleşiler

Aliya: Teori ile Pratiğin Birlikteliği

Yayınlanma:

-

Aliya İzzetbegoviç üzerine yazdığı yüksek lisans tezi sebebiyle Oğuz Bingöl ile konuştuk.

Aliya İzzetbegoviç, ne türlü eksiklik ve kusurumuzdan bizi yakalıyor ki gönül ve idrâkimizin vazgeçilmez müstesnâ kişilerinden biri olabiliyor?

Aliya öncelikle “Güzel olan her şeyin adıdır İslam!” diyerek teslimiyetini ifade ediyor. Zor şartlara rağmen samimiyetinden ve dürüstlüğünden ödün vermiyor. İslam onun için bir ideoloji veya atalar dini değil bizzat hayatın kendisidir. Müslümanların tarihi, yönetici konumunda olanların kendi emelleri için dini koçbaşı olarak kullandıklarına dair sayısız örnek içeriyor. Aliya açısından İslam bir nesne değil öznedir. Gençlik dönemi, ordu komutanlığı ve devlet başkanlığı derken yaşamına baktığımızda düşünce ile eylem arasında bir bütünlük görürüz. Zor bir coğrafyada, acımasız bir savaşta inandığı ve dile getirdiği düşüncelerinden taviz vermemiştir. İşte samimiyeti ve dürüstlüğü onu müstesnâ kişilerden biri kılıyor.

Türkiye’de Aliya İzzetbegoviç’in iktidar ve çevresi tarafından ikonlaştırılmasını nasıl açıklayabiliriz?

Evet, böyle bir gerçeklik var ama bu ikonlaştırma sadece iktidar ve çevrelerinde değil her kesimde mevcut. Çünkü Türkiye’de popülizm, pragmatizm gereği bu kolay yola hep başvurulur. Muhafazakâr çevrelerin belli kişileri ikonlaştırmasını Kemalizmin dayatmalarına bağlıyorum.

Tezinizde milliyetçilikle ilgili kuram ve fikirlere ek olarak İbn Haldun’un “asabiye” kavramından söz ediyorsunuz. “Asabiye” milliyetçilik tartışmalarında ne yana düşüyor?

Ortaya atılan milliyetçilik kuramlarını tatmin edici bulmuyorum. Milliyetçiliğin ortaya çıkmasına dair savlarda haklılık payı olsa da mesele bütüncül değil parçacı ele alınıyor. Aradığım bütüncül bakışı İbn-i Haldun’un “asabiye” kavramında görüyorum. Düşünüre göre halkı bir araya getiren şey asabiyettir. Aralarında kan bağı olanların bir hedef üzerinde birleşmeleri daha kolay ve fıtrîdir. Bu temel üzere inşa edilen bina farklı asabiyetleri de içine alarak bir teşekkül meydana getirir ve böylece tek bir milletin tahakkümü ortadan kalkar. 19. yüzyılın sonlarında başlayan ve günümüze dek uzanan ötekileştirici milliyetçilik anlayışının sebep olduğu zararlar göz önünde tutulduğunda düşünürün ne demek istediği daha iyi anlaşılmaktadır. Tüm farklı kesimler için ortak bir değerin olması gerekir ki bu, İbn-i Haldun’un döneminde “din” idi. Günümüzde Avrupa Birliği ortak değer üzere bir araya gelme konusunda örnek olarak verilebilir. Geçmişte birbirlerini katletmiş milletler bir hedef doğrultusunda birleşmeyi başarmışlardır.

Savaştan yeni çıkmış bir ülkenin iktidarını elinde bulunduran Aliya İzzetbegoviç’in muhalefete bakışı nasıldır?

Aliya İzzetbegoviç muhalefete rakip gözüyle bakmazdı. Muhalefet onun için olmazsa olmazdı. Çünkü muhalefet iktidarı frenleyen, kontrol eden ve otoriterleşmenin önüne geçen bir settir. O, iktidardakilerin ancak karşılarında muhalefet olursa kendilerine çekidüzen verebileceklerini düşünür. Şu bir gerçek ki kanunlarla ve muhalefetle kontrol edilemeyen her iktidar kaçınılmaz olarak otoriterliğe kayar. Bu sebeple Aliya, hiçbir muhalif yapıya baskı uygulamamıştır. Sanılmasın ki onun döneminde muhalif yapıların hepsi yapıcı rol üstlenmiştir aksine bir kısmı askerî bilgileri karşı tarafa verecek kadar ileri gitmiş ve ailesine iftiralar atmıştır. Bunlara rağmen Aliya, muhalefete bir yasak getirmemiş ve onların devlet imkanlarından eşit şekilde faydalanmalarını sağlamıştır.

Tezinizde “Adil Savaş Hukuku”ndan söz ediyorsunuz. Hayatın olağan akışında bile adil hukuk işletilemezken Aliya İzzetbegoviç’in düşünce ve pratiğinde bu, nasıl cereyan etmiştir?

Günümüzde en iyi demokrasiye sahip ülkeler, bir savaş veya saldırı söz konusu olduğunda bırakın adil savaş kurallarına uymayı en orantısız şekilde karşılık veriyorlar. Başta belirttiğimiz gibi Aliya’nın hareket noktası İslam’dır ve İslam savaşta esirlere, yaşlılara, kadınlara, çocuklara ve esirlere davranmanın ölçülerini belirlemiştir. Ölçülere uyunca o kadar kirli bir savaştan ancak temiz çıkmak mümkün olabiliyor. Aliya “Biz Avrupa’ya giderken başımız öne eğik gitmiyoruz çünkü biz kadın, çocuk öldürmedik, ibadet yerlerini yıkmadık.” diyebiliyor.

Aliya İzzetbogoviç, Bosna’nın İslamî bir yönetime hazır olmadığına dair mâkul sebepler sunsa da onun demokrasiye bakışı sizce eleştiriyi hak etmiyor mu?

Bosna-Hersek farklı dinler, milletler ve kültürlerden oluşuyor. Böyle bir çoğullukta İslamî bir söylemden ziyade demokrasi vurgusu makûl duruyor. Aliya İzzetbegoviç’in Bosna-Hersek’te bir İslam devleti kurma amacında olduğuna dair Sırp, Hırvat ve muhalif liderler tarafından aleyhinde çok propaganda yürütüldü. Burada asıl mesele söylem değil uygulamalardır. Bugün yönetim şekli şeriat olup da batı demokrasilerinin çok gerisinde olan Müslüman ülkelerini görüyoruz. Aliya’nın pratiklerine baktığımızda İslam’ı görüyoruz. İslami söylemleri ileri sürüp adaletsiz davranmaktansa demokrasiyi dile getirip adil davranmak daha makûl ve İslamîdir. Onun demokrasiye bakışı ezbere veya taklidi değil. Adalet, hukuk, ahlâk ve özgürlük ilkeleri evrensel olduğundan bunlara göre davranmayı demokrasi olarak görüyorum.

Aliya İzzetbegoviç “Süregiden otoriter sistemlerde şartların değişmesi ve onlara direniş ihtimallerinin en aza indiği yerlerde uysallık ortaya çıkar ve zamanla bu türlü bir varlık hâli kabul görür.” diyor. Kendisi komünist rejimin baskılarına maruz kaldı ve asimetrik güç dengesinin olduğu bir savaşın en çetin zamanlarını yaşadı ancak uysallaşıp direnmekten vazgeçmedi. Aliya’nın doğrulukta sebat etmesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Aliya İzzetbegoviç; krallık, komünizm ve ulus devlet sürecinin adaletsizliklerine şahit oldu. Mücadelesinin temelindeki İslamî bilinç baskılar karşısında onu diri tuttu. Ona göre vazgeçip uysallaşmak sürüleşmektir.

Aliya İzzetbegoviç; Mevdudi, Seyyid Kutup veya Ali Şeriati gibi müslümanların çoğunlukta olduğu bir yerde yaşamadı. Bu durum onun düşünsel dünyasını nasıl etkilemiştir?

Aliya’nın yaşadığı coğrafya beş yüze yıla yakın Osmanlı’ya bağlı kaldı. Burada İslam’ın izleri yoğun olarak hâlâ görülse de müslümanlar çoğunluğu oluşturmuyor. Aliya’nın farklı yönetim modellerine şahit olması onun İslamî bilincini besledi. Şöyle bir örnek verirsem sanırım abartmış olmam: “Hz. İbrahim, bir Tanrı arayışı içerisindeyken güneş, yıldız derken hakikate ulaşıyor. Aliya da farklı siyasal sistemleri görüp bunların insanlığı kurtaramayacağına şahit oluyor. Bu durum onu İslam’a daha da bağlıyor ve yakaladığı İslam’ı bırakmamacasına iliklerinde hissediyor.”

Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde yaşayan düşünürlere nazaran batılı eserlere ulaşma imkânı kolay oluyor. 19 yaşına kadar batının düşünsel kaynaklarını okuyor. Bu durum yukarıda anılan düşünürler için pek mümkün olmuyor. Müslüman coğrafyada yaşamanın avantajlarının yanında birtakım handikaplar da mevcut. Geleneksel veya mezhep odaklı eğitimin kalıplarını aşmak zaman alıyor. Aliya’nın İslam dünyasına Avrupalı biri olarak bakması ve bir müslüman olarak da Avrupa’yı değerlendirebilmesi takdire şayan.

Oğuz Bingöl Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden 2003 yılında mezun oldu. Dönüşümlü olarak yıllarca ticaretle uğraştı ve öğretmenlik yaptı. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Tarih ve Medeniyet  Araştırmaları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Programını “Milliyetçilik ve Adil Savaş Perspektifinden Aliya İzzetbegoviç’in Evrensel Ahlâka Dayalı Siyaset Anlayışı” başlıklı tez konusuyla 2021’de bitirdi (Tez pek yakında erişime açılacak.).

Söyleşi: Halil Toprak

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Hapsetme Onur Kırıcı Bir Cezalandırma Biçimi”

Yayınlanma:

-

Hapishaneler Türkiye’nin güncel ve yakıcı sorunlarından biri. Tarafsız, bağımsız, adil bir yargının bulunmadığı Türkiye gibi bir ülkede herkesin her an hapsedilebileceği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Gazeteci yazar Münker Odabaşı ile Hapishanesiz Toplum Arayışı’nı konuştuk. Milyonlarca insanın hayatını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen teşhis ve tedavi içeren sıkı bir ilk kitapla karşı karşıyayız.

Türkiye’deki cezaevi sisteminin, mahpusa ceza içinde ceza çektiren bir nitelik arz ettiğinden şikâyet ediliyor. Bu tespit ne derece doğru?

Aslında fazlasıyla yerinde bir tespit çünkü Türkiye’deki cezaevi sistemi özellikle de kampüs “cezakent” sistemi fıtrata ters olan kapatılmayı daha da ceza içinde cezaya dönüştürüyor. Örnek vermek gerekirse, 3-5 kişilik olan oda sistemi koğuşa göre daha dar bir tecrit mantığıyla inşa ediliyor ve zaten toplumdan soyutlanan mahpus hapishane içerisinde de ikinci bir tecrite maruz kalıyor. Sadece mahpusu değil, mahpus yakınlarını da cezalandıran bir sistem bu. Çünkü, şehrin çok uzağına inşa edilen bu kampüs “ceza infaz kurumları”na görüş günlerinde ulaşım sağlayan aileler ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Ayrıca, çok konuşulmayan ama ciddi bir emek sömürüsünün olduğu iş yurtlarında da işçi mahpuslar asgari ücretin çok çok altında bir ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. Velhasıl, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalan bir sistem.

Cezaevlerinin mahpusları “ıslah amacı” taşıdığı, onların “topluma kazandırıldığı” gibi iki temel tez, ceza infaz sisteminin meşruiyet ayaklarını oluşturuyor. Öte yandan, bu tezlerin süslü laflardan öte pek bir anlam ifade etmediği de toplumda belli düzeyde kabul görmüşe benziyor. Cezalandırma işinin esasında ne murad ve elde ediliyor?

Esasında ceza infaz sisteminin meşruiyetini sağlayan üçüncü bir ayağı daha var. Bu da ceza infaz kanunlarıdır, ki sistem, kanunlar ile “hastayı” buluyor, teşhisi kendisi koyuyor ve tedaviye yönelik “reçete”yi de yine kendisi sunuyor. Böylelikle kapatılma mekânlarına kanunlarla meşru bir zemin oluşturuluyor aslında. Toparlayacak olursam, hapishanelerin bireyi ıslah etmediği, topluma sağlıklı bir şekilde kazandırmadığı ele ayağa düşen bir gerçek. Hatta birey, içeri girdiğinden daha gerilemiş bir şekilde çıkıyor. Yani kapatılma mekânları mahpusu hem bedenen hem de ruhen sakatlıyor. Dolayısıyla tüm bu sorunlara rağmen kapatarak cezalandırmada ısrar edilmesi anlaşılır bir durum değil. Ayrıca, hapsetmenin giderek “öteki”ye karşı birer susturma/sindirme aracına dönüştüğü de söylenebilir. Nitekim 300 binlere ulaşan bir mahpus nüfusundan bahsediyoruz.

Şu an kendisi de hukuk dışı bir kararla cezaevinde bulunan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “cezaevlerinde çıplak arama” konusunu meclise taşımış, o dönem ciddi bir tartışma yaratmıştı. Cezaevlerinde “onur kırıcı” muameleler oluyor mu? Bunlar ne derece sistematik veya münferit vakalar?

Hapsetme zaten başlı başına onur kırıcı bir cezalandırma yöntemidir. Çünkü hür yaratılan insanın fıtratına ters olan ve biricik olan özgürlüğüyle sınayan bir yöntem bu. Ve bu dört duvarın arkasında nelerin olup bittiğini “dışarıdakiler”in tam manasıyla bilemediği, bir kara kutudur bu mekânlar. Dolayısıyla bir bilinmezlik olan bu durum, “içerde” her şeyin olabilmesine, yapılabilmesine imkân tanıdığı gibi her onur kırıcı davranışı da “mümkün” kılar. Gergerlioğlu da hak savunucusu olarak bunu dile getirdi ve maalesef Demokles’in kılıcı ona da gösterildi. Sadece bugün değil, dün de öyleydi. Sinop’a, Bayrampaşa’ya, Metris’e, Diyarbakır 5 No’luya, Ulucanlar’a, Mamak’a vs. baktığınızda ve bugünle kıyasladığınızda değişen pek de bir şeyin olmadığı söylenebilir. Bugün insan dışkısı yedirilmiyor belki ama plastik sandalyelerde, sesini duyurmak için açlık grevlerinde olan insanlar öl(dürül)meye terk ediliyor.

Türkiye’deki cezaevlerinde ne gibi hak ihlalleri söz konusudur? En yaygın ve ağır olanlarından başlamak üzere açıklar mısınız?

En yaygını giderek artan kapatılma ki cumhuriyet tarihi boyunca 50 binlerde olan mahpus sayısı son 15 yılda 300 binlere ulaştı. Bu artan kapatılma ile birlikte kapasite üstü doluluk oranları yaşanmaya başlandı ve bu da zaten var olan mevcut ihlallere yenilerini eklemiş oldu. Bu nedenle aslında her biri yaygın ve ağır ihlaller içeren uygulamaları aklıma ilk gelenler şeklinde sıralamış olayım: mesela, 500 civarı mahpus bebek ve 2 bin civarında çocuk mahpusun olması, işçi mahpusların emek sömürüsü, hücre cezası, keyfi sınırlamalar, hamile mahpuslar, LGBTİ+ mahpus bireylerin tecriti, öğrenci mahpusların eğitim hakları, suların kesilmesi, hasta mahpusların geciktirilen tedavileri, engelli mahpusların yaşadıkları zorluklar, ayakta sayım dayatması, psikolojik-fiziksel işkence veya darp/kötü muamele, kötü veya yetersiz yemek çıkarılması, aşırı doluluk nedeniyle yerde yatmalar, kitap-gazete-mektup yasağı veya bunların keyfi sınırlandırılması, çıplak arama vs. gibi bir dizi ihlalden söz edilebilir.

İnsanın var olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde ceza gerektiğine göre, kitabınızın adı olan “hapishanesiz toplum arayışı” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?

Çok derin bir soru ama kısaca söyleyecek olursam, elbette insanın olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde de kuşkusuz ceza gerekir. Hapishanesiz toplum arayışının ortaya attığı tez cezasızlık veya cezalandırmamak değil, tam aksine bireyi kapatmadan cezalandırmaktır. Başka bir ifadeyle, hapishanesizlik cezasızlık demek değildir. Bireyi toplumsal yaşamdan koparmadan, sakatlamadan, özgürlüğüyle “terbiye” etmeden cezalandırmak ve seçenek yaptırımlar uygulamaktır. Aslında şu soruyu da sormak gerekiyor, suç üreten toplumsal zemin yok edilmeden suç önlenemeyeceğine göre, suçlu olduğu varsayılan birini fıtratına ters olmasına rağmen kapatmanın, hapsetmenin suçun yaygınlaşmasını veya tekrarlanmasını önleyici bir etkisi var mıdır?

Dolayısıyla suç varsa ceza da olmalı, nitekim Yaratıcı da Âdem ile Havva kıssasında insanlığa şu iki mesajı verir. Birincisi cezasızlık ile ilgili olan, yani Yaratıcı tarafından konulmuş olan kuralın ihlali neticesinde yaptırım gerçekleşmiş ve cennetten çıkarılmışlardır. İkincisi ise hapsetmeme ile ilgili olan, yani Yaratıcı kapatmadan cezalandırmıştır. Çünkü hapsetme özgür yaratılan birey için ceza olamayacak kadar ağır bir yaptırımdır ve insan onuruyla bağdaşmayan, gayriinsani bir yöntemdir. Hatta kapatma, idam ve işkence de olduğu gibi kişiyi bedenen ve ruhen sakatladığı için de insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü bu, türün sakatlatılması demektir.

Türkiye’de basının cezaevlerine bakışını eleştiriyorsunuz. Bu ülkede yaşayan ortalama bir vatandaşın bakışı ile kıyaslayarak açıklar mısınız, sorun nedir?

Türkiye basınında özellikle de ana akım medyada kapatılma mekânları haberlerde çoğunlukla olumlanarak yüceltiliyor ve hapishaneler “fabrika gibi cezaevi”, “modern cezaevi”, “ev tipi cezaevi” vs. gibi söylemlerle okuyucuya sempatikleştirilerek aktarılıyor. Dolayısıyla “fabrika gibi” metaforu okuyucuda yanlış bir algının oluşmasına neden oluyor. Yaşanan ihlaller, sorunlar görmezden gelindiği gibi üretim vurgusuyla da bu mekânlar deyim yerindeyse haklılaştırılarak/meşrulaştırılarak kitlelere sunuluyor. Yani sonuç olarak sorun, bu yanlış dil ve söylem neticesinde egemen iktidar bakış açısı medya aracılığıyla yeniden üretiliyor.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Hakikati Felsefeye Emanet Edemeyiz”

Yayınlanma:

-

Mecit Ömür Öztürk insanın iç dünyasına, maneviyatına dönük kitapların yazarı bir felsefe öğretmeni. Kendisiyle çok okunan ve sevilen kitabının hikayesi, z kuşağı ve felsefe üzerine kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Dervişin Teselli Koleksiyonu‘nu eline alan biri, kitabın geniş bir alanda yoğun bir okuma faaliyetinin mahsulü olduğunu hemen fark edecektir. Okumak sizin için ne anlam ifade ediyor? Nasıl bir okursunuz?

Kendimde ihtiyaç olduğunu düşündüğüm, eksikliğini hissettiğim şeyleri okurum. Bir sorunumu çözmek, bir konudaki tıkanma noktalarımı açmak için okurum. Sadece okumuş olmak için okumak istemem. Çok şey okumuş olmak için de okumak istemem. Çok okuma meselesini büyük bir hedef olduğunu da düşünmüyorum. Yaşamımı değiştirmeye yarayan bir okuma tarzı, sayfa sayısı bakımından az bile olsa bana daha değerli geliyor. Fakat tek bir kitabı elime alıp sonuna kadar da götüremiyorum. Masamda dört beş kitap birden oluyor ve birinden yeterince bir şey aldığımı hissedince diğerine geçerek aynı anda dört beş kitabı ilerletmek, zihnime daha rahatlatıcı ve verimli geliyor.

2017-2019 yılları arasında yayınlanmış dört kitabınız bulunuyor. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun okurdan gördüğü rağbet diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek denli yüksek. Bu kitabın fark yaratmasının, bizim insanlarımıza, bu topraklara has bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Diğer kitaplarım Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanıyor elbette. O kitaplarla ilgili yorumlar da genelde olumlu ancak Dervişin Teselli Koleksiyonu ile mukayese edildiği için onun gölgesinde kaldı da diyebilirim. Dünya edebiyatında birçok kitabı olduğu halde tek kitapla bilinen yazarlar olduğunu okuyoruz. Diğer kitapları hep gölgede kalmış kişiler de var. Hatta öne çıkan bir şiiri sebebiyle diğer şiirlerinin ilgi görmemesinden hoşnutsuzluk duyan şairler de biliyoruz. Bundan sonra ne yazsam Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanacak ve hep onun gölgesinde kalıp unutulacak gibi gelse de işin özü yazmaya devam etmek. Kitapların alaka görmesi için değil de Rabb’in razısını aramak, o istikamette çalışmalar ortaya koymak için devam etmek gerekiyor. Bir kitabın yayınlanması da bir okur kitlesine ulaşması da Allah’ın ayrı bir ikramıdır. Ancak meselemiz o olmamalıdır.

Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun daha fazla ilgi görmesinin bir sebebi ortak bir yaraya parmak basması olsa gerek. Herkesin kendi dünyasında, kendine has sorunları var. En yakın çözüm noktalarından biri de kitaplar. Kitaplar, sıkıntı içerisindeki insana elbette bir çözüm sunar, bir yönlendirme yapar ve bir teselli verir. Ancak hangi kitabın hangi satırının kendisine iyi geleceğini herkes bilemeyebilir. Arayıp bulamayabilir de… Ben bunu okurların yerine yaptığım için, yani o kitapları bulup, o satırları çıkarıp sunduğum için etkili oldu diye düşünüyorum. Bu yol başka yazarlara da açık elbette. Keşke bu temayı işleyen, bu işi yapan daha çok kitap olsa…

Tesellileri örerken doğudan ve batıdan yazarların, şairlerin, filozofların sözleri kadar Kur’an ayetlerine de yer veriyorsunuz. Öte yandan kitap “herkes için tasavvuf” serisi içinde okura sunuluyor. Eserinizi bir tasavvuf kitabı olarak mı nitelendiriyorsunuz? Bunu şunun için soruyorum: Bugün tasavvuf ekollerine genel olarak baktığımızda, kuşatıcı ve diriltici bir söylem göremiyoruz. Yanılıyor muyum?

Diriltici söylemi evet ben de hissedemiyorum. Tasavvuf, kitaplarla yürüyen bir tarza bürünmüş olmamalı… Tasavvuf bir hâl ilmidir, o hâl de insandan alınır. İnsan bence insanla pişer. Kitaplar bu noktada ancak eksik kısımları tamamlayabilir. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nu tasavvuf konularını da işleyen bir edebiyat kitabı olarak görüyorum. Yazarlıkta önemsenen bir kural vardır. Bildiğin şeyi yaz, denir. İnsan en iyi, bildiği şeyi yazabilir. Ben bir edebi eser üretebilmişsem, ki onu zaman gösterecek, en çok düşündüğüm, üzerinde en çok durduğum meseleyi ele almalıyım. Ele aldığım konunun manevi içerikte olmasının sebebi, kitap için seçtiğim türün bu olmasından değil, kafamda en çok yer kaplayan meselenin, -her ne kadar layıkıyla gereklerini yerine getiremesem de- maneviyat olmasıdır. Yöntem olarak, hem tasavvuf hem felsefe, birlikte ilerleyen bir tarz ortaya çıktı. Bu da önceden planladığım bir durum değildi. Kitabın ileride Türk edebiyatında konumlanmasını daha çok arzu ederim.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilim ve teknoloji bir şeyi üretmeden evvel insanlık üzerindeki zararları üzerinde pek durmuyor. Belki öyle bir görevi de yok, ayrı mesele. Ürettikten sonra uzun süre yine durmuyor. Bir gelişme bilimden geldiyse, teknolojiden geldiyse doğrudur hatta iyidir, daha ötesi insanlık için gereklidir düşüncesinden dolayı sadece Z kuşağı değil, hepimiz garip bir yaşam biçiminin içine düşmüş durumdayız. Fakat Z kuşağı böyle bir yaşam tarzına hayatının ilk yıllarında maruz kalınca elbette ortaya acınacak bir tablo çıkıyor ve çıkacak gibi görünüyor. Bu çocukları doğaya çıkaracağız, onlarla göz göze iletişim kuracağız, cihazlar olmaksızın yaşanan duyguların da çok özel ve güzel olduğunun deneyimini yaşatacağız. Yoksa anons ve sloganlarla hiçbir yere varamayız. Onlara hep ne yapmamaları gerektiğini söylüyoruz, ne yapmaları gerektiğini söylemiyoruz. Söylemek de yetmez, ne yapmalarının daha değerli olduğunu onlara tecrübe ettirmeliyiz diye düşünüyorum.

Felsefe öğretmenisiniz. Felsefe ile iştigal etmek bir insanı nasıl değiştirir, dönüştürür?

Ben felsefenin, vahyin hakikatlerinin kabulünden sonraki süreçte çok yararlı olduğunu düşünüyorum. İlahi olanı kalben, ruhen kabul edersiniz veya etmezsiniz. Fakat kabul ettikten sonra mesajı doğru anlamak, hayata doğru tatbik etmek için felsefeye ihtiyacınız olur. Fakat hakikate erişmek konusunda felsefeyi özel bir konumda görmüyorum. Hakikatin, insanın onu arayıp bulmasına bırakılacak kadar basit bir mesele olmadığına inanıyorum. Nasıl ki nefes almamız için gereken havayı arayarak, çabalayarak bulmuyorsak, hakikati de insan arayışına emanet ederek bulamayız. Bulduğumuz hakikati felsefeyle test edebiliriz, o ayrı. Hakikate nüfuz etmek de felsefeyle olabilir. Ama hakikati ona emanet edemeyiz ve onu ondan emanet alamayız.

Şu sıralar neler okumakla meşgulsünüz?

Ölümle ilgili yayına yaklaşan bir kitap çalışmamdan dolayı son dönemlerde ölümle ilgili şeyler okudum. Şu an İmam Gazali’nin Ölüm ve Ölüm Ötesi Hayat kitabı ve Kaan H. Ökten’in Ölüm kitabını okuyorum.

Devamını Okuyun

GÜNDEM