Connect with us

Söyleşiler

Yusuf Şanlı: Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini öğretiyor

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Şanlı ailesi, bir müddettir tabiata dönüş pratiğini tecrübe ediyor. Büyükşehirden kırsala hicretin imkânları ve süreç hakkında Yusuf Şanlı ile konuştuk. Yusuf Şanlı, aslen Adanalı ama doğma büyüme Ankaralı… Kendini bildi bileli serbest ticaretle uğraşıyor. Son 14 yıldır da Ankara’ya yolu düşenlerin bileceği Mekân Kıraatevi adında bir kültür-kafeyle meşgul olup esnaflık yapıyor. Üç kız babası, kendi ifadesiyle “İslam üzere yetiştirip cenneti kapma” peşinde. Süregiden bir sorumluluk olarak da yine kendi ifadesiyle “İslami câmianın içinde inkılâbî bir dönüşüm arayışı için çırpınıyor.”

– Ankara’dan kuzeye, tabiatın bağrına, küçük bir ilçeye yakın bir bağa göçün sebepleri neydi? Niçin böyle bir seçim yaptınız? Daha önce bir köy, bir çiftçilik geçmişiniz var mıydı?  

Birçok sebebi var tabi, en mühimi çocuklarımı şehirde büyütmeyeceğim diye ahdetmiştim. Şehir insanî bir yaşam alanı değil, özellikle çocukların fıtratına aykırı bir yaşam zeminidir, tek kelimeyle kendi rızamızla çocuklarımıza zulmediyoruz. Hâricen, hem çocuklarımız hem kendimiz için özgür ve güven içinde sağlıklı bir hayat sürmeyi amaçlıyoruz; ek olarak kısmen de olsa despotik devlet baskısını hissetmediğimiz huzurlu bir yaşam. Ekmek, su, barınma gibi maddi zaruri haklardan ziyade özgürlük, güven ve huzur ortamı her bir insanın en doğal hakkıdır ve bu maddi-manevi şartlar kişinin insan gibi yaşaması için elzemdir.

Dünya nüfusunun birçoğu gibi ben de şehirde büyüdüm maalesef ama en azından çocukluğum bahçeli bir format olan gecekondu semtinde geçti. Bir köy veya çiftlik tecrübem olmadı diyebiliriz, yalnız ailecek adaptasyonumuz korktuğum kadar zor değildi.

Şehir hayatı içinde köle gibi debelendiğimiz kapital çark dâhilinde değil durup soluklanıp insanlık için, İslami mücadele için artı bir değer oluşturmak, nefes alıp düşünmeye dahi zamanımız yetmiyor! Zaman çok hızlı akıyor, yetişilmiyor ama kırsalda zaman yavaş akıyor ve hırslı bir hayat yok. Sakin, gözü tok, azla yetinmeyi bilen, tüketim çılgınlığından etkilenmeyen, israfın minimum düzeyde olduğu, bereketli bir hayatınız oluyor. Daha ne olsun…

– Bu süreçte ailenizin tavrı ne oldu? Özellikle çocuklar neler hissetiler? Tepkileri nasıl oldu?

Bu geçişin en mühim noktası hanımlar, onların iradesi ve rızası olmadığı takdirde hayal bile etmeyin. Eşim benimle aynı kafadan olduğu için pek sorun yaşamadık. Bu zemin fıtratlarına uygun olduğundan çocukların adaptasyonu öngörülenden çok daha hızlı olmakta. İlk sene Ankara’ya dönüp çevremizde muhabbet ederken hiç unutmadığım bir diyalog olmuştu, büyük kızım Eslem’e “Niye Tosya’yı seviyorsun?” diye sorulduğunda “Annemden izin almadan dışarıya çıkabiliyorum!” diyordu hep. Ayrıca eşyaların bahçede bırakılması, kapının kitli durmaması, sürekli baskılanıp “Dur çıkma, uzaklaşma!” uyarılarını almamak çocukta gözle görülür gelişmeler uyandırdı, güven ortamını hissediyor ve kendine has özgürlük alanları var çokça. Çocuk gelişimi için bunlar olmazsa olmaz kaidelerdir zannımca. Bu geçiş sürecinde okulsuzluk önemli rahatlık sağlıyor, bize her gün tatil olduğundan pek sorun yaşamadık ama çocukların okul dönemleri kişinin elini kolunu bağlıyor kısmen. Mevzu uzun ve derin, söylenecek çok şey var ama buranın sınırlarına sığmaz sanırım.

– Uyum sürecinden bahsedebilir misiniz? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Komşuların ilgisi nasıldı? 

Biz kendimizi zihnen bu minvalde kodladığımız için pek zorlanmadık geçiş evresinde, tabi ki biraz afallıyorsunuz. Alışkanlıklarınız, zamanı kullanım tablonuz değişiyor. Misal, hava karardı mı dışardaki işlerin biter, ailenle insan gibi görüşme imkânın oluyor, çocuklarınla zaman geçiriyorsun. Komşular, Anadolu insanının özelliklerinde genellikle, arada şark kurnazlığına yatıyorlar, küçük hesaplar yaptıklarından bazı sorunlar yaşayabiliyorsunuz tabi, hele bir de dargınlık girdi mi araya bir ömür sürüyor. O kadar küçük ve anlamsız nedenleri oluyor ki çoğu zaman hatırlayamıyorlar dahi! Genel olarak onların da ihtiyaç hissettiği farklı ilişki ağlarına girmek onları da memnun ediyor, müspet ilerliyor süreç.

Fiziken yorucu, şehirde konformist yetişiyoruz, oranın en ağır işi buranın normal işlerine denk gibi ama zihni sekinetle birlikte bu fiziki yorgunluklar çok yıpratmıyor, güzel yorgunluklar yani. Demişlerdi ama tecrübe edince tam anladım, iş bitmiyor! Yıl içerinde aynı işler olsa da her gün farklı işler çıkıyor. Orayı topla, burayı topla; hayvanların uğraşı ayrı… Bostan zamanı hazırlık ekip ot yolma, hasat, her haftanın her ayın işi belli ve bitmiyor.

– Anladığımız kadarıyla yeni hayatınıza biraz alışmış görünüyorsunuz. Ankara’yla ilişkiniz nasıl? Geleceğe ilişkin tutumunuz ne olacak acaba?

Ankara’da doğdum büyüdüm. Tabi ki ailem, çevrem, sosyal siyasal ilişkilerim sürekli çağırıyor beni, buranın tadını aldıktan sonra geri dönüşüm zor olur ama bağımız hep olacaktır. İki yıldır yedi-sekiz ay Tosya’da kalıp kışın geri dönüyorum zaten, önümüzdeki dönemlerde yaz kış buraya tamamen göçmeyi planlıyoruz, kontrollü bir geçiş evresindeyim. Tam olarak kalmadığımdan bazı teknik şeyler noksan kalıyor, hâricen özellikle çocukların kafası karışıyor bu gel-gitlerde ama idare ediyoruz. Çocuklar da, biz de Ankara’yı da sevdiğimizden ve dolu dolu geçtiğinden pek sorun olmuyor.

 – Hayvan bakımını, bahçe bitkileri yetiştirmeyi öğrendiğinizi söyleyebilir misiniz? Şehir yaşamından sonra bu uğraşların sizdeki karşılığı nasıl oldu? Neler hissettiniz?

Hala öğrenmiş sayılmam, sağ olsunlar komşuların tavsiye ve eğitimleri ışığında yapıyoruz tarımı da, bostanı da, hayvan bakımlarını da… Şunu söylemeliyim ki en mühendislik uğraştan bile daha ince işler: Başta canlı bir olgu var karşınızda, hele bitkiler ayrı bir âlem! En zoru ineğin altını kürümek, kentteki birçok kişi bu işi yapmaz sanırım.

Dediğim gibi fıtratımıza uygun bir yaşam alanında negatif bir şey hissetmeniz zaten çok zor. Her aşamasında ayrı bir haz var. Emek, tevekkül, teslimiyet, şükür, sabır nedir burada öğrendim. Misal, icar usûlü bir tarla kiraladık. (Aspir ektim.)  Tarlayı hazır hale getirip ekme evresi tam bir emek, sonrasında sabırla altı ay bekliyorsunuz.  (Şehir hayatı bir fiiliyata karşın altı gün beklememeye endeksli!) İlk başta uzun geldi ama sabredip filizini, gelişimini gözlemledikçe hem seviniyor, hem şükrediyorsunuz. Sonra Rabbim ne kadar verirse! Buradaki ahalide gözlemledim, inanılmaz bir tevekkül var. Meyve ağaçlarında, tarımda, hayvan üremelerinde ahali “Ben işimi yaptım!” diyerek sonrasında tamamen Rabbine sığınmış durumda. Geçen sene alt komşumun danası oldu ama üç gün sonra öldü maalesef. (Burada bir dana, şehirdeki bir kişinin misal, arabası değerindedir.) Onu büyütüp, sezonda satıp bir sonraki senenin birçok giderini temin etmekte… Ertesi gün yanına gidip (Aklımca teselli ve teskin edeceğim işte!) “Geçmiş olsun!” falan diye girdim lafa, o sadece kendinden emin ve sağlam bir şekilde “O verdi, O aldı, seneye hayırlısıyla…” dedi ve bunu derkenki yüz ifadesinden iliklerine kadar gözlemleyebilirdiniz samimiyeti!

Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini öğretiyor ve öyle kurguluyor hayatını ama şehirde hepimizin iliklerine kadar işlemiş materyalizm, modernizm, kapitalizm! Bizim camianın en baba adamında bile yukarıdaki kişinin tevekkülü yoktur! Hepimiz materyalizmin, modernizmin çocuklarıyız, yıllardır savaştığımız kapital kodlarla çalışıyor zihnimiz!.

– Son dönemde tabiata, kırsala dönüş yönünde yükselen bir trend var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, bilinçli bir tercihten mi kaynaklanıyor yoksa geçici bir heves midir? Sizin insanlara çağrınız, öneriniz nedir?

Çok daha fazla olacak, son üç ayki bu virüs tecrübesi insanlara belletti ki, artık şehirde yaşama imkânı kalmamıştır. Hâricen, o çok güvendikleri, rab olarak addettikleri devlet babaları çaresiz ve yetersiz kalmıştır karınlarını doyurmakta. Bu tam gerçekleşmemiş olsa da böyle olduğu ve olacağı gözlemlendi ve hissedildi. Nüfusun %80’i daha vahim bir tabloda, zaruri yaşam olasılıklarına ulaşamayacak. Aksine doğa insanı aç bırakmaz, konformist bir hayat vadetmez ama yaşamsal ihtiyaçlarını karşılıksız, bereketli, lütfedip minnet altında bırakmadan, baskılamadan, ezmeden bonkör bir şekilde dağıtır. Ama birçok kişi yine şehirdeki kapitalist çarkın ve devlet mekanizması içindeki yerinde sabit kalacak gözükmekte, aslında birçok insan bu şehir hapishanesinden kurtulmak istiyor ama bunun için de kısmen ekonomik imkânı yok, Rabbim herkesi kurtarsın bu mahpusluktan. Yalnız ekonomik imkândan önce her ne olursa olsun alışkanlıklarımızı yıkacak bir zihnî kıvama gelmemiz gerekiyor, vazgeçemediğimiz bu şehir hayatı tamamen alışkanlıklar, sosyal statülerimizi kaybetme korkusu, sahte ve boş sosyal imkânlar, konforlarımız, vb…

Son dönemden azade, sadece ülkemizde değil dünya çapında kentlerden kırsala göç dalgası başladı. Artık kentlerde insan gibi yaşam şartları kalmadı. Bu başlıkların altını sayfalarca doldurabiliriz ama kısaca güven ortamı yok, sağlık sorunları had safhada! Âfâki olarak değerlendirirsek iç-dış savaş/kitle imha saldırıları, doğal afetler, asayiş, kişinin evine ekmek götürme olasılığının azalması… Halklar devletlerin baskısını her zerresine kadar hissetmekte ve boğulmuş durumda. Tabi “Köyde veya küçük bir ilçe kıyısında bunlar yok mu? Oralar T.C. dâhilinde değil mi?” diyebilirsiniz, kentlerden ziyade buralarda yukarıdakilerin etki oranı %80 daha az durumda diyebiliriz.

Bu yeni dönemde kontrollü olarak alternatif yaşam alanları oluşturmalı herkes kendisi ve ailesi için, bu artık keyfi bir ihtiyaç değil ontolojik bir vaka durumundadır. Üç-beş yıla kadar maddi olarak çok daha zor olacak ve belki de zamanınız kalmamış olacak, tabi bir nebze imkânı olanlar buna fırsat bulmakta ama kolektif bir çalışmayla şartlar oluşturulabilir. Benim için yeni bir süreç değildi bu, beş yıl öncesinde başlayarak hayata geçirmeye çalıştığım 35-40 hanelik bir köy projemiz vardı, girişim ve görüşmelerim sonuç vermeyince, planı olarak 8-10 hanelik bir topluluk kurma yoluna geçtik ama o da olmayınca tek tabanca kaçtım.

Yarınlarımız için hep birlikte özgür, güvenli, huzurlu bir yaşam kurmalıyız. Bu arada ilk kurulum ve aylık/yıllık giderleriniz, şehirdekinin aksine çok daha aza mâl olmaktadır, hele bunu bir de başkalarıyla ortaklaştırırsanız çok daha az olacaktır. Ferdî hareket edenler bir araya gelse ne tür güzelliklere gebe, tahayyül dahî edemezsiniz. Ki, şunu da belirtmem gerek, orta ve uzun vadede tek başına/tek hane imkânsız gibi çünkü hem sosyal, hem kültürel, hem ekonomik, hem eğitimsel, hem iş gücü açısından, hem İslami olarak topluluk şart. Nihayetinde toplu halde yaşayan varlıklarız ve şehirdeki ilişki tarzından birden kopmak da sorun olabilir ama bir topluluk içinde büyük ölçüde yalnızlaşmış olunmaz. Bu husus da uzun, vesselam…

Söyleşi: Ahmet Örs

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Söyleşiler

“Paylaştıkça İyileşir Yaralarımız”

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Ayşenur Narboğa iki çocuk annesi, yazar, editör ve lise öğretmeni. Kendisiyle çalışmaları ve yeni yayınlanan ilk kitabı üzerine kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Çocuk Şehri adlı dergi ve internet sitesiyle yıllardır Çocuk ve Gençlik Edebiyatı üzerine okuyor, yazıyor ve yayınlar yapıyorsunuz. Edebiyata, bilhassa çocuk ve gençlik alanına ilginiz nasıl başladı?

Çocuk edebiyatı okumalarına anne olunca başladım diyebilirim. Öncesinde teorik okumalara çok ağırlık veren bir tercihim vardı. Kurgu dışı eserler, akademik ve teorik metinler daha çok ilgimi çekerdi. Roman, hikaye vs. pek okumazdım. Anne olduktan sonra ‘çocuklar acaba ne okuyor’ diyerek birkaç kitap inceledim. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın ‘Balina ile Mandalina’ şiir kitabına hayran kalmıştım. Benim cilt cilt okuduğum kitaplardaki dünyayı küçücük mısralarda özetliyor gibiydi. Sonra diğer kitaplar geldi.. İyi kitaplarla karşılaşmış olmak beni çocuk edebiyatı ve sosyolojisi konusunda şevklendirmiş oldu.

İlk kitabınız Tukanya geçen ay İnsan Yayınları etiketiyle okura ulaştı. İlk kitaplar zor çıkar öte yandan büyük bir sevinç bağışlar. Nasıl bir süreçti sizinki?

Yayına hazırladığım Minik Kanatlar Dergisi’nde tefrika olarak yazıyordum Tukanya’yı. Daha sonra kitaba dönüştürme teklifi geldi. Ben tereddüt ettim açıkçası. Bir çocuk kitabı yazmak büyük mesele benim için. Buna cesaret ediyor olmak da öyle. Korkumu yendim, gerekli düzenlemelerin ardından Tukanya yayımlandı. Sevinçle birlikte bu tereddüt de içimdedir hâlâ.

Tukanya, dayanışma ve direnme üzerine bir hikaye. Yazarlığa bu temalardan başlamanızın özel bir anlamı olmalı diye düşündüm kitabı bitirdiğimde.

İçinde yaşadığım dönemi pek çok açıdan yaşaması zor olarak değerlendiriyorum ama bu hep böyleydi. Tarihin her döneminde insanlar büyük sınavlardan geçtiler. Bu sınavlardan dayanışmaya inanan ve cesaret gösterebilenler alnının akıyla geçti. Bu bakımdan siyasal, sosyal ve ekonomik zorluklar benim açımdan sadece dayanışma ile aşılabilir. Bu kişisel sorunlarımız için de böyledir. Paylaştıkça, destek buldukça iyileşir yaralarımız.

Türkiye’de çocuk edebiyatının yıldızının son 10 yılda parladığı çok yazıldı çizildi. Sahiden böyle bir durum var mı?

Türkiye’de de dünyada da bir küresel edebiyat hegemonyası var ve kültürel sermaye edebî zevklerimizi de yönetmek istiyor diye düşünüyorum. Yoksa birbirinin aynısı bunca kitabı nasıl açıklayabiliriz? Öte yandan postmodernizmin etkisiyle edebiyattaki temsil gücünü ve çeşitliliğini de yadsıyamam. Bizdeki çocuk edebiyatının gelişim göstermesi bence hâlâ çeviri eserlerin etkisiyle alakalı. Çoğunluğu Batılı dillerden yapılan çeviri eserler oldukça fazla. Türkiye’deki yayıncılığın zorlu şartları da yayıncıları tercüme eser yayımlamaya itiyor. TEDA, Fellowship gibi kuruluşlar sayesinde Türkiye’nin dışa açılımda önceki senelere göre çok daha iyi olduğu da bir gerçektir. Bu göstergelere bakınca yıldızın parladığı gibi bir düşünce akla gelebilir ama sanıyorum bu işin ticari yönü. Bir ülkenin edebiyatının gücü yerli eserlerle ölçülür. Yerli edebiyatta ne kadar başarılıyız sorusu bize gerçek değerlendirmeyi verir. Bir de çocuk edebiyatında artık temel yasa tasarımdır, tasarımı zayıf olan bir metin ağzıyla kuş tutsa kendini gösteremez. Ve tasarım da ciddi bir maliyet yayıncı için. Burada iş okura düşüyor. Yani bir çocuğun resimsiz de olsa bir kitabı okumaya “layık” bulması gerekiyor. İmajın söze üstün olduğu bu çağda resimsiz kitap okumak soylu bir eylemdir.

Okul çağına yaklaşmış bir oğlunuz var ve yazdıklarınızdan, onu okula gönderirseniz “yazık etmiş” olacağınızı düşündüğünüz anlaşılıyor. Bu konuda kararınız ve gerekçeleriniz neler?

Bu çok kapsamlı bir konu, kısaca özetlemem gerekirse şunları söyleyebilirim. Kurumsal eğitimin her türlüsü eleştirilmelidir bana göre ama özellikle modern okulların icadı tam bir insan imal etme fikridir. Endüstri Çağı’nın disiplin toplumunun en büyük halkasını oluşturan okullar artık neoliberalizmin devraldığı bir kaledir. Tektip ve zorunlu olan hiçbir şey insana iyi gelemez. Bunda modern bilimi eleştirmemin de payı var. İmgelemi, sezgiyi, belleği, tefekkürü örseleyen pedagojik otorite insana kendini bilmesi için alan tanıyor mu? Şu an çok yaygın olan yaratıcılık, hayal gücü, inovasyon ve tasarım gibi güya çocuğun farklılıklarını besleyen doneler yeni makbul vatandaşta aranan özellikler değil midir? Yani hayal et, üret, icat et ama sistem için. Çünkü bu çağ artık inovasyondan besleniyor. Küresel rekabette yeni güç bu. Rekabet demişken okullar öteki ile olan ilişkiyi rekabet üzerinden kuruyor. Bu durumda ideal bir öteki tanımı sağlanabilir mi? Öteki ile kurulamayan sağlıklı ilişki şiddetin en büyük nedenidir. Tüm bunlara bakınca ben çocuğumun endoktrine edilmesine razı değilim. Okul kadar medya da istenilen toplumu imal etmede aktif görevdedir. Bu yüzden medyayı da tehlikeli buluyorum. Çocuğumun izlediği bir çizgi film de pek ala onu ulus-devlet çizgisinde düşünmeye zorlayabilir. Kısaca bu kendi varoluşunuzu korumakla ilgili bir konu. Devletin tüm ideolojik aygıtlarına karşı bir kendilik çabası. Buna yemek yeme ritüelini bile katabilirsiniz.

 

*Ayşenur Narboğa: İlahiyat ve sosyoloji okumalarını anne olunca çocuk edebiyatıyla taçlandırdı. Edebiyatın estetik olduğu kadar sosyolojik yönüyle de ilgileniyor. Yetişkinler için çıkardığı Çocuk Şehri Dergisi artık yayımlanmasa da internet sitesi olarak içerik üretmeye devam ediyor. Üniversite sempozyumlarındaki bildirilerinden ziyade burada çocukluğa dair yazılar yazmanın daha iyi geldiğini düşünüyor. Lise öğretmeni ve iki çocuk annesidir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kumar Bağımlısı İle Röportaj

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Geçen ay bağımlılıklarla ilgili bir saha raporu yayınlandı. Hazırlayan Osman Atalay, yayınlan İHH İnsani Yardım Vakfı idi. Rapora göre internet sayesinde yaygınlaşan kumar, tehlikeli boyutlara ulaşmış. Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var. Evet, dile kolay, iki milyon. Kumar sanal ama yol açtığı yıkım, kararttığı insanlar ve hayatlar gerçek.

İsveçli sanal kumar şirketlerinin gelirlerinin 1/4’ünü Türkiye’den elde ettiği biliniyor. Aynı şekilde, dünyadaki 5 milyar dolarlık kumar gelirinin %2.5’i de Türkiye’den elde ediliyor.”

Genç nüfusu ile 82 milyonluk Türkiye ulusal ve uluslararası kumar şirketlerinin ağzını sulandırıyor. Haram olduğu ve insanları mahvettiği şüphesiz bir illet kumar. Türkiye’de meşruluğu ve kolay ulaşılırlığı ile büyük bir tuzak olarak önümüze serilmiş bir halde 7/24 kurbanları bekliyor.

İleri düzeyde bir ihmal ve vahamet söz konusu. 8 yılını kumar bağımlısı olarak debelenmekle geçirmiş, dibine kadar “batmış” bir insanın yaşadıklarını okuyacağınız bu röportaj tehlikenin yakınlığını, boyutlarını ve olası neticelerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Halen “böyle şeyler benim ve çocuğumun başına gelmez nasıl olsa” düşüncesinde olanlar varsa sıkı dursunlar! (zira bu da bir kumar.)

Anlatılanlar bu ülkede geçen, bizim çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, evlatlarımızın yaşadığı, pekala yaşayabileceği, yıkım dolu hikayeler.

Röportaj, sizi okumaya değil ibret almaya ve harekete geçmeye çağırıyor.

Kumara ilk ne zaman, nasıl başladınız?

Çevresi tarafından örnek gösterilen, az çok tanıyan herkes tarafından en yalın hali ile ‘iyi, dürüst’ insandır diye bahsedilen ‘ben’den, patolojik kumar bağımlısı teşhisi konulan ‘ben’e giden bu talihsiz yolun sonunda ben de durup derin bir muhasebe yaparak bu soruyu kendime sormuştum: ’Sen bu illete nasıl bulaştın? Nasıl bu hallere düştün?”

Hiç kimse sabah kalktığında bir anda kumarbaz olarak uyanmaz. Uçuruma giden bu ateşli yolun taşlarını yavaş yavaş sen ve çevren birlikte döşersiniz. Küçücük bir taş, bunu atsam ne olacak, derken dönüp baktığında arkanda kocaman bir yol inşa etmişsin. İşte tüm bu muhasebeleri yaparken fark ettim ki, o zamanlar her ne kadar masumane bir eylem olarak gözükse de ben kumara çocuklukta başlamışım.

Çocukken çok hırslı olduğumu hatırlıyorum. Mutlaka kazanmalıydım. Mahalle maçlarında, uzun eşekte, miskette, tasoda mutlaka kazanmalıydım. Tadında hırs iyidir ama aşırısı ileride başına ne işler açar, tahmin edemezsin.

Masumane çocuk oyunlarımızı kumara çevirmişiz, haberimiz yok o zamanlar. Çocukluğumuzun meşhur sporcu kağıtlarını bilirsiniz. Parayla alıp biriktirirdik. Sonra mahalledeki çocuklarla ‘kalmasına’ oynardık. Yenen tüm kağıtları alırdı. Bazen herkesi yener, ceplerim fışkırırcasına sporcu kağıtları dolu şekilde eve gelirdim. Benden mutlusu yoktu. Tabi bazen de cepler bomboş gelirdik, üzüntüden ağlayarak. Aynı yöntemi misketler ile yapardık. Şimdi düşününce birisi de çıkıp ‘bu yaptığınız çok yanlıştır çocuklar’ demeliydi. Kimse bir şey söylemedi. Kolasına maçlar kıran kırana geçerdi. Kaybeden kolayı alırdı.

Ergenlikten sonra kahve hayatı. Okey oynamalar. Masasına. Kaybeden masadaki hesabı öderdi. İşler ilerleyince sigarasına falan… O zamanlar basit bir eylem gibi gelirdi ancak şuan baktığım yerden, bunlar kumarın kralıymış meğer.

İşte bunlar kumar bağımlığına giden yolda döşediğim küçük taşlardı. ‘Resmi’ anlamda kumara başlamam çoğu insan gibi iddaa ile oldu. Maç sonuçlarını tahmin ederek para kazanma ve büyük çoğunlukla para kaybetme. Bir liralık kupon, beş liralık kupon, on liralık kupon derken, binlerce liralık kuponlara uzanan bir yol. Esas tam anlamı ile kumarbaz olduğum dönem yasadışı diye tabir edilen siteler ile tanışmam oldu. Orada kumarın her türlüsü vardı. Canlı casinolarda sınırsızca para yatırıp dakikalar içinde büyük miktarlar kazanıp kaybedebiliyordun. Hayatımı tersyüz eden de bunlar oldu.

Başlarken nasıl bir duygu ve düşünceye sahiptiniz, hatırlıyor musunuz?

İnsan, hayatında büyük sevinçler yaşayabilir ama bu genelde çok seyrek olur. Yani her gün büyük sevinçler yaşamazsınız. Ya da büyük heyecanlar, acılar, heyecanlar, üzüntüler, mutluluklar… Bir müddet sonra kumarı para için oynamadığımı fark ettim zira yüksek miktarlar kazansam bile parayı çekmiyor daha yüksek miktarlar oynayarak heyecanı katlamak istiyordum. İyi sayılabilecek bir gelirim de vardı. Kendi yağımda kavruluyordum. Ben kumarı tüm bu duyguları yaşamak için oynuyordum daha çok. Saniyeler içinde büyük heyecanlar, sevinçler, mutluluklar, üzüntüler, acılar yaşayabiliyordun. Dakikalar içinde bu kadar farklı duyguları bir arada yaşayan beyin bir süre sonra sınırı aşarak doyumsuzluğa doğru ilerler ve hata vermeye başlar. Artık mutlu olmam için kumar oynamam gerekiyordur ya da acı çekmek için. Gülmek için, ağlamak için…

Bağımlı olduğunuzu fark etme, bunu kabullenme süreci nasıldı?

Uzunca bir süre bağımlı olduğumu düşünmedim, kabul etmedim. Nihayetinde kendi isteğimle oynuyordum. Bunu bırakamayacak ne vardı ki? Kumarla dolu dolu geçen 8 senenin sonunda şöyle bir durup arkamda bıraktığım enkazın farkına varınca, dahası farkındaydım ama acısını iyiden iyiye içimde yaşayınca durumun vahameti ayan beyan ortaya çıktı. Geride büyük bir yıkım bırakmıştım.

-Kumara harcanan yüzbinlerce TL para

-Her genç kız gibi nice hayallerle evlenen, benim yüzümden hayatı tarumar olan, gün aşırı gözyaşı döken, bir umut, kurtulacak bu işten diye bekleyen vefakar bir eş

-Baba, baba diye haykırarak boynuma dolanan, 7 ve 4 yaşlarında dünyalar güzeli, masum kızım ve oğlum.

-Her telefon çalışında “acaba oğlumdan yine kötü bir haber mi geldi, yine mi kumar oynadı” diye yüreği mütemadiyen pır pır atan, gözündeki yaş artık kalıcı makyajı olmuş, yine de “oğlum, oğlum” diye feryat eden bir ana.

-Kendi babasının ölümünde dahi ağlamayan, yapmış olduğu onca rezilliğe rağmen “oğlumu kurtarın” diye gözünden yaşlar akıtan bir baba.

-Kahramanları olan abilerinin düştüğü durumdan bitap olmuş kardeşler

-Türlü sözler, türlü yeminlerden sonra aynı pisliğe bulanan ben

-Yerle bir olmuş itibar, güven, saygı

-Türlü türlü rezillikler

Nasıl oldu da bu devasa acıları hem kendim yaşayıp hem çevreme yaşatırken hâlâ ‘ben’ olarak kalabilmiştim?

Bu rezillikleri bastırmak için çeşitli reçetesiz antidepresanlar kullanıyordum. Bu da yaşadığım acıyı, pişmanlıkları sözde hafifletiyordu. Artık yeter deyip kullandığım reçetesiz ilaçları kesince, işte geride bıraktığım tüm bu enkazın acısını iliklerime kadar hissedebildim. Hissedebildim diyorum çünkü kullandığım ilaçlar bana bunları hissettirmiyordu. 14 gün ölüm döşeğindeki yatalak bir hasta gibi yataktan çıkamadım. Her an bunları düşündüm.

Sizdeki değişim her geçen gün farkında olmasanız da etrafınıza yayılmıştır. Çevrenizdeki insanlardan nasıl tepkiler aldınız?

Kumar bağımlılığı sizi tam anlamı ile bir zombiye dönüştürüyor. Normalde çevremizdeki insanlardan görüyoruzdur, küçük şeylerle büyük mutluluk yaşayanlar… Doğa gezisine çıkar, kuşlar, böcekler, ağaçları müşahede eder, içini bir huzur, sevinç kaplar. Kitap okur. Okuduğu kitap üzerine derin düşüncelere dalar, mutlu olur. Resim yapar, içini bir mutluluk kaplar. Bir yazı yayınlar, tarifsiz bir heyecan yaşar. Spor yapar, sağlıklı yaşar, sevinç duyar.

Bu ve benzerleri ‘olağan’ insana bahşedilmiş nimetler. Kumar bağımlısı olarak bizler bu nimetlerden men edilmiş gibiyizdir. Yasak elmayı yedik ve cennetten kovulduk. Küçük, basit, masrafsız işlerle mutlu, mesut, sevinç içinde yaşama cennetinden…

Tüm bu duyguları yaşayabilmek için kumara başvurmak kadar lanetlenmiş başka bir eylem yoktur. Daha önce söylediğim gibi, onlarca insanın abisi, kahramanı iken, aynı insanların sana acıyan gözlerle bakması kadar elem verici ne vardır?

Mutlu mesut, şen şakrak olarak bilinen ben, kumardan sonra nemrut, aksi, içine kapanık bir insana dönüştüm. Bağımlılığın kaçınılmaz dostu yalan… Yalan üstüne yalan…. Yalancının teki olup çıkıyorsunuz. En yakın dostunuza dahi yalan söylüyorsunuz. Ne acı bir yere çakılma!

Tüm bunlara rağmen hala yanınızda size yardımcı olmaya çalışan 1-2 dost varsa size ne mutlu. Onlara dört elle sarılmalı. Ben yine de bu konuda şanslı sayılarım. Tüm bu olanlara rağmen 3-5 yakın dostum ve ailem benden asla yüz çevirmedi. Dostlarım beni anlayışla karşıladı ve kurtulabilmem için ne gerekiyorsa yapmaya çalıştılar.

Bağımlılıktan kurtulmak için ne gibi yollara başvurdunuz?

İlk başlarda tek başınıza kurtulmaya çalışıyorsunuz ama nafile. Kumardan kurtulmak tek başınıza üstesinden gelebileceğiniz bir durum değil. Çok kez söz verdim, kutsallarım üzerine ant içtim ancak olmadı. Yine oynadım. Eşim, “ayrılırım” dedi, yine oynadım. Annem “yeter artık öldüreceksin beni” dedi yine oynadım. Babam, ömründe ilk kez benim için ağladı yine oynadım. Çoluğun çocuğunu düşün dediler, yine oynadım. Öyle sessiz feryatlar, çığlıklar kopuyordu ki içimden; sesimi duyan yok mu? Kurtarın beni?

Akif’in dediği gibi; ‘Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum/ Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Aile, yakın dostlar insanın yurdudur. Ben de yurda başvurdum. Ailem zaten durumu biliyordu. Dostlarıma gittim tek tek. Durumumu anlattım. Her şeyi itiraf ettim. “Ben çok ağır kumar bağımlısıyım” dedim. İtiraf edince öyle rahatlıyordu ki insan… Kimse sizi dışlamıyor, dışlamayacak. Herkes yardım elini sonuna kadar uzatacaktır. Bizim mayamızda bu var.

Kalktım İstanbul’a gittim. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıklarına bağlı BADEM (Bağımlılık Danışma Ve Eğitim Merkezi) var. Oraya başvurdum. Bizler gibi onlarca kumar bağımlısının başvurduğu bir merkez. Psikolog ve psikiyatrları ile size yardımcı olmak için elinden geleni yapmaya hazır olan doktorların olduğu bir merkez. Mutlaka başvurmalısınız. Hangi ilde olursanız olun. Uzaktan video görüşme ile de terapi yapıyorlar. Psikoloğum, ailem, dostlarım ile kuvvetli bir cephe oluşturduk ve halen mücadelemiz devam ediyor.

Bir rivayete göre Türkiye’de kumar yasak. Öte yandan kumarı Milli bir kimliğe bürüyen Milli Piyango var, at yarışları var, online kumar oynama imkanı artık akıllı telefonlarla 7/24 gençlerin, çocuk yaştaki insanların elinin altında. Futbol gibi devasa bir endüstri kumar şirketleri ile adeta sarmaş dolaş. Kumar denen illetle yıllarca mücadele etmiş biri olarak ülkenin içinde bulunduğu bu hali nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de kumarhaneler 1998 yılında tamamen yasaklandı ve kapatıldı. Bu kararın alınmasında kumar yüzünden sönen gençlikler, yıkılan yuvalar, mafyalaşan kumarhaneciler arası cinayetlerin yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturması önemli bir rol oynadı. Ama bir yandan da milli piyango, spor toto, at yarışları ve son dönemlerde artan spor bahisleri faaliyetlerine resmi olarak ve aralıksız bir şekilde rağbet devam etti.

Teknolojinin gelişmesi ile de kumarhaneler olduğu gibi internet ortamına taşındı ve telefonundan rahatlıkla girip para yatırarak canlı casinolarda dilediğince vakit geçirebileceğin sanal mekanlara dönüştü. Bu gibi yerler yasadışı yerler olarak adlandırılıyor. Bu yasadışı siteler mantar gibi çoğalarak milyar dolarların döndüğü dev bir endüstriye dönüştü. Devlet bunlarla mücadele ediyor ama yetersiz. Bir türlü önü alınamıyor. Detaylı olarak yazmak isterim ancak uzatmak da istemiyorum.

Burada devletin mücadelesi kumar ile değil. Kumardan kaynaklanan devasa bütçenin devletin kasasına girmemesiyle ilgili. Yakın zamanda milli piyango özelleşti ve kurumu iktidara yakın Demirören grubu aldı. Derhal piyango çekilişlerini neredeyse haftanın her gününe yaydılar. Alımlı sunucularla çekilişleri canlı yayın prime time da yayınlamaya başlayarak bu durumu milletin gözüne soktular. Esas, daha da vahimi, tamamen yasak olan casino slot oyunlarını, kazı kazan adı altında oynatmaya başlamaları. Buralarda saatlerce vakit geçirip sınırsız şekilde para harcayabiliyorsun.

Muhafazakar olarak adlandırılan medyadan çıt çıkmadı. Kimse iki kelam edemedi. Nihayet geçenlerde Hıncal Uluç, Sabah’taki köşesinde durumu gözler önüne serdi ve sert bir şekilde eleştirebildi. Merak edenler Google’dan araştırabilir.

Sanki kumardan binlerce aile perişan olmamış, gençler diri diri mezara girmemiş gibi, bizler ne kadar uzaklaşmaya çalışsak da, her türlü reklamla beyinlerimiz saldırıya uğruyor. En yüksek perdeden isyan etmesi gerekenler susuyor çünkü kumarı oynatanlar ‘bizden’. Sigara, uyuşturucu, alkol karşıtlığının kırıntısı kumara karşı gösterilmiyor. Sebep, sektörde dönen devasa para.

‘Paranın rengi, dini olmaz’ demişti Cumhurbaşkanımız. Dindar medya bu haberi sitelerinde ‘paranın rengi olmaz’ diye verdi. ‘Dini’ kısmını haber başlığında sansürlediler. Benim bildiğim, Müslüman için paranın dini olurdu. Haram para ve helal para.

Her türlü kumar ayaklarımın altındadır, lanet olsun oradan gelecek paraya, denilerek, kumar bu topraklardan silinip atılmalıdır.

Bu röportaj vesilesiyle sesinizi duyacak insanlara neler tavsiye edersiniz?

İlk sözüm anne babalara… Çocuğunuzun davranışlarını gözetim altında tutunuz. Bağımlılığa giden yolda ilk tohumlar belki de çocuklukta atılıyor. Önemsemediğiniz çocuk davranışlarının ileride hangi çığlara dönüşebileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Bahis, kumara giren her türlü eylem, büyük küçük demeden, anında ciddi bir şekilde müdahale edilmesi gereken konulardır.

Kumar bağımlısına “sen bu işten kurtulmak istiyor musun” diye sorulmaz. Zira, karşında alevler içinde yanan bir insan gördüğünde, “heyy kurtulmak istiyor musun” diye sormazsın. Derhal müdahale için atılırsın. Kumar da aynen böyledir.

Bir TL’lik kupon yapan bir genç gördüğümüzde, sorgusuz sualsiz atılmalıyız ve yaptığının ne kadar büyük bir hata olduğunu vurgulamalıyız. Geldiğim noktada benim için kumarın büyüğü küçüğü yok. Var mısın iddaya, şu kazanacak gibi masum görülen eylem dahi benim için kocaman bir canavar. İşin hangi boyutlara varabileceğini yaşayarak gördüm çünkü.

Asla kendinizi yalnız hissetmeyin. Binlerce insan bizim gibi bu illetten kurtulma peşinde. Bu yolda beraber yürüyebiliriz. Benimle şuradan (kumarsizyasam@gmail.com) iletişim kurarsanız daha detaylı tavsiyelerde bulunabilir ve sizlere günlük reçete verebilirim.

Tüm arkadaş, dost, aile, çevrenizi durumunuzdan haberdar edin. Büyük destek göreceksiniz.

Aynı hayatı yaşayarak farklı sonuçlara ulaşamazsınız. Hayatınızda köklü değişikler yapın. Yeni hobiler edinin. Kesinlikle kumar oynayan bir çevreniz varsa bunlarla iletişimi tamamen kesin. Size bir şeyler katabilecek arkadaşlarınız ile daha fazla vakit geçirin ve asla içinize kapanmayın.

Kumar borcunu kumar ile kapatmaya çalışmayın. Olan oldu, giden gitti. Bu gün bıraktığın anda kâra geçmeye başlayacaksın. Bankaya çok borcunuz varsa yapılandırın. Gerekirse bir süre ödemeyin. Kara listeye girin. İnanın bu durum kumardan daha hayırlıdır!

Kumar bağımlısı bir yakınınız dostunuz varsa kesinlikle nakit para vermeyin. Ona kötülük yapmış olursunuz zira verdiğiniz para ile ya kaybettiklerini kazanmaya çalışacak ya da eski bir borcunu kapatarak yeniden borçlanabilmenin önünü açacaktır.

Kültürel, sanatsal etkinliklere zaman ayırın. Bir kitap kulübüne üye olun, gidin okuduğunuz kitabı tahlil edin. Çok büyük bir terapi.

Unutmayın, içinizdeki bu canavar belki de hiç ölmeyecek ancak bizler derince bir mezar kazıp bu canavarı oraya gömeceğiz. Çıkmaya çalıştıkça üzerine toprak atacağız. Yukarıda bahsettiğim her bir eylem bir kürek topraktır. Mezarda canlanmaya çalıştıkça, siz her gün üzerine toprağı atacaksınız ta ki iyice boğulup hareketsiz kalsın ve “ben asla buradan çıkamayacağım galiba” deyip ölüm uykusuna yatsın.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hamza Er İle Röportaj

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Hamza Er, geçtiğimiz Ağustos ayında Çıra Kitap etiketiyle yayınlanan iki röportaj kitabıyla okur karşısına çıktı. “Sordum Söylediler”, Gazze’den Patani’ye, Doğu Türkistan’dan, Lübnan’a, İngiltere’ye, Keşmir’e… uzanan geniş bir çoğrafyada, kanaat önderleriyle gerçekleştirilmiş 18 kritik röportajdan oluşan bir kitap. “Sordular Söyledim” ise farklı zaman dilimlerinde kendisiyle gerçekleştirilen ilim, davet, İslâmi mücadele, Mavi Marmara, mültecilik, İslâmofobi, direniş temalı 16 röportajdan müteşekkil kardeş kitap. İki röportaj kitabıyla çıkagelen yazarla bir röportaj gerçekleştirdik.

“Hamza Er” mahlasının hikâyesi ile başlamak isterim. Eskiden daha yaygın olan edebiyatçı-yazar tavrıyla mı tercih ettiğiniz bir isim mi yoksa dinini-inanç dünyasını değiştirenlerin tercihi gibi bir tercih mi sizinki?

İlgi ve alakanıza teşekkür ederek başlamak istiyorum. Tabi ki edebiyatçı-yazar tavrıyla seçilen bir tercih olduğunu söylersem tam doğru olmaz. Ama mahlas isim seçmeyi inanç dünyamı değiştirerek yapmak zorunda olduğum bir girişim olarak da görmediğimi söylemek isterim. Bizimkisi biraz ani gelişti. 1997 yılında radyo programları teklifi almıştım. Radyo, insanların dışarıyla temasa geçtiği tek ses, tek fırsattı… Radyo programcıları etkileyici sesleri ile bir karizma oluşturuyorlardı. Yaşım daha 21’di… Ben o dönem koruyucu bir kalkan olarak mahlas kullandım. Programlarımızın başında okunan tanıtım metninde rahatlıkla söylenebilmesi için 3 heceli olarak Hamza Er’i tercih ettim. Hamza ismini zaten çok seviyordum. Üniversitenin son dönemlerinde arkadaşlar ‘Hamza gibi olursun inşallah’ diyerek o ismi benimle özdeşleştirmişlerdi. Tabi ki Hz. Hamza’dan ötürü… Ben de radyoda bu ismi kullanmaya başladım. Radyo programlarımız hamdolsun iyi bir dinleyici kitlesine sahip oldu ve böylece isim üzerimize yapıştı. Programlarla beraber aylık İslâmi içerikli dergilerde de yazılar yazmaya başlamıştım. O gün, bugündür “Hamza Er” ismi kendi ismimin önüne geçmiş oldu.

Ancak şunu da belirtmek isterim ki ben isimlerin kendi dil ailesinde kullanıldıkları anlamının önemli olduğunu düşünüyorum. Yani İslâm’ı seçen herkesin Arap coğrafyamızdaki isimleri kullanmalarının gerekli olmadığına inanıyorum. Kendi toplumu içinde kabul görmüş, bir küfür, zulüm şahsını temsil etmeyen ve anlamı şirk, günah öğeleri içermeyen, güzel, olumlu anlamlara gelen isimler kullanılabilir. Ben kendi ismimden de çok memnunum. Ailemin benim için seçtiği ismin Türkçedeki anlamı ‘korkusuz, yiğit’dir. Aileme böyle güzel anlamı olan bir ismi tercih ettikleri için müteşekkirim.

Öncesi de olmakla birlikte bilhassa son 10 yılınız gençlerle sahada yoğun biçimde ilim, tebliğ ve davet çalışmalarıyla geçti. Sizce bugün yirmili yaşlardaki gençlerin eski kuşaklara kıyasla zaaf ve imkânları nelerdir?

Gençliğin hâli, her dönem yetişkinlerin üzerinde konuştukları ve huzursuz oldukları bir konu ve konuşulanlar sadece bu döneme ait değil. Sürekli şikâyet, sitem ve tatminsizlik üzerine değerlendirmeler yapılmış. Eski tarihi yazıtların tercümelerinde bile gençliğin gidişatından endişe edildiğiyle alakalı vurguların tespit edildiğini görüyoruz. Bu da Yaratıcı’nın yarattığı insanın ömür evrelerinde ve o evreye ait tavır ve duygularında aslında bir değişiklik olmadığını gösteriyor. Değişen yalnızca çağ ve o çağa ait araç gereçler…

Gençler maalesef, genelde insan ömrü içerisinde üzerine en çok oynanan, en çok hesaplar yapılan bir sınıf hâline gelmiş… Eğer sağlıklı düşünme, tefekkür yönleri geliştirilmezse ya popülerliğin, tüketimin kölesi oluyorlar ya da örgütlerin hamasi sloganlarla militan devşirdikleri bir kesime dönüşüyorlar.

“İsyankâr bir tabiata sahip olmak, cesaret, günlük yaşamak, gelecek kaygısı duymamak, tüketime meyilli bulunmak” gibi vasıflara sahip olan gençlerin bu yönleri, emperyalist güçler, onların kumanda ettiği örgütler ve sermaye sahibi kapitalist elitler tarafından daima istismar ediliyor. Yeryüzünü talan eden bu zalimler, gençlerimizin terini, kanını, canını, malını sinsi yaklaşımlar sonucunda kullanıyorlar.

Tüm bu saydıklarım her dönem ve mekân için geçerli olabiliyor.

Bu eğilimleri eğer siz İslâmi açıdan gerçek ve sağlıklı hedeflere yönlendirebilirseniz bir imkâna dönüştürmüş olursunuz. İsyankâr ruhu; şirke, zulme ve haksızlıklara itirazla anlamlandırabilir, cesareti; Allah için, Allah yolunda korkmadan yürümeyle ilişkilendirebilir, yarını düşünmeme tabiatını da dava edinmeye, ahiret merkezli yaşamaya ve bu uğurda çalışmaya yöneltebilirsiniz. Bunlar gençlik dönemiyle ilgili genel tespitler…

“Bugünün gençlerine özel zaaflar nedir?” diye bakarsak derinlikli düşünmeye fırsat bulamıyor olmalarını söyleyebiliriz. Hız ve haz çağında, teknolojinin bunca yaygın bir hâle gelmesi sonucunda maalesef, spot başlıklar ve 3-5 dakikalık videolarla hayatı soluyan bir nesil yetişti. Fikrî tecrübelere değer veren, onlardan istifade etmeye çabalayan, toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncüleri birebir dinleyen, onlara soran, konuşan bilgi için fedakârlık yapan dert ehli kişileri göremiyoruz. Bunu özgüvenle açıklayamazsınız. Bu daha çok, teknolojinin sağladığı imkânlardan ötürü kendine yettiğini sanmak ve böylece ukalalaşmak olarak tanımlanabilir. Oysa gerçekten bir rehberlikten faydalanma, sıcak temasla, birebir iletişimle, saygı ve ahlak çerçevesinde sağlanır. Gençlerin bu dönemde çabuk manipüle edilip anlık geçişler yaşayabilmelerini, işte bu ilmi ve istişari disiplinden kopuk olmalarına bağlayabiliriz.

Gençlerle ilgili konuşurken genelde önceki kuşakların özveri hikâyeleri anlatılarak açıkça veya alttan alta şimdiki gençlerin ilgisizliğinden, gayretsizliğinden ve “bunca imkânı” değerlendirememesinden yakınılır. Buna mukabil dernek, vakıf, cemaat gibi yapıların, bu tür yapıların yönetici “büyükleri”nin özeleştiri yaptıklarına da pek şahit olmayız. Hatayı nerede aramalı?

Bu çok önemli bir soru ve sorun… Farkındaysanız demin fikri tecrübelerin öneminden ve onlardan istifade edilmesinden bahsettim. Toplumsal eminliği sağlamış itibarlı öncülerin önemine vurgu yaptım. Kimdir bu itibarlı öncüler? Mücadele sürecinde keskin fikri zikzakları olmayan, güce, konjonktüre, ortama göre kendini konuşlandırmayan, hakkı, doğruyu, adaleti kim ve kime karşı olursa olsun muhafaza etmeye çalışan kişiler…

Bakın, insan hayatın içinde edineceği tecrübeyle kendini revize edebilir. Benim kastettiğim fikri, düşünsel bir omurgaya hiçbir zaman sahip olmamış kişilerdir. Sadece duygusallık ve çevresel etkenlerle siyah beyaz kadar gelgitler yaşayanlardır. Bunlar önce kendi eminliklerini kaybederler sonra kendilerini takip edenlerin hayatlarına mâl olurlar. Yola çıktıklarına dudak büküp artık onları beğenmeyen, sınıf, statü, makam ve servete göre duruşunu şekillendirenlerin itibarları yok olur. Sonrası ise daha vahimdir. Örneklik teşkil ettikleri gençlerin yaşayacakları muhtemel buhran ve savrulmalar…

Sağlıklı, ilkeli ve istikrarlı bir mücadelenin kendilerine model olarak sunulamadığı gençler de ya inançlarına yönelik güven kaybı yaşayarak amaçsızlaşacaklar ya da oluşan boşluktan faydalanacak militarist, sadist, tekfirci grupların oltalarına yem olacaklardır.

İşte büyüklerin özeleştiri yapacakları yer de burasıdır. Toplumun temiz bir inanç ve yönteme sahip olabilmesi için onlara örneklik yapacak muvahhit modellerin varlığı zorunludur.

İslâm’ın “sivil” bir din olduğunu düşünüyorum ve şahsi gözlemim, Türkiyeli Müslümanlar’ın, her ne kadar yaygın bir sivil toplum ağına sahip görünseler de bu dini, devletle kaim, devlet merkezli düşünmekten kendilerini alamadıkları yönünde. Bu tespite belli bir oranda katılıyorsanız, söz konusu durumun sebep ve sonuçları hakkında neler söylenebilir?

“Sivil bir din” derken ne kastedildiği biraz izahata muhtaç sanırım. Kelimeleri meşhur yüklenmiş güncel anlamları ile mi bakıp değerlendireceğiz, yoksa kendi içinden çıktığı kültürün tanımlamasıyla mı okuyacağız. Ben ikincisinden yanayım. Çünkü kelimeler ve kavramlar masum değildir. Belli bir zeminin ürünüdür. Her kelime ve kavramın, yaşanılan hayat tarzı ve kültürü içinde bir karşılığı, manası vardır. Bu sebeple birilerinin ne kastettiğinden ziyade kavramın doğduğu, tanımlandığı, anlam yüklendiği döneme bakılması gerekir. Kavramın fikir babalarını es geçerek uyarlamalarda bulunmak sanırım pek sağlıklı olmaz.

‘Sivil’ de böyle bir kavramdır. Medeni, uygar; nazik, kibar, laik anlamlarına gelir. Batının karanlık çağına ait kelimelerdendir.

Bugün “Sivil” kavramının en kısa tanımında, bireylerin ve kurumların devletten bağımsızlığı söz konusudur. Günümüzde sivil din, sivil toplum ile birlikte anılmaktadır. Sivil duruş, sivil toplum, Batı siyasal düşünce geleneğinde, devlet, toplum, birey ilişkilerinin analizinde başvurulan, devlet tarafından kontrol edilmeyen kitle iletişim araçları, gönüllü kuruluşlar ve sosyal hareketler alanına gönderme yapılarak kullanılan bir kavramdır. Sivil duruş, “merkezi otoriter gücün baskı ve kontrolünden kaçmayı başararak kendi başına bir duruş sergileyen, bu yolla devletin dışında ve devlete rağmen var olabilen bir hâl” olarak tanımlanır.

Sanırım siz bu tanımdan yola çıkarak Türkiyeli Müslümanlar üzerinden bir eleştiride bulunuyorsunuz. Buradan baktığımızda kendi özgün değerlerine göre topluma yön vermeyi hedefleyip bağımsız, âdil bir muhalif tavra sahip olması gereken Müslüman camiaların, statükocu, muhafazakâr görüntüsü tabi ki kabul edilebilir değildir.

Bugün maalesef devlet, kurucu değişmez değerlerle geçmişten bu yana varlığını sürdüren, mutlak güç sahibi, insanlara hayat hakkı bahşeden, hatta gerek duyulduğunda sivil toplumu vareden, biçimlendiren ve denetleyen bir mekanizma olarak karşımızda duruyor. Oysa egemen devletin bakış açısından yani resmi ideolojiden ayrışmadan örgütlenmeye çalışan sivil toplum anlayışı İslâmi örgütlenmeler için söz konusu olmamalıydı.

Bu egemen sistemle barışık, muhafazakâr yaklaşımın ana sebebi, dinin temel değeri olan Tevhid inancının yeterince anlaşılamamış olmasıdır. Her türlü zulümattan, fahşadan, haksızlık ve kötülükten, sapkın yanlış uygulamalardan beri olmanın ilanı olan Tevhid inancı eğer doğru anlaşılsaydı “maslahat, âli menfaat” adına ilkesiz ve onursuz duruşları göremezdik.

Gönderildikleri cahili toplumların sapkın uygulamalarına itiraz eden resuller ve takipçileri, kendi ölçeklerinde “dindar” olan bu toplumlarla yakın gözükecek bir uzlaşma ve ittifak teşebbüsü asla göstermemişlerdir. Tevhidi yaklaşım gereği; Allah’tan başkasına itaat, kulluk ve ibadetin önüne geçmeye çalışan peygamberler, aynı zamanda bu bozuk ortamdan üreyen “ahlaksızlık, soygun, ırkçılık, hak yemeler, rüşvet, cinayetler, terazi adaletsizliği, yol kesme, haramilik, kadına, çocuğa işkence, doğaya ve tüm canlılara yönelik ifsadın” da net bir şekilde karşısında durmuşlardır.

Kendilerine yönelik yürütülen baskı ve işkencelere karşı vazgeçmemişler, rüşvet, statü, makam, servet tekliflerine karşı da varoluşlarını anlamsızlaştıracak adımlar atmamışlardır. Susmamışlar, görmezden gelmemişler, dünyevi endişelerin kendilerini âdil bir duruştan geri bırakmasına fırsat vermemişlerdir.

İşte cahiliye toplumlarında o toplumu kökünden değiştirecek bir çalışmayı göstermesi gereken mü’minler, İslâmi bir yönetimin, devletin hükmü altında yaşarken de sağlıklı örgütlenmelerle yol gösterici tavırlarını devam ettirmelidirler. Müslüman cemaat, adil vasfı gereği yanlış olanı dile getirebilmeli, ıslah edici uyarı ve davet yükümlülüklerini de asla terk etmemelidir.

Allah(c), Al-i İmran Suresi 104 ve 110. ayetlerinde Müslüman cemaatin bu yönüne vurgu yapmakta, iyiliği emredip, kötülükten sakındıran bir topluluğun her koşulda var olması gerektiğinin önemine işaret etmektedir. Üç kuruşluk dünya menfaati, konfor ve rahatlık uğruna bu görevlerin ihmali ve iptali, ağır vebali olan kötü bir tercihtir.

İlk kitap sevinci diye bir şeyden bahsedilir, ki sizin iki kitabınız birden yayınlandı. Nasıl bir duygu? Son 15 yılın mahsulü olan kitapları elinize aldığınızda neler düşündünüz?

Kişinin gerçekten emek harcadığı, yıllardır gösterdiği çabaların bir meyvesi olarak gördüğü kitaplarını eline alması tabi ki mutluluk verici bir durum. İzi silinenler ve iz bırakıp izi sürülenler gibi hayatta iki sınıfın olduğunu düşünürsek küçük de olsa bir iz bırakacak olmanın iç huzurunu yaşıyorsunuz. Fırsat ve imkân verdiği için Allah’a hamd ediyorum.

“Kitap çıkarmış olmak için değil de bir katkı sağlamak, bir farkındalık oluşturmak için çaba harcanmalı” diye düşünüyorum. Rahat ve kolay okunacağını umduğum bu iki söyleşi kitabımızın okuyucularımıza bir ışık yakması için Allah’a dua ediyorum. Bilinçaltında saklı olan anlamların ortaya çıkmasında ve bilinci etkin olarak harekete geçirmede soru-cevap yönteminin yalın ifadelerden çok daha güçlü olduğunu düşündüğümüzde, bu yöntemle hazırlanmış iki kitabın her kesimden okuyucuya faydalı dokunuşlar sağlamasını umuyorum.

Çevremizde beni tanıyan ve üzerinde çalıştığım konuları bilen birçok kardeşimiz için bu kitaplar açıkçası biraz sürpriz oldu. Çünkü tamamlamak için yoğunlaştığımız farklı iki üç kitap hazırlığımız vardı. Onlar devam ederken bu iki söyleşi serisinin çıkması ilgi çekti. İnşallah Allah-u Teâlâ fayda sağlayıp iz bırakmasını ümit ettiğim o çalışmalarımızın da tamamlanmasını bizlere nasip eder.

 

https://www.dunyabizim.com/soylesi/hamza-er-toplumun-temiz-bir-inanc-ve-yonteme-sahip-olabilmesi-icin-onlara-orneklik-yapacak-muvahhit-modellerin-varligi-zorunludur-h42081.html

Devamını Okuyun

GÜNDEM