Connect with us

Söyleşiler

Yusuf Şanlı: Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini öğretiyor

Yayınlanma:

-

Şanlı ailesi, bir müddettir tabiata dönüş pratiğini tecrübe ediyor. Büyükşehirden kırsala hicretin imkânları ve süreç hakkında Yusuf Şanlı ile konuştuk. Yusuf Şanlı, aslen Adanalı ama doğma büyüme Ankaralı… Kendini bildi bileli serbest ticaretle uğraşıyor. Son 14 yıldır da Ankara’ya yolu düşenlerin bileceği Mekân Kıraatevi adında bir kültür-kafeyle meşgul olup esnaflık yapıyor. Üç kız babası, kendi ifadesiyle “İslam üzere yetiştirip cenneti kapma” peşinde. Süregiden bir sorumluluk olarak da yine kendi ifadesiyle “İslami câmianın içinde inkılâbî bir dönüşüm arayışı için çırpınıyor.”

– Ankara’dan kuzeye, tabiatın bağrına, küçük bir ilçeye yakın bir bağa göçün sebepleri neydi? Niçin böyle bir seçim yaptınız? Daha önce bir köy, bir çiftçilik geçmişiniz var mıydı?  

Birçok sebebi var tabi, en mühimi çocuklarımı şehirde büyütmeyeceğim diye ahdetmiştim. Şehir insanî bir yaşam alanı değil, özellikle çocukların fıtratına aykırı bir yaşam zeminidir, tek kelimeyle kendi rızamızla çocuklarımıza zulmediyoruz. Hâricen, hem çocuklarımız hem kendimiz için özgür ve güven içinde sağlıklı bir hayat sürmeyi amaçlıyoruz; ek olarak kısmen de olsa despotik devlet baskısını hissetmediğimiz huzurlu bir yaşam. Ekmek, su, barınma gibi maddi zaruri haklardan ziyade özgürlük, güven ve huzur ortamı her bir insanın en doğal hakkıdır ve bu maddi-manevi şartlar kişinin insan gibi yaşaması için elzemdir.

Dünya nüfusunun birçoğu gibi ben de şehirde büyüdüm maalesef ama en azından çocukluğum bahçeli bir format olan gecekondu semtinde geçti. Bir köy veya çiftlik tecrübem olmadı diyebiliriz, yalnız ailecek adaptasyonumuz korktuğum kadar zor değildi.

Şehir hayatı içinde köle gibi debelendiğimiz kapital çark dâhilinde değil durup soluklanıp insanlık için, İslami mücadele için artı bir değer oluşturmak, nefes alıp düşünmeye dahi zamanımız yetmiyor! Zaman çok hızlı akıyor, yetişilmiyor ama kırsalda zaman yavaş akıyor ve hırslı bir hayat yok. Sakin, gözü tok, azla yetinmeyi bilen, tüketim çılgınlığından etkilenmeyen, israfın minimum düzeyde olduğu, bereketli bir hayatınız oluyor. Daha ne olsun…

– Bu süreçte ailenizin tavrı ne oldu? Özellikle çocuklar neler hissetiler? Tepkileri nasıl oldu?

Bu geçişin en mühim noktası hanımlar, onların iradesi ve rızası olmadığı takdirde hayal bile etmeyin. Eşim benimle aynı kafadan olduğu için pek sorun yaşamadık. Bu zemin fıtratlarına uygun olduğundan çocukların adaptasyonu öngörülenden çok daha hızlı olmakta. İlk sene Ankara’ya dönüp çevremizde muhabbet ederken hiç unutmadığım bir diyalog olmuştu, büyük kızım Eslem’e “Niye Tosya’yı seviyorsun?” diye sorulduğunda “Annemden izin almadan dışarıya çıkabiliyorum!” diyordu hep. Ayrıca eşyaların bahçede bırakılması, kapının kitli durmaması, sürekli baskılanıp “Dur çıkma, uzaklaşma!” uyarılarını almamak çocukta gözle görülür gelişmeler uyandırdı, güven ortamını hissediyor ve kendine has özgürlük alanları var çokça. Çocuk gelişimi için bunlar olmazsa olmaz kaidelerdir zannımca. Bu geçiş sürecinde okulsuzluk önemli rahatlık sağlıyor, bize her gün tatil olduğundan pek sorun yaşamadık ama çocukların okul dönemleri kişinin elini kolunu bağlıyor kısmen. Mevzu uzun ve derin, söylenecek çok şey var ama buranın sınırlarına sığmaz sanırım.

– Uyum sürecinden bahsedebilir misiniz? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Komşuların ilgisi nasıldı? 

Biz kendimizi zihnen bu minvalde kodladığımız için pek zorlanmadık geçiş evresinde, tabi ki biraz afallıyorsunuz. Alışkanlıklarınız, zamanı kullanım tablonuz değişiyor. Misal, hava karardı mı dışardaki işlerin biter, ailenle insan gibi görüşme imkânın oluyor, çocuklarınla zaman geçiriyorsun. Komşular, Anadolu insanının özelliklerinde genellikle, arada şark kurnazlığına yatıyorlar, küçük hesaplar yaptıklarından bazı sorunlar yaşayabiliyorsunuz tabi, hele bir de dargınlık girdi mi araya bir ömür sürüyor. O kadar küçük ve anlamsız nedenleri oluyor ki çoğu zaman hatırlayamıyorlar dahi! Genel olarak onların da ihtiyaç hissettiği farklı ilişki ağlarına girmek onları da memnun ediyor, müspet ilerliyor süreç.

Fiziken yorucu, şehirde konformist yetişiyoruz, oranın en ağır işi buranın normal işlerine denk gibi ama zihni sekinetle birlikte bu fiziki yorgunluklar çok yıpratmıyor, güzel yorgunluklar yani. Demişlerdi ama tecrübe edince tam anladım, iş bitmiyor! Yıl içerinde aynı işler olsa da her gün farklı işler çıkıyor. Orayı topla, burayı topla; hayvanların uğraşı ayrı… Bostan zamanı hazırlık ekip ot yolma, hasat, her haftanın her ayın işi belli ve bitmiyor.

– Anladığımız kadarıyla yeni hayatınıza biraz alışmış görünüyorsunuz. Ankara’yla ilişkiniz nasıl? Geleceğe ilişkin tutumunuz ne olacak acaba?

Ankara’da doğdum büyüdüm. Tabi ki ailem, çevrem, sosyal siyasal ilişkilerim sürekli çağırıyor beni, buranın tadını aldıktan sonra geri dönüşüm zor olur ama bağımız hep olacaktır. İki yıldır yedi-sekiz ay Tosya’da kalıp kışın geri dönüyorum zaten, önümüzdeki dönemlerde yaz kış buraya tamamen göçmeyi planlıyoruz, kontrollü bir geçiş evresindeyim. Tam olarak kalmadığımdan bazı teknik şeyler noksan kalıyor, hâricen özellikle çocukların kafası karışıyor bu gel-gitlerde ama idare ediyoruz. Çocuklar da, biz de Ankara’yı da sevdiğimizden ve dolu dolu geçtiğinden pek sorun olmuyor.

 – Hayvan bakımını, bahçe bitkileri yetiştirmeyi öğrendiğinizi söyleyebilir misiniz? Şehir yaşamından sonra bu uğraşların sizdeki karşılığı nasıl oldu? Neler hissettiniz?

Hala öğrenmiş sayılmam, sağ olsunlar komşuların tavsiye ve eğitimleri ışığında yapıyoruz tarımı da, bostanı da, hayvan bakımlarını da… Şunu söylemeliyim ki en mühendislik uğraştan bile daha ince işler: Başta canlı bir olgu var karşınızda, hele bitkiler ayrı bir âlem! En zoru ineğin altını kürümek, kentteki birçok kişi bu işi yapmaz sanırım.

Dediğim gibi fıtratımıza uygun bir yaşam alanında negatif bir şey hissetmeniz zaten çok zor. Her aşamasında ayrı bir haz var. Emek, tevekkül, teslimiyet, şükür, sabır nedir burada öğrendim. Misal, icar usûlü bir tarla kiraladık. (Aspir ektim.)  Tarlayı hazır hale getirip ekme evresi tam bir emek, sonrasında sabırla altı ay bekliyorsunuz.  (Şehir hayatı bir fiiliyata karşın altı gün beklememeye endeksli!) İlk başta uzun geldi ama sabredip filizini, gelişimini gözlemledikçe hem seviniyor, hem şükrediyorsunuz. Sonra Rabbim ne kadar verirse! Buradaki ahalide gözlemledim, inanılmaz bir tevekkül var. Meyve ağaçlarında, tarımda, hayvan üremelerinde ahali “Ben işimi yaptım!” diyerek sonrasında tamamen Rabbine sığınmış durumda. Geçen sene alt komşumun danası oldu ama üç gün sonra öldü maalesef. (Burada bir dana, şehirdeki bir kişinin misal, arabası değerindedir.) Onu büyütüp, sezonda satıp bir sonraki senenin birçok giderini temin etmekte… Ertesi gün yanına gidip (Aklımca teselli ve teskin edeceğim işte!) “Geçmiş olsun!” falan diye girdim lafa, o sadece kendinden emin ve sağlam bir şekilde “O verdi, O aldı, seneye hayırlısıyla…” dedi ve bunu derkenki yüz ifadesinden iliklerine kadar gözlemleyebilirdiniz samimiyeti!

Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini öğretiyor ve öyle kurguluyor hayatını ama şehirde hepimizin iliklerine kadar işlemiş materyalizm, modernizm, kapitalizm! Bizim camianın en baba adamında bile yukarıdaki kişinin tevekkülü yoktur! Hepimiz materyalizmin, modernizmin çocuklarıyız, yıllardır savaştığımız kapital kodlarla çalışıyor zihnimiz!.

– Son dönemde tabiata, kırsala dönüş yönünde yükselen bir trend var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, bilinçli bir tercihten mi kaynaklanıyor yoksa geçici bir heves midir? Sizin insanlara çağrınız, öneriniz nedir?

Çok daha fazla olacak, son üç ayki bu virüs tecrübesi insanlara belletti ki, artık şehirde yaşama imkânı kalmamıştır. Hâricen, o çok güvendikleri, rab olarak addettikleri devlet babaları çaresiz ve yetersiz kalmıştır karınlarını doyurmakta. Bu tam gerçekleşmemiş olsa da böyle olduğu ve olacağı gözlemlendi ve hissedildi. Nüfusun %80’i daha vahim bir tabloda, zaruri yaşam olasılıklarına ulaşamayacak. Aksine doğa insanı aç bırakmaz, konformist bir hayat vadetmez ama yaşamsal ihtiyaçlarını karşılıksız, bereketli, lütfedip minnet altında bırakmadan, baskılamadan, ezmeden bonkör bir şekilde dağıtır. Ama birçok kişi yine şehirdeki kapitalist çarkın ve devlet mekanizması içindeki yerinde sabit kalacak gözükmekte, aslında birçok insan bu şehir hapishanesinden kurtulmak istiyor ama bunun için de kısmen ekonomik imkânı yok, Rabbim herkesi kurtarsın bu mahpusluktan. Yalnız ekonomik imkândan önce her ne olursa olsun alışkanlıklarımızı yıkacak bir zihnî kıvama gelmemiz gerekiyor, vazgeçemediğimiz bu şehir hayatı tamamen alışkanlıklar, sosyal statülerimizi kaybetme korkusu, sahte ve boş sosyal imkânlar, konforlarımız, vb…

Son dönemden azade, sadece ülkemizde değil dünya çapında kentlerden kırsala göç dalgası başladı. Artık kentlerde insan gibi yaşam şartları kalmadı. Bu başlıkların altını sayfalarca doldurabiliriz ama kısaca güven ortamı yok, sağlık sorunları had safhada! Âfâki olarak değerlendirirsek iç-dış savaş/kitle imha saldırıları, doğal afetler, asayiş, kişinin evine ekmek götürme olasılığının azalması… Halklar devletlerin baskısını her zerresine kadar hissetmekte ve boğulmuş durumda. Tabi “Köyde veya küçük bir ilçe kıyısında bunlar yok mu? Oralar T.C. dâhilinde değil mi?” diyebilirsiniz, kentlerden ziyade buralarda yukarıdakilerin etki oranı %80 daha az durumda diyebiliriz.

Bu yeni dönemde kontrollü olarak alternatif yaşam alanları oluşturmalı herkes kendisi ve ailesi için, bu artık keyfi bir ihtiyaç değil ontolojik bir vaka durumundadır. Üç-beş yıla kadar maddi olarak çok daha zor olacak ve belki de zamanınız kalmamış olacak, tabi bir nebze imkânı olanlar buna fırsat bulmakta ama kolektif bir çalışmayla şartlar oluşturulabilir. Benim için yeni bir süreç değildi bu, beş yıl öncesinde başlayarak hayata geçirmeye çalıştığım 35-40 hanelik bir köy projemiz vardı, girişim ve görüşmelerim sonuç vermeyince, B planı olarak 8-10 hanelik bir topluluk kurma yoluna geçtik ama o da olmayınca tek tabanca kaçtım.

Yarınlarımız için hep birlikte özgür, güvenli, huzurlu bir yaşam kurmalıyız. Bu arada ilk kurulum ve aylık/yıllık giderleriniz, şehirdekinin aksine çok daha aza mâl olmaktadır, hele bunu bir de başkalarıyla ortaklaştırırsanız çok daha az olacaktır. Ferdî hareket edenler bir araya gelse ne tür güzelliklere gebe, tahayyül dahî edemezsiniz. Ki, şunu da belirtmem gerek, orta ve uzun vadede tek başına/tek hane imkânsız gibi çünkü hem sosyal, hem kültürel, hem ekonomik, hem eğitimsel, hem iş gücü açısından, hem İslami olarak topluluk şart. Nihayetinde toplu halde yaşayan varlıklarız ve şehirdeki ilişki tarzından birden kopmak da sorun olabilir ama bir topluluk içinde büyük ölçüde yalnızlaşmış olunmaz. Bu husus da uzun, vesselam…

Söyleşi: Ahmet Örs

Söyleşiler

“Atasoy Abi” Belgeselinin Yapımcı ve Yönetmeni Sefa Sarı İle – Yasin Şafak

Yayınlanma:

-

Belgesele ilginiz ne zaman nasıl oluştu? Kendiniz ne şekilde başladınız?

Sinema ve belgeselle ilgim gençlik yıllarımdan başlar, sürekli film ve belgesel izlerdim. Sonraları sinema ve siyaset bağlamında yazılar yazdım. Arkadaşların belgesellerinde serbest gazeteci olarak röportaj verir, fikirlerimi paylaşırdım. Tabii izleyici olmakla, sinema ya da belgesel yapmak, yaratıcı olmak/üretmek çok farklı şeyler. Arundhati Roy “Sığınağım ve Fırtınam”da -mutlaka okuyun- şöyle der: “Ben, tırmanılmamış dağdan yanayım; fethedilmemiş ay’dan! Sonsuz kuramlardan, açıklamalardan bıkmışım!” Belgesel yapmak, yaratmak biraz o fethedilmemiş dağlardır, ay’dır.

Çizginin yaratıcı tarafına geçmem tamamen tesadüftü. Anthony Bourdain’in hayatını anlatan “Roadrunner” belgeselini izlemiş, çok beğenmiştim. Etkilendim. Harika bir belgeseldi. İnsana, hayata, dünyaya dair bir manifesto! Roadrunner’ı izlememiş, anlamamış, izlemiş ama anlamamış biriyle açıkçası bir dakika dahî zaman geçirmek istemem. Neyse; fırsat, 2022’de geldi. Şair-yazar dostum Asuman Susam’a şair Gülten Akın’ın biyografisinin çalışılması için Gülten Akın’nın ailesi, arşivi teklif etmişti. Nasıl yapalım, derken kabul ettik; arşivi aldık ve tarama, tasnif, kayıt, röportaj vs. çalışmaya başladık. Arşiv için röportajları kayıt altına alıyorduk, elimizde çok değerli bir arşiv vardı ve röportaj kayıtları da iyiydi. Asuman’a “Neden belgesel de yapmıyoruz?” dedim. Şaşırdı “Yapabilir miyiz?” diye sorunca “Tabii ki yaparız, neden olmasın!” dedim, hoşuna gitti. Ekibi kurdum, Gülten belgeseline, ilk belgesele böyle başladım.

Belgeselin önemi sizce nerede gizlidir?

Bir belgesel gösteriminden sonra 80 yaşlarında bir ihtiyar yanıma geldi, “Hayatımda ilk defa belgesel izledim, çok sevdim!” dedi. Yine bir gösteri sonrası 70’lerinde bir hanımefendi; “Atasoy bey ile 40 yıldır ailecek görüşürüz, aslında çok az tanıdığımı sizin belgeselinizle anladım.” dedi. Tarifsiz duygular… İyi bir belgesel, klasikler gibidir, kendini hep hatırlatır, unutturmaz. Gülten Akın belgeselinin Ankara, İzmir gösterimlerinden sonra salonda birçok izleyicinin ağladığına tanık oldum. Bir belgesel sizi ağlatabilir mi? Evet, ağlatabilir. Yine tarifsiz hisler… Honeyland’ı izlerseniz Hatice Muratova’nın sakinliği, sessiz mücadelesi, dinginliği, kendine özgülüğüne hayran kalabilir, Bad Boys’u izlerseniz Ditroit Pistons’ın herkese karşı verdiği irade savaşına saygı duyar, Black Box Diaries’da Japon gazeteci Shiori İto’nun tecavüz/tacize karşı hükümetle, bürokratlarla, gelenekle mücadelesi size ilham verir, Cover UP’ı izlerseniz Gazeteci Seymour Hersh’in onurlu itibarlı hayatını, savaşın çirkin gerçeklerine dolaysız tanık olur, Amerika’nın pisliklerine lanet eder, Sound City belgeselinde Nirvana, Fleetwood Mac, Neil Young gibi isimlerin stüdyo kayıtlarını dinlersiniz. Sinema, müzik size gerçeklerden biraz olsun soyutlanmanızı, nefes almanızı sağlar. Bunlar, düş bahçelerine giriştir. Belgeseller -iyi bir belgesel ise- o gerçeklerle nasıl yaşayabileceğinizi, dış dünyaya katlanabilme bilinci sunar.

Sinema, nihayetinde kurgudur. Tarihi, olayı, kişileri anlatsa da kurgusal gerçekliğin sınırları dışına çıkamaz. Filme, çekenin yönetmenin gözüyle bakmak zorundasınızdır. Belgeselde ise ışık, müzik, efekt, dikkat yükseltici, izleyiciyi ayartan unsurlar yoktur ya da olmamalıdır, saf hayattır. Hikâye, müdahale etmeden kendi kendini anlatır, anlatmalıdır. Sinema, kurgusal gerçekliği; belgesel “gerçek”i gösterir. Belgesel; “belgeler”, not tutar, gelecek için kayıt tutar, aktarır.

Atasoy Müftüoğlu’nu anlatan Atasoy Abi belgeseli nasıl gelişti?

Atasoy abinin 2022 Eylül gibi bir röportaj kaydını almıştım, belgesel niyetim vardı ama finansman sorunları da vardı. Atasoy abi zihnen dinamik, güçlü, bedensel olarak yaşın verdiği yavaşlıktan mustarip, dert ediniyor, bu da beni düşündürüyor, yormak istemiyordum. Araya Gülten belgeseli girince erteledim. Neyse, bir sene sonra belgeseli yapma fırsatı buldum. Atasoy abi ile 1988’den beri görüşürüz, dostuz, iyi ki! Belgeseli bitirdikten, gösterim duyurusu yaptıktan sonra biriyle aramızda şöyle bir diyalog geçti: “-Atasoy abinin yeğenisin, değil mi?” “-Hayır, değilim!” “-Akraban mı?” “-Değilim, dostumdur.” dedim. Hatır için, dostum olduğu için belgesel yaptığımı ima ediyordu. Nasıl yapıldığını, zorlukları bilse sormazdı. Atasoy abinin düşünceleri, özellikle yaşadıkları, yaşama biçimi ile belgesellik bir hikâyesi olduğunu biliyordum. Bazı yazarların hayatı, yaşadıkları, yaşama tarzları yazdıklarından daha büyüktür, yazdıkları kadar büyüktür. Dostoyevski, Ernest Hemingway, Nazım Hikmet, William Faulkner, Yaşar Kemal, Latife Tekin, Arundaty Roy, Gülten Akın, Naomi Klein gibi yazarların yaşamları, deneyimleri yazdıkları kadar büyük ve değerlidir. Bazı yazarlarsa sadece yazdıklarıyla hatırlanır, bir hikayesi yoktur. E. M. Cioran; “Hayatında bir maceranın parıltısı, hayal kırıklıkları yok mu? O zaman niye yaşadın?” Hikayesi, macerası, tutkusu olan yazar azdır aslında. Atasoy Müftüoğlu’nun hayatı birçok değer, macera, ilginç karşılaşmalar, dostluklar, hayal kırıklıkları, belgesel ile kayıt altına alınması, aktarılması gereken bir hikâye vaat ediyordu.

Belgesel için 2 yıl çalıştık. 30 saatin üzerinde kayıt aldık. Asuman Susam, Yaşar Taşkın Koç, ekiple 92 dakikalık belgesel çıkardık o kayıtlardan. Gazeteci, akademisyen, siyasetçi, ailesi vs. 17 kişiyle röportaj yaptık. Ama elimizde gündelik hayatına dair çok az video, foto, kayıt vardı. Aileden sadece 10 saniyelik video alabildik, 10 saniye! Fotolar da hakeza. İnternette ise birbirinin aynı konferans videoları vardı. Neden? Çünkü Atasoy abi “hiçbir şey biriktirmemeye” dair ailesiyle ilkesel bir karar almış, kitap, foto, video, mektuplar, yazışmalar vs. hepsini yok etmişler. Sadece hafıza, sözel anılar… Belgesel yapıyorsunuz ama elinizde çok az görsel malzeme var. Yani bu tür zorluklar vardı. Belgesel üç bölümden oluşuyor: Biyografisi, düşüncesi ve İslamcıların tarihi; ne iddia ettiler, neye dönüştüler.

Atasoy abinin mizahı, ironisi mükemmeldir. Onunla konuşurken tarihsel kişilere, olaylara, süreçlere tanıklık eder, üslûbu itibariyle hep gülersiniz. Geçmişe, yaşadıklarına ironiyle bakar, onları mizahî bir dille size sunar. Çekimler sürecinde bana sürekli takılırdı. “Bu eve eşofmanla gelen iki kişiden biri sensin Sefa!” derdi. Doğruydu, rahat adamım, eşofmanı severim!

Röportaj listemizi hazırlarken arşivcimiz Yasin’in “Köşeli isimler de olsun!”  ısrarıyla -şerh koymama rağmen- bazı isimleri de ekledik. İktidara yakın bu isimler, röportaj vermedi. Atasoy abiyi sevseler de -ki bundan da emin değilim- belgeselde isimlerinin olmasını istemez gibiydiler: Hakan Albayrak, İbrahim Paşalı.  İsmet Özel genel olarak “Ben bu işlere girmem.” dedi. Nihat Genç, “Konuşuruz, tamam.” dedi, sağlığı el vermedi. Bu isimler bunlardan birkaçı. Beni şaşırtan Ahmet Kot oldu. Bir senede dört-beş kez randevulaştığımız hâlde bir türlü denk getiremedi. Bu da böyle biline! Belgesel, Eskişehir ve Ankara’da gösterildi, tanıtıldı. İstanbul’da da olmasını istedik ama oradaki arkadaşlar biraz rahat ve umursamazdı.

Başka belgeseller olacak mı?

Yeni belgesel var, evet. Medya’daki yozlaşmayı, çürümeyi “Gazetecilik Öldü (mü)” diye spotluyoruz. Açıkçası gazetecilerin bile umurunda olmadığı bir konu. Sadece tarihe, döneme not düşmek için yapıyorum. Belgesel yapıyorsanız, bağımsız birey olarak yapıyorsanız sponsor bulmak, finansmanı çok zordur.  Gazze soykırımına dair belgesel çekmek istedim, hâlâ istiyorum, sponsor/finansman bulamadım, çok acı! Bir yönetmen arkadaşım elinde Oscarlık muhteşem bir hikâye olduğu hâlde finansman sorunundan dolayı çekemiyor. İşte böyle…

Atasoy Abi belgeselini severek yaptım; tutkuyla, heyecanla… İki sekansı çok seviyorum: Yıldız hanımın (Ramazanoğlu) “Onun yanında kendinizi değerli hissedersiniz!” deyişi ve Atasoy abinin; “Bir farkındalığa sahip olduğunu zannettiğimiz insanların hiçbir farkındalığa sahip olmadığını gördük!” demesi. İslamcıların özeti. Evet; yaşam, korkunç bir incinmedir.

Atasoy abi; kitaplarıyla, düşünceleriyle, dostluğuyla, ibretlik yaşadıklarıyla bizim, gençlerin ufkunu açtı; bir ideal, düşünce, merak, ilgi, heyecan verdi. Atasoy abiden bir ricam var; artık anılarını yazmalı! Konferanslarında yer yer anlattığını biliyorum. Kayıtlarda, bizde de var ama o yazmalı. Belgeselin bir yerinde “Yapmasa mıydım, dediğiniz şeyler oldu mu?’ diye soruyoruz. Atasoy abi bu soruyu, “Misafirler konusunda daha seçici olurdum!” diye cevaplıyor. Sözün muhatabı herhâlde evine ilk defa gelen gençler, misafirler değildir sadece! Vesselam…

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazze’nin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvar’a dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvar’da sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x