Connect with us

Köşe Yazıları

Yusuf ve Zülkarneyn: Yerelden Küresele Adalet ve Islah Mücadelesi

Yayınlanma:

-

Hz. Yusuf’la Hz. Zülkarneyn kıssalarında tutulması gereken yol ve yöntemlere ilişkin çarpıcı vurgular yer alıyor.

Biri aşk hikâyesine, diğeri mitolojik anlatıya dönüştürülmüş bu iki kıssa İslami mücadelenin hareket hattına ilişkin açık bir yol haritası sunar esasen.

Elbette her iki kıssada da ahlakî, vâroluşsal birçok mevzu vardır. Zaten bunların hiçbiri Resullerin hikâyelerinde parçalanarak verilmez.

Islah cephesinin yerelden küresele uzanan hareket hattını bütünleyen bu iki Resulün mücadelesi İslamcılığın/İslamî hareketlerin yitik perspektiflerini besleme potansiyeline coşkulu bir şekilde sahiptir.

Bugün modern-ulus devlet söylence ve prangalarına/sınırlarına hapsolmuş bir ufuksuzluk dolanıp duruyor etrafımızda maalesef.

Bunun karşıtı olarak yaşadığımız coğrafyalara uğramadan hep uzaklarda gezinen başka bir gerçeküstücülük var.

Yusuf’la Zülkarneyn resulleri birlikte anlamaya gayret eden, bu iki örnekliği birleştiren güçlü bir pratik İslami mücadelenin ufkunu tazeleyecektir.

Yusuf’un yerele odaklanan siyaseti

Hz. Yusuf iftira neticesinde uzun süre kaldığı zindanda kralın rüyasını yorumlamış, yine kral tarafından davet almış, özgürlüğüne kavuşma fırsatı yakalamıştır ama zindandan kurtulmak için acele etmez.

Önce, ihlal edilen şeffaf, adil yargılama hakkını talep eder.

Mısır’daki adalet düzeni, hukuk sistemi çökmüştür. İftiralarla insan itibarı ayaklar altına alınmaktadır. Haksız cezalandırmalar yaygındır. Yusuf, bozuk düzeni ıslah projesine buradan başlamak ister. Zaten zindanda iki arkadaşının rüyalarını yorumlamadan önce yoz düzenle arasındaki sınırı ilan etmişti:

(Önce) bilin ki, ben, Allah’a inanmayan ve ahiret gerçeğini tanımaktan ısrarla kaçınan bir toplumun izlediği yolu terk ettim! (Yusuf, 37)

Yeni bir siyasal çıkış için sağlam bir gerekçeye, dayanağa ihtiyaç vardır. Yusuf, bunu alenen beyan eder. Sonra çürümüş sistemin adil yargılama hakkını gasp ettiğini, aklanması gerektiğini iletir. Çünkü üzerine atılı suçlardan aklanmadan halkın ve egemenlerin karşısına çıkılmaz. Aksi, büyük bir hata olur.

Yusuf Sûresinin ellinci ayeti bunu şöyle anlatır:

Ve [Yusuf’un yorumu kendisine ulaşır ulaşmaz] Kral: “Onu bana getirin!” dedi. Ama elçiler kendisine geldiğinde [Yusuf:] “Efendinize gidin ve ondan [önce] ellerini kesen kadınlar hakkındaki gerçeği [ortaya çıkarmasını] isteyin; çünkü Rabbim onların oyunlarını/tuzaklarını bütün gerçeğiyle bilmektedir!

Yusuf peygamberin acele etmeyen tutumu önemlidir. “Elime fırsat geçmişken şuradan bir an önce kurtulayım, eski defterleri karıştırmayayım!” demez.

Aklanan ve kralın rüyası ile beliren sosyal/siyasal kriz karşısında Yusuf’un tutarlı önerileri son derece etkili olmuştur. Mevcut durumda çıkış bulamayan, kendi adamlarından kayda değer bir yorum ve çözüm işitemeyen kral ve düzeni çıkışsız kalmıştır. Düzen, tıkanmıştır. Yusuf, iktidara taliptir:

[Yusuf:] “Beni ülkenin hazineleri üzerinde görevlendir(in)” dedi, “güvenilir, bilgili bir gözcü, bir koruyucu olacağımdan emin olabilirsin(iz). (Yusuf Sûresi, 55)

Yusuf’un Mısır’daki ekonomik-siyasal soruna ilişkin tespit ve çözüm önerisi sağlam bir temele dayanmaktadır. Çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim almıştır, Rabbinin de yardımıyla hukuktan ekonomiye, tarımdan siyasete kadar sosyal-siyasal meselelerle ilgili değerlendirmeleri derinlik kazanmıştır, ülkenin geleceğine ilişkin inisiyatif almak istemektedir. Proje ve çözümlerindeki gayret ve muvaffakiyeti siyasal konumunu sağlamlaştırmış, iktidarı güçlenmiştir:

İşte böyle emin bir yer sağladık Yusuf’a (o) ülkede; öyle ki, dilediği yerde konaklayabilir/dilediği şeyi yapabilirdi. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz, ama iyilik yapanların hak ettiği karşılığı vermekten de geri durmayız. (Yusuf Sûresi, 56)

Aslında Yusuf’un yereldeki ıslah siyaseti küresel manada olmasa da yakın coğrafyaları da etkilemiş, başarılı kriz yönetimi iktidarını bölgesel bir güce yükseltmiştir. Kıtlıktan etkilenen çevre topluluklar Yusuf’tan yardım talep etmeye başlarlar.

Yusuf Sûresinde genişçe işlenir Yusuf peygamberin hikâyesi. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Kur’an’la epeyce çelişen bir aşk hikâyesinin kahramanı olarak anlatılır hep Hz. Yusuf. Bu da onun siyasal mücadelesinin, stratejik hamlelerinin görülmesini engeller. Dolayısıyla da bugünkü mücadele perspektifimizi besleyecek bir örnek olarak yeterince bahsedilmez ya da eksik bahsedilir.

Küresel adalet mücadelesi ve Zülkarneyn

Hz. Zülkarneyn, Yusuf peygamberin aksine mûkim bir siyaset yerine hareketli, farklı coğrafyalarda adaleti ikame etmeye çalışan, hakikati yeryüzünde ulaşabildiği bütün noktalara götürmeyi amaçlayan bir misyon üstlenmiştir.

Kehf Sûresinde Hz. Zülkarneyn’in mücadelesinin can alıcı hususiyetleri, aşamaları sarih bir şekilde anlatılır:

Ona yeryüzünde güvenli bir yer sağladık ve onu, [ulaşacağı] her şeye doğru araçlarla ulaşma [bilgisiyle] donattık; Ve bu sayede o da [yaptığı her işe] doğru ve meşru araçlara başvurdu. (Kehf Sûresi, 84-85)

Doğru araç başta vahiy olmak üzere vahiyle şekillenen her türlü yol ve yöntemdir. Zülkarneyn bütün yapıp etmeleri ‘doğru ve meşru’ araçlarla gerçekleştirmiştir. Bu, ilkesel bir kalkış noktasıdır.

Kur’an, Zülkarneyn’i üç farklı bölge/coğrafya/toplumsallıkla kurduğu temas üzerinden değerlendirir:

[Batıya doğru giderek] günün birinde güneşin battığı yere vardı; (güneş) ona kopkoyu, bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü. Ve orada [kötülüğün her çeşidine gömülüp gitmiş] bir kavme rastladı. Ona, “Sen ey Zülkarneyn!” dedik, [“Onlara] azap da edebilirsin, yüce gönüllü de davranabilirsin!” O şöyle cevap verdi: “[Başkalarına] zulmeden kimseye gelince, ona bundan böyle azap edeceğiz; ve o kimse sonunda Rabbine döndürülecek; ve O da ona görülmemiş bir azap çektirecek. Ama inanıp dürüst ve erdemli davranışlarda bulunan kimseye gelince, böyle biri (yaptıklarının) karşılığı olarak [ahiret hayatının] nihaî güzelliğine, iyiliğine ulaşacaktır; ve Biz de onu [yalnızca] yerine getirilmesi kolay olanla yükümlü tutacağız”. Ve [Zülkarneyn, doğru bir amaca varmak için, böylece] bir kere daha doğru aracı seçti. (Kehf Sûresi, 86-89)

Yukarıdaki ayetlerde açıkça görüleceği üzere batı mıntıkasında ulaştığı zalim bir topluluğun karşısına dikilmiş; hem bu dünyada, hem de ahirette zulmedenlerin azaba uğrayacağını beyan etmiştir. İman edip salih amel işleyenler bu bölümde müjdelenmiş, davet temelli siyasi hareketin söylemine ilişkin bir model konulmuştur ortaya.

Uzak bir coğrafya da olsa zulme karşı duyarsız kalmayan, Tebuk ve Mûte seferlerindeki son peygamberi anımsatan bir profil görürüz Zülkarneyn’in tutumunda. Zulüm karşısında asla sessiz kalınamaz, mazlum ve mustazaflar görmezden gelinemez, nerede olurlarsa olsunlar!

Sonra doğuya ilerler Zülkarneyn, ulaşabileceği her yere gidecektir:

[Ve doğuya doğru yürüyerek] günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: [Biz onları] işte böyle [bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı ] ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk. Ve o [böylece, doğru bir amaca ulaşmak için] bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu. (Kehf Sûresi, 90-93)

Doğuda karşılaştığı halkla teması gerçekten enteresandır. Tevhid bilincinden uzakta kalmış ancak zulümde örgütlü bir öncülük yapmayan o topluma ilişmez, kendi haline bırakır onları. Elbette hakikate davet etmiştir ancak olması gerektiği gibi herhangi bir müdahale söz konusu değildir. Rabbimiz bu davranışı da ‘doğru ve meşru’ kabul eder. Muhteşem bir beyan!

Sonra başka bir bölgeye erişir Zülkarneyn. Mitolojik anlatılara dönüştürülen meşhur bölümdür burası:

Ve derken, iki set arasında [bir yere] vardığında onların yamacında [yaşayan ve onun konuştuğu dilden] çok az şey anlayabilen bir kavme rastladı. Bunlar [ona]: “Sen ey Zülkarneyn!” dediler, “Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen şartıyla sana bir bac verelim mi?” [Zülkarneyn:] “Rabbimin bana sağladığı güvenli durum [sizin bana verebileceğiniz her şeyden] daha hayırlıdır;” dedi, “bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım! Bana demir külçeleri getirin!” Derken, demir (külçelerini) yığıp, iki yar arasındaki boşluğa doldurunca (onlara) “[Bir ocak kurun ve] körükleyin!” dedi. Nihayet, [demir iyice] kor haline gelince, “Bana ergimiş bakır getirin bunun üzerine dökeyim” dedi. Ve böylece [set inşa edilmiş oldu, öyle ki] artık onların düşmanları ne onu aşabilirlerdi ne de onda gedik açabilirlerdi. [Zülkarneyn:] “Rabbimden bir rahmettir bu!” dedi, “Bununla birlikte, Rabbimin belirlediği zaman gelince bu [seddi] yerle bir edecektir; çünkü Rabbimin verdiği söz mutlaka gerçekleşir!” (Kehf Sûresi, 93-98)

Ayetler, dış saldırı, zulüm ve kötülüğe karşı yardım talep eden bir topluluğa Zülkarneyn’in, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek el uzatmasını anlatıyor ve nihayetinde mutlak güç ve kudretin Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait olduğunu vurguluyor. En sondaki vurgu, yeni sapkınlık ve tanrılaşma eğilimlerine karşı bir ikaz fonksiyonu görmektedir.

İslam tarihi boyunca tefsir ve tarih kitaplarında Zülkarneyn umumiyetle mitolojik bir kişilik olarak işlendi, ‘Yecüc ve Mecüc’ bu mitolojik atmosferi tamamlayan figürler olarak sunuldu ancak küresel bir ıslah faaliyetinin, adalet arayışının, hakikate davet stratejisinin bir örneği olarak okunmadı.

Bugün kötülüğün kol gezdiği bütün bir yeryüzünde milyarlarca insan, dereler ve nehirler, ormanlar ve denizler, börtü böcek, cümle mevcudat adalet arayışında. Elbette yol ve yöntem tartışmaları da bu gerçekliğe paralel olarak devam ediyor.

Yerel dinamiklerle küresel imkân ve irtibatların bu çerçevede nasıl işleneceği daha bir önem kazanmıştır. Küresel örgütlü güçlere karşı küresel direniş ağları kurmak Zülkarneyn’in sünnetidir müslümanlar için ve de son peygamberin. Yine yerelde hakikate davet eden ıslah projeleri biriktirerek halkın ve egemenlerin önüne çıkmak Yusuf’un sünnetidir ve de son peygamberin.

Yusuf ve Zülkarneyn modelleri, bu modelleri birleştiren son peygamberin örnekliği bugün için kurtuluş projesidir, yol ve yöntemidir; aranıp bulunamayacak stratejik bir çıkış noktasıdır.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022)

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

milletin gazinoda harcayacak parası yok

Yayınlanma:

-

1 Ağustos sabahı Türk Hava Yolları uçağıyla ailece İstanbul’a gitmek üzere Trabzon Havalimanı’na giriş yaptık, bavulları teslim edip son kapının önünde beklerken bir saat elli dakikalık gecikme olacağını gördüm ekranda. Sağ olsun THY, uçağın kalkmasına 15 dakika kala lütfedip mesaj atarak bizi bilgilendirme nezaketini gösterdi.

Biri 7, diğeri 3 yaşında iki çocuğu Trabzon Havalimanı gibi küçük kapalı bir alanda 3 saat boyunca nasıl oyalayacaksın? İçerde bir oyun alanı, etrafta bir ağaç gölgesi, dinlenme yeri de yok. Vatandaş 5 dakika geç kaldığında bedelini biletlerin zayi olmasıyla öderken kurumlar, şirketler şu kadarcık bir insani hassasiyet gösteremiyor, telafi yolunda bir kaç adım atmıyor, atamıyor. Fiyakalı reklamlara milyar dolarlar harcayıp fos diye sönecek imajlar oluşturmaya çalışacaklarına sahiden müşterilerin hak ve memnuniyetlerini gözeten insan merkezli politikalar uygulasalar ya.

Yapış yapış sıcak tepemizde, havalimanından çıktık. Dışarda vaktin canını almamız gerek, THY’nin başlattığı işi tamamlamak, iki çocuğu oyalamak zorundayız.

Kapıya çıktık ki bir ses, aşırı bir ses, göğü yırtıyor adeta. Ne olduğunu anlamak birkaç saniye aldı. Binaların hemen üstünden bir savaş uçağı geçti, ardından iz bırakarak yükseldi, yükseldi ve ta ilerden dönüş yaptı. Bir ihtimal Türk Yıldızları’na, çok büyük ihtimalle Solo Türk’e ait bir F-16’ydı. Solo Türk her Allah’ın günü bir yerlerde gösteri uçuşu yapıyor, odur.

Uçağımızın geç kalkmasında bu gösteri uçuşlarının ne kadar payı vardır bilemiyorum, resmi açıklama yapılmıyor, yapılsa bile güvenebilir miyiz? Resmi açıklamalardaki yalan dolan oranını hesap edip hakikate ulaşmak güç. TÜİK olsa açıklama yapan, yüzde 80 yalan da, ya başka kurumlardan gelen açıklamalardaki oran? Bu ülkenin vatandaşı olmak zor iş vesselam. Münafıklık veya alametleri her yerde. Ahir zaman diyerek işin içinden çıkıyor Müslümanlar. Zamanın içini dolduran da içine eden de biz insanlarız, onun bir suçu yok! Zamana rengini ve kokusunu biz veriyoruz. Şu esaslı nimete laf etmekten vazgeçsek artık…

Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı “gurur” ve “hamaset” kaynağı Solo Türk gökyüzünde şekiller yapar, etrafa ses efektleri yayarken çocukları ve çocukluk düzeyine raptedilen Milleti heyecanlandırıyor, etkiliyor, evet. Amaç vatandaşların ülkeleriyle gurur duymaları, kendilerini devletine, vatanına bağlı hissetmeleri, aidiyet bağlarını kuvvetlendirmeleri. “Güçlü Ordu-Devlet Güçlü Millet” algısının her daim mevcut olması gerekiyor, bilinç düzeyinde. Devletin ne denli güçlü olduğunun bilinçaltının derinliklerine nüfuz etmesi gerekiyor hiç değilse. Okullar ve kışlalar bu amaçla kaynakları tüketiyor değil mi zaten? (Artık yetmiyor mu yoksa bir süredir?) Saygı ve hayranlık duyan, söz dinleyen ve itaat eden, el pençe divan duran makbul vatandaşlar imal etmedikten sonra ne işe yarar bu devasa sistem, heybetli Leviathan?

Çocuklar “vaaavvv” diye nida ederken sözleriyle veya gözleriyle, ben yer yer öfkeyle bakıyorum bu gösteri uçaklarına, yer yer gülüp geçiyorum. Kimse kızmasın ama saygıya değer görmüyorum. Bir yangını söndürmeye gitmiyorlar, insani yardım için bir afet bölgesine intikal etmiyorlar.

80 yıl önce ortalama bir Afrika ülkesinde, bilmem hangi resmi günde, devlet erkanı önünde, dosta güven düşmana korku vereceğim ayağına, milleti etkilemek için 3- 5 ithal tankın yürütülmesi ne kadar sığ bir tiyatro gösterisiyse, bunlar da ancak o kadar. Bu kofluğu ve israfı kabul etmiyorum.

Bir insanın bir yere (kurum olur, şehir olur, ülke olur, devlet olur) kendini ait hissetmesi o yerde huzur ve güven içinde yaşamasına, kendini özgürce var etme imkanı bulmasına ve adil bir yönetim altında olmasına bağlıdır.

Siz bu ülkenin çocuklarına kamu imkanlarını adil bir şekilde sunun, fırsat eşitliği sağlayın, karşılığı olan bir gelecek umudu sağlayın, ehliyet ve liyakat sahiplerinin önünü açın, emeklerinin karşılığını alabilsinler, o vakit bu tür pahalı şovlara gerek kalmaz. İnsanlar kendilerini bu topraklara ait hisseder, kendileri ve ülkeleri için yüce bir ruh ve enerjiyle çalışırlar. Aidiyet bağları güçlü olur, ayakları yere sağlam basar. Biz buradayız ve buralıyız derler, ülkelerini, dağlarını, denizlerini sahiplenirler.

Bugün gençlerin büyük çoğunluğu umutsuz, fırsatını bulsa bu ülkeden kaçmak istiyor. Doktorlar Almanca kurslarını dolduruyorlar. Bu ülkede bir gelecek gören varsa babasının milletvekili maaşına veya miras kalan gayrimenkul gelirlerine baktığı içindir.

Bir yanda ele geçirilen ve ganimet malı gibi yağmalayan (devlet) kamu kaynaklarıyla, “kervana saldırı” neticesi nemalanan bir avuç azınlık, öte yanda yoksullaştırılmış, mülksüzleştirilmiş, barınma hakkına erişemeyen geniş bir halk kesimi, gözlerinin feri kaçmış halkın çocukları… Bir yanda “haram helal ver Allah’ım” diyerek köşeleri kapan ve “al gülüm ver gülüm” diyerek semirenler, öte yanda asgari ücret sularında kulaç atan, açlık sınırının altında hayatta kalmaya çalışan geniş halk kesimleri.

Simitle, çiğ köfteyle, tavuk dönerle karnını doyurmaya çalışan bu haklın çocuklarına yukardan bakarak şov yapmaya utanmıyor musunuz? Bu ne şımarıklık böyle?

Halkın parasıyla satın alınan, yakıtları da kendileri gibi milyar dolarlar tutan ithal oyuncaklarınızla gökyüzünde şov yapmayı bırakın da yere inin, ayaklarınız yere bassın. Meydanlara, ara sokaklara, arka sokaklara, yarısı kirada yaşayan, yevmiyesini çıkartmaktan başka hedefi kalmamış insanların yanına varın, yüzüne bakın.

Kof hamaset gösterilerinden bıktık artık. “Millete eğlence lazım” diyorsanız, bunca masrafa, israfa gerek yok. Bu milletin gazinoda harcayacak parası yok.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Fıtrata Yolculuk

Yayınlanma:

-

Kur’an ve Hz. Peygamber’in pratiğine birlikte odaklanıp ortaya çıkan hakikati tarihsel malzeme ile mukayese ettikçe bugün elde avuçta olanın çok da bir şey ifade etmediğini hatta saptırıcı bir mahiyete sahip olduğunu görebiliyorsunuz.

Bütün bir İslam tarihi denen toplam, devlet-egemenlik ekseninde meydana gelmiş durumda. Tarih, geriye doğru inşa edilen bir alan olduğundan geçmiş, egemenlik ilişkilerinin perspektifiyle illetlidir. Bu illet, bugün de yakamıza yapışık olduğundan lâyık-ı veçhile bir özgürleşme ve adalet arayışı biz Müslümanlardan yana maalesef ortaya çıkamıyor. Şûrâ sûresi 40. ayette buyurulan ifadeye dikkat etmeli: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir.” İslam tarihinin çokça mühim bir kısmı bu ayeti kavrayamamaktan mülhem talihsizliklerle doludur.

O talihsizliği hâl-i hazırımızda yaşamadığımızı elbette söyleyemiyoruz. O nedenle bu yazı yazılmaktadır. Kavrayışlarımıza bugünden geriye doğru müdahil olunmak sûretiyle vurulan darbeyi görmek zorundayız.

Mü’min ve Müslümanların tarihsel ödevi nedir?

Şûrâ sûresi 40. ayetteki uyarıyı çok boyutlu algılarsak ufkumuz aydınlanabilir. Ne yapsak, nasıl yapsak da kaş yaparken göz çıkarmasak? Benzeri var mı? Örnek gösterilebilecek bir pratik, teorik bir zemin tecrübe edilmiş mi?

Evet, çok şükür; ayrıca olmaz olur mu? Zaten vahiy ve resuller ne için gönderilmiştir?

Müslümanın tarihsel ödevi zulme karşı çıkmaktır. Onun kimliğini inşa eden özün kendisine yüklediği en büyük sorumluluk zulüm mekanizmalarını parçalamak ve dağıtmaktır. Sonra hayat, akacak ve yolunu bulacaktır. Yeni zulüm organizasyonlarının ortaya çıkması durumunda mezkûr sorumluluğun mü’min ve Müslümanları harekete geçirmesi beklenir. Kulluğun gereği elbette budur.

Hayatın akıp yolunu bulmasının en iyi örneklerinden biri olarak Kur’an’da Zülkarneyn kıssasına bakılmalıdır.[1]  Zülkarneyn peygamberin belirtilen kıssanın özellikle 90-92. ayetlerde anlatılan temas ve tavrı çarpıcıdır:

Ve doğuya doğru yürüyerek] günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: [Biz onları] işte böyle [bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı;] ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk ve o [böylece, doğru bir amaca ulaşmak için] bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu.

Bu anlatı, Hz. Peygamber’in siyerine dâhil olsaydı bambaşka bir hâl alır, sondan başa doğru yazılırken yapı bozumuna uğrar ve o topluluğa bir vali atanır, sonra vergi memurları gönderilirdi. Dört halife döneminde olsa zaten egemenlik kapışması sürecinde kılıç çeken taraflardan biri olarak İslam tarihi kitaplarının sayfalarında kendilerine epeyce yer bulurlardı.

İslam tarihinde ganimet ve devlet ideolojisinin baskın bir yer tutuşu bütün hikâyemizi özetlemektedir. Câbirî’nin de üzerinde çalışıp işaret ettiği[2] bir bahis olarak “imanı henüz kalplerine yerleşmeyenler”in[3] bayraktarı olduğu akışın fetihçi ideolojisi özgürleşmeyi bütün tarafları olumsuz etkileyecek bir biçimde akamete uğratmıştır.

Hz. Peygamber ve arkadaşlarının mücadelesini modern devlet yapısı içinde yetişen, o çerçeveyi teorik olarak tartışıp besleyen kuram yığınlarını tedris ederek geçiren kuşaklarla tarihsel olarak Bizans-Sâsâni siyaset felsefelerini siyasetname[4] formunda içselleştiren asırların birlikte ürettiği neticenin İslam olmadığını idrak etmek gerekiyor.

İslam’ın hızlı ve mevcut yayılış biçiminin tarihi bir kırılmayı müslüman halkların bilincine acı bir armağan olarak sunduğu söylenebilir. Otonom bile değil, alabildiğine özgür küçük yerleşim ve toplulukların imani tercihlerinin inşa edeceği bir tarihsel yürüyüş yerine imparatorlukların, fetihçi ve hatta yağmacı/talancı devlet yapılarının felsefe olarak İslam’a transferi tevhidin toplam mahiyetine ağır bir darbe vurmuş ve özgürleşme çağrısı hâl-i hazırdaki egemen yapıların ağır siyasal-bürokratik işleyişine kurban edilmiştir.

Zengin Mekke ulularıyla fetihçi-ganimetçi süreçte yeni yeni boy veren diğer ticaret burjuvazisinin tarihsel ticaret kanallarının İslam sıfatlı yeni egemen devlet(ler) bünyesi içinde boy veren görülmemiş çeşitliliği dudak uçuklatıcıdır ve yeni yönelimin istikameti hakkında yeterince fikir vermektedir.[5] Hâlbuki Hz. Peygamber ve arkadaşlarının izleği bambaşka bir dünya içindi, bunu Kur’an’dan ve dikkatli bir siyer okumasından kolayca tespit etmek mümkündür. [6]

İçinde yaşadığımız (boğulduğumuz da denebilir) dünyaya alternatif olabilecek şey egemenlerin tasallut ettiği ahir zamanların sosyal yapılarını tekrar etmek değildir.[7] Şûrâ sûresi 38. ayete göre “şûrâ” bütün mü’minler için yakınî ve doğrudan emir olduğundan başka bir siyaset biçimi çıkmıştır ortaya. Çok fazla dallanıp budaklanıcı, gelişip yayılıcı, dolayısıyla da imparatorluk ya da diktatörlükle birlikte hanedanlık biçimlerini zorunlu olarak peşi sıra sürükleyici bir usûl tevhidin tarihsel perspektifiyle bağdaşmaz.

Saydığımız olumsuz yönetim biçim ve organizasyonlarının İslami kılıfları bulunabilir, tarih boyunca çokça da bulunmuştur. Modern dönemlerde bunun yeni örnekleri elbette vardır ancak bütün bunlar derdimize deva olabilmiş midir?

Özellikle son dönemlerde İslami hattın bu açmazlardan çıkmak için teklif ettiği çıkış kapıları çaresizlik kaynaklıdır. Devasa devlet ve toplum yapıları kaçınılmaz kabul edilirse demokratik, adil, tarafsız devlet önerileri havada uçuşacaktır çünkü “başkalarının başkalarına tahakkümü” meselesini çözmek başka türlü mümkün olmamaktadır, bu durumda da kimse kendi hukuku/şeriatıyla var olamayacaktır.

Küçük topluluklar hâlinde vâr olmaya bakmak, savunma ve gıda gerekleri gibi muhtemel bütün problemli durumlarda îlâf(lar)la yol almak mümkündür. Zalim(ler)in “öteki” olarak kodlanacağı ve bütün müntesipleriyle tevhid ilkeleri doğrultusunda bireysel ve toplumsal bir hayatı ikâme edecek ve “şûrâ”yı[8] esas alarak başka topluluklarla “sözleşme” temelli bir birlikte yaşamı hayata geçirecek bu model için Medine Sözleşmesi coşkun bir ilham kaynağıdır.[9] O ilhamın söylediği şey esasen şudur: İnsanları rahat bırakın, kimseye musallat olmayın!

Özellikle siyerin problemli yazımı[10], İslam tarihinin hanedancıAllah’ın gölgesi’ci-saltanatçı oluşturucularının, ganimet ve fetih iştihasının tevhidin mesajını gömen karakteri ile hesaplaşmak mümkündür. Vahyin gayesi insana ve tabiata musallat olan kötülükleri bertaraf etmektir. Zülkarneyn örneği, açıklığıyla bu meyanda fazlasıyla anlamlıdır. Muhakkak ki bütün resullerin sünnetleri de oraya doğru ilerlemektedir.

Osteopat bir arkadaşın “Bizim yaptığımız vücudu olması gereken hâle getirmek, gerisini o hâlleder.” değerlendirmesi bana bu çerçevede ilham vermişti. Mühim olan zulmü def etmektir, insan ve tabiat işleri yoluna koyacak, tam bu özgür aşamada fıtrata yolculuk[11] başlayacaktır. Zulmün ve ifsadın tekrarı hâlinde aynı çevrime tanık olmuştur zaten tarih, en fazla biz de ona tanık oluruz.

Devrimler mutlak ve değişmez bir sonuç vâr etmezler mesela. İnsan yapımı her şey bozulur. O nedenle korumacı dev bürokratik yapılar, egemenliği pekiştirici kurumlar ve kutsalca korunan sınırlar anlamsızdır, vahyî mesajın akışkanlığına en büyük darbeyi onlar vurur ve kapıyı muhafazakâr intihar çalar.

Bu yazı, değindiği mevzulara ancak giriş mahiyetindedir. İşaret edip kapalı bıraktığı yerleri açmak da bizim zamana yayılan ödevimiz olsun.

[1] Kehf sûresi, 18/83-98

[2] M. A. el-Câbirî, Arap Siyasal Aklı, Mana Yay.

[3] Hucurât sûresi, 49/14

[4] Siyasetname: İslami Bir Devlet İdaresi Teorisi, Ed.: Mehrzad Boroujerdi, alBaraka yay.

[5] Tüccar Sermayesi ve İslam, Mahmood İbrahim, alBaraka yay.

[6] İlk Bahar, Wadah Khanfar, Vadi yay.

[7] Wael b. Hallaq, İmkânsız Devlet, Babil kitap

[8] İslam ve Siyaset, Ümit Aktaş, Mana yay.

[9] Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç, Çıra yay.

[10] Mukayese için bkz: Siyerin Gölgesinde 1-2-3, Hüseyin Alan, Beyan yay; Hz. Muhammed Mekke’de – Hz. Muhammed Medine’de, w. Montgomery Watt, KURAMER yay.; Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutup, (muhtelif yay.)

[11] Devlete Karşı Toplum, Pierre Clastres, Ayrıntı yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM