Connect with us

Köşe Yazıları

Yusuf ve Zülkarneyn: Yerelden Küresele Adalet ve Islah Mücadelesi

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Hz. Yusuf’la Hz. Zülkarneyn kıssalarında tutulması gereken yol ve yöntemlere ilişkin çarpıcı vurgular yer alıyor.

Biri aşk hikâyesine, diğeri mitolojik anlatıya dönüştürülmüş bu iki kıssa İslami mücadelenin hareket hattına ilişkin açık bir yol haritası sunar esasen.

Elbette her iki kıssada da ahlakî, vâroluşsal birçok mevzu vardır. Zaten bunların hiçbiri Resullerin hikâyelerinde parçalanarak verilmez.

Islah cephesinin yerelden küresele uzanan hareket hattını bütünleyen bu iki Resulün mücadelesi İslamcılığın/İslamî hareketlerin yitik perspektiflerini besleme potansiyeline coşkulu bir şekilde sahiptir.

Bugün modern-ulus devlet söylence ve prangalarına/sınırlarına hapsolmuş bir ufuksuzluk dolanıp duruyor etrafımızda maalesef.

Bunun karşıtı olarak yaşadığımız coğrafyalara uğramadan hep uzaklarda gezinen başka bir gerçeküstücülük var.

Yusuf’la Zülkarneyn resulleri birlikte anlamaya gayret eden, bu iki örnekliği birleştiren güçlü bir pratik İslami mücadelenin ufkunu tazeleyecektir.

Yusuf’un yerele odaklanan siyaseti

Hz. Yusuf iftira neticesinde uzun süre kaldığı zindanda kralın rüyasını yorumlamış, yine kral tarafından davet almış, özgürlüğüne kavuşma fırsatı yakalamıştır ama zindandan kurtulmak için acele etmez.

Önce, ihlal edilen şeffaf, adil yargılama hakkını talep eder.

Mısır’daki adalet düzeni, hukuk sistemi çökmüştür. İftiralarla insan itibarı ayaklar altına alınmaktadır. Haksız cezalandırmalar yaygındır. Yusuf, bozuk düzeni ıslah projesine buradan başlamak ister. Zaten zindanda iki arkadaşının rüyalarını yorumlamadan önce yoz düzenle arasındaki sınırı ilan etmişti:

(Önce) bilin ki, ben, Allah’a inanmayan ve ahiret gerçeğini tanımaktan ısrarla kaçınan bir toplumun izlediği yolu terk ettim! (Yusuf, 37)

Yeni bir siyasal çıkış için sağlam bir gerekçeye, dayanağa ihtiyaç vardır. Yusuf, bunu alenen beyan eder. Sonra çürümüş sistemin adil yargılama hakkını gasp ettiğini, aklanması gerektiğini iletir. Çünkü üzerine atılı suçlardan aklanmadan halkın ve egemenlerin karşısına çıkılmaz. Aksi, büyük bir hata olur.

Yusuf Sûresinin ellinci ayeti bunu şöyle anlatır:

Ve [Yusuf’un yorumu kendisine ulaşır ulaşmaz] Kral: “Onu bana getirin!” dedi. Ama elçiler kendisine geldiğinde [Yusuf:] “Efendinize gidin ve ondan [önce] ellerini kesen kadınlar hakkındaki gerçeği [ortaya çıkarmasını] isteyin; çünkü Rabbim onların oyunlarını/tuzaklarını bütün gerçeğiyle bilmektedir!

Yusuf peygamberin acele etmeyen tutumu önemlidir. “Elime fırsat geçmişken şuradan bir an önce kurtulayım, eski defterleri karıştırmayayım!” demez.

Aklanan ve kralın rüyası ile beliren sosyal/siyasal kriz karşısında Yusuf’un tutarlı önerileri son derece etkili olmuştur. Mevcut durumda çıkış bulamayan, kendi adamlarından kayda değer bir yorum ve çözüm işitemeyen kral ve düzeni çıkışsız kalmıştır. Düzen, tıkanmıştır. Yusuf, iktidara taliptir:

[Yusuf:] “Beni ülkenin hazineleri üzerinde görevlendir(in)” dedi, “güvenilir, bilgili bir gözcü, bir koruyucu olacağımdan emin olabilirsin(iz). (Yusuf Sûresi, 55)

Yusuf’un Mısır’daki ekonomik-siyasal soruna ilişkin tespit ve çözüm önerisi sağlam bir temele dayanmaktadır. Çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim almıştır, Rabbinin de yardımıyla hukuktan ekonomiye, tarımdan siyasete kadar sosyal-siyasal meselelerle ilgili değerlendirmeleri derinlik kazanmıştır, ülkenin geleceğine ilişkin inisiyatif almak istemektedir. Proje ve çözümlerindeki gayret ve muvaffakiyeti siyasal konumunu sağlamlaştırmış, iktidarı güçlenmiştir:

İşte böyle emin bir yer sağladık Yusuf’a (o) ülkede; öyle ki, dilediği yerde konaklayabilir/dilediği şeyi yapabilirdi. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz, ama iyilik yapanların hak ettiği karşılığı vermekten de geri durmayız. (Yusuf Sûresi, 56)

Aslında Yusuf’un yereldeki ıslah siyaseti küresel manada olmasa da yakın coğrafyaları da etkilemiş, başarılı kriz yönetimi iktidarını bölgesel bir güce yükseltmiştir. Kıtlıktan etkilenen çevre topluluklar Yusuf’tan yardım talep etmeye başlarlar.

Yusuf Sûresinde genişçe işlenir Yusuf peygamberin hikâyesi. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Kur’an’la epeyce çelişen bir aşk hikâyesinin kahramanı olarak anlatılır hep Hz. Yusuf. Bu da onun siyasal mücadelesinin, stratejik hamlelerinin görülmesini engeller. Dolayısıyla da bugünkü mücadele perspektifimizi besleyecek bir örnek olarak yeterince bahsedilmez ya da eksik bahsedilir.

Küresel adalet mücadelesi ve Zülkarneyn

Hz. Zülkarneyn, Yusuf peygamberin aksine mûkim bir siyaset yerine hareketli, farklı coğrafyalarda adaleti ikame etmeye çalışan, hakikati yeryüzünde ulaşabildiği bütün noktalara götürmeyi amaçlayan bir misyon üstlenmiştir.

Kehf Sûresinde Hz. Zülkarneyn’in mücadelesinin can alıcı hususiyetleri, aşamaları sarih bir şekilde anlatılır:

Ona yeryüzünde güvenli bir yer sağladık ve onu, [ulaşacağı] her şeye doğru araçlarla ulaşma [bilgisiyle] donattık; Ve bu sayede o da [yaptığı her işe] doğru ve meşru araçlara başvurdu. (Kehf Sûresi, 84-85)

Doğru araç başta vahiy olmak üzere vahiyle şekillenen her türlü yol ve yöntemdir. Zülkarneyn bütün yapıp etmeleri ‘doğru ve meşru’ araçlarla gerçekleştirmiştir. Bu, ilkesel bir kalkış noktasıdır.

Kur’an, Zülkarneyn’i üç farklı bölge/coğrafya/toplumsallıkla kurduğu temas üzerinden değerlendirir:

[Batıya doğru giderek] günün birinde güneşin battığı yere vardı; (güneş) ona kopkoyu, bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü. Ve orada [kötülüğün her çeşidine gömülüp gitmiş] bir kavme rastladı. Ona, “Sen ey Zülkarneyn!” dedik, [“Onlara] azap da edebilirsin, yüce gönüllü de davranabilirsin!” O şöyle cevap verdi: “[Başkalarına] zulmeden kimseye gelince, ona bundan böyle azap edeceğiz; ve o kimse sonunda Rabbine döndürülecek; ve O da ona görülmemiş bir azap çektirecek. Ama inanıp dürüst ve erdemli davranışlarda bulunan kimseye gelince, böyle biri (yaptıklarının) karşılığı olarak [ahiret hayatının] nihaî güzelliğine, iyiliğine ulaşacaktır; ve Biz de onu [yalnızca] yerine getirilmesi kolay olanla yükümlü tutacağız”. Ve [Zülkarneyn, doğru bir amaca varmak için, böylece] bir kere daha doğru aracı seçti. (Kehf Sûresi, 86-89)

Yukarıdaki ayetlerde açıkça görüleceği üzere batı mıntıkasında ulaştığı zalim bir topluluğun karşısına dikilmiş; hem bu dünyada, hem de ahirette zulmedenlerin azaba uğrayacağını beyan etmiştir. İman edip salih amel işleyenler bu bölümde müjdelenmiş, davet temelli siyasi hareketin söylemine ilişkin bir model konulmuştur ortaya.

Uzak bir coğrafya da olsa zulme karşı duyarsız kalmayan, Tebuk ve Mûte seferlerindeki son peygamberi anımsatan bir profil görürüz Zülkarneyn’in tutumunda. Zulüm karşısında asla sessiz kalınamaz, mazlum ve mustazaflar görmezden gelinemez, nerede olurlarsa olsunlar!

Sonra doğuya ilerler Zülkarneyn, ulaşabileceği her yere gidecektir:

[Ve doğuya doğru yürüyerek] günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: [Biz onları] işte böyle [bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı ] ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk. Ve o [böylece, doğru bir amaca ulaşmak için] bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu. (Kehf Sûresi, 90-93)

Doğuda karşılaştığı halkla teması gerçekten enteresandır. Tevhid bilincinden uzakta kalmış ancak zulümde örgütlü bir öncülük yapmayan o topluma ilişmez, kendi haline bırakır onları. Elbette hakikate davet etmiştir ancak olması gerektiği gibi herhangi bir müdahale söz konusu değildir. Rabbimiz bu davranışı da ‘doğru ve meşru’ kabul eder. Muhteşem bir beyan!

Sonra başka bir bölgeye erişir Zülkarneyn. Mitolojik anlatılara dönüştürülen meşhur bölümdür burası:

Ve derken, iki set arasında [bir yere] vardığında onların yamacında [yaşayan ve onun konuştuğu dilden] çok az şey anlayabilen bir kavme rastladı. Bunlar [ona]: “Sen ey Zülkarneyn!” dediler, “Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen şartıyla sana bir bac verelim mi?” [Zülkarneyn:] “Rabbimin bana sağladığı güvenli durum [sizin bana verebileceğiniz her şeyden] daha hayırlıdır;” dedi, “bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım! Bana demir külçeleri getirin!” Derken, demir (külçelerini) yığıp, iki yar arasındaki boşluğa doldurunca (onlara) “[Bir ocak kurun ve] körükleyin!” dedi. Nihayet, [demir iyice] kor haline gelince, “Bana ergimiş bakır getirin bunun üzerine dökeyim” dedi. Ve böylece [set inşa edilmiş oldu, öyle ki] artık onların düşmanları ne onu aşabilirlerdi ne de onda gedik açabilirlerdi. [Zülkarneyn:] “Rabbimden bir rahmettir bu!” dedi, “Bununla birlikte, Rabbimin belirlediği zaman gelince bu [seddi] yerle bir edecektir; çünkü Rabbimin verdiği söz mutlaka gerçekleşir!” (Kehf Sûresi, 93-98)

Ayetler, dış saldırı, zulüm ve kötülüğe karşı yardım talep eden bir topluluğa Zülkarneyn’in, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek el uzatmasını anlatıyor ve nihayetinde mutlak güç ve kudretin Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait olduğunu vurguluyor. En sondaki vurgu, yeni sapkınlık ve tanrılaşma eğilimlerine karşı bir ikaz fonksiyonu görmektedir.

İslam tarihi boyunca tefsir ve tarih kitaplarında Zülkarneyn umumiyetle mitolojik bir kişilik olarak işlendi, ‘Yecüc ve Mecüc’ bu mitolojik atmosferi tamamlayan figürler olarak sunuldu ancak küresel bir ıslah faaliyetinin, adalet arayışının, hakikate davet stratejisinin bir örneği olarak okunmadı.

Bugün kötülüğün kol gezdiği bütün bir yeryüzünde milyarlarca insan, dereler ve nehirler, ormanlar ve denizler, börtü böcek, cümle mevcudat adalet arayışında. Elbette yol ve yöntem tartışmaları da bu gerçekliğe paralel olarak devam ediyor.

Yerel dinamiklerle küresel imkân ve irtibatların bu çerçevede nasıl işleneceği daha bir önem kazanmıştır. Küresel örgütlü güçlere karşı küresel direniş ağları kurmak Zülkarneyn’in sünnetidir müslümanlar için ve de son peygamberin. Yine yerelde hakikate davet eden ıslah projeleri biriktirerek halkın ve egemenlerin önüne çıkmak Yusuf’un sünnetidir ve de son peygamberin.

Yusuf ve Zülkarneyn modelleri, bu modelleri birleştiren son peygamberin örnekliği bugün için kurtuluş projesidir, yol ve yöntemidir; aranıp bulunamayacak stratejik bir çıkış noktasıdır.

Devamını Okuyun
Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Büyük Anlatı Tekrar

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Küreselleşme, insan ve tabiat karşısındaki kuşatmayı çok boyutlu hallere taşıdı ancak direniş imkânları da paralel bir gelişme gösterdi.

Herkesin her şeyden haberi var: Zalim zulmünü türlü ittifaklarla sürdürüyor.

Sermaye, siyasetle birlikte önüne çıkan engelleri hele de şu neoliberal faşizm zamanlarında hoyratça aşmaya çalışıyor.

Bakmayın yer yer “Küreselleşme zamanlarında ulus-devletler ne olacak?” ya da “Ulus-devletler geri mi dönüyor?” gibi tartışmalara!

Kayıkçı kavgası insan soyu vâr oldukça olacak.

Ufak tefek kavgaların eşliğinde bu hoyratlık, güçlü bir kalkan inşa edilmedikçe insanın ve tabiatın üzerinde kılıç sallamaya devam edecek.

Zulüm müttefikleri bütün dünyayı sayısız biçim ve nitelikteki ağlarla ördüler ve örmeye devam ediyorlar.

İstiyorlar ki insan kıpırdamasın, cümle mevcudat kendilerine boyun eğsin!

Şeytanın dost ve yoldaşları için bu arzular son derece anlaşılır şeyler elbette.

Kabil’den bugüne bu böyledir, bilmeyen yoktur.

İnsan kalabilme cehdindeki fıtratın, o fıtratın ekseninde zaten durmakta olan tabiatın âkıbeti ne olacaktır?

Örgütlü zulüm ve kötülük güçlerinin ittifak üretebilme potansiyellerine karşı bu cephe nasıl bir pozisyon alacaktır?

Fıtrat cephesi de ittifak ağlarıyla yeryüzünü baştan başa adalet ufkuyla donatacak mıdır?

Bunun imkânı, yolu-yordamı nedir?

Hâl-i hazırda kendini vâr edebilmiş direniş hatlarının, biçimlerinin niteliği nedir? Bu nitelik yaygınlaştırılabilir, birbirine eklenebilen farklı parçaları başka yörelerde üretebilir mi?

Küreselleşme tartışmalarının “Dünya küçük bir köye döndü!” klişesiyle yapıldığı zamanları hatırlayın.

Doğrudur.

Köyde ağa vardı, marabalar vardı. İşleyiş herkesin malumu…

Marabanın, ezilenin her birinin başına gelenden bir diğeri haberdar ise, konuşulandan, isyan edenden herkes bilgi alabiliyorsa, bir başka güç, imkân da kendiliğinden ortaya çıkıyor demektir.

Muhakkak ki ittifakları bünyesinde barındıran güç, avantajı elinde bulunduran küresel zulüm şebekesi bu imkânları boğmak için akla hayale gelmedik şeytanlıkları örgütleyecektir.

Setlerle, bentlerle muhasarayı tahkim edecektir, düşünceyi zehirleyecek, imanı belirsizlemek için elinden geleni ardına koymayacak, en nihayetinde faşizmin tüm veçheleriyle hakikate, fıtrata hücum edecektir.

Çadır eylemleri, lokal ekolojik karşı koyuşlar, şehir ve mahalle merkezli itirazlar, kapitalist üretim alanlarında ve bürokratik işleyişte ücret ve çalışma koşullarına dönük iyileştirme talepleri, çok boyutlu insan hakları söylemleri, işgal ve savaşlara engel olma arzuları…

Bütün bu toplamın ürettiği saygınlık insanın kurtuluşuna dâir bir umudu üretmektedir.

Bu alanlarda üretilen enerjiler, modeller çok yönlü değerlendirmeleri hak etmektedir.

Eksik ve yanlışlar muhakkak orta yere serilmelidir.

Küreselleşme, soygun ve talanın sınırsızlığına vurgu yaparken, fiili manada bunu gerçekleştirirken bahsettiğimiz alanlardaki direnişler, karşı koyuşlar da yeryüzü ölçeğinde birbirini beslemektedir.

Bu hâl, büyük bir enerji üretmektedir.

Bu enerjinin egemen küresel ifsad düzeni için yıkıcı boyuta ulaşması gerekiyor.

Bu noktada ideolojilerin, aynı paranteze alınamaz ama dinin, pozisyonu sorgulanıyor.

Görünen o ki lokal/mevzii direniş alanları ve sınırlandırılmış dilin, “büyük anlatılar” diye mahkûm edilen ideolojik çerçeveden daha kuşatıcı ve tesirli olduğuna dâir bir söylem revaçta.

1980’lerin başından bu yana dünya böyle bir aşamaya akı(tılı)yor.

Toplamdaki gücün işleyen devasa ölümcül makinesi yoluna devam ediyor.

Mevzii direnişler de.

Onca saygınlıklarına karşı düşmanın fotoğrafını çekebilecek, merkezi ve kuşatıcı portresini gösterip mahkûm edecek, hakikatsizliği ifşa edecek dört başı mamur bir dil/söylem vücut bulamıyor.

Kıymetli çabalarla püskürtülen bir tabiat yağmasının önüne ÇED raporunun ikame edilmesi örneğinde olduğu gibi…

O raporu verenin de, vermeyenin de Fatsa’daki, Kazdağları’ndaki yağmayı buradan kıtalar ötesine uzanan sömürü mekanizmasının iradesi olduğunu görmelidir.

O bütünün, siyasetten ekonomiye, bilişimden savaş aygıtlarına, siyasal ittifaklarından ulus-devletlerle münasebetine, kültüründen sanatına, Âlemlerin Rabbiyle ilişkilerinden şeytanî/tağutî güçlerle irtibatına kadar hatasız tanınması şarttır.

Bu tanıma olmadıkça mutlak kurtuluş yolu tıkanmış demektir.

Küreselleşmenin aktörleri nereye gitsek peşimizdedir.

İster yaylalarda, hayvanlarımız ve çayır çimenimizle, ister ilk Hristiyanlar gibi Roma zulmüne karşı yer altı şehirlerinde kurtuluş hayalleri ile var olalım!

Bugünün dünyasında mekânsal kaçış imkânsız!

Bir derenin kenarına küçük bir çark kurup bir ampullük elektrik de üretseniz, egemen, gelip ona sayaç takıyor, oradan fatura kesiyor.

Güzelim yaylaları taş ocaklarıyla cehenneme çeviriyor.

Dereleri HES’lerle kurutuyor.

Ve daha neler neler…

Düzenin ruhundan, işleyişinden kopulmalıdır, evet.

Bütün işleyişe alternatif yaşamsal pratikler üretilmelidir, evet.

Ancak bütün bunlar, yani şehirde yaşarken de, kırda dirençle başka bir hayatı modellemeye çalışırken de merkezde bir inanç, ideoloji, bir iman olmalıdır.

Bu imanı kuşanan örgütlü halkalar ortaya çıkmalıdır.

Yani son kırk yılın en büyük olumsuzlananı, yani o “büyük anlatı” tekrar sahne almalıdır.

Elbette öz eleştiriler, hakikat dolayımında sorgulamalar…

Bizim büyük anlatımızı vahiy örmüştür.

Herkesin büyük anlatısını dinlemeye, tartışmaya, adalete yol veren her adıma hürmet samimi bir ilke olmalıdır.

İnsan, hakikate kulak verdikçe yol bulacaktır. Fıtrata sırtını dönmedikçe, kötünün hatlarından, ittifak ve bağlarından koptukça kurtuluş umudunu yeşertecektir.

Parçaları birleştiren, bir merkezin hakikat telâkkisi etrafında toplayan bir yolculuğa ihtiyacımız var.

Yeryüzünü cehenneme çeviren düşmanın, şeytanın, şu kahrolası sermaye düzeninin, emek ve alın teri üzerindeki zulmün, adaletin yok edicisinin, tabiatı yiyip bitirenin tam kalbine odaklanmalıdır.

Onu tanıyıp orta yere koymadan bu yapılamaz.

Ona karşı kuvvet toplamadan mesafe alınamaz.

Kuvvet sanattır, edebiyattır, imandır, sözün gücüdür, dayanışmadır, hayvan ve ağaçtır, adanmışlık ve yiğitliktir!

Biliyoruz ki bütün bir yeryüzünde bu ittifaka katılacak, adaletin ağlarını oradan oraya ulayıp ilmek ilmek örecek adalete susamış, hakikatin çağrısına kulak kesilecek insanlar, halklar çokça vardır.

Karalar ve denizler dahî bağırlarındaki onca canlıyla bu ağı örmeye yardımcı olmak heyecanı içindedir!

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Adalet Çoğunlukla Ertelenmişlik İçerir

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Çoğu zaman kavramlara ortak anlamlar yüklemişiz gibi konuşur, tartışırız. “Adalet devleti” tabirini benimseyenler, adalet ve devlet üzerine düşüncelerini birbirlerine açık ettiğinde uzlaşı havaya uçabilir. Her konuda olmasa da üç aşağı beş yukarı ahlâklı (ahlâk konusunda hemfikiriz gibi) bir şekilde orta bulunabilir yoksa batsın onursuz uzlaşılar!

Adalet üzerine düşünmeye başlayınca soruların ardı arkası gelmiyor. Kimin, neyin adaleti? Hak nedir, neye göre nasıl belirlenir? Belirlenen hak, sahibine ne zaman verilecek? Eşitlik ile adalet arasındaki gerilim ne olacak? Eşitliğin yararına olan özgürlüğün zararına olabilir mi?

Adalet dinî, ahlakî, iktisadî, siyasî, hukukî olarak ele alınmalı. Kanun önünde eşit olmakla bitmiyor ki! İşin içinde sorumluluk var, vicdan var, tanınma var, kimlik, haysiyet, ekonomik dengesizlik…

Hukuk adalet için araç olsa da ondan her zaman adalet bekleyemeyiz. Hukuku oluşturan ve kuran güç genelde adaletle iş görmez. Misal, suçun tanımı dengelere göre değişebilmekte. Oysa adalet ahlâk, sorumluluk ve vicdanla ilgilidir. İnsanın fıtratında olan bu üç haslet kişinin maddî durumundan, yetişme koşullarından, bulunduğu çevreden ve dahasından etkilenebilir. Özellikle vicdan ulus devletin, ideolojinin, ataerkilliğin üretim izlerini taşıyabilir. Böyle tuzaklarına rağmen bu hasletlere vurgu yapmaktan geri durmamalı.

Adalete düşünce tarihinden örneklerle göz atalım. Aristoteles’e göre adalet, ölçüsü ifrat ile tefritin ortası olan temel erdemdir. Dağıtıcı (sosyal adalet) ve düzenleyici (denkleştirici) adalet ayrımına gider. Dağıtıcı adalette kişinin yeteneği, özelliğine göre şeref ve mal dağıtımı eşitsizce yapılır. Denkleştirici adalette kişinin özellikleri baz alınmadan hukuki kararlar alınır. Örneğin iki kişinin ayrı ayrı işlediği aynı suça aynı ceza verilir.

Farabi ile İbn Miskeyevh’e göre adalet ortayı bulmaktır. Bu, öyle kolay bir çaba değildir tabii. Miskeyevh için adaletin temeli şeriattır, onun vasıtaları hâkim ve paradır. İnsanlar arasında adalet bu kanunlarla mümkün olur. Aristoteles’in vurgusuyla hâkim “konuşan kanun”; para ise “sessiz kanun”dur.

Liberalizm özgürlük, insan hakları, demokrasi, eşitlik vurgusu yapar. Diğer yandan zeki, becerikli dediği girişimci kimselerin eşitsizliği, adaletsizliği kalıcı kılan mal birikimini savunur. Tabii liberalizmler söz konusu… Mesela Rawls dağıtıcı adaletten yana bir liberaldir. Toplumun dezavantajlı olanlarına yeniden dağıtımla pozitif ayrım yapılmasını savunur ve ona göre sosyal adalet böyle sağlanacaktır. Dağıtıcı adaletle yoksulluk azaltılmaya çalışılırken kapitalizm sömürmeye devam eder. Diğer iki liberal Hayek ile Nozick sosyal adalete karşı çıkar. Onlara göre insanların hukuki hakları korunmalıdır. Ancak dağıtıcı adalet, insanların iradelerinin dışında hareket etmekte ve mülkiyet hakkının kutsallığını yok saymaktadır.

Faydacı adalet anlayışı çıkar, arzu üzerine kuruludur. Neticeden fayda beklerler de faydalı olan adil midir? Adalet sonuçlarıyla mutluluk vaat eder mi? Elbette hayır. Faydacı Bentham’ın panoptikon tasarımı giderleri azaltma amacı taşıyordu. Açık cezaevleri de geliri artırma adına mahkûm işçiden maksimum faydanın  peşinde. İşçi mahkûm kurala uymazsa kapalı cezaevinde yeri hazırdır. Onların barınması, beslenmesi yönetenlerce yük görülürken boş durmayıp üretmesi gerekmektedir.

“Hakkı olana hakkını teslim etmek” adaletin ne’liğine dair uzlaşılan bir vurgudur. Allah’ın kullarına zulmetmemesi onlara hakkını teslim etmesi iken kulların O’na hakkını teslim etmesi şirk koşmamaktan, ibadetten geçer. Adaleti tevhid temelli düşünmeliyiz ki Kur’an’da küfürde ısrar edenler zalim olarak anılmaktadır.

İnsanlar birbirlerinin hakkına riayet etmeli, adil bir toplumsal düzen peşinde olmalıdır. Dünyada insandan mutlak adaleti gerçekleştirmesini bekleyemeyiz, o mükemmellik ancak ahirette mümkün olacak. Ama gücün yettiğince kâmil adalete yakın olacak şekilde davranabilirsek ne âlâ! Dünyada insanın adaleti sağlama çabası eksik kalacak, adalet ahirete kalan özlem olacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Ne Yakın Ne Uzak Doğu: Japonya

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Samuray, Sumo, Ninja, Geyşa, Manga, Anime, Harakiri, Suşi, Bonsai, Karate, Judo, Aikido veya Sakura… Uzak bir diyardan dilimize veya coğrafyamıza gelen bu kelimelerden birini yakın zamanda duymuş olma ihtimaliniz yüksektir. Bir muhabbette, spor salonunda, yemekte, çiçekçide, filmde, belgeselde veya haberde…

İstanbul Başakşehir’de hizmete açılan Çam Ve Sakura Şehir Hastanesi’ni duymuşsunuzdur. “Çam tamam da Sakura da ne ki?” diye sormadan edemiyor insan.

Sakura, meyve vermeyen bir kiraz ağacıdır. Japonların ulusal simgelerinden biri olan bu ağacın çiçekleri en güzel dönemlerinde solmadan yere düşerler ve “hayat ve ölüm arasındaki kısa çizgiyi” sembolize ederler. Sade pembe renkteki bu harikulade çiçeklerin mart sonu-nisan başı, yılda on-on beş günlük açma dönemi (“sakura senzen”) tüm ülkede festivaller eşliğinde büyük bir coşkuyla kutlanır.

Bundan beş yıl önce İzmit Körfezi’nde yapımı süren köprünün halatı kopmuş, neyse ki kazada ölen ya da yaralanan olmamıştı. Kısa bir süre sonra bu kazadan kendini sorumlu tutan bir japon mühendisin intihar ettiği haberi gelmişti. Acı olay basına “Japon Mühendisin Onur İntiharı” olarak aktarıldı. Dikkat edilirse olayda japonlara has iki geleneğin tetikleyici olduğu görülebilir.

Birincisi, genciyle yaşlısıyla Japonların, her ne olursa olsun, yaptıkları işe gösterdikleri muazzam saygı. İşlerini ciddiye almak ve hakkını vermek dendiğinde akla ilk gelen, Japonlardır.

İkincisi, ilkine bağlı olmak üzere, verilen görevi yerine getiremediği için ölmeyi tercih etmek, yani Harakiri. Bu, Japonya tarihinin geleneksel ve efsanevi samuraylık geleneğinin içinde neşet eden bir yaklaşım tarzı. Japonların, pek bağlı olmasalar da dinleri Budizm ve Şintoizm’de İslam’daki gibi intiharı yasaklayan bir hüküm bulunmadığından olsa gerek ki Harakiri geleneği ne yazık ki bugün de ektisini az-çok sürdürüyor.

Başkasının canına kıymak söz konusu olduğunda Japonlardan cimrisi, kendi canına kıymak söz konusu olduğunda ise Japonlardan bonkörü yok. Yaklaşık 6800 adanın üzerine yayılmış, sınır komşusu bulunmayan, yüzölçümü Türkiye’nin neredeyse yarısı kadar olan 127 milyonluk Japonya dünyanın en düşük cinayet oranıyla birlikte en yüksek intihar oranına sahip ülkesi.

Olumlu ve olumsuz şaşırtmak, daha çok da hayranlık ve saygı uyandırmak konusunda Japonların bir numara olduğu pekala söylenebilir. Şurası kesin ki özgün bir kültür ve gelenek sahibiler. Bu özgünlüğün en “başta” gelen göstergesi ise selamlaşma şekilleri.

Japonlar günlük hayatta asla birbirleriyle el sıkışarak selamlaşmıyorlar. (Şu korona günlerinde hepimiz biraz Japon olduk mecburen.) Bir arkadaşla karşılaştıklarında, kısa bir baş eğme ile yetinirken, karşılaşılan kişiye verdikleri öneme göre daha çok eğilir ve selamın süresini uzatırlar. Bir ritüel halini almış bu hareketi, karşıdakinden özür dilerken veya onu kutlarken de sergilerler.

Karate, Judo, Aikido gibi tarihi dövüş sanatları; Manga denilen çizgi romanları, anime olarak bilinen çizgi filmleri; dakik, disiplinli, çalışkan ve saygılı insanlarıyla dünyaya yayılmış özgün bir kültüre sahip Japonya bize hem yakın hem de uzak bir Doğu!

Japonları, Koreli veya Çinlilerden ayırmak ilk bakışta zor gibi görünse de, tanıdıkça ayırdına varılacak ve pot kırmamak adına gerekli bu iş kolay olacaktır.

Ben Japonya’ya henüz gitmiş değilim. Japonları ve Japonya’yı dünyaca ünlü romancıları Haruki Murakami’nin çoğunluğu roman olan kitaplarıyla tanıdım. Serdar Nazım Kölürbaşı’nın Küsurat Yayınları tarafından neşredilen “Japonya: Modern Bir İmparatorluğun Anatomisi” adlı kitabı da bu merakın mahsulü olarak alıp okudum. Japonya hakkında sıkılmadan, yorulmadan sağlıklı ve doyurucu bir genel kültüre sahip olmak isteyenlere önerimdir.

Sadeliği ve inceliği sergileyen Japon Bahçeleri gibi bir kitap.

https://www.dunyabizim.com/ne-yakinsin-japonya-ne-de-uzaksin-bize-makale,1966.html

Devamını Okuyun

GÜNDEM