Connect with us

Köşe Yazıları

Yusuf ve Zülkarneyn: Yerelden Küresele Adalet ve Islah Mücadelesi

Yayınlanma:

-

Hz. Yusuf’la Hz. Zülkarneyn kıssalarında tutulması gereken yol ve yöntemlere ilişkin çarpıcı vurgular yer alıyor.

Biri aşk hikâyesine, diğeri mitolojik anlatıya dönüştürülmüş bu iki kıssa İslami mücadelenin hareket hattına ilişkin açık bir yol haritası sunar esasen.

Elbette her iki kıssada da ahlakî, vâroluşsal birçok mevzu vardır. Zaten bunların hiçbiri Resullerin hikâyelerinde parçalanarak verilmez.

Islah cephesinin yerelden küresele uzanan hareket hattını bütünleyen bu iki Resulün mücadelesi İslamcılığın/İslamî hareketlerin yitik perspektiflerini besleme potansiyeline coşkulu bir şekilde sahiptir.

Bugün modern-ulus devlet söylence ve prangalarına/sınırlarına hapsolmuş bir ufuksuzluk dolanıp duruyor etrafımızda maalesef.

Bunun karşıtı olarak yaşadığımız coğrafyalara uğramadan hep uzaklarda gezinen başka bir gerçeküstücülük var.

Yusuf’la Zülkarneyn resulleri birlikte anlamaya gayret eden, bu iki örnekliği birleştiren güçlü bir pratik İslami mücadelenin ufkunu tazeleyecektir.

Yusuf’un yerele odaklanan siyaseti

Hz. Yusuf iftira neticesinde uzun süre kaldığı zindanda kralın rüyasını yorumlamış, yine kral tarafından davet almış, özgürlüğüne kavuşma fırsatı yakalamıştır ama zindandan kurtulmak için acele etmez.

Önce, ihlal edilen şeffaf, adil yargılama hakkını talep eder.

Mısır’daki adalet düzeni, hukuk sistemi çökmüştür. İftiralarla insan itibarı ayaklar altına alınmaktadır. Haksız cezalandırmalar yaygındır. Yusuf, bozuk düzeni ıslah projesine buradan başlamak ister. Zaten zindanda iki arkadaşının rüyalarını yorumlamadan önce yoz düzenle arasındaki sınırı ilan etmişti:

(Önce) bilin ki, ben, Allah’a inanmayan ve ahiret gerçeğini tanımaktan ısrarla kaçınan bir toplumun izlediği yolu terk ettim! (Yusuf, 37)

Yeni bir siyasal çıkış için sağlam bir gerekçeye, dayanağa ihtiyaç vardır. Yusuf, bunu alenen beyan eder. Sonra çürümüş sistemin adil yargılama hakkını gasp ettiğini, aklanması gerektiğini iletir. Çünkü üzerine atılı suçlardan aklanmadan halkın ve egemenlerin karşısına çıkılmaz. Aksi, büyük bir hata olur.

Yusuf Sûresinin ellinci ayeti bunu şöyle anlatır:

Ve [Yusuf’un yorumu kendisine ulaşır ulaşmaz] Kral: “Onu bana getirin!” dedi. Ama elçiler kendisine geldiğinde [Yusuf:] “Efendinize gidin ve ondan [önce] ellerini kesen kadınlar hakkındaki gerçeği [ortaya çıkarmasını] isteyin; çünkü Rabbim onların oyunlarını/tuzaklarını bütün gerçeğiyle bilmektedir!

Yusuf peygamberin acele etmeyen tutumu önemlidir. “Elime fırsat geçmişken şuradan bir an önce kurtulayım, eski defterleri karıştırmayayım!” demez.

Aklanan ve kralın rüyası ile beliren sosyal/siyasal kriz karşısında Yusuf’un tutarlı önerileri son derece etkili olmuştur. Mevcut durumda çıkış bulamayan, kendi adamlarından kayda değer bir yorum ve çözüm işitemeyen kral ve düzeni çıkışsız kalmıştır. Düzen, tıkanmıştır. Yusuf, iktidara taliptir:

[Yusuf:] “Beni ülkenin hazineleri üzerinde görevlendir(in)” dedi, “güvenilir, bilgili bir gözcü, bir koruyucu olacağımdan emin olabilirsin(iz). (Yusuf Sûresi, 55)

Yusuf’un Mısır’daki ekonomik-siyasal soruna ilişkin tespit ve çözüm önerisi sağlam bir temele dayanmaktadır. Çocukluğunda ve gençliğinde iyi bir eğitim almıştır, Rabbinin de yardımıyla hukuktan ekonomiye, tarımdan siyasete kadar sosyal-siyasal meselelerle ilgili değerlendirmeleri derinlik kazanmıştır, ülkenin geleceğine ilişkin inisiyatif almak istemektedir. Proje ve çözümlerindeki gayret ve muvaffakiyeti siyasal konumunu sağlamlaştırmış, iktidarı güçlenmiştir:

İşte böyle emin bir yer sağladık Yusuf’a (o) ülkede; öyle ki, dilediği yerde konaklayabilir/dilediği şeyi yapabilirdi. Biz rahmetimizi dilediğimize nasip ederiz, ama iyilik yapanların hak ettiği karşılığı vermekten de geri durmayız. (Yusuf Sûresi, 56)

Aslında Yusuf’un yereldeki ıslah siyaseti küresel manada olmasa da yakın coğrafyaları da etkilemiş, başarılı kriz yönetimi iktidarını bölgesel bir güce yükseltmiştir. Kıtlıktan etkilenen çevre topluluklar Yusuf’tan yardım talep etmeye başlarlar.

Yusuf Sûresinde genişçe işlenir Yusuf peygamberin hikâyesi. Yazının başında da belirttiğimiz gibi Kur’an’la epeyce çelişen bir aşk hikâyesinin kahramanı olarak anlatılır hep Hz. Yusuf. Bu da onun siyasal mücadelesinin, stratejik hamlelerinin görülmesini engeller. Dolayısıyla da bugünkü mücadele perspektifimizi besleyecek bir örnek olarak yeterince bahsedilmez ya da eksik bahsedilir.

Küresel adalet mücadelesi ve Zülkarneyn

Hz. Zülkarneyn, Yusuf peygamberin aksine mûkim bir siyaset yerine hareketli, farklı coğrafyalarda adaleti ikame etmeye çalışan, hakikati yeryüzünde ulaşabildiği bütün noktalara götürmeyi amaçlayan bir misyon üstlenmiştir.

Kehf Sûresinde Hz. Zülkarneyn’in mücadelesinin can alıcı hususiyetleri, aşamaları sarih bir şekilde anlatılır:

Ona yeryüzünde güvenli bir yer sağladık ve onu, [ulaşacağı] her şeye doğru araçlarla ulaşma [bilgisiyle] donattık; Ve bu sayede o da [yaptığı her işe] doğru ve meşru araçlara başvurdu. (Kehf Sûresi, 84-85)

Doğru araç başta vahiy olmak üzere vahiyle şekillenen her türlü yol ve yöntemdir. Zülkarneyn bütün yapıp etmeleri ‘doğru ve meşru’ araçlarla gerçekleştirmiştir. Bu, ilkesel bir kalkış noktasıdır.

Kur’an, Zülkarneyn’i üç farklı bölge/coğrafya/toplumsallıkla kurduğu temas üzerinden değerlendirir:

[Batıya doğru giderek] günün birinde güneşin battığı yere vardı; (güneş) ona kopkoyu, bulanık bir suya dalıyormuş gibi göründü. Ve orada [kötülüğün her çeşidine gömülüp gitmiş] bir kavme rastladı. Ona, “Sen ey Zülkarneyn!” dedik, [“Onlara] azap da edebilirsin, yüce gönüllü de davranabilirsin!” O şöyle cevap verdi: “[Başkalarına] zulmeden kimseye gelince, ona bundan böyle azap edeceğiz; ve o kimse sonunda Rabbine döndürülecek; ve O da ona görülmemiş bir azap çektirecek. Ama inanıp dürüst ve erdemli davranışlarda bulunan kimseye gelince, böyle biri (yaptıklarının) karşılığı olarak [ahiret hayatının] nihaî güzelliğine, iyiliğine ulaşacaktır; ve Biz de onu [yalnızca] yerine getirilmesi kolay olanla yükümlü tutacağız”. Ve [Zülkarneyn, doğru bir amaca varmak için, böylece] bir kere daha doğru aracı seçti. (Kehf Sûresi, 86-89)

Yukarıdaki ayetlerde açıkça görüleceği üzere batı mıntıkasında ulaştığı zalim bir topluluğun karşısına dikilmiş; hem bu dünyada, hem de ahirette zulmedenlerin azaba uğrayacağını beyan etmiştir. İman edip salih amel işleyenler bu bölümde müjdelenmiş, davet temelli siyasi hareketin söylemine ilişkin bir model konulmuştur ortaya.

Uzak bir coğrafya da olsa zulme karşı duyarsız kalmayan, Tebuk ve Mûte seferlerindeki son peygamberi anımsatan bir profil görürüz Zülkarneyn’in tutumunda. Zulüm karşısında asla sessiz kalınamaz, mazlum ve mustazaflar görmezden gelinemez, nerede olurlarsa olsunlar!

Sonra doğuya ilerler Zülkarneyn, ulaşabileceği her yere gidecektir:

[Ve doğuya doğru yürüyerek] günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: [Biz onları] işte böyle [bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı ] ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk. Ve o [böylece, doğru bir amaca ulaşmak için] bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu. (Kehf Sûresi, 90-93)

Doğuda karşılaştığı halkla teması gerçekten enteresandır. Tevhid bilincinden uzakta kalmış ancak zulümde örgütlü bir öncülük yapmayan o topluma ilişmez, kendi haline bırakır onları. Elbette hakikate davet etmiştir ancak olması gerektiği gibi herhangi bir müdahale söz konusu değildir. Rabbimiz bu davranışı da ‘doğru ve meşru’ kabul eder. Muhteşem bir beyan!

Sonra başka bir bölgeye erişir Zülkarneyn. Mitolojik anlatılara dönüştürülen meşhur bölümdür burası:

Ve derken, iki set arasında [bir yere] vardığında onların yamacında [yaşayan ve onun konuştuğu dilden] çok az şey anlayabilen bir kavme rastladı. Bunlar [ona]: “Sen ey Zülkarneyn!” dediler, “Yecüc ve Mecüc bu ülkede bozgunculuk yapıyor. Onlarla bizim aramızda bir set inşa etmen şartıyla sana bir bac verelim mi?” [Zülkarneyn:] “Rabbimin bana sağladığı güvenli durum [sizin bana verebileceğiniz her şeyden] daha hayırlıdır;” dedi, “bunun içindir ki, siz bana sadece iş gücünüzle yardımda bulunun ki sizinle onlar arasında bir set yapayım! Bana demir külçeleri getirin!” Derken, demir (külçelerini) yığıp, iki yar arasındaki boşluğa doldurunca (onlara) “[Bir ocak kurun ve] körükleyin!” dedi. Nihayet, [demir iyice] kor haline gelince, “Bana ergimiş bakır getirin bunun üzerine dökeyim” dedi. Ve böylece [set inşa edilmiş oldu, öyle ki] artık onların düşmanları ne onu aşabilirlerdi ne de onda gedik açabilirlerdi. [Zülkarneyn:] “Rabbimden bir rahmettir bu!” dedi, “Bununla birlikte, Rabbimin belirlediği zaman gelince bu [seddi] yerle bir edecektir; çünkü Rabbimin verdiği söz mutlaka gerçekleşir!” (Kehf Sûresi, 93-98)

Ayetler, dış saldırı, zulüm ve kötülüğe karşı yardım talep eden bir topluluğa Zülkarneyn’in, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek el uzatmasını anlatıyor ve nihayetinde mutlak güç ve kudretin Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ait olduğunu vurguluyor. En sondaki vurgu, yeni sapkınlık ve tanrılaşma eğilimlerine karşı bir ikaz fonksiyonu görmektedir.

İslam tarihi boyunca tefsir ve tarih kitaplarında Zülkarneyn umumiyetle mitolojik bir kişilik olarak işlendi, ‘Yecüc ve Mecüc’ bu mitolojik atmosferi tamamlayan figürler olarak sunuldu ancak küresel bir ıslah faaliyetinin, adalet arayışının, hakikate davet stratejisinin bir örneği olarak okunmadı.

Bugün kötülüğün kol gezdiği bütün bir yeryüzünde milyarlarca insan, dereler ve nehirler, ormanlar ve denizler, börtü böcek, cümle mevcudat adalet arayışında. Elbette yol ve yöntem tartışmaları da bu gerçekliğe paralel olarak devam ediyor.

Yerel dinamiklerle küresel imkân ve irtibatların bu çerçevede nasıl işleneceği daha bir önem kazanmıştır. Küresel örgütlü güçlere karşı küresel direniş ağları kurmak Zülkarneyn’in sünnetidir müslümanlar için ve de son peygamberin. Yine yerelde hakikate davet eden ıslah projeleri biriktirerek halkın ve egemenlerin önüne çıkmak Yusuf’un sünnetidir ve de son peygamberin.

Yusuf ve Zülkarneyn modelleri, bu modelleri birleştiren son peygamberin örnekliği bugün için kurtuluş projesidir, yol ve yöntemidir; aranıp bulunamayacak stratejik bir çıkış noktasıdır.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

İki Kat Özen

Yayınlanma:

-

Hakikate yaslanan bir siyasetin imkânı üzerine konuşmalıyız.

Merkezinde hakikat kaygısı olmayan arayışlar sayısız kere kapımızı çalmış, kulağımıza çalınmıştır. Bugünün Türkiye’sinde de yaşadığımız, tecrübe edip gözlemlediğimiz süreç budur. Yaşanan tıkanmışlık benzer çaba ve açılımları tekrar tekrar karşımıza çıkarmaktadır.

Peki, yaşanan tıkanmışlık nedir?

İnsanın fıtratına, fıtratını çekip çevirmesi gereken vahye uzak düşüşü tıkanıklığın başlangıç noktasıdır. Bu durumun tespiti çerçevesinde yürütülecek tartışmalarla insanlığın daralıp bunaldığı noktalar daha bir belirginleşecektir. Bu merkezden ısrarla sakınan her bir müzakere tıkanmışlığı besleyecektir çünkü insan çok fazla etkenin makine olmayan şaşılası bileşenidir.

Bugün hem ülkede, hem bütün bir yeryüzünde bunalan, çıkışsızlıkta çırpınan insanı net bir şekilde görebilirsiniz. Ekolojik ve sosyolojik yıkımını eliyle hazırlayan insan bütün sınırları aşmış, içinde kalması gereken çerçeveyi dağıtmıştır:

(…) İnançlarınız[ın içerdiği hakikat]in sınırları[nı] ihlal etmeyin ve daha önce kendileri sapmış olup birçoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hâlâ sapmakta devam eden bir topluluğun mesnedsiz görüşlerine uymayın.” (…) Böyledir, çünkü onlar [Allah’a] isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı davrandılar. Onlar birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar: yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!  [Mâide Sûresi, 78-79]

Sınırları ihlal eden, edenlere de müdahale etmeyen insan, âlemlerin Rabbinin gazabını fazlasıyla hak etmiştir:

[Ve şimdi] onların birçoğunun hakikati inkâr edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği şey [öyle] kötüdür [ki] Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır. [Mâide Sûresi, 80]

İsrailoğullarıyla örneklenen ve deveran edip duran insanlığın bu hikâyesine karşı hakikate yaslanan bir mücadele temel sorumluluk olarak görülmez, o siyaseti bütünleyen kulluk şuurundan yana samimi bir tercihte bulunulmazsa bu dünyada ve ahirette kayıp kaçınılmaz olacaktır.

Yukarıdaki ayetlerin odağına çevirelim bakışlarımızı: 1. Bir kısım insan Allah’a isyan ederek hak ve adalet sınırlarını ihlal etmiştir. 2. Buna ihtiraslarını, heva ve heveslerini ilah edinmeleri[1] sebebiyet vermiştir. 3. Bütün bu süreçlerde birbirlerini, yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmamışlardır.

Hak ve adalet sınırlarını belirleyen Allah’tır, ancak O’na isyanla bu arsızlık zalimlerin bir tutumu olarak icra olunabilir, bu girdaptan kurtuluş vahye teslim olmakla mümkündür:

Çünkü, eğer onlar Allah’a, kendilerine gönderilen Peygamber’e ve o’na indirilen her şeye [gerçekten] inansalardı, bu [hakikat inkarcı]larını dost edinmezlerdi: Ama onların çoğu sapkındır. [Mâide sûresi, 81]

Bu durumda genişletilmiş bir soru kaçınılmaz görünüyor: Bu zaviyeden hareket edecek bir siyaset, evet, ne kadar mümkündür?

Yaşanan bütün çürümüşlükleri Kur’an’ın insanın hakikatle kuramadığı münasebetine bağladığı açıktır. Ekolojik, ekonomik bütün pespayelikler, akla hayale gelmez sömürü biçimleri, yeryüzünün her bir köşesinde boy veren direniş hareketleriyle irtibat ve daha nice meselede reçetemiz belli ve kesindir.

Kur’an hiçbir alanı boş bırakmaz. Sadece yukarıdaki ayetler bile buna delil olarak yeter. Hem yozlaşmanın hem de ıslahın izah ve çıkış önerileri Kur’an tarafından resuller aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak aşındırılmaması, içinde kalınması gereken çerçeveden hareketle atılacak adımların kıymeti olacaktır.

Türkiye’de de siyasal arayışlar çeşitleniyor. Ekonomik krizin derinleşmesi bu arayışları tetiklemiş durumda. Ekonomi dışında hak ve adaletten, tevhid ve şirkten, eğitsel ve sosyal bütün alanlardaki zorbalıklardan, küresel egemenlerle işbirlikçiliklerden yola çıkabilen kitlesel bir hareketliliğin, siyasal arayışların olmayışı da hakikatle kurula(maya)n ilişkinin niteliği bahsinde ayrıca düşündürücüdür.

Siyaset hattı doğrudan ve tamamen ilkeler paralelinde inşa olunmalıdır. Vahyî ilkelerle az ya da çok çelişen her çizgi, hareket ya da popüler tanımla oluşum diyelim, bir aşamada mutlaka o çelişkilerin somut hâllerini örnekleyecektir. Vahyin mutlak çerçevesine sadık kalmayan ilkelerin açık edeceği arızalar kurtuluş ve ıslah umudunu bir kez daha yok edecektir.

Bir dönem Türkiye İslamcılığının çok daha keskin ya da net denilebilecek, özgüveni yüksek bir söylemsel üstünlüğü vardı. Egemen düzenden aldığı darbelerin yanı sıra farklı ayartılarla ayarları bozulan bu çevrelerin bugün eski ‘sıkı’ duruşlara oldukça mesafeli bir pozisyon aldıkları pekâlâ söylenebilir.

Yukarıda andığımız ayetlerde yer alan “hakikatin sınırlarını ihlal etmeme” uyarısı siyasal arayışlar için fazlasıyla gerekliyse eğer, pek tabii olarak müslüman öznelerin bu yükümlülük karşısında fazla bir tercih şansları yoktur. Katı bir gerçeklikle yüz yüze olduğumuz kabul edilmelidir: Hangi yolu izleyeceğiz? Kim ya da kimler olarak yola çıkıp insanları neye davet edeceğiz?

İnsanın, tabiatın, bütün bir yeryüzünün ıslah ve kurtuluşuna niyetlenen iyi niyetli adımların hakikatle teması, derin bir hassasiyetle göz önünde bulundurulup değerlendirildi mi? Bu yapılmadıysa eğer iyi niyetler hakikatten sapma hatasını elbette telafi edemeyecektir.

Bütün bu kaygılar kurucu iradelerin nitelik ve ne’liği bağlamında can alıcı, can yakıcı hususlardır. Belini bir türlü doğrultamayan; hakla, batıl unsurları mezcetme talihsizliğine fazlasıyla dûçâr olmuş yolculuklarımız için şimdi iki kat özen göstermek boynumuza borçtur.

[1] Furkan Sûresi, 25/43:  “Sen hiç kendi heva ve heveslerini tanrılaştıran [birin]i düşündün mü? İmdi, böyle birinden de sen mi sorumlu olacaksın?”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mahallemiz Bütün Dünyadır

Yayınlanma:

-

İslamcı çevrelerde “mahalle” vurgusu yaygındır. Son yıllarda bu vurgu umumiyetle menfi boyutlarıyla anılıyor. Yakınmalardan anlaşılıyor ki “mahalle” falan kalmamış!

“Mahalle”nin niteliğine ilişkin oldukça gerilere giden bir muhasebe yapılmalı bu aşamada. Bir gettodan mı bahsediliyordu? Sadece kendi içinde devinen, dış dünyaya o korunaklı yapısından bakan, hatta çoğunda bakamayan bir kapalı devreler toplamı mıydı söz konusu olan?

Gettonun temassız dönemleri huzurun İslam’da olduğu tezini güçlendirmiş olmalı. Şimdi buradan, birtakım neticeler noktasından baktığımızda böyle bir tespit pekâlâ yapılabilir. Huzursuz edici alan ya da çevrelerle teması kesince huzur kendiliğinden gelen bir şey olabilir.

Mahallenin, içine evrilip duran, boyuna kendi içinde kökleşen, bunu yaparken de alabildiğine çürüyen ama bu çürümeyi sahte güven ve huzur ikliminin yarattığı rehavetle göremeyen yapısını “öteki”nin çözemeyeceği anlaşılınca “benzerleri” devreye girdi. İçe doğru doğal sınırlarına ulaşan çürüme gettoyu tuzla buz etmiş oldu. Açık netice budur.

Mahalle oluşun olumlu ve problemli yanları var elbette, yazının girişi de bir bakıma bunu imliyor. Bir çok açıdan anne rahmindeki aşamalı vâr oluşa işaret eden zorunlu bir evreye benzetebiliriz süreci ama doğum gerçekleşmedi işte. Ne yazık ki sezaryen kimselere enerji ve umut vermeyen ölü doğumu ilan ediverdi.

Mahallenin, Zülkarneyn’in izinde dışa, yeryüzüne doğru uzayan dalları, yani böyle bir ufuk ve programı olsaydı, bu neticeleniş mümkün olabilir miydi? Bu sorunun ardına düşmemiz gerekiyor. Kafası ulus devlet hatlarınca muhasara edilmiş çoğunluklu İslamcılık bu soruyu ülke içi-dışı bağlamında ele alabilir. Kastımız elbette bu değildir.

İçinde yaşanılan ama başka gettolar da kurabilen farklı toplumsallıklar değerlendirmemizin muhataplarındandır ve bir yandan ulus devlet sınırlarını da buna paralel olarak aşıp duran projeksiyonlar…

İman ve teslimiyet huşû/haşyet ile kılınan namazdan salât’a uzanamayınca içeride ve dışarıya uzanıp gettolaşmayı dağıtamayan ve bu sûretle özgüven kazanamayıp kurucu aşamaya geçemeyen zavallılık kaçınılmaz olacaktı. Tam da bu evrede Zülkarneyn ve Son Peygamber örneklikleri bu fâsit daireyi parçalamanın tesirli pratikleri olarak okunmalıdır.

Bugün, yani hâl-i hazırımızda yine aynı noktadayız. Birtakım iç ve dış bağlamlarına konumlandırılabilecek eylem ve etkinlikler iddia olunabilir lâkin bizim bahis mevzuu ettiğimiz hususa dâir pek bir adıma tanık olunamadı maalesef. Hatta daha kötüsü oldu. Dindarları ayartan iktidar süreçleri ulus devlet kutsamalarını devraldılar. Az biraz kalmış muhalif çizgi de oradan oyuna dâhil olunca dar alanda bir paslaşmadır aldı yürüdü.

Dünyada insanlar çokçadır. Yeryüzü alabildiğine geniştir ve insan ancak dere ve nehirlerle, orman ve denizlerle, börtü böcekle, ağaç ve yıldızlarla insan olabileceğinden total olarak kendine sahip çıkmalıdır. Yeryüzüne yayılıp bütün kara ve denizlere, onların her bir zerresine inşa edilebilen bir mahalle tahayyül etmek elbette mümkündür.

Çürümeden uzak duracak dirilikler nereden neş’et ve nasıl edecek? Yitip gitmiş mahalle yasları daha ne kadar gevezelik konusu olacak? Kulluk vazifesi eğer yaşarken nihayetlenebilen bir şey değilse buyurun bakalım: Milyarlarca insan ve insanı insan yapan az önce sayılan bütün varlıklar nasıl da önümüzde uzanıp duruyor, yeni ve koskoca bir mahalle hâlinde!

Görsel: Eduardo Guelfenbein

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Belki Bir KHK’ya Yakalanırsın

Yayınlanma:

-

Eylemden, söz söylemekten alıkoyan baskı aygıtları vicdanen yorar ve insanın onurunu zedeler. Evinin basılma ihtimaline karşı bazı kitapları bulundurmak istemezsin. Yeri gelir baskıdan düşüncelerini yazamaz, günlük tutamazsın. Gecikmiş bu yazı, yaşamanın ve tanık olmanın bir ürünü.

KHK ile mesnetsiz ihraç edildiğim zaman eşim hamileliğinin son aylarındaydı. Bu yüzden bir gözaltı süreci olacaksa evden alınmamalıydım. Dışarı çıktığımda özellikle GBT yapan polislere yanaşıyordum. Doğum yaklaşınca da akrabaların evinde kaldık. Bu süreçte az dolanmadım Beykoz kıyılarında. Ama o çok etkilendiğim Boğaz’dan tat alamıyordum. Bilhassa akşam vakitlerinde eve gidememenin sızısıyla Ahmet Örs’ün mısraları dolanıyordu içimde:

                      Akşam oldu herkes evine dönüyor, sen Akdeniz’in serin sularına

                      Akdeniz’in serin sularına gömülüyorsun herkes seni biliyor

                      Seni biliyor çakallar, sırtlanlar, analizler, seni biliyor intihar komandoları

                      Bir cami daha havaya uçuyor, tel örgülere takılıyor ablanın saçları[1]

Evinde evsizliği, doğup büyüdüğün yurtta yurtsuzluğu tadınca dünyaya olan güveni yitiriyorsun. Fâni dünyaya bağlanmama açısından bu yitimi hissetmeli miydik? Hem benim yaşadığım neydi ki tel örgülere takılan saçların ve Akdeniz’in serinliğine gömülen mültecilerin yanında! Savaş makinesinden Ortadoğu’da milyonlarcasının can, nesil, akıl, mal ve din emniyeti tehlikedeydi. Son yirmi yılda kaç milyon insan ölmüştü! Onlara bakıp avunmuyordum ve evet, imtihandı bu yaşadığımız ama zihinde, yürekte ve ruhta huzur namına bir şey kalmamıştı.

KHK’lılara iş yok, hanım da bebeğe bakıyor, derken iki yıl aile ve dost dayanışmasıyla maddi sıkıntı çekmeden yaşadık şükürler olsun. Tarafıma delil sunulmadan, yargılanmadan nasıl ihraç edildiysem iki yıl sonra benzer şekilde OHAL Komisyonu tarafından göreve iade edildim. KHK sürecini ağır geçirenlere nazaran hafif atlattık.

OHAL’in sertliği, aleni siyaset yürütememe, terörist etiketinin zorluğu vs. birçok sebepten KHK’lıların sesi istisnalar dışında çıkmadı. OHAL sonrası kurdukları platformlar, yaptıkları eylem ve açıklamalarla haklarının ve adaletin peşinde seslerini yükseltiyorlar.

Biraz önce sözünü ettiğim istisnalardan birine -lise son sınıftaki edebiyat öğretmenim Erdoğan Canpolat’a- değinmek istiyorum. OHAL’in şedid dönemlerinde ihraç edilen üç arkadaşıyla Malatya’da KHK’lara karşı yaptıkları eylemler sebebiyle yüze yakın kez gözaltına alındı. Ankara Yüksel Caddesi’ndeki eyleme destek için katılan hocamın kaburgası müdahale sırasında kırıldı.[2]

OHAL ve KHK düzenine karşı birkaç eyleme katıldım, şiir yazdım ama hocam kadar cesur olamadım.

OHAL Komisyonu 28 Ekim 2021 tarihinde bir açıklama yaptı. Buna göre komisyon dört yıl içinde 126 bin 758 hak ihlali başvurusundan 118 bin 415’iyle ilgili karar verdi. Bunun 103 bin 365’i redken 15 bin 50’si kabul edilen… İş kazası veya cinayeti sonrası görevine iade edilenler olduğu gibi intihar ettikten sonra masumluğu ispatlananlar da oldu. Başvurusu kabul edildiği hâlde bir yıldır işbaşı yaptırılmayanlar da var!

Darbe girişiminde payı olanlar, halka namluyu çevirenler yargılanıp cezalarını almalı. Lâkin suçun tanımında ve suçlu ilan ediş uygulamasında kimi genişlik, kimi belirsizlik, kimi de keyfilik iltisakı olmayanları yaktı. Korku, menfaat, durumdan vazife çıkarma gibi türlü gerekçeyle muhbirleşen insanlar da hiçbir ilgisi olmayan birçok kişinin hayatıyla oynadı. Yönetenler bu karmaşa durumunu “at izi ile it izinin birbirine karıştığı” yönünde ifade etmişti. Adil ve şeffaf yargılama olmaksızın açığa alma, ihraç ve hapsetme gibi süreçler toplumda onulmaz yaralar açtı.

Hep kamu çalışanlarından söz ettim. Özel sektörde bu süreçten etkilenen kişi sayısının 250 bin civarında olduğu belirtiliyor. Tutuklunun kendisinin ve yakının ağır hastalığı hâlinde karşılaştığı zorluklar, gözaltı ve cezaevi koşulları, KHK’lılara iş verilmemesi gibi sıkıntılı birçok mesele var. Hukukun dışına atılan, ölü muamelesi yapılan KHK’lılar tükenmeyen hasretle adalet bekliyor.

[1]  Ahmet Örs, Tasfiye 51, sayfa 2-3

[2] üç beş kişi direniyor meydanlarda yaka paça

      direniyor kaburganın kırılan sesiyle şekeriyle tansiyonuyla

      açlık değil açtır mahkûm edilen açlık değil

      ihraç kör memurun halüsinasyonu mu yaşananlar

      küçük kız kusmukla hafızasını yitiriyor

      bebek dünyayı ağlıyor

(Halil Toprak, Tasfiye 55, sayfa 2)

Devamını Okuyun

GÜNDEM