Connect with us

Köşe Yazıları

Aksâ Tûfânı Dersleri: Özgürleşmeden Özgürleştirmek

Yayınlanma:

-

Aksâ Tûfânı üzerinden bir yıl geçti.

Muhatapları bakımından karşılıklı bir tûfân bu, kabul etmeli. Muhataplara sadece muharipleri, Siyonistleri, katliama uğrayan Filistin halkını dâhil etmiyorum. Yeryüzünün farklı coğrafyalarında Filistin halkının, Gazze şehrinin acısıyla sokakları, meydanları dolduran vicdan sahibi insanları, soykırımı destekleyenleri de o cepheler içinde anıyorum.

Her tûfânın birtakım sonuçları olur ya da olmaya devam eder. Aksâ Tûfânı, bir asrı aşan bir geçmişin ürünü. Her ne kadar şaşırtıcı bir çıkış, tahmin edilemeyecek bir hamle olsa da derinlere ulaşan kökleriyle güçlü bir ağacı andıran direniş sürecinin bir meyvesinden başka bir şey değildi ve her meyve gibi sürprizlere açık bir lezzeti oldu.

Aylar boyunca pek çok analiz okuyup dinlediğiniz için benzer tartışmaları genişletmek istemem lâkin kayıtlara geçsin diye birkaç hususun altını çizmekte yarar görüyorum. Aksâ Tûfânı sürecine şahitliğimizi doğrudan bir “taraf” olarak ortaya koymaya çalıştık; eylem ve beyanlarımızla hakikatin tecelli etmesi için gayret gösterdik lâkin kabul etmeli ki murâdımızın muhataplarda güçlü tesirler uyandırdığını söylemek oldukça zor.

İslami Hareketlerin seyri dolayımında yaptığımız tartışmaları besleyen bir süreçtir Aksâ Tûfânı; bir kere onu vurgulamak, yerini bihakkın tespit etmek gerek. İslami Hareketlerin olumlu-olumsuz bütün tecrübe ve birikimleri toplamında masaya yatırıp tartışmadığımız durumda bu süreçle ilgili değerlendirmeler hamasete ya da yazıklanmalara teslim edilecek, takipçileri için ortaya konulması gereken değeri yitip gidecektir.

Kassam Tugaylarının, Hamas’ın siyasi heyetlerinden bile gizli operasyonu olarak sunulan Aksâ Tûfânı, Filistin direnişinin askerî karakterini pekiştirmiştir. Bu hususun geniş bir anlaşmazlık zemini olarak karşımızda durduğunu elbette kabul ediyorum ancak kapsadığı alanın neredeyse sorgulanamaz genişliğini böylesi kritik bir aşamada bile tartışmak gerektiği kanaatindeyim. Direniş(ler)in tümüyle askeri faaliyet olarak eşitlenmesi, İslami hareketlerin ufkunu kökten etkileyecek bir tablo sunmaktadır. Bu tablonun tesirinde kaçınılmaz olarak kalacak her bir hareket için ıskalanamaz bir değerlendirme perspektifidir bu.

Hizbullah’ın hemen 8 ekimde başka bir muharip muhatap olarak Gazze’ye destek maksadıyla sürece dâhil olması ve başta Nasrullah olmak üzere lider kadrosunun suikastlara maruz kalması; yine Haniye’nin İran’da suikasta maruz kalmasıyla İran’ın sıcak savaş temrinlerine süratli başlangıcı; Yemen, Irak ve Suriye hatlarının inişli çıkışlı savaşkan fotoğraflarının daha da netleşmesi askeri faaliyetin direnişe eşitlenmesi hususiyetini iyice pekiştirdi.

Bu sarmal hakkında konuşmak şarttır. Direnişin çok boyutluluğu, farklı karakteristik veçheleri bağlamında söylenecek çokça sözümüz olmalıdır. Özellikle îmânî bir yükümlülük olan “şûrâ” kavramının gereği gibi anlaşılıp icra aşamasına geçirilememesiyle alâkalı problemler silsilesinin neredeyse tümüyle askerî bir faaliyet olarak tecessüm eden bir direniş algısının oluşmasına; bunun da halkları, toplumları doğrudan etkileyen ve ucu bucağı kestirilemeyen sonuçlar ürettiğine dikkat kesilmeliyiz. Batı Asya’nın/Ortadoğu’nun neredeyse akamete uğramayan güçlü bir döngü olarak şiddetin tutsağı olduğu gerçeğini belirleyebilirsek bunun bütün olası ya da fiili sonuçlarını kestirip gözlemek imkânına da pekâlâ sahip olabiliriz.

Egemen dünya düzeni tarafından Batı Asya’nın yamacına yapıştırılan Siyonist garnizon rejiminin mahiyetini Aksâ Tûfânı sürecinde bir kez daha görüp deneyimledik. Savaşın kaçınılmazlığı, tarihin durdurulamaz aşamalarında kendini gösterebilir ancak müslüman kalabalığın temerküz ettiği Batı Asya mıntıkasında emperyalizme/Siyonizm’e direnişin sadece bir avuç Filistin halkının omuzlarına yüklenmiş oluşu, bölge İslami hareketleri tarafından düşünülmeli ve bu mücadelenin hangi evrelerde askeri ya da “başka biçimler faaliyeti” olarak seyredebileceği şûrâ formunda müzakere edilmelidir. Bu zorunluluk, emperyalist-siyonist köklerin Filistin’i de içine alan Batı Asya mıntıkasının geniş coğrafyasından beslendiği dolayısıyla Filistin halkından önce o geniş coğrafi alanlarda meskûn toplumların bu kökleri Batı Asya’dan söküp atma yükümlülüğü ile de ahlâkî olarak uyum hâlindedir. Bunun siyasal mücadele programını da askeri faaliyetin çok önünde olacağı izahtan vârestedir.

“İslam dünyası” klişesinin bir-iki küçük kıpırdanış dışında hem entelektüel hem siyasal iradesizlik bağlamında bir kez daha parçalandığına tanık olduğumuz bir süreç oldu Aksâ Tûfânı. İşbirlikçilik ve ihanet sarmalının müslüman halkları yuttuğunu, iradelerini rehin aldığını acı bir şekilde bir kez daha gördük. Öfkemizi dindirecek bir ma’kes bulamadık. Siyonist katliam makinesine -başta Türkiye tarafından olmak üzere- gönderilen petrolün bir damlasını kesemedik, ticaretin bir kuruşluk hacmini iptal ettiremedik. Rüştünü ispat edip ümmete yol haritası olamadan Seyyid Kutupların, Ali Şeriatilerin beslemeye çalıştığı damarların salt askeri faaliyetlere evrilen güzergâhları hakkında düşünme çağrısı şu aşamada hiçbir değer görmeyecektir farkındayım lâkin Allah’ın günleri çoktur, aksi taktirde aynı hatalarla kuşaklar boyunca yüzleşmek kolayca yazgımız olabilecektir.

Popülist siyasi liderlere yakışan popülist eylem coşkunluğunun ürettiği ve ulus-devlet tecrübesinin son bir yüz yıldır öğrettiklerinden hiçbir ders alınmadığını gösteren “başkenti Kudüs olan bağımsız Filistin devleti” şeklindeki ucuz çözüm önerisinin coşkulu kabulü hâl-i pür melâlimizin etkili fotoğraflarından olmuştur. Son derece açık ve anlaşılır örnekler toplamı olarak başta İncirlik ve Kürecik olmak üzere çok sayıda ABD-NATO üssü barındıran, maddi manevi kaynaklarıyla tümüyle kapitalizmin/emperyalizmin avuçlarına teslim etmiş Türkiye’deki İslami çevrelerde olduğu gibi İslami hareketlerin kendi mıntıkalarını özgürleştirecek, yaşamın tüm alanlarını kuşatacak toplumsal/siyasal hareketler üret(e)meden, böyle bir zahmete tevessül etmeden füze ve roketlerle remzedilen askeri faaliyetlere özgürlük muştusu olarak bel bağlamaları trajediden öte bir durumu işaret eder.

“Özgürleşmeden özgürleştirmek” iddiası hakkında konuşulmalıdır. Sömürge zincirini tamamlayan bir halka olarak bütünden kopmadan ya da o halkayı koparmadan çizilen o çerçevenin iddiası hangi seviyede değerlendirilmeyi hak edecek, göreceğiz. Şeytanın bütün ordularını hizaya dizip hakikatin, mazlum ve mustazafların üzerine sevk ettiği bir vasatta hakikat cephesinin başta hakikat, sonra da stratejiler hakkında lâyıkıyla fikredip müzakere etmemesi sefaletimizin devamının garantisi olma bahtsızlığını bize tekrar yaşatmaktadır.

“Wall Street’i İşgal Et” eylemlerinden bu yana anti-kapitalist isyanlar, Arap Baharı gibi süreçler ideolojik çerçevesizlik ve şûrâyı esas alan irili-ufaklı örgütlülüklerden yoksunluk gibi nedenlerle akması gereken havuzlara yönelip tesirli neticeler üretemedi, mevcut düzenleri sarsamadı. Aksâ Tûfânı’nın başından bu yana özellikle Batı’da sokakları dolduran coşkulu protestolar için de bu değerlendirmeler geçerli. İslami hareketlerin Batı Asya ya da başka diğer coğrafyalarda yaşadıkları da bundan bağımsız değil. Dönüp dolaşıp ancak insan hakları söyleminin kıyılarına tutunabilen mücadelelerdeki başarısızlık hissiyatı şiddet ve ona bağlı olarak askeri faaliyet ortaya çıkınca sorgusuz bir yücelticilik eğilimine teveccüh gösterebiliyor.

Direniş/ler/in mahiyeti hakkında yeterli bir fıkhetme ediminden mahrum olduğumuz ortada. Zülkarneyn peygamberin misyonunun mirasçı olmak bu fıkhedişin zaman ve mekâna göre çeşitlenmesi demek. “Özgürleşmeden özgürleştirmek” bahtsızlığından ancak kimlik kirliliğini izhar eden sembol ve söylemlerden azat olmayla başlayıp yüksek bir iman ve ideoloji makamına kanatlanmakla kurtulunabilir.

Yerelden küresel ölçeğe uzanacak ittifak halkaları, şûrâyı ihmal etmeden bir zincire dönüşebilirse Zülkarneyn modeline ulaşılabilir. Şûrâ ihmal edilirse hikmet kaybolur. Hikmetin Batı Asya’da insanların dinî saik ve motivasyonlarla birbirini boğazladığı yakın geçmişte bir kez daha bizi terk ettiğine kânî olduk. Cemel ve Sıffîn mirasçılarının tekraren hikmetle buluşması “şûrâ”yı diriltmekten geçmektedir.

Egemen dünya düzeninin farklı cephelerinin yaşadıkları rekabetin bir gereği olarak direniş hareketleriyle temas kurma niyetleri, mezkûr direniş hareketleri için ölümcül hamleler olabilir. Kat’î sûrette bu tuzaklardan sakınmak icap eder. Filistin’deki direniş örgütlerinin Çin aracılığıyla bir araya gelişleri bu durumun yakın dönemdeki çarpıcı bir örneğidir ve özgürleşme amacındaki mücadeleleri egemen dünya düzeni içindeki rekabetin taraflarından biri yapar ki bu da ancak “özgürleşmeden özgürleştirmek” çelişkisinin yeni, talihsiz bir örneği olur.

Hucurât sûresi 9. ayetin bir gereği olarak problemlerini çözemeyen müslümanların İslam düşmanı organizasyonların arabuluculuğuna onay vermesi; yine bir küresel güce karşı başka küresel güçlerle ittifak kurması reel siyasetin İslami kimlik ve sorumluluğa galebe çaldığının göstergesidir. Bu aşamada teorik ve çarpıcı bir yaşanmışlık olarak kurucu bir siyasi irade olan “hicret”in üreteceği dinamizmin de üzerinde düşünülmekten uzaklaşılmış temel İslami kavramlardan biri olduğu rahatlıkla söylenebilir.

İradelerini kısmen ya da bütünüyle bir şekilde ulus devletlerin iradelerine teslim etmiş toplumsal hareketlerin ya da direniş örgütlerinin zihinsel/entelektüel bir yenilenmeye ihtiyaç duyduğu açıktır. Yola, şartların zorladığı istikamette devam etmek zorunda değiliz. “Son saat”e değin adalet ve zulmün, tevhid ile şirkin kapışması sürecekse Rabbimizin ısrarla vurguladığı vahyî ilkelere tutunmada sebat etmeliyiz. Aksi taktirde dünyada da ahirette de herhangi bir muzafferiyetten bahsedemeyiz.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü-2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı-2012), Kar Kesilen (öykü-2020), Kiralık Meydan (öykü-2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü-2020), Halkada Duranlara (şiir-2022), 35C (roman-2026), Şairi Devrime Çağırmak-Şiir Tahlilleri (eleştiri-2026)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Gözaltılarla Kanıtlanmak İstenen NATO Muhipliği ve 6. Filo Hayaleti

Yayınlanma:

-

Türkiye’nin 1952’den bu yana süren NATO üyeliği, Ankara’da 36.sı yapılan zirve ile misyon itibariyle yeni bir evreye girmiş görünüyor ve anlaşılan o ki Türkiye, bu misyon için oldukça istekli!

Türkiye’nin “NATO’nun savaş üssü olduğuna dair iddialar[1] maalesef yıllar içinde adım adım ete kemiğe büründü. Önümüzde oldukça açık bir tablo var: Kuzeydeki Ukrayna-Rusya savaşı, doğuda ABD-İsrail’in son iki yıldır aralıklarla devam eden İran saldırıları ile Çin’le yakın geleceği alabildiğine meşgul edecek Çin’le rekabet ve son olarak Batı Asya’nın pek çok yanına yayılmış İslamî direniş hareketleri ile bütün bunların karşısında ABD öncülüğünde ve koçbaşı olarak vazifelendirilen İsrail’in pervasızlığında vücut bulan saldırganlıklar…

Uzun Suriye savaşının ulaştığı nihâî aşama ve Suriye’de konuşlanan yeni rejimin ABD-Türkiye hattındaki ortaklığı, Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılma plânları ile Gazze’de süregiden soykırım ve elbette bağlantılı olarak Filistin meselesi, bölgedeki ana yarılma hatlarının geleceğine dair bize bir fikir sunuyor.

Türkiye’nin eski bir NATO müttefiki oluşu, NATO unsurlarının ülkemizin dört bir yanına öteden beri konuşlu oluşları, yukarıda sunmaya çalıştığım tabloda Türkiye’nin asla pasif olmayacak bir role sahip olmasını zaten beraberinde getirecekti ancak meselenin burada asıl mühim olan yanının sıradan bir rol üstlenmek değil de oldukça arzulu bir pozisyon kapma/öne çıkma refleksinin abartılı görünüşüdür.

Beykoz’a NATO deniz unsurunun yerleşmesi ve Adana’da NATO kolordusunun kurulması, yukarıda resmetmeye çalıştığım tabloyu maalesef daha da anlamlı hâle getirmektedir ancak bu iki NATO unsurunun ikamesi, ülkede yeterli ilgiye mazhar olamamıştır. NATO Kürecik radarının kurulduğu dönemde kısmî protesto ve kampanyalar yürütülse de[2] yine genel anlamda bunların yeterli düzeyde seyrettiğini söylemek oldukça zor. Beykoz ve Adana’daki unsurlar için o kadarını bile söyleyebilecek durumda değiliz maalesef!

“Köpeksiz köyde rahatça köteksiz dolaşan” emperyalistler, iş birliğine oldukça sevdalı müttefikleriyle iç içe geçmiş geniş “potansiyel ve fiilî tehdit” dairelerine matuf ve Türkiye’nin hâl ve istikbâlini ileri seviyede etkileyecek konumlandırmalar yapıyorlar. Kuzeydeki NATO-Rusya savaşı diyebileceğimiz savaşın neredeyse doğrudan aktörü olmaya sürüklenmek gibi bir tehlikenin kapıya dayandığını söylemek abartı olmasa gerek. ABD-İsrail’in İran saldırılarında NATO istihbarat uçaklarıyla Kürecik radarının aktif rolü ve iktidarın İran saldırılarından dolayı ABD ve Trump’a herhangi bir kınama ya da tepki eyleminde bulunmaması, oldukça düşündürücü ve yeni dönem rol dağıtımındaki beklentileri bakımından dikkate değerdir. İsrail’e çalışan BTC petrol boru hattı gerçeği ile ticarî faaliyetlerini bir kenarda tutarak Türkiye’nin İsrail’le üst düzeyde yürüttüğü propagandatif kınayıcı dilinin ittifak içinde alan kapma bağlamında değerlendirilmesi pekâlâ mümkündür.[3]

Evet, buraya kadar anlattıklarım hatırlatıcı bir toparlamadır lâkin bırakalım emperyalist blokla uzun süredir müttefik olma hâlini, henüz pratiğe aktarılmaya çalışılan adımlar bile yeterli tepkiye, eleştiriye değer görülmüyor. İslâmî çevrelerin üzerine yapışan 6. Filo hayaleti[4], yeni dönemde derinleşerek sürüyor.[5] AKP iktidarı ile neredeyse son çeyrek yüzyıla ulaşan çok boyutlu iç içe geçişlerin neticesi olarak mezkûr çevrelerin büsbütün onay ve aklama makamı konumuna ulaştıklarını 36. NATO zirvesi dolayımındaki tutum ve izahları nedeniyle bir kez daha gördük. Ankara’yı hayalet kente çeviren ultra abartılı sözüm ona güvenlik (!) tedbirleri; katil ve Epstein sapkını Trump ile ona eşlik eden NATO çetesinin huzuru için hiçbir hak ve hukuk tanımaksızın muhtemel protestoları engellemek maksadıyla kendi halkını ev baskınları ile gözaltına alıp onları pervasızca hürriyetlerinden yoksun bırakan[6] bir siyasî otoriteyi haklılaştırmak, ikinci bir 6. Filo karanlığı olarak tarihe kayıtlanmıştır. Sol-sosyalist çevrelerle Müslümanlardan pek çok kişinin uğradığı bu hukuksuzluk, Türkiye’nin ana gündemlerinden olması gerekirken umarsızca görmezden gelindi.

“NATO füzelerinin ümmetin geleceğini vuracağına” dair beyanımız[7] bir yandan 1952’ye sabitlenmiş bir yandan da ucu açık bir geleceği işaretlemişti. Özellikle İslamî hareketlerin emperyalizme karşı özgürleştirici fiilî ve fikrî bütün çabalarını muhasara etmek, bu füze sembolüyle küffârın temel maksat ve motivasyonu olarak belirginlik kazanmaktadır. Bu büyük tuzağa kimi zaman “Sovyetler-komünizm” kimi zaman da ne oldukları belirsiz “kazanımları korumak” kaygılarıyla düşmek, neredeyse gönül rahatlığı ile tercih edilmektedir. Başka yazılarda tekrar tekrar değerlendirilmesi gereken bu çürümüşlüğün aşılması ne kadar mümkündür bilemiyorum doğrusu!

Osmanlının son birkaç yüzyılında Batılı büyük güçler arasında güttüğü denge politikaları ve borç ilişkisi ile varlığını devam ettirme çabasının bir benzerini Cumhuriyet döneminde, özellikle de AKP iktidarında çarpıcı bir şekilde gördük. Ülkenin husûsen ekonomik çöküşünü Batılı müttefiklere yaslanarak geçiştirmeye çalışan iktidarın yapıp ettikleri, yazının başından beri vurgulamaya çalıştığım “arzu”nun gerekçelendirilmesinden başka bir şey değildir. Süleyman Demirel’in “70 cent’e muhtacız!” itirafını yapmayan kabadayılıkla NATO zirvesinde Trump’ın İran’a saldırı emrine yine herhangi bir tepki vermeyen bağlılık ibretâmizdir!

Söz konusu tabloyu okumaktan acze düşmüş İslamcılığın (!) bir yandan sayısız siyer okumasından stratejik hakikat yerine yine kendi gibi acze düşmüş iktidara payanda olma vazifesi çıkarması da bu sürecin bir başka çarpıcı boyutudur. Hz. Peygamber ve arkadaşlarının zamanın iki büyük gücü Sâsânî ve Doğu Roma arasında herhangi bir denge arayışında bulunmadan tümüyle bağımsız bir söylemle insanlık tarihini yarmasını pratiğe taşıyamamak da bilinç ve iradelerin ne denli sakatlandığının acınası bir görüntüsüdür.

Sol-sosyalist çevrelerle bir kısım Müslümanın meselenin bam teline dokunan söylemlerle neredeyse bir ay boyunca NATO zirvesine karşı yürüttükleri muhalefet, yine de anti-emperyalist kararlılığın varlığı bakımından umut ve gurur vermiştir ve bütün bu yerel-küresel kuşatmaya karşı derinleştirilme potansiyeli taşımaktadır.

Dipnotlar:

[1] Türkiye NATO’nun Savaş Üssü Oluyor, NATO’ya, Patriotlara Hayır! – https://www.tokad.org/2012/12/01/turkiye-natonun-savas-ussu-oluyor-natoya-patriotlara-hayir/

[2] Kürecik Radar Üssü NATO’ya Devredildi – https://www.haksozhaber.net/kurecik-radar-ussu-natoya-devredildi-29783h.htm

[3]Ankara’daki NATO Zirvesi ve İsrail’le “Danışıklı Dövüş”ten İttifak İçi Alan Kapma Mücadelesine – Arif Karaçam – https://yenipencere.com/yazilar/ankaradaki-nato-zirvesi-ve-israille-danisikli-dovusten-ittifak-ici-alan-kapma-mucadelesine-arif-karacam/

[4] 6. Filo Günlerine Dönüş-Ahmet Örs – https://www.tokad.org/2013/01/24/6-filo-gunlerine-donus-ahmet-ors/

[5] NATO, Sömürgecilik ve Muhafazakârlık-Ümit Aktaş – https://yenipencere.com/yazilar/nato-somurgecilik-ve-muhafazakarlik-umit-aktas/

[6] NATO Zirvesi Tedbirleri: 4 bin 412 Gözaltı – https://www.diken.com.tr/nato-zirvesi-tedbirleri-4-bin-412-gozalti/

[7] Katil NATO’nun Füzeleri, Ümmetin Geleceğini Vuracak – https://www.tokad.org/2011/09/13/katil-natonun-fuzeleri-ummetin-gelecegini-vuracak-2/

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x