Connect with us

Köşe Yazıları

Yeniden Düşünmek-II, Perdeyi Aralamak: Bizi Ne Bekliyor?

Yayınlanma:

-

Alman filozof Walter Benjamin enformasyonu “anlık bir süreç içinde tüketilen, deneyimden yoksun veri” olarak tanımlar. Sürekli “online” olmaya alışık dünyamız için bu tanım,  iletişimle birlikte bilginin evrimini de ortaya koyar. Üstelik enformasyon bir “maruz bırakılma” durumu olmanın ötesinde günümüz için bir dayatmadır. Bu açıdan sürekli “online” kalmak, sosyal medya araçları ve giyilebilir akıllı teknolojileri deneyimlemek artık kaçamadığımız çağdaşlaşma durumları haline geldi.

Teknoloji, iletişim, enformasyon ve bilgi arasındaki “aşırı güçlendirilmiş” bu bağ, aynı zamanda modern ve modern sonrası dünyada değişimin genel karakterine dair de ipuçları veriyor. Sürekli iletişim ve bunun sonucunda sınırsız gözetleme, alıştığımız konforun korunarak daha verimli hale gelmesi için zorunlu bir durum. Üstelik tüm bu ilerlemenin devam edebilmesinin ön koşulu her bireyin gönüllü olarak “saydamlaşmasını”, sisteme veri sağlayan bir kaynak olarak online kalmasını gerektiriyor. Elbette bu durumu her zaman memnuniyetle kabul etmiyoruz. Değişime ve ağın dışında kalma girişimlerine karşı yükselen homurtular (henüz) cezalandırılmasa da bunun yerine “veri iletmeyi kestiğimizde” konforumuzdan “yoksun bırakılma” sürecini yaşıyoruz. Teknolojinin alıştırdığı konfor duygusunun kesintiye uğraması ise bir süre sonra “network”ümüzdeki diğer insanların üstü kapalı tepkilerine neden oluyor. “Neden sosyal ağlarda değilsin?”, “Niye mesajlaşma uygulaması veya akıllı telefon kullanmıyorsun?” gibi sorular bizi şu gerçekle yüzleştiriyor: Konforsuz bir yaşamı tercih etmek modern dünyanın içinde aynı zamanda uyumsuz bir birey olmak anlamını da kazanmaya başladı.

Aslında teknoloji ile “zorunda bırakıldığımız” online kalmak ve uyumlu olmak konusundaki ilişkiyi uzun zamandır tartışıyoruz. Hatta hemen her modernizm eleştirisinin etrafında benzer başlıklar üzerinden detaylı değerlendirmeler okunabilir. Transistörlerden çiplere, programlardan yapay zekaya, ‘big data’dan giyilebilir teknolojiye kadar hepsi teknolojinin çıktısı olan ama ürünleri açısından tüketici konumuna indirgendiğimiz birçok yeni gelişmeyi bu tartışmalara dahil edebiliriz.

Dahası alt alta sıralandığında bilim alanıyla sınırlandırılabilir gibi görünen bu tartışmaların felsefi uzantıları da fazlasıyla dikkat çekicidir. Michel Foucault’nun 1976-77 yıllarındaki ders notlarını içeren “Security, Territory, Population” kitabı[1] felsefe ve bilim arasındaki simbiyotik ilişkiye dikkatleri çeker. Foucault’nun popülerleştirdiği “biyopolitika” ve yönetimsellik konusu temelde “devlet”in altındaki başlıklardır ancak modernizmin kurumsal ve kuramsal karşılığı da (yeni haliyle) “devlet”tir. Sonuçta her şeyin “endüstrileşmesi”ne dayalı modernliğin bir açıdan bilimi de araçsallaştırdığını söylemek yanlış olmaz. İlk bakışta iletişim araçları olan teknolojilerin, daha derinlemesine değerlendirildiğinde iktidar ve yönetim konusunda da düşündüğümüzün ötesinde beceriler kazandığını görebiliriz. Zaman zaman “gizlilik” üzerine itirazları veya “veri milliyetçiliği” ile ilgili tartışmaları bu bağlamda düşünebiliriz.

Teknoloji ve iletişim tartışmaları iktidar ve politika bağlamında yapılmaya başlandığı anda gelecekle ilgili kaygılı kehanetlerin sayısı artar. Konforla eş zamanlı gelişen “denetlenme” duygusu geride “Kim tarafından gözetleniyoruz?” sorusunun rahatsız ediciliğini de barındırır. Elbette tüm bu tartışmaların detaylandıkça yeni kapılar açacağı muhakkak. Ancak bu yazının daha fazla alt başlıklara yoğunlaşmasını engellemek için konuyu bir noktada odaklayalım: “Giderek daha çok izlendiğimiz, iletişime zorunda bırakıldığımız bir dünyanın geleceği nasıl şekillenecek; nasıl bir gelecek bizi bekliyor?” Sonuçta her biri fazlasıyla dikkat çekici olan modernlik, bilim, teknoloji konuları üzerine tartışmalar günün sonunda hepimizi içten içe korkutuyor. Üstelik bu korkuyu sadece, modernizm ile arası bozuk, daha temel nedenlerden dolayı yıldızı bir türlü barışmayan “muhalifler” taşımıyor. İnsanı bir algoritma olarak tanımlamaya son derece yakın duran fütüristler bu konuda çok daha kaygılı. Başlı başına bir “inanç eleştirisi” olan Homo Deus’un yazarı Harari, kitabının son sayfalarında görülmedik bir totaliter dünyanın biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmaları ile geleceğini söyleyerek ekler: Geleceğin dünyası insanın “gereksizleşerek” özgürlüğünü bütünüyle kaybedebileceği bir distopya olabilir.[2]

Gelecekteki dünyanın -teknoloji hızını azaltmaz ve konforlu alışkanlıklarımız aynı hızla artmaya devam ederse- bir yeryüzü cennetine dönüşmeyeceği konusunda hemen hemen herkes hemfikir. Hollywood’daki senaristler, modernizmi savunan ya da eleştiren birçok düşünür, çocuğunun bilgisayarı ile ne yaptığını anlayamayan ebeveyn, sokaktaki bakkal, okuldaki öğretmen… Bir taraftan birçoğumuz teknolojinin sağladığı aparatlardan fazlasıyla yararlanıyoruz: Akıllı tahtayı kullanırken, internet üzerinden satış yaparken, gelişmiş görüntüleme teknolojisi ile teşhis koyarken… Bilgiye erişim ve tasnif, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar verimli hale gelmişken teknoloji ve modernliğin insana “eklediği” özellikler fazlasıyla olumlu görünür. Ancak diğer taraftan insanın yerini algoritmalar aldıkça öğretmen, bakkal hatta doktor giderek gereksizleşeceği/ihtiyaç fazlasına dönüşeceği kaygısını da duyumsarız.

Teknolojinin doldurduğu geleceğin “daha iyi” olabileceğine dair inancımız, gündelik konforumuzla ters orantılı olarak bir hayli zayıf. Edebiyat ve sinemada bilim-kurgu türünün hemen hemen tüm yapıtlarında geleceğin bir distopik öykü etrafında şekillenmesi de karamsarlığımızın bir göstergesi olsa gerek.

Peki gelecekte her şey daha kötüye gidecekse bu “ilerleyişi durdurmak” ve nostaljik bir “eski güzel günlere dönüş mümkün mü?” Bu soruya dair tartışmalardan birini Sartre’ın öğrencisi Andre Gorz, Erich Hörl ile “hayat, doğa ve teknik” üzerine yaptığı mülakatında arar: “Bugünkü medeniyetten bu kopuşu kim, nasıl mümkün kılacak? Öncü çöküş tahmin edilebilmiş midir? Bu çöküşü arzu ediyor muyuz? Sanayiciliğin, ekonomizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin aşılması tam da bilişim devriminin imkanlarından biri ve fiiliyata geçmesi için ele geçirmek gereken bir imkan olarak bu devrime dahil olmayacaksa eğer, bu durum, her ihtimalde Mad Max tarzı barbarlıklara sebep olmayacak mıdır?”[3] Modernliğin içinde gözlerini açmış insanın geriye dönmek ve kalmak arasındaki temel çelişkisi işte bu sorgulayışta gizli olabilir.

Bu konuyu anlaşılır kılacak bir örneği “ev” üzerinden verebiliriz. Konforla birlikte çağdaş insan için şehirleşmenin en bağımlı yaşam formlarından birini ürettiğini biliyoruz. Bu bağımlılığın korkutucu bir tarafı var: Şehirle, şebekeyle, sistemle etkileşimi koruyan olanaklar ve kanallar kesildiğinde modern ev, ev olmaktan kolaylıkla çıkıverir. Bu, artık “rahatlık”tan ya da lüksten vazgeçme durumu değildir. Rusya – Ukrayna savaşının başlarında işgal edilen bölgelerden birinde yaşayan bir ailenin mağduriyetini tarifi gündelik yaşantımızın ne denli bağımlılıklar üzerinde kurulu olduğunu çarpıcı biçimde göstermişti. Bir tv programına telefonla katılan baba şöyle diyordu: “Evimizde savaşa rağmen yaşamaya çalışıyorduk. Ancak su, elektrik ve doğalgaz kesildiğinde yaşayamayacağımızı anladık.” Sistemle, şebeke ile iletişim kesildiğinde modern ev bir barınak olmaktan kolayca çıkıverir. Daha sarsıcı bir hikayeyi Svetlana Aleksiyeviç, “Çernobil Duası” kitabında adeta nükleer kışı yaşayan Pripyat kenti sakinleri üzerinden aktarır.[4] Pripyat’ta hiçbir ev yıkılmamış, hiçbir bina bombalanmamış, hiçbir tarım arazisi yakılmamıştır. Yine de “yıkım” korkunçtur. Her şey sessizleşir, terkedilir ve gömülür. Pripyat’ta toprak bile gömülmüştür. Eski dünyanın savaşları, bütün kıyıcılığına rağmen saklanmayı mümkün kılan bir alan bırakır. Kaçabilir, terk edebilir, korunmaya çalışabilirsiniz. Ancak tam anlamıyla nükleer/teknolojik bir felakette her şeyin imkânsızlaştığını biliyoruz. Saklanacak yer yok, korunamıyorsunuz, kaçamıyorsunuz, yerin altına da girseniz, gökyüzüne de çıksanız yıkım sizi takip ediyor. Benzer bir hikayeyi yakın tarihte Hiroşima, Nagazaki ve Halepçe’den hatırlıyoruz. Bu travmatik örneklere varmadan sadece “şebeke”lerle bağı koparılmış bir şehir bile bir anda ayakta duracak, yaşamını sürdürecek becerilerini yitirir. Teknolojinin bir taraftan ürettiği bağımlılıkları, diğer taraftan nükleer felaketler gibi kaçmayı imkansız kılacak yıkım gücü hafızalardaki son derece trajik anılar ile birleşince insanın geleceğe dair korkularını sürekli diri tutar.

Öte yandan modernizmin “dünyada cennet” vaadinin de başlı başına bir çelişki ile biçimlendiğini unutmayalım. Mükemmel bir hayat hayali pazarlanırken gerçekler daha çok kaos, mahremiyeti yerle bir edilmiş toplu yaşam alanları, daha fazla psikolojik sorunlar, daha yoğun gelecek kaygısı ve anlam boşluğu olarak beliriyor. Nietzsche bu çelişkiyi şöyle betimler: “Huzur eksikliğinden dolayı uygarlığımız yeni bir barbarlığa doğru gidiyor. Aktif, yani huzursuz insanlar hiçbir çağda bu kadar revaçta değildi.” “Mükemmellik” vurgusu arttıkça bununla ters orantılı olarak sorunlar daha görünürleşir, gelecekte daha karmaşık bir dünyanın yükünü sırtlanacağımız hissini daha yoğun duyumsarız.

Andre Gorz’un akıl yürütmesine geri dönelim: “Her şeye rağmen bugünkü medeniyetten kopuşu ve tam bir çöküşü arzuluyor muyuz?” Bu sorunun bir diğer versiyonu da şu olabilir: “Daha iyi bir gelecek için tam bir çöküş gerçekten zorunlu mu?” Her şeyi sıfırlayacak ve hepimizi tarihin bize göre en makul yılına geri döndürecek bir zaman makinemiz olsa sorunlarımızı çözebilir miyiz? Tam bir çöküşle medeniyet yeniden sıfır noktasına gelse, insanlık bir başka geleceği deneyimleyebilir mi? Bu soruların cevapları spekülasyonlardan kaçamayacaktır fakat madalyonun öteki yüzüne bakabilmek için bu konu üzerine düşünmeliyiz. Modernizmi, endüstri çağını ve geleceği korkulu bir distopya ilan ederek şeytanlaştırmak kolay ama geriye dönmeyi düşlediğimiz yer tam olarak neresi?

Daha bir buçuk asır önce insanın ortalama ömrü kırk yıl bile değildi. Küresel salgınlar ve yaygın hastalıkların en muhtemel sonucu ölümdü. Düşündüğümüzün aksine dünyada ortalama refah birkaç yüzyıl öncesinde sadece toplumun üst katmanları için makul seviyedeydi. Dünyanın yüzde doksanı, açlıkla ölümü hep çok yakından duyumsuyordu. Bilgiye erişim, teknolojinin gelişiminden önce fazlasıyla ayrıcalıklı bir konuydu. Okuma-yazma oranları dünyanın farklı bölgelerinde ayrı süreçler olarak gelişmiş olsa da bilgiye erişim konusundaki kıtlık herkesin ortak kaderiydi. Modern dönemi savaşlar yüzyılı olarak düşünebiliriz ancak modern öncesi dünyanın savaşlar konusunda sicili çok daha kabarıktı. Sanayi devriminin başında bir işçi olsanız da, daha gerilerde bir çiftçi olarak doğsanız da kazanç ve emek arasındaki uçurum bugünle kıyas edilemeyecek derecede dramatikti. Sosyal sınıflar, toplumsal katmanlar arasındaki etkileşim ve geçirgenlik çok daha azdı. Doğudan batıya dek nerede olursanız olun; din, mezhep ya da sosyal statünüzü değiştirmek istediğinizde ayrımcılığın çok daha acıtıcı sonuçlarıyla yüzyüzeydiniz. Diyelim ki Amerika kıtasının kolonize edilmeden önceki ihtişamlı Maya uygarlığında doğdunuz. Seçkin bir sınıfın üyesi değilseniz toplumdaki yeriniz “uinikoob” yani küçük insanlar/ayak takımı olacaktı. Kölelikle muhtemelen Kristof Kolomb’dan önce tanışacaktınız. Afrikada Zulu, Küçük Asyada Spartalıların egemenliğinde bir Helot olmanın da kaderi çok farklı değildi. İnsan hakları, özgürlük ve daha birçok konuda seçkinlerden değilseniz bugüne göre daha zor ve zahmetli bir yaşam sizi bekliyor olacaktı. Tüm bu örnekler ve tarihin -biraz da ayıklayarak- dramatik bir kolajını modernizmi aklamak için yapmıyoruz ancak modernliği ve onu hem doğuran, hem de sürekli yenileyen değişime dair eleştirilerimiz tek yönlü geliştiğinde geriye doğru dönmeyi saplantıya dönüştüren bir ruh hâli inşa ediyoruz. Fakat bu bakış, tarihinde “daha özgür”, “daha müreffeh” ve “daha adil” bir asr-ı saadet devrini aradığında neyle karşılaşacak? Nasıl ki mükemmelliği pazarlayan modernizm günün sonunda kaygıları derinleştiriyorsa, geçmişi ütopyalaştıran nostalji de eşit derecede kurgusaldır.

Elbette hem geçmiş hem gelecek değerlendirmelerini bir bütün olarak “iyimserlik”ya da “karamsarlık” başlığı altında toplayamayız. Geçmişte, insanın kendini daha iyi ifade ettiği; varoluşuna ve beklentilerine daha uygun anlar vardı ve belki de anımsadığımız gibi çoğunluktaydı. Aynı biçimde geleceğin de mutlak bir kötülük içinde şekilleneceğini söyleyebilecek durumda değiliz. Ancak arayışımız “yeryüzünde cenneti bulmak” ve orayı dondurmaksa bunun gerçek dışı olduğuna kendimizi alıştırmalıyız. Bir an için “en iyi zaman”da olmayı başarabilse bile insan; düşünmeye, duyumsamaya ve biriktirmeye (bilgi, deneyim, üretim) devam ettiği müddetçe bir başka belirsizliğe doğru yürüyüşü sürecektir. Bu nedenle geçmişle ilişkiyi ya da gelecekle ilgili beklentileri yönetmek zorundayız.

Geçmişe dönemiyor olmak onu yok saymayı gerektirmiyor. Her şeye rağmen insanın benliğini bugüne taşıyan milyonlarca yıllık varoluşunun birikimidir. Gelecekten kaçamadığı gibi bugünkü pozisyonunu inşa eden geçmişi de hafızasından bir bütün olarak silemez. Geçmişi sürekli hafızada tutmak; deneyimleri bir “bilgi”ye, bir “duygu”ya dönüştürerek bugünle irtibatlandırmak elbette kaçınılamayacak bir “canlılık alameti”dir. Sonuçta dünya ile etkileşimimizin en görünür tarafı insan elinin ürünleridir. Bu noktada insan başlı başına bir fenomen olarak “kendini bilmeye” ister istemez tarihini fark ederek erişir ve yaşama dair etkileşimi yeni bir boyut kazanır. İslami terminoloji açısından bu, ya “Rabbini bilme” olarak ya da ahlaki otonomi ile sonuçlanan bir müstağnilik ile biçimlenir.[5]

Sonuçta geleceğin nasıl biçimleneceği konusunu tartışmak ya da insan için en makul olanı aramak yine “kendini bilme” tartışmasına bizi götürüyor. Tarihin her döneminde popüler olan bu başlığa yeniden geri dönmek bir tekrar gibi algılanabilir. Ancak bu sorunun modernitenin içinde birçok şey gibi mutasyona uğradığını unutmamak gerekir. Bildiğimiz medeniyetler her zaman için antroposantrik/insan merkezli bir perspektifte bulunmuşlardı. Kadim Roma’nın pagan geleneklerinde, Hz. İbrahim’in, Hz. İsa’nın veya Hz. Muhammed’in söyleminde ya da aydınlanmanın ufkunda insan, belirleyici bir eksendeydi. Elbette her düşüncenin ya da inancın insan tanımında temel birtakım farkları okuyabiliriz. Bu farklar kimi zaman insanın dünyadaki durumuna dair hikmetli bir tevazuyu da içerecektir ancak bu, dünyayı anladığımız pencerenin, hukukun, ahlakın ve estetiğin insan için/insan odağında olduğu gerçeğini değiştirmez. Oysa endüstrileşme, teknoloji, yapay zeka tartışmaları arasında ilk kez “kendini bilme” tartışması insanın merkezde kalıp kalmaması konusunu düşünmeye hepimizi daha fazla zorluyor.

İnsanlığın geleceği olarak kabul ettiğimiz her şeyin günün birinde gerçekten yaşanıp yaşanmayacağını bilemiyoruz. Ancak insanlığın yürüyüşünde artık vâr oluşun insanın durumuna ve tanımına odaklandığını görüyoruz. Nasıl ki geçtiğimiz yüzyıllarda sömürgeciler için “batılı” ve batılı olmayan ayırımı insan olmanın belirleyicisi haline geldiyse bugünün postmodern anlayışı için de insan tanımı “gelecekteki insan” ve “ona uyum sağlayamayan” olarak güncelleniyor. Yapay zeka geliştikçe, modern dünyanın konforlu alışkanlıklarının çekimi arttıkça insanın nerede “insan” olarak kaldığını daha çok sormaya başlıyoruz. “Tür” olarak insanın geleceğin dünyasında yerinin olup olmadığı tartışması fazlasıyla distopik kalıyor olabilir ancak insanı benzersiz ve farklı kılan detaylar belirsizleştikçe tam olarak hangi niteliğimiz ile var kalabileceğimizi anlamakta zorlanıyoruz. Üstelik bu tartışma sadece modernliği gönülden kabul edenler için geçerli değil. Modernliğin ve modernlik sonrasında insanlığın yeni duraklarına maruz kalan her düşünce, inanç ve mensubiyetin bu tartışma içinde yerini alması gerekiyor.

(Yazının birinci bölümü: https://yenipencere.com/kose-yazilari/yeniden-dusunmek/)

[1] Türkçesi: Güvenlik, Toprak, Nüfus – Michel Foucault, Çev: Ferhat Taylan, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları

[2] Homo Deus – Yuval Noah Harari – Kollektif Yay. Syf: 187

[3] Ekolojinin Kızıl Hattı – Andre Gorz, Sel Yay. Syf 50

[4] Çernobil Duası – Geleceğin Tarihi – Svetlana Aleksiyeviç – Kafka Kitap

[5] Medeniyet Meselesi – Tahsin Görgün, Endülüs Yay. Syf 86

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslami hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin, Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de ‘İşte burası yolların ayrım noktası; yürünecek yolun başlangıcı’ derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı, hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz,” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre, “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımına” girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslami hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (nebevi yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünülmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin —postmodern eleştirilerde de olduğu gibi— bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak, bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı, tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısını Karatani mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir…” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet şiddet ve yasa tekelini, sermaye maddi tahakkümü, ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında, sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen, kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tağut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden O, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadi bir sapma olarak görmek yerine; onu itikadi düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe, yani hayatın her alanına sızan bir var olma durumu olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; batıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tağuti hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un cahiliye toplumu dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı. Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu.

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle / birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek. Ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda, belirgin bir ‘aşırılaşma’ durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum tarih boyunca her zaman vardı; ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahi yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: ‘Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.’

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahi yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise, bizden salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Çünkü dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tağutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tağut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevi Yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: Mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak…

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslami diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x