Connect with us

Köşe Yazıları

Yeniden Düşünmek-II, Perdeyi Aralamak: Bizi Ne Bekliyor?

Yayınlanma:

-

Alman filozof Walter Benjamin enformasyonu “anlık bir süreç içinde tüketilen, deneyimden yoksun veri” olarak tanımlar. Sürekli “online” olmaya alışık dünyamız için bu tanım,  iletişimle birlikte bilginin evrimini de ortaya koyar. Üstelik enformasyon bir “maruz bırakılma” durumu olmanın ötesinde günümüz için bir dayatmadır. Bu açıdan sürekli “online” kalmak, sosyal medya araçları ve giyilebilir akıllı teknolojileri deneyimlemek artık kaçamadığımız çağdaşlaşma durumları haline geldi.

Teknoloji, iletişim, enformasyon ve bilgi arasındaki “aşırı güçlendirilmiş” bu bağ, aynı zamanda modern ve modern sonrası dünyada değişimin genel karakterine dair de ipuçları veriyor. Sürekli iletişim ve bunun sonucunda sınırsız gözetleme, alıştığımız konforun korunarak daha verimli hale gelmesi için zorunlu bir durum. Üstelik tüm bu ilerlemenin devam edebilmesinin ön koşulu her bireyin gönüllü olarak “saydamlaşmasını”, sisteme veri sağlayan bir kaynak olarak online kalmasını gerektiriyor. Elbette bu durumu her zaman memnuniyetle kabul etmiyoruz. Değişime ve ağın dışında kalma girişimlerine karşı yükselen homurtular (henüz) cezalandırılmasa da bunun yerine “veri iletmeyi kestiğimizde” konforumuzdan “yoksun bırakılma” sürecini yaşıyoruz. Teknolojinin alıştırdığı konfor duygusunun kesintiye uğraması ise bir süre sonra “network”ümüzdeki diğer insanların üstü kapalı tepkilerine neden oluyor. “Neden sosyal ağlarda değilsin?”, “Niye mesajlaşma uygulaması veya akıllı telefon kullanmıyorsun?” gibi sorular bizi şu gerçekle yüzleştiriyor: Konforsuz bir yaşamı tercih etmek modern dünyanın içinde aynı zamanda uyumsuz bir birey olmak anlamını da kazanmaya başladı.

Aslında teknoloji ile “zorunda bırakıldığımız” online kalmak ve uyumlu olmak konusundaki ilişkiyi uzun zamandır tartışıyoruz. Hatta hemen her modernizm eleştirisinin etrafında benzer başlıklar üzerinden detaylı değerlendirmeler okunabilir. Transistörlerden çiplere, programlardan yapay zekaya, ‘big data’dan giyilebilir teknolojiye kadar hepsi teknolojinin çıktısı olan ama ürünleri açısından tüketici konumuna indirgendiğimiz birçok yeni gelişmeyi bu tartışmalara dahil edebiliriz.

Dahası alt alta sıralandığında bilim alanıyla sınırlandırılabilir gibi görünen bu tartışmaların felsefi uzantıları da fazlasıyla dikkat çekicidir. Michel Foucault’nun 1976-77 yıllarındaki ders notlarını içeren “Security, Territory, Population” kitabı[1] felsefe ve bilim arasındaki simbiyotik ilişkiye dikkatleri çeker. Foucault’nun popülerleştirdiği “biyopolitika” ve yönetimsellik konusu temelde “devlet”in altındaki başlıklardır ancak modernizmin kurumsal ve kuramsal karşılığı da (yeni haliyle) “devlet”tir. Sonuçta her şeyin “endüstrileşmesi”ne dayalı modernliğin bir açıdan bilimi de araçsallaştırdığını söylemek yanlış olmaz. İlk bakışta iletişim araçları olan teknolojilerin, daha derinlemesine değerlendirildiğinde iktidar ve yönetim konusunda da düşündüğümüzün ötesinde beceriler kazandığını görebiliriz. Zaman zaman “gizlilik” üzerine itirazları veya “veri milliyetçiliği” ile ilgili tartışmaları bu bağlamda düşünebiliriz.

Teknoloji ve iletişim tartışmaları iktidar ve politika bağlamında yapılmaya başlandığı anda gelecekle ilgili kaygılı kehanetlerin sayısı artar. Konforla eş zamanlı gelişen “denetlenme” duygusu geride “Kim tarafından gözetleniyoruz?” sorusunun rahatsız ediciliğini de barındırır. Elbette tüm bu tartışmaların detaylandıkça yeni kapılar açacağı muhakkak. Ancak bu yazının daha fazla alt başlıklara yoğunlaşmasını engellemek için konuyu bir noktada odaklayalım: “Giderek daha çok izlendiğimiz, iletişime zorunda bırakıldığımız bir dünyanın geleceği nasıl şekillenecek; nasıl bir gelecek bizi bekliyor?” Sonuçta her biri fazlasıyla dikkat çekici olan modernlik, bilim, teknoloji konuları üzerine tartışmalar günün sonunda hepimizi içten içe korkutuyor. Üstelik bu korkuyu sadece, modernizm ile arası bozuk, daha temel nedenlerden dolayı yıldızı bir türlü barışmayan “muhalifler” taşımıyor. İnsanı bir algoritma olarak tanımlamaya son derece yakın duran fütüristler bu konuda çok daha kaygılı. Başlı başına bir “inanç eleştirisi” olan Homo Deus’un yazarı Harari, kitabının son sayfalarında görülmedik bir totaliter dünyanın biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmaları ile geleceğini söyleyerek ekler: Geleceğin dünyası insanın “gereksizleşerek” özgürlüğünü bütünüyle kaybedebileceği bir distopya olabilir.[2]

Gelecekteki dünyanın -teknoloji hızını azaltmaz ve konforlu alışkanlıklarımız aynı hızla artmaya devam ederse- bir yeryüzü cennetine dönüşmeyeceği konusunda hemen hemen herkes hemfikir. Hollywood’daki senaristler, modernizmi savunan ya da eleştiren birçok düşünür, çocuğunun bilgisayarı ile ne yaptığını anlayamayan ebeveyn, sokaktaki bakkal, okuldaki öğretmen… Bir taraftan birçoğumuz teknolojinin sağladığı aparatlardan fazlasıyla yararlanıyoruz: Akıllı tahtayı kullanırken, internet üzerinden satış yaparken, gelişmiş görüntüleme teknolojisi ile teşhis koyarken… Bilgiye erişim ve tasnif, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar verimli hale gelmişken teknoloji ve modernliğin insana “eklediği” özellikler fazlasıyla olumlu görünür. Ancak diğer taraftan insanın yerini algoritmalar aldıkça öğretmen, bakkal hatta doktor giderek gereksizleşeceği/ihtiyaç fazlasına dönüşeceği kaygısını da duyumsarız.

Teknolojinin doldurduğu geleceğin “daha iyi” olabileceğine dair inancımız, gündelik konforumuzla ters orantılı olarak bir hayli zayıf. Edebiyat ve sinemada bilim-kurgu türünün hemen hemen tüm yapıtlarında geleceğin bir distopik öykü etrafında şekillenmesi de karamsarlığımızın bir göstergesi olsa gerek.

Peki gelecekte her şey daha kötüye gidecekse bu “ilerleyişi durdurmak” ve nostaljik bir “eski güzel günlere dönüş mümkün mü?” Bu soruya dair tartışmalardan birini Sartre’ın öğrencisi Andre Gorz, Erich Hörl ile “hayat, doğa ve teknik” üzerine yaptığı mülakatında arar: “Bugünkü medeniyetten bu kopuşu kim, nasıl mümkün kılacak? Öncü çöküş tahmin edilebilmiş midir? Bu çöküşü arzu ediyor muyuz? Sanayiciliğin, ekonomizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin aşılması tam da bilişim devriminin imkanlarından biri ve fiiliyata geçmesi için ele geçirmek gereken bir imkan olarak bu devrime dahil olmayacaksa eğer, bu durum, her ihtimalde Mad Max tarzı barbarlıklara sebep olmayacak mıdır?”[3] Modernliğin içinde gözlerini açmış insanın geriye dönmek ve kalmak arasındaki temel çelişkisi işte bu sorgulayışta gizli olabilir.

Bu konuyu anlaşılır kılacak bir örneği “ev” üzerinden verebiliriz. Konforla birlikte çağdaş insan için şehirleşmenin en bağımlı yaşam formlarından birini ürettiğini biliyoruz. Bu bağımlılığın korkutucu bir tarafı var: Şehirle, şebekeyle, sistemle etkileşimi koruyan olanaklar ve kanallar kesildiğinde modern ev, ev olmaktan kolaylıkla çıkıverir. Bu, artık “rahatlık”tan ya da lüksten vazgeçme durumu değildir. Rusya – Ukrayna savaşının başlarında işgal edilen bölgelerden birinde yaşayan bir ailenin mağduriyetini tarifi gündelik yaşantımızın ne denli bağımlılıklar üzerinde kurulu olduğunu çarpıcı biçimde göstermişti. Bir tv programına telefonla katılan baba şöyle diyordu: “Evimizde savaşa rağmen yaşamaya çalışıyorduk. Ancak su, elektrik ve doğalgaz kesildiğinde yaşayamayacağımızı anladık.” Sistemle, şebeke ile iletişim kesildiğinde modern ev bir barınak olmaktan kolayca çıkıverir. Daha sarsıcı bir hikayeyi Svetlana Aleksiyeviç, “Çernobil Duası” kitabında adeta nükleer kışı yaşayan Pripyat kenti sakinleri üzerinden aktarır.[4] Pripyat’ta hiçbir ev yıkılmamış, hiçbir bina bombalanmamış, hiçbir tarım arazisi yakılmamıştır. Yine de “yıkım” korkunçtur. Her şey sessizleşir, terkedilir ve gömülür. Pripyat’ta toprak bile gömülmüştür. Eski dünyanın savaşları, bütün kıyıcılığına rağmen saklanmayı mümkün kılan bir alan bırakır. Kaçabilir, terk edebilir, korunmaya çalışabilirsiniz. Ancak tam anlamıyla nükleer/teknolojik bir felakette her şeyin imkânsızlaştığını biliyoruz. Saklanacak yer yok, korunamıyorsunuz, kaçamıyorsunuz, yerin altına da girseniz, gökyüzüne de çıksanız yıkım sizi takip ediyor. Benzer bir hikayeyi yakın tarihte Hiroşima, Nagazaki ve Halepçe’den hatırlıyoruz. Bu travmatik örneklere varmadan sadece “şebeke”lerle bağı koparılmış bir şehir bile bir anda ayakta duracak, yaşamını sürdürecek becerilerini yitirir. Teknolojinin bir taraftan ürettiği bağımlılıkları, diğer taraftan nükleer felaketler gibi kaçmayı imkansız kılacak yıkım gücü hafızalardaki son derece trajik anılar ile birleşince insanın geleceğe dair korkularını sürekli diri tutar.

Öte yandan modernizmin “dünyada cennet” vaadinin de başlı başına bir çelişki ile biçimlendiğini unutmayalım. Mükemmel bir hayat hayali pazarlanırken gerçekler daha çok kaos, mahremiyeti yerle bir edilmiş toplu yaşam alanları, daha fazla psikolojik sorunlar, daha yoğun gelecek kaygısı ve anlam boşluğu olarak beliriyor. Nietzsche bu çelişkiyi şöyle betimler: “Huzur eksikliğinden dolayı uygarlığımız yeni bir barbarlığa doğru gidiyor. Aktif, yani huzursuz insanlar hiçbir çağda bu kadar revaçta değildi.” “Mükemmellik” vurgusu arttıkça bununla ters orantılı olarak sorunlar daha görünürleşir, gelecekte daha karmaşık bir dünyanın yükünü sırtlanacağımız hissini daha yoğun duyumsarız.

Andre Gorz’un akıl yürütmesine geri dönelim: “Her şeye rağmen bugünkü medeniyetten kopuşu ve tam bir çöküşü arzuluyor muyuz?” Bu sorunun bir diğer versiyonu da şu olabilir: “Daha iyi bir gelecek için tam bir çöküş gerçekten zorunlu mu?” Her şeyi sıfırlayacak ve hepimizi tarihin bize göre en makul yılına geri döndürecek bir zaman makinemiz olsa sorunlarımızı çözebilir miyiz? Tam bir çöküşle medeniyet yeniden sıfır noktasına gelse, insanlık bir başka geleceği deneyimleyebilir mi? Bu soruların cevapları spekülasyonlardan kaçamayacaktır fakat madalyonun öteki yüzüne bakabilmek için bu konu üzerine düşünmeliyiz. Modernizmi, endüstri çağını ve geleceği korkulu bir distopya ilan ederek şeytanlaştırmak kolay ama geriye dönmeyi düşlediğimiz yer tam olarak neresi?

Daha bir buçuk asır önce insanın ortalama ömrü kırk yıl bile değildi. Küresel salgınlar ve yaygın hastalıkların en muhtemel sonucu ölümdü. Düşündüğümüzün aksine dünyada ortalama refah birkaç yüzyıl öncesinde sadece toplumun üst katmanları için makul seviyedeydi. Dünyanın yüzde doksanı, açlıkla ölümü hep çok yakından duyumsuyordu. Bilgiye erişim, teknolojinin gelişiminden önce fazlasıyla ayrıcalıklı bir konuydu. Okuma-yazma oranları dünyanın farklı bölgelerinde ayrı süreçler olarak gelişmiş olsa da bilgiye erişim konusundaki kıtlık herkesin ortak kaderiydi. Modern dönemi savaşlar yüzyılı olarak düşünebiliriz ancak modern öncesi dünyanın savaşlar konusunda sicili çok daha kabarıktı. Sanayi devriminin başında bir işçi olsanız da, daha gerilerde bir çiftçi olarak doğsanız da kazanç ve emek arasındaki uçurum bugünle kıyas edilemeyecek derecede dramatikti. Sosyal sınıflar, toplumsal katmanlar arasındaki etkileşim ve geçirgenlik çok daha azdı. Doğudan batıya dek nerede olursanız olun; din, mezhep ya da sosyal statünüzü değiştirmek istediğinizde ayrımcılığın çok daha acıtıcı sonuçlarıyla yüzyüzeydiniz. Diyelim ki Amerika kıtasının kolonize edilmeden önceki ihtişamlı Maya uygarlığında doğdunuz. Seçkin bir sınıfın üyesi değilseniz toplumdaki yeriniz “uinikoob” yani küçük insanlar/ayak takımı olacaktı. Kölelikle muhtemelen Kristof Kolomb’dan önce tanışacaktınız. Afrikada Zulu, Küçük Asyada Spartalıların egemenliğinde bir Helot olmanın da kaderi çok farklı değildi. İnsan hakları, özgürlük ve daha birçok konuda seçkinlerden değilseniz bugüne göre daha zor ve zahmetli bir yaşam sizi bekliyor olacaktı. Tüm bu örnekler ve tarihin -biraz da ayıklayarak- dramatik bir kolajını modernizmi aklamak için yapmıyoruz ancak modernliği ve onu hem doğuran, hem de sürekli yenileyen değişime dair eleştirilerimiz tek yönlü geliştiğinde geriye doğru dönmeyi saplantıya dönüştüren bir ruh hâli inşa ediyoruz. Fakat bu bakış, tarihinde “daha özgür”, “daha müreffeh” ve “daha adil” bir asr-ı saadet devrini aradığında neyle karşılaşacak? Nasıl ki mükemmelliği pazarlayan modernizm günün sonunda kaygıları derinleştiriyorsa, geçmişi ütopyalaştıran nostalji de eşit derecede kurgusaldır.

Elbette hem geçmiş hem gelecek değerlendirmelerini bir bütün olarak “iyimserlik”ya da “karamsarlık” başlığı altında toplayamayız. Geçmişte, insanın kendini daha iyi ifade ettiği; varoluşuna ve beklentilerine daha uygun anlar vardı ve belki de anımsadığımız gibi çoğunluktaydı. Aynı biçimde geleceğin de mutlak bir kötülük içinde şekilleneceğini söyleyebilecek durumda değiliz. Ancak arayışımız “yeryüzünde cenneti bulmak” ve orayı dondurmaksa bunun gerçek dışı olduğuna kendimizi alıştırmalıyız. Bir an için “en iyi zaman”da olmayı başarabilse bile insan; düşünmeye, duyumsamaya ve biriktirmeye (bilgi, deneyim, üretim) devam ettiği müddetçe bir başka belirsizliğe doğru yürüyüşü sürecektir. Bu nedenle geçmişle ilişkiyi ya da gelecekle ilgili beklentileri yönetmek zorundayız.

Geçmişe dönemiyor olmak onu yok saymayı gerektirmiyor. Her şeye rağmen insanın benliğini bugüne taşıyan milyonlarca yıllık varoluşunun birikimidir. Gelecekten kaçamadığı gibi bugünkü pozisyonunu inşa eden geçmişi de hafızasından bir bütün olarak silemez. Geçmişi sürekli hafızada tutmak; deneyimleri bir “bilgi”ye, bir “duygu”ya dönüştürerek bugünle irtibatlandırmak elbette kaçınılamayacak bir “canlılık alameti”dir. Sonuçta dünya ile etkileşimimizin en görünür tarafı insan elinin ürünleridir. Bu noktada insan başlı başına bir fenomen olarak “kendini bilmeye” ister istemez tarihini fark ederek erişir ve yaşama dair etkileşimi yeni bir boyut kazanır. İslami terminoloji açısından bu, ya “Rabbini bilme” olarak ya da ahlaki otonomi ile sonuçlanan bir müstağnilik ile biçimlenir.[5]

Sonuçta geleceğin nasıl biçimleneceği konusunu tartışmak ya da insan için en makul olanı aramak yine “kendini bilme” tartışmasına bizi götürüyor. Tarihin her döneminde popüler olan bu başlığa yeniden geri dönmek bir tekrar gibi algılanabilir. Ancak bu sorunun modernitenin içinde birçok şey gibi mutasyona uğradığını unutmamak gerekir. Bildiğimiz medeniyetler her zaman için antroposantrik/insan merkezli bir perspektifte bulunmuşlardı. Kadim Roma’nın pagan geleneklerinde, Hz. İbrahim’in, Hz. İsa’nın veya Hz. Muhammed’in söyleminde ya da aydınlanmanın ufkunda insan, belirleyici bir eksendeydi. Elbette her düşüncenin ya da inancın insan tanımında temel birtakım farkları okuyabiliriz. Bu farklar kimi zaman insanın dünyadaki durumuna dair hikmetli bir tevazuyu da içerecektir ancak bu, dünyayı anladığımız pencerenin, hukukun, ahlakın ve estetiğin insan için/insan odağında olduğu gerçeğini değiştirmez. Oysa endüstrileşme, teknoloji, yapay zeka tartışmaları arasında ilk kez “kendini bilme” tartışması insanın merkezde kalıp kalmaması konusunu düşünmeye hepimizi daha fazla zorluyor.

İnsanlığın geleceği olarak kabul ettiğimiz her şeyin günün birinde gerçekten yaşanıp yaşanmayacağını bilemiyoruz. Ancak insanlığın yürüyüşünde artık vâr oluşun insanın durumuna ve tanımına odaklandığını görüyoruz. Nasıl ki geçtiğimiz yüzyıllarda sömürgeciler için “batılı” ve batılı olmayan ayırımı insan olmanın belirleyicisi haline geldiyse bugünün postmodern anlayışı için de insan tanımı “gelecekteki insan” ve “ona uyum sağlayamayan” olarak güncelleniyor. Yapay zeka geliştikçe, modern dünyanın konforlu alışkanlıklarının çekimi arttıkça insanın nerede “insan” olarak kaldığını daha çok sormaya başlıyoruz. “Tür” olarak insanın geleceğin dünyasında yerinin olup olmadığı tartışması fazlasıyla distopik kalıyor olabilir ancak insanı benzersiz ve farklı kılan detaylar belirsizleştikçe tam olarak hangi niteliğimiz ile var kalabileceğimizi anlamakta zorlanıyoruz. Üstelik bu tartışma sadece modernliği gönülden kabul edenler için geçerli değil. Modernliğin ve modernlik sonrasında insanlığın yeni duraklarına maruz kalan her düşünce, inanç ve mensubiyetin bu tartışma içinde yerini alması gerekiyor.

(Yazının birinci bölümü: https://yenipencere.com/kose-yazilari/yeniden-dusunmek/)

[1] Türkçesi: Güvenlik, Toprak, Nüfus – Michel Foucault, Çev: Ferhat Taylan, İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları

[2] Homo Deus – Yuval Noah Harari – Kollektif Yay. Syf: 187

[3] Ekolojinin Kızıl Hattı – Andre Gorz, Sel Yay. Syf 50

[4] Çernobil Duası – Geleceğin Tarihi – Svetlana Aleksiyeviç – Kafka Kitap

[5] Medeniyet Meselesi – Tahsin Görgün, Endülüs Yay. Syf 86

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Zalimlerden Berî Olmak – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Bir türlü üstesinden gelinemeyen o derin unutuluş veya insanlık haysiyetinden yoksunlaşmışlık, Kur’ân’ı ölülerin gözüyle okumanın yarattığı o travmatik bilinç kaybı, nasıl bir (zihinsel) sefalete yol açmıştır ki dünyanın en büyük petrogelirleri bile bu açığı kapatamaz! Müslüman ülkelerde kilise gibi devlete karşı özerk cemaatleşme modelleri vücut bulmadığı gibi, belirgin bir siyasal özgürlük ve farklılıklarla iş birliği modeli de olmadığından kapitalizme karşı Latin Amerika ülkelerinde olduğu gibi sosyalistlerle ortaklaşa direniş biçimlerini esas alan hareketler yerine bölünmüş ve birbirlerine karşı saha üstünlüğü sağlamayı esas alan çatışmalar yürütülmüş; bu ise cârî bağımlılık ilişkilerinin daha da derinleşmesine yol açmıştır. Filistin mücadelesinin bölünmesi ve ortaya çıkan vahim sonuç, bunun en bariz örneğidir.

Küresel sömürgeciliğin Ortadoğu’yu güvence altına almak için bölgeye yerleştirdiği İsrail’den istediği verimi alamaması nedeniyle bölgede eşgüdümlü yerellikleri de sürece dahil etmesi, paydaşları değişse de değişmeyen oyunun yeni bir uyarlamasıdır. İsrail, vahşî ve hoyrat bir ortak; akıldışı emelleri nedeniyle öyle de olmak zorunda! Sömürgeciliğin o ağır ve acı deneyimini yaşamış İran ise sadece tarihsel birikimiyle değil, gücüyle de orada; bölgenin tam merkezinde. Şiiliğe karşı silahlandırılacak olan Sünnilik(!) ise Ali Şeriatî’nin deyişiyle dîne karşı din savaşı adına sahaya sürülen yapay bir karakteristik. Cârî gerçeklik, İsrail’i perdeleyen ve dolaylı bir biçimde korumaya alan bir kurgu… Pastadan pay kapma çabasıyla birlikte bölgedeki yerel çatışmada İsrail’i biraz geriletmek biraz da dinlendirmek için sahaya sürülmüş piyonların oyunu ne kadar sürdürebileceği ise belirsiz.

Her ne kadar bu oyun defalarca tekrarlansa da her defasında değişen mizansenler balık hafızalılar için yeterli bir yem. Bu kez ölçek biraz genişletilerek, İran’ı çevrelemek için işin içerisine Pakistan da katılmış bulunmakta. Böylece Hindistan’a da küçük bir kılçık atılmakta. Yerel ölçekli çıkarlarının peşinde koşan ulusal devletçikler adeta bu sömürgeci güçlerin piyonu olarak, sahada arz-ı endam etmekte ama bir kez dönüp de kendilerinin ortaya sürüldükleri oyunun bir önceki sürümüne bakma ve oradan dersler çıkarma zahmetine katlanmamaktalar. Üstelik bu muhterisler, öylesine deneyim yoksunları ki ne yapacaklarına dair sürekli tâbi oldukları aklın eline bakmaktalar!

Günümüzde insanlık, tarihin farklı bir aşamasında; kapitalist küreselciliğin üretimsel ve tüketimsel baskısının altında biçimlendirilmek ve kalbi sökülerek yerine tüm duyarlılıklarını yitirmiş bir makine (üretim ve tüketim aygıtı) yerleştirilmek istenmekte. Bu şartlar ise geçmiş dönemlerde peygamberlerin tarihe müdahil olduğu, Allah’ın vahyi ile hareket ederek insanlığın kurtuluş mücadelesini başlattıkları şartlara benzemekte. Son Peygamber’in insanlığa söylediği son sözlerle sorumluluk artık özellikle de âlim (aydın) ve fâzıl (erdemli) şahsiyetlere, dahası ise tüm ezilenlere (mustazaflara) bırakılmıştır. Aslında bu sorumluluk, temelde insanlığın ortak sorumluluğudur ancak köprülerin altından çok sular akmış ve maalesef erdemlilik ile zulüm, birbirine karışmıştır. Küreselleşen günümüz dünyasında egemenler, parçalanarak ulusallaştırılmış halklarla belirli bir bağımlılık ilişkisi oluşturarak bu toplumları sömürmekte ve mustazaflaştırmaktadır. Mustazaflar ise tarihin her döneminde olduğu gibi el ve gönül birliği yapmak yerine birbirleriyle didişmekten ve yer yer egemenlerle de bu yerel konumlarını pekiştirmek için iş birliği yapmaktan geri durmamaktalar! Kendilerine özgü bir akıldan yoksun oldukları için çoğu kez piyon işlevi görmekte, kimi yerel çıkarlar karşılığında küresel stratejilere boyun eğmekteler.

Aslına bakılırsa Ukrayna-Hürmüz Boğazı hattında doğu ile batıyı ayıran bir eksen üzerinde adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı sürmekte. Bu savaşı çetrefil kılan ise İsrail’in oynadığı roldür. Destekçileri olan Siyonist Hıristiyanlarla birlikte, kendilerine vâdedildiğini ileri sürdükleri topraklarda yurtlanma kurgusunun kurbanları ise Filistinliler. İsrail’in asıl işlevi ise sömürgeciliğin bölgedeki yerel işbirlikçiliği. Oysa yurt, tıpkı zeytin ağaçları gibi toprağı derinlemesine kavrayarak orada köklenen ve bunu onurla savunanlarındır. Kaldı ki kutsal olan bu toprak değil, o toprağı sıkıca sarmalayan yürekte atan duygulardır.

Bir türlü İsrail’i mûkimleştiremeyen ABD ise Filistin’e olan yerel desteği kesebilmek için farklı senaryolarla Filistin halkıyla Müslümanların (Şiilerin, Sünnilerin, yeryüzünün her yerine dağılmış duyarlı yüreklerin) arasını aralamaya çalışmakta. Öyle ki yerel ve küresel tüm aktörler bunun için seferber kılınmış durumda! NATO gösterilerinden mezhepçi tuluatlara değin içerisinde bir yığın figüranın rol aldığı şaşaalı oyunlar sanki sahici olgularmış gibi ısrarla sahneye sürülmekte. Askere yazılanından tutun da seferber olanına değin adları bir kuşak sonra unutulacak bir yığın aktör, bu kirli oyunda rol kapmak için hevesler içinde.

Yeni sürüm bu oyunu kavramak için sadece kimlerin içlendiğini değil, dışlanmaları da dikkate almak gerekir ki kurgulanmaya çalışılan siyasî mekân kavranabilsin. Zira cârî savaşı sürdüren iki temel aktör, İsrail ve İran dışlanmış durumda ama İsrail kenara alınırken İran, karşıya oturtulmakta. Bu ise kurgunun sınırlarını belirlediği gibi riske de etmekte! İran’ın dışlanması sadece mezhebî değil, siyasî bir dışlanma; Avrasyacı bir siyasetin dışında durmaya dair stratejik bir kararlılık. İran zaten tarihinin en başından beri Asyatik mekânına sabitlenmiş ve bu konumu savunmaya dair bir kararlılık içerisinde ve bu tür bir dışlama onu rahatsız etmez, tam aksine yerine daha da sabitler. İsrail’in dışlanması ise onu sınırlamaya dair taktik bir tutum. Demek isteniyor ki “Bölgede kalmak istiyorsan sınırlarını bileceksin!” Tabii bu, açık seçik bir biçimde söylenmiyor. İsrail’in ise “temel karakteristiği” kendi kurucu ütopyasının tahayyülüne dayanıyor ve oraya varıncaya kadar durdurulması zor göründüğünden bu kurguyu zorlayacağı açık.

Bu koşullar altında, tıpkı resûllerin ve yetkinleşmiş düşünsel öncülerin yaptığı gibi biçimsel ayrımlara bakmaksızın erdemli toplulukların bir araya gelerek bir cephe oluşturması, yerel ve küresel ölçekte bir kurtarıcı ümmet/toplum sözleşmesiyle harekete geçmesi gerekmekte. Medine Sözleşmesi’nde de olduğu gibi bu ümmet; farklı inançlar, ırklar ve kültürlerden oluşabilir. Önemli olan insanlığın temel ortak paydasına aitliktir. O da erdemlilerin dayanışması ve küresel zorbalığa karşı hakkaniyetin yanında saf tutabilmesiyle gerçekleşir. Bu koşullar içerisinde saflar sürekli yeniden belirlenir, cepheler yeniden oluşur, düşünceler ve duyarlılıklar yeni baştan gözden geçirilir. Öyle ki Gandi, Abdulgaffar Han, Gustave Guiterrez, Edward Said, Ali Şeriati, Zapatista lideri Marcos, Seyyid Kutub, Garaudy, Aliya ve Nelson Mandela gibi isimler ve onların temsil ettiği eğilimler, zulme ve sömürüye karşı ve insanların bir kere daha aydınlatılması ve özgürleşmesi için aynı safta yer alır.

Özgürleşmeci ya da kurtuluşçu bir dinî söylem ise öncelikle buna uygun bir okuma sürecinden geçmelidir. Zira imanın ve erdemi savunmanın farklı yolları ve katmanları vardır; ittifakların ve selametlerin, ubudiyetin ve velayetin, cehaletin ve zaaflara yenik düşmenin de! Bütün bu okumalar, oluşturacağı eylemlerle bireyi ve toplumu farklı güzergâhlara taşıyacaktır. Pratiklerin gerçekleşmediği yerde, okumalar da anlamına ve amacına kavuşmadığından yenilenmeli, her daim yeni sularda arınılmalıdır. Sözgelimi İbn Haldun, Marx’la; Foucault, Seyyid Kutub’la; Aliya, Kant’la; Molla Sadra, Hegel’le; İkbal, Bergson’la; Şeriatî, Sartre’la; Humeynî, Gandi’yle; Malcolm X, Mandela’yla; Tolstoy, Bookchin’le birlikte okunabilmelidir.

Anlamaların ve eylemelerin katmanlılığına binaen bir ümmet olmanın farklılıklarla birlikte çoğul bir yaşama olduğu asla unutulmamalıdır. Yoksulları muhtaçlığa düşürmeyen bir adalet ve varsılları kibirlendirmeyen bir eşitlik çizgisi gözetilmeli; tıpkı Muhammed (as)’in Medine’yi kabile tahakkümünden kurtardığı gibi sömürge halklar da farklı maskelerle sömürüsünü sürdüren kolonyalizmin tahakkümünden, yani farklılıkların kozmopolitizmi yerine ikame edilmeye çalışılan birörnek mekânların ve sömürgen zorbalıkların tahakkümünden/faşizminden kurtarılmalıdır. Eğitim özgürleştirilmeli, fıkıh sivilleştirilmeli, askerî fütuhatçılık arzuları yerini düşünsel derinleşmelere bırakmalıdır. Mülkiyetçilik daraltılarak kamusal yararlanma alanları genişletilmelidir. Siyaset ise otokrat zorbalıklardan ve güç metafiziğinin etkilerinden kurtarılarak toplumsal ilişkiler, aileden itibaren başlayan ve etkinleşen istişârî ve eleştirel düşünceyle müzakerelere yöneltilmeli ve çoğulculaştırılmalıdır.

*Yazı görseli: Hz. Peygamber’in Kâbe’ye girerek müşriklerin putlarını yıkması (Bazil’in Hamla-i Haydarî’si, 1808)

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İslamcılık Sorunu ya da Akif Nerede Yanıldı?

Yayınlanma:

-

Faruk Yeşil arkadaşın yazısı Ulu Çınar bahsinde sözünü ettiğim İslamcı zihnin medeniyet anlatısını nasıl anladığını göstermesi bakımından ibretlik bir yazı.

Yazı kendi içinde çelişik bana göre çünkü yazar bir yandan Palantir’de simgeleşen o ilahlık taslama rûhunu gösteriyor diğer yandan bir İslam ülkesi olarak Türkiye’nin kendi Yapay Zekâsını üreterek Batı karşısında bağımsız olmasını savunuyor ve İslam ülkelerin bilim, teknoloji üretmeye davet ediyor. Sonra da dönüp İslam’ın insanlık tasavvuru üzerine sözler söylüyor ve yazının sonuna diyor ki “Biz henüz son sözümüzü söylemedik!”

Bu satırlardan sonra sormak gereğini duydum: “Tamam son sözünüzü söylemediniz ama o son söz ne olacak? İslamî Yapay Zekâ mı?  Üzerine ayetler yazılmış Otonom Dronlar mı ve o dronlarla batı sömürgeciliğini darma duman edip tevhid bayrağını Batının Burçlarına dikmek mi?”

Yazar, reçetesini yazıyor:

“İslam dünyası, tarihin en büyük kırılma anlarından birini yaşıyor. Bu kırılma, sadece siyasî değil; vâroluşsal bir kırılmadır. Bu çağ, toplumları ya özne yapacak ya da nesneye çevirecek.

Ya üretenler olacağız ya tüketilenler!

Ya yazılım yazacağız ya yazılımla yönetileceğiz!

Ya veri üreteceğiz ya veri olarak kullanılacağız!

Ya düşünce inşa edeceğiz ya başkalarının düşüncesiyle şekilleneceğiz!

Bu çağın adı şudur: Dijital Sömürge Çağı!

Bu çağda uyuyanların kaderi bellidir: Uyananların kölesi olmak!

O yüzden artık sorulacak sorular şunlardır:

Türkiye ne zaman uyanacak?

İslam dünyası ne zaman uyanacak?

İlahiyat dünyası ne zaman hayata dönecek?

Bu çağ beklemiyor! Bu çağ merhamet etmiyor! Bu çağ geri kalanı affetmiyor!

Bu yüzden bizim mücadelemiz, bir intikam mücadelesi değildir.

Bizim mücadelemiz, bir rövanş kavgası değildir.

Bizim mücadelemiz, sadece “Batı’ya karşı Batı” üretmek değildir.”,

Ama bunları yazan Faruk Yeşil sonra da dönüp Batı’ya adeta zehir kusuyor ki bu pasajlar, tam da oksidentalizm manifestosu.

“Bizim mücadelemiz, insanlığı kurtarma mücadelesidir.

Biliyoruz ki İslam, yalnızca Müslümanlar için gönderilmiş bir gelenek değildir.

İslam, tüm insanlık için gönderilmiş hak din ve bir diriliş çağrısıdır.

İnsan, makine değildir.

İnsan, veri değildir.

İnsan, hedef değildir.

İnsan, tüketim nesnesi değildir.

İnsan, emanettir.

İnsan, şereftir.

İnsan, halifedir.

Bugün Batı’nın insanı da esirdir ancak onun zinciri demirden değil!

Onun zinciri “konfor”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “haz”dan yapılmıştır.

Onun zinciri “dijital bağımlılık”tan yapılmıştır.

İşte o zinciri kıracak bir söz lâzım!

O sözü de ne Harvard üretebilir,

ne Google üretebilir,

ne Palantir üretebilir!

O sözü ancak hakikat üretir.

O söz Allah’ın sözü ve onu ancak Müslüman söyleyebilir!”

Buradan da anlıyoruz ki reçete, Batılı insanı İlahî mesajla tanıştırmak İslam’la şereflendirmek…

Bunu yaparak yeni bir çağ kuracağız.

Biz Müslümanlar eğer gerçekten uyanırsak eğer gerçekten aklımızı yeniden kurarsak eğer ilahiyatı mezarlık akademisinden çıkarıp hayatın merkezine koyarsak…

Sadece kendimizi kurtarmayacağız.

Batı’nın anlamı yıkılmış insanına da yardım edeceğiz çünkü insanlığın bugün en büyük ihtiyacı teknoloji değildir. İnsanlığın bugün en büyük ihtiyacı hakikattir.

Bu çağın en büyük devrimi, algoritmanın değil, vicdanın yönettiği bir dünya olacaktır.

İşte bu yüzden bizim hedefimiz yalnızca savunma değildir. Bizim hedefimiz yalnızca direnmek değildir.

Bizim hedefimiz yeni bir çağ kurmaktır.

Batı “dijital tanrılar” üretirken biz insanı yeniden insan yapan bir medeniyet fikri üreteceğiz.

Batı “veriyle yönetim” kurarken biz adaletle yönetimin ne olduğunu yeniden hatırlatacağız.

Batı “insanı ölçülebilir bir nesneye” çevirirken biz insanı, yeniden “emanet” olarak göreceğiz.”

Yukarıda bilim ve teknoloji çağrısı yapan satırlarla bunları birleştirdiğimizde sonuç şu oluyor: Bu teknolojiler Batılı zihin tarafından üretildiği için insan bir veri, bunun için algoritmalar hâkim. Eğer İslamî zihinle algoritma yazarsak o zaman insan, veri olmaz, teknolojinin tutsağı olmaz. Anlamdan yoksun bir dünya kurulmaz. Yani bilim ve teknolojiye Kur’an aşısı yaparsak tüm bunlar adeta sihirli değnek değilmiş gibi değişir ve artık insanlığın hayrına sonuçlar verir.

Yazar aslında diyor ki, “Düşmanın silahlarıyla silahlanalım!” Gelgelelim düşmanın silahlarının sizi düşmanla özdeş kılacağını fark etmiyor.

Kusura bakmasın Yazının sloganik mesajı benim zihnimde net: “İlerleyelim beyler!” ve bu fikir çok önce Osmanlının son dönemlerinde dillendirildi. Dillendiren kişi de bu coğrafyadaki İslamcı zihin için kurucu aktördür: Mehmet Akif. Akif, yaklaşık iki asır önce yazarın formülünün terkibini oluşturmuştu: “Batının ilmini, fennini alalım; kültürünü dışarıda bırakalım!”

Ne yazık ki düne kadar önemli bir coğrafyada hâkimiyet kurmuş bir imparatorluğun sonunda düşmanına teslim olması hele de düşmanının kültür dünyasına eklemlenme ihtimali onu derinden yaralamıştı. İşte bu nedenle Mehmet Akif de sorunu, yazar gibi tanımlar: Geri kalmışlık! Batı, bilimsel ve teknolojik atılımlar yaparken İslam dünyası pratik meselelere kafa yormak yerine soyut dinsel tartışmalar yapmıştır. Bunun bedelini de düne kadar boyun eğdirdiği düşman tarafından boyun eğdirilerek ödemiştir.

Akif’in teşhisinin adı bugün “tarihe geç kalmak” olarak tanımlanıyor. “Haksız mı?” derseniz “Haksız!” diyemem. Mesela Akdeniz’de kendisine başarı getiren gemiler yerine kalyonu ikâme edebilseydi ve mücadeleyi Akdeniz’den öteye taşırıp Batıyla okyanuslarda rekabet edebileydi muhtemelen Osmanlı tarihi bambaşka bir mecrada akardı ama Marks’ın değer verdiğim bir sözü var: “İhtiyaç, îcâdın anasıdır!” Osmanlı, her bakımdan üstünken ve düşmanı da ona boyun eğmişken eski köye yeni âdet getiremezdi lâkin ticaret yollarını düşmana kaptırmış ve İpek Yolunun suyolu olarak devamı olan Akdeniz’de nefes alamayan Avrupa, bu eksiği kapatmak zorundaydı ve bunu da yaptı. Yaptığı anda süreç tersine döndü ve dünün galibi, mağluba dönüştü.

“İslam dünyası tarihe neden geç kaldı?” tartışması, bu yazının sınırlarını ziyadesi ile aşar ama Akif’in bulduğu formülü, III. Selim’den başlayarak önemli padişahların bulduğunu da biliyoruz: açılan askerî okullar, Batılı bir üniversite olarak Darülfünun, top dökümhaneleri hatta sanayii tesisleri…  Gelin görün ki olmadı, olmazdı çünkü düşman, artık 1-0 önde iken sizin ona yetişmeniz zordu. Zaten bu çabaya “Birinci Batılılaşma” denmesi de sorunun ne olduğunu anlatmıyor mu? Osmanlı, Faruk Yeşil’in yolundan gitmeye çalıştı. Batı teknolojisini Batıya karşı kullanarak kayıplarını telafi edeceğini düşündü ama olmadı. Hiç şüphesiz bu “olmadı”nın “oldurmadı”lar bölümü de var! Kısacası Akif’in rüyası aslında yanlış tevil edilmiş bir rüyaydı çünkü Osmanlı modernleşmesinin gösterdiği gibi zihinseli de kapsamayan bir teknoloji transferi söz konusu değil! Yani kültürel gümrük duvarlarınız işe yaramıyor! Mobil telefonla beraber Tiktok da karşınızda beliriveriyor çünkü Tiktok’u yaratan zihinle mobil telefonu yaratan zihin aynı! Topu alıp baloyu dışarıda bırakamıyorsunuz; o vals, siz istemesiniz de kapınızı yumrukluyor!

Bu çelişkinin temelinde yatan şey teknolojini nötr bir şey olduğu fikridir! “Ekmek bıçağıyla ekmek de kesersiniz adam da öldürebilirsiniz!” örneği verilir fakat hakikat böyle değildir. O bıçak, adam öldürmeyi de kapsar çünkü zaten esas olarak öldürmek için tasarlanmıştır. Atalarımız, çakmataşından bıçaklar yontarken bunu bir av silahı olarak tasarladı ve o silahı daha sonra mızrağın ucuna geçirip rakip kabilenin savaşçısını öldürdü ama Faruk Yeşil’e göre “Ekmek bıçağı ekmek keser, onu sadece bunun için kullanabiliriz eğer bizim elimizde olursa!”

Hâsılı teknoloji, nötr değildir çünkü bir zihniyet örgütlenmesidir. Ekmek bıçağı, teknoloji değil tekniktir; olmayan pençeniz görevi görür ama pençe de doğası gereği yırtar. Kısacası bir buluşu sadece iyi amaçlar için kullanacağımız fikri bir yanılsamadır. Bunun yanı sıra teknik ile teknoloji arasındaki ayrım da bir hakikattir lâkin yazılım ya da algoritma, tırnağınız ya da dişinizi ikame etmek için değildir.

Yazarın satırlarından dökülen şey aslında bir güç kıskançlığı! Yani “Batı, güçlü ve biz de güçlü olmalıyız ve o güçle batıyı yenersek Batının ürettiği değerlerin yerine yeni değerler koyarız!” sâfiyâneliği!

Çok uzatmak istemiyorum ama bu zihinle Kur’an konusunda da “medeniyet” dediği şeyde de uzlaşamayacağımız açık! İslamcılık bir iktidar ideolojisi olmaktan kurtulmadıkça olsa olsa yeni bir Batı olursunuz: Çin’in İslamî versiyonu! Şimdi yazara soruyorum: Nükleer silah ile algoritma arasında bir fark var mı, varsa bu fark nedir?

Ulu Çınar tam da bunu anlatıyor aslında. Orada söylediğim şey netti: Biz, medeniyet üzerine düşüneceksek önce ontolojik sorularla başlamalıyız çünkü ontolojik sözler söyleyen bir mesajın muhatabıyız. Belli ki muhatap olduğumuzla gerçek bir ünsiyet kuramamışız!

Benim için net olan şu: İlahî hitap, bana Batının yerine geçmemi söylemiyor!

Sorulması gereken esas soru ise şudur: Kur’an’ın murâdı insanların bir güç odağı olması mıdır? Kitap, bize iktidar olmanın yollarını mı öğretti yoksa iktidar denen şeyin bir kanser olduğunu mu? Sahi Allah, neden “Şecereye yaklaşma!” dedi?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Erdoğan Otoriterliğinin Yapısallığı, Oligarşik Sermaye Düzeni ve Toplumsal Muhalefet – Ali Altıntaş

Yayınlanma:

-

1980’lerden itibaren Dünyayı etkisi altına almaya başlayan ve 2000’lerde yalancı baharını yaşayan neoliberal düzen, “2008 Küresel Finans Krizi”nden sonra sürdürülemez oldu. Bazı sosyal bilimciler içinde bulunduğumuz dönemi, “1929 Buhranı”yla başlayıp İkinci Cihan Harbinin kopuşuyla neticelenen “canavarlar zamanı”yla[1] kıyaslayan analojiler kuruyorlar. Bu yorumların yerindeliği bir tarafa, en azından kapitalizmin taşlarının yerinden oynadığı ve küresel istikrarsızlığın dramatik gelişmelere gebe olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Bir ülkede askerî-endüstriyel kompleksin şahlandırılmasının ulusal düzeydeki sermaye birikim krizlerini aşmak, toplam sanayi üretimini ve istihdamı arttırmak için faydalı bir yol olarak görüldüğü vâkidir. Peki, yaşanan, sermayenin küresel birikim krizi ise ve dolayısıyla egemen sınıf tarafından paylaşılmayı bekleyen toplam pasta eskisi kadar hızlı artmıyor ise? Bu durumda ya üretim teknolojisinde çığır açan bir gelişimin peyda olması beklenir, bu olamıyorsa maalesef askerî-endüstriyel kompleks çarklarının dünya çapında hızlandırılmasına tanık olunur. Bu durum aynı zamanda halk kesimlerinden çalınan refahın, ekonomik kaynakların silahlanmaya aktarılması manasına gelir. Elbette bu vurgunu, mevzubahis kesimlerin rızasını alarak yapabilmek pek de mümkün olmadığından liberal demokratlığın, devletin ideolojik ikna güçlerinin yaldızları dökülürken otoriterliğe doğru bir süzülüş başlar çünkü emeğin toplam refahtan aldığı pay günden güne, kepçe kepçe azalırken buna gösterebilecek reaksiyonları belli ölçüde devletin zor güçlerini kullanarak törpüleme ihtiyacı doğmuştur.

Toplam pastanın yeterince hızlı büyümemesi aynı zamanda uluslararası paylaşım rekabetini de peşinden sürükleyecek, devletler arası ve devletler ile -proto-devlet sayılabilecek- silahlı örgütler arası sürtünmelerin katsayısı ve bundan doğabilecek kıvılcımların ihtimali artacaktır. Yine tüm bu koşullar altında bir kez silahlanma yarışı ve militaristleşme başladı mı, arzın talebi doğurması yani askerî-sanayi komplekslerin savaş istenci maksimize olacaktır. Ünlü Rus öykücü Çehov’dan ilhamla biraz değiştirerek söylersek “Duvarda asılı yeni silahlar varsa hikâyenin ilerleyen kısmında o silahlar patlayabilir.”

2022 NATO(Ukrayna)-Rusya bilek güreşi başladığından beri mevzubahis kızışmaların özellikle Batı Asya’da ve Çin odaklı olarak Pasifikte de frekansının arttığını müşahade edebilmekteyiz. Ayrıca NATO ittifakı kapsamında eşgüdüm arayışının ve ittifakın rolünün Çin, Rusya ve İran tehditlerine karşı yeniden tanımlanması ihtiyacının artışıyla eşzamanlı olarak Çin-Rusya-İran arasındaki askerî yakınlaşma ve teknoloji transferinin de arttığı gözlenmekte, birbirini besleyerek kutuplaşma derinleşmektedir. Sosyal demokrasinin parlayan yıldızları olarak gösterilen İsveç ve Finlandiya dahî NATO ittifakının birer üyesi olarak askerî harcamalarını arttırma sözü vermişler ve -kamusal sağlık hizmetleri dahil- sosyal harcamalarda dramatik kesintilere gitmeye başlamışlardır.[2] Bölgesel gerilimler, çatışmalar, savaşlar ve yükselen cihan harbi ihtimali, hükümetler için politik homojenlik ihtiyacını arttırdığından ve bu gidişata yönelik çatlak seslerin çıkmasına tahammül edilemeyeceğinden otoriter konsolidasyon eğilimleri de güçlenmeye başlamıştır. Özetle günümüzdeki otoriterleşmenin iki başat kaynağı olarak askerî-endüstriyel kompleks kapitalizminin yaygınlaşmasını ve emperyalist savaş politikaları ile buradan neşet eden teyakkuz halini ileri sürebiliriz. Türkiye’de Kürt meselesine dair tartışmalarının üzerine iki seneye yakındır “iç cephenin güçlendirilmesi” söylemlerinin gölgesinin düşmesini bu minvalde kavramak mümkündür.

Dolayısıyla özellikle 2016 darbe girişimi ve 2017 Anayasa referandumu ile birlikte Türkiye’nin girdiği otoriterleşme rotasının arızi bir durum olmadığının, esas olarak AKP-MHP kadrolarının veya tek başına Erdoğan’ın birtakım keyfe keder tercihlerinden, hoyratlıklarından, iktidarda kalmak için “bütün tuşlara aynı anda basmasından” kaynaklanmadığının, aksine küresel otoriterlik rüzgârlarına dayandığının altını çizmek lüzumludur. Yaklaşık bir yıl evveline kadar NATO-Rusya kapışmasında nispeten dengeli bir rol sergilemeye çalışan Erdoğan iktidarı, özellikle ABD ile Trump-Erdoğan görüşmesi esnasında Vaşington’da yapılan müzakerelerden sonra dümeni Rusya’ya karşı hızlı bir biçimde Batı ittifakına doğru kırmaya başlamıştır. Bu çerçevede Adana’da kurulması planlanan NATO kolordusu ve özellikle İstanbul-Beykoz’da Anadolu Kavağı’nda Ukrayna’ya fiili destek sunmak için kurulması plânlanan Deniz Unsur Komutanlığı, Türkiye’nin kuzeyindeki savaşta aktif roller üstlenmeye başlayacağının kuvvetli emareleridir.

Üstelik carî otoriterleşme, NATO ittifakının gerekleriyle çelişmemektedir. Çelişmek bir yana Türkiye’den beklenen müttefiklik rolünün dar bir iktidar kliğinin hükümranlığı vasıtasıyla gerçekleşmesi ve buna karşı halk arasında yeşeren tepkilerin -NATO Zirvesi öncesi ve esnasında görüldüğü üzere- yargı ve kolluk marifetiyle zorbalıkla susturulması, ittifakın bölgemizdeki çıkarlarıyla iç içe geçmektedir. Dolayısıyla taze YENİ Parti’nin Genel Başkanı Özgür Özel’in henüz CHP’nin başında iken Newsweek ve Financial Times’a[3] yazılar yazarak “Otoriter Erdoğan’ı alma, demokrat olan bizleri al!” minvalinde dilenmelerinin Batı nezdinde hiç ama hiçbir karşılığı olmayacaktır. Keza 1949’da 12 kurucu üyesinden birinin Salazar diktası altındaki Portekiz olduğu bilinen NATO’nun bir “demokratik hükümetler ittifakı” olduğu iddiası da en baştan çürüktür.

Erdoğan otoriterleşmesinin bir taşıyıcı sütununun “yerli ve millî” savunma sanayii olduğu kuşku götürmüyor. Damadının şirketi Baykar Teknoloji’den devlet iştirakleri Aselsan’dan Roketsan’dan aşağıya iktidardan beslenen girişimcilere ve oradan en küçük taşeron üreticiye kadar inen geniş bir askerî-endüstriyel kompleks, azametli bir makine olarak işliyor ve Türkiye kapitalizmine, sermayenin birikim krizine can suyu olurken belli ölçüde istihdam olanakları da sağlıyor. Kamu kaynakları silah sanayiine daha yüksek oranlarda aktarılırken emekçilerin refahından ve halihazırdaki kısıtlı sosyal haklarından vedahî evinde yiyip içtiğinden çalınmaması mümkün olmadığından emekçilerin eylemlerine karşı iktidarın sopası da eşzamanlı olarak daha bir beliriyor. 2017’den beri sadece Cumhurbaşkanının kararı ile birçok işçi grevi “erteleme” adı altında yasaklanmış, grev yapmakta kararlı olan işçilerin üzerine kolluk kuvvetleri salınmıştır. Hatta bizzat Erdoğan 2019 yerel seçim kampanyası esnasında yerli ve millî silah sanayiini bizzat gıdadaki enflasyonun karşısına koyarak “Patatesçilere, domatesçilere sesleniyorum; bir tane merminin bedelini biliyor musun sen?” diyebilmiş, sonraki dönemde de bazı iktidar temsilcileri ve iktidara yakın kalemler tarafından halkın alım gücündeki erime, askeri sanayideki atılımlarla, İHAlarla SİHAlarla yan yana konarak hafifsenmeye çalışılmıştır.

İktidar mekanizması, yürütme gücünün en tepesine göbekten bağlı olan -ve en meşhurları yani öne çıkanları Beşli Çete olarak bilinen- bir sermaye gücü toplamı üzerinde yükselmekte ve bu zemin, farklı ekonomik sektörlerde dur durak bilmeden genişlemeye çalışmaktadır. İktidar tarafından siyasi rasyonalitenin ötesinde korunan ve kollanan bu hormonlu ve de oligarşik sermaye kesimi, emekçilerin en temel haklarını dahî esirgeyebilmekte; emekçiler, hakları için eyleme geçtiklerinde ise karşılarında devletin zor aygıtlarıyla yüzleşmektedirler. Aylarca işçilerine maaş ödemesi dahî yapmayan ve buna rağmen iktidarın kolu kanadı altında hareket edebileceğine güvenen holdingler, mevcut oligarşik sermaye düzeninin birer numunesi olarak tebarüz etmekteler. Bu tür holdinglere her tür kamu kaynağı teşvik, vergi affı, yatırım kolaylığı adı altında peşkeş çekilmekte; ülkenin havası, suyu, toprağı hibe edilmektedir! Örneğin bu holdinglerin biri olan Yıldızlar SSS Holding, son zamanlarda sıklıkla farklı şirketleri altında çalışan emekçilere aylarca maaşlarını vermediği gerekçesiyle gündem olmakta fakat buna rağmen eski bir AKP milletvekili olan holding patronu Sabahattin Yıldız, yeni maden alanlarının peşkeşi ile ödüllendirilebilmektedir.[4]

Tasvir etmeye çalıştığımız militer-otoriter kapitalist devlet, bir makine gibi işlerken özellikle 19 Mart 2025’ten beri bir iktidar değişikliği umudunu taşıyabilecek muhalif siyasi aktörlere ve muhalefet belediyelerine yoğun bir saldırı kampanyası başlatmıştır. İlk aylarda özellikle öğrencilerin ve sol-sosyalist grupların hareketlenmesi ve dönemin CHP yönetimini ittirmesiyle başlayan toplumsal direniş, birkaç ay içerisinde kontrol edemeyeceğini düşündüğü kitlelerden ürken ve sokak eylemlerini parti mitinglerine evrilten aynı yönetimin marifetiyle sönümlenmiştir. Mutlak butlan kararıyla parti teslim edilene kadar Özel-İmamoğlu hattının sergilediği mücadele, yasayı ve yargıyı ezip geçen bir iktidar makinesine karşı merkez siyasetin alışılageldik manevralarının ve hukuki haklılık söyleminin ötesine geçememiştir. Otoriterliğini NATOculukla pekiştiren ve oligarşik sermaye düzenini her geçen gün katmerleyen bir iktidara karşı “Biz daha iyi NATOculuk yaparız!” veya “Biz daha kurallı bir serbest piyasa uygularız!” denerek mücadele edilemeyeceği gibi bunun otoriter kapitalizmin mağduriyetlerini yaşayan halk kesimlerinde hiçbir karşılığı olmayacağı da açıktır.

CHP’nin yargı sopasıyla terbiye edilmesi sonrası kurulan YENİ Parti, muhalif kesimler arasında belli bir heyecan dalgası yaratmışa benziyor. Yine “ilk seçimde gidiciler!” benzeri söylemlerin sıklıkla tedavüle sokulduğu bir döneme girmiş bulunuyoruz fakat şu sualin cevabı bulanık kalmaya devam ediyor: “Mart 2025’ten beri favori cumhurbaşkanı adayının yarıştan egale edilip hapse atılmasına engel olamayan, seçimle kazandığı birçok belediyesine operasyon yapılıp başkanlarının hapse atılmasına engel olamayan vedahî birinci derece mahkemesinin mutlak butlan kararıyla Türkiye’nin en eski partisinin elinden alınmasına engel olamayan bir siyasal akıl, aynı hoyrat iktidar yöntemlerinin YENİ Parti’ye de yönelmesi durumunda yaklaşık 1,5 senedir yaptığından neyi farklı yapacak da bu kuşatmayı yarabilecektir?” Mesela, Erdoğan karşısında faraza başka bir favori cumhurbaşkanı adayını yarışa sokmaya çalıştığı anda iktidar makinesinin aynı eziciliğiyle sahne alacağını öngörmek için ârif olmaya gerek yoktur.

Dolayısıyla yersiz umuttansa gerçekçi bir kötümserliğe daha fazla alan açmak gerekir. Muhalif kesimler arasındaki yakın vadede, birkaç sene içerisinde seçimle iktidarın değişebileceği yanılsamasının, illüzyonunun parçalanması, duvara toslaması hepimizin hayrına olacaktır. Türkiye’de oy vererek, seçmen kellesi sayarak iktidarın barışçıl değişimi yöntemi bizzat devletin güncel otoriter-militer kapitalist yapılanması tarafından en azından bir süreliğine askıya alınmıştır. Bu realiteyi göz önüne almadan ve halk kitlelerine, sermaye düzenine diz çökmeyen emekçilere, NATO ittifakına karşı çıkan bağımsızlıkçı yurtseverlere, öğrencilerin/gençlerin dönüştürücü dinamizmine yaslanarak sınıf ve sokak siyasetini güçlendirmeden, hayatı kilitlemeye çalışmadan -alışıldık muhalefet pratikleri üzerinde biçerdöver gibi çalışan- Erdoğan oligarşisiyle gerçek bir mücadele verebilmek mümkün değildir. CHP’den YENİ Parti’ye geçen kurmayların, kadroların, belediye başkanlarının ve teşkilatların ne böyle bir kapasitesi ne de böyle bir niyeti vardır. Aynı gün öğlen madenci direnişi ziyaret edip akşam Koç Holding’in 100.yıl kutlamasına katılan Özgür Özel’in pragmatizmi ve sosyal demokrat tandanslı ekonomi politikalarını savunan isimlerin ne Özel CHP’sinde ne de YENİ Parti’de ön saflarda yer alabilmesi menfi çıkarımımıza temel teşkil eden en güncel misallerdir.

Dipnotlar:

[1] İki Cihan harbi arası dönemin ‘Canavarlar zamanı’ ifadesiyle nitelendirilmesi yanlışlıkla Antonio Gramsci’ye atfedilir ancak onun mevzubahis bağlamı kasteden orijinal cümlesi aşağı yukarı şu şekildedir: “Kriz, tam olarak eski dünyanın öldüğü ve yenisinin doğamadığı gerçeğinde yatmaktadır; bu fetret döneminde çok çeşitli patolojik belirtiler ortaya çıkar.

[2] Finlandiya örneği, “Finland Agrees on Austerity…”

https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-04-22/finland-agrees-on-austerity-as-iran-war-seen-postponing-recovery

“Finlandiya, 2030 yılına kadar savunma harcamalarını %3,2’ye çıkarmayı plânlıyor.”

https://www.koha.net/tr/bote/finlanda-planifikon-ti-rrise-shpenzimet-e-mbrojtjes-ne-32percent-deri-me-2030

[3] Özel, “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis”

https://www.newsweek.com/turkeys-democratic-crisis-is-becoming-a-security-crisis-opinion-12015939

Özel, “Erdoğan’s assault on democracy is a threat to Turkey’s allies”

https://www.ft.com/content/f89e648a-a06b-4ae1-9fb0-12d30e00cd6d

[4] Doruk işçisinin alacaklarını ödememişti: Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi.”

https://www.evrensel.net/haber/5981830/doruk-iscisinin-alacaklarini-odememisti-bakanin-artik-ruhsat-yok-dedigi-gun-yenisi-verildi

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x