Connect with us

Köşe Yazıları

Seyahat Notları 2024

Yayınlanma:

-

Dört kişilik küçük ailemizle otuz altı gün süren bir yurt içi seyahatinden henüz dönmüşken izlenimlerimi satırlara dökmek istedim. Bunu yaparken, kişi ve yer adlarını mümkün olduğunca tasarruflu kullanmam gerekiyor ki okuyanı boğuntuya sokmayayım.

Arka koltukta iki küçük çocuğumuz, kemer takma zorunluluğunun da katkılarıyla yolları ve molaları uzattıkça uzattılar. Olsundu. Tema: gitmek, amacımız biraz da yollarda olmak değil miydi?

İnsan insanın yurdu olduğundan, rotamızı eş dost akrabalar, arkadaşlar oluşturduğundan “yurt içi” olarak nitelendiriyorum bu seyahati. Ulusal sınırlara inandığımdan, itibar ettiğimden değil.

Kim söylemişse haklı: Şehirde manzara insandır. Kırsalda da öyle değil mi günün sonunda?

Biriktirmek kulağa hoş gelmiyor ama insan biriktirmek kıymetli bir edim.

Trabzon’dan Tokat, Ankara, Eskişehir, Sakarya, Kocaeli ve Gebze’ye uğrayarak bir haftada İstanbul’a vardık. İstanbul’da bir süre Kadıköy’de, bir süre de Başakşehir’de kaldık. Dönüş yoluna bir de Konya’yı kattık.

Her durakta farklı insanlar, aileler, coğrafya, ortam, imkân ve neyse nasibimiz bizi bekliyordu.

Tokat’ta geniş, bereketli ovaları sulamak için oluşturulmuş, huzur içinde uzun kilometreler boyu akan kanalda yüzmek harika bir deneyimdi. Biz Niksar’da kanalımıza abone olduk! İki gün üst üste girdik, çocukları zor çıkarttık. Su tertemiz. Ne tuz ne klor. Genişliği 3 metre kadar, derinliği ise sulama durumuna göre değişmekle birlikte iki metreyi bulmuyor. Akıntı çok kuvvetli değil. Ortalama bir yetişkinin boyunu aşmaz, alıp götürmez. Eh, yüzme bilmeyen çocuklara da göz kulak olursanız, değmeyin keyfinize. Gözlerden uzak, ıssızlık içinde, gece gündüz, pırıl pırıl serinleme, rahatlama imkânı.

Tıpkı Eskişehir gibi ortasından nehir akan Tokat’ı gezerseniz Tokat Arkeoloji ve Etnografya Müzesi’ni (1926) görmeyi ihmal etmeyin derim.

Ankara Kalesi’nde el yapımı seramik ürünleri üreten sanatçı kardeşimiz bizi atölyesi Od Seramik’te ağırladı. Sağ olsun, çocuklarla birlikte 2 saatlik bir üretim deneyimini paylaştı. Bana da masaüstüne, kitaplığa kondurmayı çok sevdiğim şirinlikler hediye etti.

Eskişehir’in Beylikova ilçesinde tek katlı, yıllar içinde sağa ve sola oda, fırın, ardiye, tamirhane gibi eklentilerle genişleyen eski bir köy evinde kaldık. Ağaçlara, insanlara, hayvanlara, doğaya tepeden bakmayan bir tevazu az bulunuyor. Bu iki avlulu evin her köşesine yılların tozu bir yaşanmışlık, yaş almışlık sinmiş. Mekânın insan üzerindeki etkisini test etmek istermişiz gibi birkaç gün sonra Fikirtepe’ye gideceğiz. Binaların insanın üstüne üstüne geldiği, tahakküm boca ettiği ürpertici bir yer Fikirtepe. Neyse ki biz o kibir abideleri kulelerin yanında makul kalan bir aile apartmanında konaklayacağız.

Beylikova’da dikkatimi çeken naifliklerden biri de pazarı oldu. Salı günleri kurulan pazar için sabah erkenden belediye hoparlörlerinden alıverişin bereketli olması için dua ediliyor. Ne güzel, antikapitalist bir gelenek. Malum olduğu üzere kapitalizm ile bereket asla yan yana gelmez. Sahi, bereket ne hoş bir kelime.

Sakarya yeşili, mavisi, iklimi, İstanbul’a yakınlığı ve yakınlığımız olan insanları dolayısıyla her zaman sevdiğim bir şehir. Kocaeli ise İstanbul’dan sonra benim ikinci şehrim diyebilirim. Ortaokuldan bu yana, ibadetin makbulü gibi, az da olsa düzenli, daimî olarak görüştüğüm bir dostum dolayısıyla bilhassa üniversite yıllarında çokça kaldığım bir şehir.

Dostum 4 yıllık üniversite hayatında en az 6 ev değiştirdiğinden dolayı pek çok ilçesinde yaşadım. Bunda tam bir işçi ve öğrenci dostu Haydarpaşa- Adapazarı treninin de payı büyüktür. O hattı ortadan kaldıran, Haydarpaşa tren istasyonunu devre dışı bırakan iktidara, milyonlarca insanın hatıralarına saygısızlık yaptıkları için hakkımı helal etmiyorum.

Dostum evlendikten sonra istikrarlı bir şekilde Başişkele’de yaşıyor çünkü artık bir evi var!

Gebze’de evlerine misafir olduğumuz arkadaşlarımızın kızlarının adı Rachel. Ne, nasıl, neden diye soracak kızlarıyla her tanışan ve hikâyeyi dinleyecek. İnşallah yakın zamanda Rachel ve Esma’nın hayat hikayelerinin bir arada anlatıldığı nitelikli bir kitap yayınlanacak ve evlerimize konuk olacak. Ben Rachel kısmını okudum ve çok beğendim. Yazar ve yayınevi sürpriz olsun.

Ve İstanbul!

Tanpınar’ın Beş Şehir’inin baş şehri. Onu anlatmaya kelimeler yetmez.

Yine yürüyorsun, yine bir tarih, bir sürpriz çıkıyor bir ara sokağından, bir binasından, bir hanından, pasajından, taşından, duvarından.

Karaköy’de yürürken İhsan Oktay Anar kitapları geliyor aklıma, Beyoğlu’nda Sait Faik, başka bir yerinde bir şiir, bir türkü, bir film sahnesi… Yıllarca sokaklarında yürüdüğünüz, adalarında gezindiğiniz, boğazında yüzdüğünüz, camilerinde, parklarında, bahçelerinde dinlendiğiniz şehrin yüzlerce insan ve binlerce olayla sizde mevcut biricik hatırası bir yana, devasa bir ortak tarih ve hafıza üzerinde yürüdüğünüzü düşünün.

Her İstanbul ziyaretinde olduğu gibi yine Muharrem Balcı’yı ziyaret ettik. Kendisiyle hukuk atölyesine dönüşmüş bürosunda Genç Hukukçular Hukuk Okumaları üzerine bir video söyleşi gerçekleştirdik.

Avukat arkadaşlarımızla bir araya gelsek de gelenekselleşmiş cezaevi ziyaretlerimizi bu defa gerçekleştiremedik ne yazık ki. ÇHD ve Gezi Davalarından tutuklu bulunanlar, kararları Yargıtay tarafından yakın zamanda onandığı için artık hükümlü statüsüne geçtiler. Bu durumda vekalet veya yetki belgesi gerekiyor görüşmek için. Adli tatilde ve kısa süre içinde bu, ‘işi yokuşa sürme prosedürleri’ni yerine getiremedik. Yine de ben Bakırköy Kadın Cezaevi’nde 29 yıldır “içerde” olan bir mahpusu ziyaret ettim. Ardından, cezaevi ziyaretlerimiz üzerine bir sohbeti kayıt altına aldık. (İlgi duyanlar tıklayabilir.)

21 Temmuz’da Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Tokat’ta, 3 Ağustos’ta Levent’te pek çok farklı grupla birlikte İsrail Konsolosluğu önünde, 18 Ağustos’ta Eminönü’nde Filistin için eylem ve yürüyüşe katıldık.

18 Ağustos’ta yine Eminönü’nde Eğitim İlke Sen’in bilhassa ve ısrarla dert edinip açıktan itiraz ettiği “derinleşen yoksulluğa, zam, sömürü ve yağma düzenine hayır” eylemine katıldım. Şairin dediği gibi çünkü “açlık çoğunluktadır.”

Konsolosluk önünde, ilerleyen yaşlarına rağmen Ümit Aktaş, Burhan Kavuncu, Yıldız Ramazanoğlu gibi insanları görmek beni mutlu etti. Burhan Abi ayrıca “yoksulluk eylemi”ne de gelmişti.

Ümit Aktaş, yazıları, fikirleri ve kitaplarıyla önemli bir isim, düşünür ve uyarıcı. Abdurrahman Arslan da bir o kadar hürmete layık bir isim bence.

Ne mutlu bize ki bu gelişimizde de A. Arslan’ı evinde ailecek ziyaret etme, kendisiyle saatlerce sohbet etme imkânı bulduk. Böyle insanlarla bir saat sohbet etmek bir avuç dolusu kitap okumaktan daha çok besler beyni ve yüreği.

Eskişehir’de Atasoy Müftüoğlu’nu evinde ziyaret etme imkânı bulmamız da ayrıca bir nimet oldu. Ziyarete birlikte gittiğimiz Levent Baştürk elinde Atasoy Hoca’ya ulaştırılmak üzere bir kitapla gelmişti.

Atasoy Hoca, “Ben bu kitabı okudum” dedi. Teşekkür etti.

Oysa kitap daha yeni yayınlanmış sayılırdı.

Ben de ayıp olmasın diye KURAMER’de bana hediye edilen bir kitabı kendisine hediye ettim. Hoca da bana Mahya Yayınları tarafından en kaliteli şekilde basılan kitaplarından birini (“Akılsız Ve Düşüncesiz Umutlar”) imzalayıp hediye etti.

Laf arasında Ketebe Yayınları’nı andığımda, ayağa kalktı, masasına gitti,  kitaplarını çok sevdiğim Byung Chul Han’ın Hiperkültürellik kitabını eline aldı ve onu da hediye etti.

Hoca yaşına, ağır aksak yürümesine aldırmadan bize çay ikram ediyordu. Bizim davranmamıza müsaade etmiyordu. Bir ara mutfağa gidince, şu masanın üzerinde hangi kitaplar var, diye baktım.

Kimi görsem beğenirim!

Ümit Aktaş. Mana Yayınları’ndan çıkan son kitabı (02.08.2024 tarihinde yayınlanmış!) “Pastoral Siyasetten Neoliberal Siyasete” adlı kitap.

Vay arkadaş!

Sohbetin bir yerinde Levent Abi, Murathan Mungan’ın “995 km” adlı kitabını andı. Atasoy Hoca kitaptan övgüyle bahsetti. (Onu da okumuş!) Baktım şimdi, kitap Ekim 2023’te yayınlanmış. Chul Han’dan Mungan’a, felsefeden romana çok geniş bir yelpazede okuyan bir entelektüel var karşımızda.

Atasoy Hoca benim görüp görebileceğim en iyi okur olabilir.  Son derece üretken bir yazar ayrıca. Eminin onu tanıyan yüz binlerce insan kıymetini “anlamak” için ölmesini bekliyordur!  Yaşarken hakkını teslim etme “risk”ini göze alamayanlar ölünce onu göklere çıkaracaklar ve bu hiç şaşırtıcı olmayacak.

Eskişehir Ankara Konya Tokat arasını navigasyonun rehberliğinde gitmek ayrıca güzel bir tecrübe oldu. Bilindiği üzere Navigasyon denen uygulama (ben Yandex’i tercih ediyorum) en kısa yollardan götürüyor.

Uygulamanın komutuma yanıtı şöyle oldu:

“Merak etme. Seni en kısa sürede gideceğin yere ulaştıracağım. Yakalanma şansını en aza indireceğim! Ne bir polis göreceksin ne jandarma! Pek veya hiç tercih edilmeyen yollardan, gözdelerden uzak, tarlaların arasından, tek şeritli yollardan, dinlenme tesisi, petrol ofisi filan görmeden gideceksin.”

O kadar tenha yollardan, uçsuz bucaksız tarlalardan, yüzlerce kilometre uzanan ovaların ortasından gittim ki, rahmetli Ahmet Uluçay’ın çekmeye ömrünün vefa etmediği filminin kahramanı gibi hissettim kendimi: Bozkırda Deniz Kabuğu.

NBC’nin efsanesi Bir Zamanlar Anadolu’da şu sahnede, sıcakta beş saat yolculuğu hayal edin. Claire Keegan’ın kitabı “Mavi Tarlalardan Yürü”. Ben sarı tarlalardan yürüyordum ve yürü Allah yürü bitmiyordu! 38 km sonra sağa dönün. Bozkır. 121 km sonra sola dönün. 72 km dümdüz gidin. Aynı pastoral manzara, kavruk şiir.

İnsan hayıflanmadan geçemiyor: Bu kadar geniş topraklarda bu kadar verimsiz bir tarım ve iskân elde etmek için bilinçli bir cehalet ve son derece kasıtlı bir kötü yönetim gerekirdi. Oldu. Olmaya devam ediyor.

36 günlük, yollarla, karşılaşmalarla dolup taşan yolculuğun ardından eve dönerken insan ister istemez soruyor kendine: Ev neresi?

İnsanları, kitapları, doğayı, tarihi biraz okuyunca, bir de ansızın çekip gidenleri aramızdan… Ev maddi anlamda daha bir muğlak, manevi anlamda daha bir muhkem sanki.

Hayat her gün yeni sözler ve gözler seriyor okumasını bilenin önüne. Marcel Proust buna benzer bir şey söylüyordu:

“Gerçek keşif yolculuğu yeni görünümler arayarak değil yeni gözler edinerek yapılır.”

 

Teşekkürler:

Bizi evlerinde ağırlayan Süda-Ali Yılmaz ailesine, onların anne babalarına, İlyas-Meliha Arabacı Ailesine, onların anne babalarına, Ahmet-Mine Örs Ailesine, onların anne babalarına, Emre-Meryem Berber Ailesine, Murat-Ayşe Kurtuldu Ailesine, onların anne babalarına, Sinan-Selma İhtiyar Ailesine, Erhan-Zeynep Duru Ailesine, Ahmet-Feyza Orhan Ailesine, Abdurrahman- Handan Arslan Ailesine, Safa-Handan Dallı Ailesine, Rahmi-Şeyma Özyurt Ailesine, Selim-Seda Murutoğlu Ailesine, Cihad-Seher Aydın Ailesine, Cemil Öğmen’e, Gökhan Türkoğlu’na, Hamza Er’e, Ali Öner’e, İsmail Duman’a, Atasoy Müftüoğlu’na, Muharrem Balcı’ya, Hasan Ormancı’ya, Ahmet Kılıç’a, Mahir Orak’a, Kadir Bal’a, Burhan Akdoğan’a, Nevzat Güngör’e, Mücahid Sağman’a, Sinan Tenşi’ye, Harun Özkarataş’a, Ömer Carullah- Saliha Sevim çiftine, Mehmet Özkan’a, Sacide Uras’a, Levent Baştürk’e ve adı şimdi hatırıma gelmeyen herkese teşekkür ederiz.

 

Mehmet Ali Başaran

m.ali.b@hotmail.com

1983 Trabzon doğumlu avukat. Ufak Tefek Şeyler (+10), Sevimli Türkçe Sözlük (+10), Kelebek Ve Arı (+14), Ceza Hikayeleri (+18), Kuzularla Saklambaç (+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (+9) adlı kitapların yazarı.

Köşe Yazıları

Saraybosna Günlüğü

Yayınlanma:

-

Neydi 1931 Barselona doğumlu İspanyol şair, yazar ve romancı Juan Gostisolo’yu “caddeleri ve binaları tümüyle yok olmuş, yıkılmış, cerahat, koparılmış organlar, deşilmiş bağırsaklar, hâlâ kokan çürük yaralar, korkutucu izlerle dolu susuz, gazsız, elektriksiz, taşıtsız, telefonsuz, ilk bakışta bir hayalet şehre, parçalarına ayrılmış bir iskelete ya da cansız bir bedene benzeyen” Saraybosna’ya götüren sebep?

Bir Batılıyı, Batı’da müslümanlara karşı girişilmiş bir soykırımın orta yerine gönüllü bir gözlemci olarak yollayan duygu ve düşünceleri merak ettiğim için okudum Saraybosna Günlüğü’nü. Kitabın alt başlığı dikkat çekici: “Barbarlığa Doğru Bir Yolculuğun Notları”

1992 ila 1995 yılları arasında 3 yıl süren, Batılı devletlerin doğrudan izlediği, dolaylı olarak desteklediği saldırılar sonucu Boşnak halkı 140 bin canını kaybetti. Geride 151 bin yaralı, ikametgâhını terk etmek zorunda kalmış yaklaşık 2 milyon insan, 12 bin 100 sakat ya da özürlü, yaklaşık 38 bin tecavüze uğramış kadın bıraktı.

Ketebe Yayınları, Bosna’nın önde gelen kurucu liderlerinden Aliya İzzetbegoviç’in “Unutulan soykırım tekrarlanır!” uyarısını hatırlatmak istercesine, Kasım 2024 tarihinde okurların dikkatine sunmuş bu kitabı. Batı’nın ayakkabısının içindeki bir çakıl taşı bu.

Batı’nın Filistin’de, Gazze’de sergilediği son model barbarlığı, vahşeti, su katılmamış soykırımı, dünyanın bütün coğrafyalarında öfke patlamalarına yol açarken zamanda ve zeminde ufak bir sapmayla aynı filmi seyre dalmak sarsıcı bir “okuma” deneyimi… 

Avrupa’nın “saha ve seyirci” avantajından yararlandığı, internetin olmadığı 30 yıl öncesine götürüyor bizi Goytisolo. Sözünü sakınmıyor, şöyle bir mezar yazısı yazmalı, diyor:

Avrupa Birliği’nin saygınlığı ve Birleşmiş Milletler örgütünün güvenilirliği burada yatıyor, Saraybosna’da öldürülmüştür. Ortakların ve yöneticilerin o emsalsiz korkaklığı ve sinsiliği yüzünden burada can verdiler.”

Yazar, gün içinde canını tehlikeye atarak sokaklarda dolaşmış, insanlarla görüşmüş. Kitap, bu tanıklıklarla genişleyip derinleşiyor. Satır aralarında öğreniyoruz, kaldıkları otelin de pek tekin bir yer olmadığını. Katil sürülerine bağlı insanlık düşmanlarının atışları geliyor her yönden sabah akşam. Keskin nişancılar da cabası.

Otelde, karanlıkta, mum ışığı altında, gün içindeki görüşmelere ait notlarını toparlar; yemek yerken Susan Sontag’ın da yanlarına geldiğini öğreniyoruz. Çok acayip bir his bu da! Katiller etrafta cirit atar, ölüm kol gezerken, kitaplarını okuduğumuz, sevdiğimiz dünyaca ünlü Amerikalı kadın yazara 56 sayfa sonra rastlamak, orada, soykırım savaşının, kuşatmanın orta yerinde. 

Masamda duruyor “Başkalarının Acısına Bakmak”. Hiçbir kitap yazarına altın tepside sunulmuyor. Özgürlük gibi. Bahşedilmez. Gidip almalı, hiç değilse almayı göze almalısınız.

Sanırım, bu kitaptan öğrendiğimiz, sonuç vermemişse de takdire şayan çaba için bile tanınmayı hak ediyor bu insanlar, okunmayı hak ediyor bu kitaplar:

Benim ve Susan Sontag’ın, ünlü yazarları Saraybosna’ya çağırma çabalarımız bir fiyasko ile son buldu.”

Not:

Bizim kuşaklar Gazze’yi asla unutamazlar. Saraybosna’da neler olduğunu hayal meyal değil vücutta bir neşter yarası gibi hatırlamak isteyenler Semezdin Mehmedinoviç’in aynı yayınevinden çıkan şiir ve kısa hikayelerden oluşan Saraybosna Blues adlı anlatısını okumadan geçip gitmesinler.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bizi Arındıracak Mücadele

Yayınlanma:

-

Geçen gün yerel bir gazetede tesadüf eseri gözüme ilişen kısa bir yazı tüylerimi diken diken etti.

Yazı, okuru 2007 yılına ışınlayan çarpıcı bir iki hatıra üzerinde boy gösteriyor. Hrant Dink Dünyası başlıklı yazı şu cümleyle başlıyor:

“Hrant, 19 Ocak 2007’de İstanbul’da öldürüldüğünde İnsan Hakları Derneği Trabzon Şubesi yöneticisiydim.”

Yazıdan öğreniyoruz ki, İnsan Hakları Derneği Trabzon Şubesi Hrant Dink’in öldürülmesi üzerine Santa Maria Kilisesi’ne çiçek bırakarak “Biz Ermenilerin düşmanı değiliz” mesajı vermiş.

Ne güzel bir hareket öyle değil mi?

Fakat bu, insan kardeşliğini koruma temennisi, birilerini çok rahatsız etmiş.

Yıllar sonra tanıştığı kişi, yazının sahibine bir gün, “sana bir itirafta bulunmak istiyorum” demiş. Devamını yazıdan okuyalım:

Biz Ermenilerin düşmanı değiliz, mesajı vermemizi bu kişi farklı yorumlamış ve bunun üzerine yönlendirilmiş beni öldürmeye karar verildiğini söyledi. Konuşmasına uzun takip sonucunda bir taksi ile Orman Bölge Müdürlüğüne geldiğimi, arabayı park edip kısa voltalar attığımı görünce hazneye mermi alarak bana doğrulttuğunu söyledi. Ancak tam da bu sırada bir minibüsten yaşlı bir kadının indiğini ve onun koluna girdiğimi görünce bu kadının muhtemelen annem olduğunu düşündüğünü ve kendi annesinin aklına gelmesiyle birlikte silahı indirdiğini anlattı. Annemin sayesinde halen daha yaşadığımı anılarımda yazmıştım.”

Bugün, “Santa Maria Kilisesi” nerde, nasıl bir yer diye arattığınızda karşınıza çıkan ilk sekmede şu yazıyor: Santa Maria Katolik Kilisesi (Trabzon)

Kısacık vikipedi bilgisi de şöyle:

Santa Maria Katolik Kilisesi Trabzon’un Ortahisar İlçesinde bulunan bir kilisedir. Kilise, misafirhane ve iki yardımcı binadan oluşan kompleks, 1869-1874 yılları arasında Sultan Abdülmecid tarafından Trabzon’a gelen turistler için inşa ettirilmiştir. Üç nefli bazilikanın üzeri beşik tonozla örülmüş ve kiremitle kaplanmıştır. Kilisenin içinde birçok ikona ve fresk bulunmaktadır. Yapı, günümüzde de kilise olarak hizmet vermektedir. Kiliseye 2006-2018 yılları arasında çok sayıda saldırı düzenlenmiştir. 2006 yılındaki saldırıda kilisenin rahibi Andrea Santoro silahla vurularak öldürülmüştür.”

Andrea Santoro kimdir diye baktığınızda şu bilgiyle karşılaşıyorsunuz:

“5 Şubat 2006’da kilisede diz çöküp dua ederken arkadan vurularak öldürüldü.”

İnandığı Tanrı’ya ibadethanesinde dua eden bir din adamı ne suç işlemiş olabilir ki! Ülkede misafirimiz sayılan bu insan suç işlemişse bile cezasını hukuka uygun, adil bir yargılama sonucu Mahkemenin vermesi gerekmez mi?

“Arkadan vurmak!”

İnsanlıktan, mertlikten daha ne kadar uzaklaşabiliriz diye düşünüp tasarlanmış eylemler. Rahatsız olmaktan daha beteri ise bu duruma aşina olmak:

Ermeni-Türk gazeteci Hrant Dink’in katilinin de Trabzonlu olması ve 18 yaşından küçük olması nedeniyle, Türk polisi Santoro ve Dink cinayetleri arasındaki olası bağlantıları araştırıyordu. Ekim 2007’de Türkiye’deki Yargıtay, Santoro’nun katilinin hapis cezasını onayladı. 2016’daki darbe girişiminin ardından katil, cezasının 10 yıldan azını çektikten sonra hapisten çıktı.”

Karşımızda birbirinin içinden çıkan matruşka bir kötülük, fitne ve fesat var.

Yabancı düşmanlığının içinden ırkçılık, onun içinden çocuk istismarı, onun içinden cinayet, onun içinden bir toplumu fitne sokarak çürütmek, onun içinden de küçük bir şehri karanlığa sürüklemek çıkıyor.

Bu matruşkayı imal eden kudret, yasamadan, yürütmeden ve yargıdan (damarlarımızdaki kandan, zihinlerimizdeki zandan) en kısa sürede tümüyle sökülüp atılmalı.

Farklılıkların bu ülkenin en büyük zenginliği olduğunu bize unutturmayı başardılar.

Rumlar, Ermeniler, Lazlar, Kürtler… Herhangi bir baskı veya ayrımcılık görmeden dilleri, dinleri ve olanca kültürleriyle bu ülkede en az Türkler kadar güven içinde yaşayabilseydiler biz daha medeni insanlar olacaktık. Hiç şüphesiz hem dünyamızı hem ahiretimizi çok daha nitelikli biçimde imar edebilecektik.

Ötekilerle iletişim ve ilişki kuracak, komşuluk yapacak, tanıyacak, anlayacak, empati geliştirecek, hoşgörülü olmayı yaşayarak öğrenecektik. Ülkenin her köşesinde evlatlarımız potansiyel dünya vatandaşları olarak büyüyecekti.

İlk kez Kürtçe konuşan insanlarla 18 yaşında ancak Trabzon’dan İstanbul’a gittiğinde karşılaşmış bir Türk olarak yazıyorum bu satırları. Bugün en candan, yiğit arkadaşlarım, dostlarım Kürtler.

Müsaade etselerdi eminim Ermeni, Rum, Laz, Süryani arkadaşlarım da olurdu. Çok da güzel olurdu. Birden çok dilden, kültürden nasibimi alırdım.

Beni, bizi, bu toplumu, evlatlarımızı tektipleştiren, yoksunlaştıran, madunlaştıran, renklerinden, kokularından tehcir eden, kopartıp buruşturup atan zihniyetten beriyim ve de şikayetçiyim.

Hrant’a Borcumuz başlıklı yazıma buradan devam edeyim:

Bugün buradan bakınca daha iyi anlıyorum; Hrant kimdi, Hrant’ın arkadaşları kimler!

Biz ayakkabılarımızın altı delik olsun istemiyoruz, biz alçakça vurulup arkadan, kaldırımlara düşmek istemiyoruz asla. Ama insan olmanın, insan kalmanın maliyeti ne kadar artsa da kimi -karanlık- zamanlar, ödemeyi göze alıyor, elimizi cebimize atıyoruz.

O gün orda, cenaze için yürüyüşe geçen kalabalığın içinde “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeniyiz” diye haykırmamız gerekiyordu. Geri durmadık. Tıpkı yeri geldi, “Hepimiz Filistinliyiz, Hepimiz Arap’ız” dediğimiz gibi.

Hrant’a, Hrantlara borcumuz olduğu aşikar. Ne olduğunu biliyoruz, tek kelimeyle!

Ödemeye buradan: bir bebekten katil yaratan karanlığın pilot şehrinden başlamak güzel olurdu. Bir hukukçunun biçare yazısı neyi değiştirir ki? Sözümüz geçmiyor, dua ve temenniden başka.

Ama bu şehrin temiz akıl sahipleri, bir araya gelip bir açıklama yapabilir, bir adım atabiliriz.

Bu şehir, kayıp bir şampiyonluk kupasını müzesine getirmekten çok daha gerekli, haysiyetli, büyük bir Adalet mücadelesi vermeye layık olabilir.

Bu mücadele bizi arındıracak, olgunlaştıracaktır.

Buna Hrant’ın, Ermenilerin değil bizim ihtiyacımız var.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

YouTube Ne Tarz Şiddet Sever?

Yayınlanma:

-

2020 yılında yayın hayatına başlayan haber ve analiz sitemiz Yenipencere’nin YouTube kanalı bu ay içinde kapatıldı. Haberlerimize kaynaklık ve eşlik eden video kayıtları ortadan kaldırıldı.

Bu haberi okuyucularımıza duyuruyor, teyit ediyoruz.

Bu zalimce karara itiraz ettik. Bize iletilen yanıt şu oldu:

“Kanalınızı dikkatlice inceledik ve yasa dışı şiddet örgütleri politikası hükümlerini ihlal ettiğini doğruladık. Son derece üzücü bir gelişme olduğunun farkında olmakla birlikte, YouTube’u herkes açısından güvenli bir platform hâline getirmek için çalıştığımızı hatırlatmak isteriz.
Kanalınız, YouTube’da yeniden etkinleştirilmeyecek.”

Karar kendi içinde tutarlı olsa bile hukukun en temel ilkelerinden nasibini almamış. Kanalda onlarca yayın var, bunlardan, son yıl içinde İsrail soykırımına karşı durmaya çağrı niteliğindeki hangisi veya hangileri sakıncalı bulunmuş (ağırınıza gitmiş) ise onların yayından kaldırılması gerekir. Hangi devlet bir suçlu için tüm sülaleyi hapse atıyor?

7 Ekim 2023 sonrasında siyonazi terörünün yol açtığı soykırıma karşı direnişin yanında duran pek çok kişi ve kuruluşun başına gelen bir sansür bu. İlk değil, son da olmayacak.

Bu bir savaş ve biz bu savaşta açıkça tarafız. Bir tarafta büyük şeytan ABD ve başta İsrail olmak üzere taşeronları: yeryüzünü ifsad edenler, diğer tarafta işgal, terör ve soykırıma “dur” diyen ve “meşru müdafaa” hakkını kullananlar.

İşgal, terör ve soykırımla sadece Gazze’de son bir yılda çoğu bebek, çocuk ve kadın 50 Binden fazla insanı katledenler “yasa içi” (meşru) şiddet uyguladıkları için olsa gerek, onlara karşı çıkanlar (hayatı, yaşamı, insan haklarını, insan onurunu korumak isteyenler… bizler) “yasa dışı” şiddet örgütlerini desteklemiş oluyoruz.

Haklısınız, kurt yapar bu taksimi kuzulara şah olsa.

Kusura bakmayın ama mazlum halklar kitleler halinde sessiz sedasız ölüp gömülerek ülkelerini siz hırsızlara teslim etmiyorlar diye özür dilemeyecekler!

Dünya denilen bu geçici ikametgâhta bize ayrılan sürenin sonuna gelirken araçları amaç edinmeyeceğiz.

Karşı takıma bir gol attık diye kızıp -topu da alıp- giden çocuktan farkınız var. Siz çocuk değilsiniz. İşgal ve soykırım da oyun değil.

Top sizin olabilir, bize kelimeler yeter. (Haklı olana çok bile!)

Siyonazilerin bu üniformasız askerleri Bakara Suresi’nin 11 ve 12. ayetlerini akla getiriyorlar. Tanrıyı kıyamete zorladılar. Doğrusu ya, onlar için bu ne berbat bir ticaret, bu ne acı bir gelecek.

“Onlara “Yeryüzünde fesat yaymayın!” denildiğinde “Biz sadece ıslah edicileriz!” diye cevap verirler. Gerçekte onlar fesat saçan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler.”

Sorumuza herkes bir yanıt verebilir.

Ezilenlerin, katledilenlerin, “insansı hayvanların” kendi onurlarını, hayatlarını, yerlerini yurtlarını korumak için karşı çıkmaları “yasa dışı” bir şiddettir emperyalistler için. YouTube işte böyle bir şiddete karşı.

Seni çok iyi anlıyoruz YouTube. Sen ve senin gibileri tanıyoruz. Şaşırmıyoruz.

Devamını Okuyun

GÜNDEM