Connect with us

Köşe Yazıları

Müfteriler İçin Yasa

Yayınlanma:

-

Türkiye’de çokça mağduru olan yasalardan biri de 6284 Sayılı Yasa. Bu, öylesine çürük bir yasa ki, kadına şiddeti önlemek gibi iyiniyetli bir çabanın ürünü olsa da yol açtığı yıkım hayli ağır ve yaygın.

Yasayı, müfterileri koruyan, kollayan bir yasa olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Düşünün ki kolayca atılan bir iftira, hakim ve polis gücünü kuşanıp balyoza dönüşüyor ve erkeklerin, babaların suratına iniyor.

Kocanızı evden uzaklaştırıp sevgilinizle alem mi yapmak istiyorsunuz, bu yasa tam size göre, bir telefon veya dilekçe ile iftiranızı atıyorsunuz, hakim 24 saat içinde karar vermek zorunda, “mahkeme” kararı ertesi gün kapınızda. Kocanızın itibarı sarsıldı ve aylarca eve gelemez. Aksi bir durum olursa hapis cezası var, polis hizmetinize amade kılınmış!

İki çocuk babası müvekkilim, bu yasanın şiddetine maruz kalıyor ve dördüncü kez evden uzaklaştırılıyor. Son uzaklaştırma kararı üzerine avukat olarak müdahil oldum ve aşağıdaki dilekçeyi sundum. Uzaklaştırma kararı bir günde alındı, benim itirazım ve takibim sonucu altı gün sonra nihayet karar çıktı: Red. (Şaşırdık mı, hayır.)

Biz de burda avukatçılık oynuyoruz! Eğer kadının sözü ile herhangi bir delile gerek olmaksızın uzaklaştırma kararları verilecekse neden Mahkemeye gidiliyor? Yakındaki bir polis merkezine gidilsin. Neden yargılama yapılıyormuş havası veriliyor? Ve eğer, itirazlar incelenmeden reddedilecekse, neden itiraz hakkı tanınıyor? Yargılama yapılıyormuş gibi bir algı oluşturmak için mi? (Rahat olun, böyle şeylere gerek yok. Kimse bir hukuk devletinde yaşadığına inanıyor değil, beklentimizi düşürdükçe düşürdük zaten.)

Kesin olan bir şey var: Bu yasayı yapanlar, böylesi bir “istismara”, “suistimale” kapı aralayanlar büyük vebal altındalar.

Aile Mahkemesi kalemindeki memur hanım, beni hemen tanımış, “Avukat bey, o nasıl bir dilekçe öyle!” diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Dedim: “Memur hanım, az bile!”

Kadının beyanını putlaştıran “sapkın” anlayış yüzünden cinsel saldırı, cinsel taciz suçlarını işlediği iddiasıyla haksız yere ceza alan, hapse giren çok sayıda mağdur var Türkiye’de.

İyi yasaların bile kötü uygulayıcılar elinde bir zulüm aracına dönüştüğü ülkede bir de üstüne kötü yasalar gelince, yaşamak işkence halini alabiliyor.

Müvekkilim kadına/eşine şiddet uygulamıyor ama maruz kaldığı haksızlığı da kolay kolay içine sindiremiyor, şahidim.

İnsanı, kendi insanını, toplumunu tanımayan, Adalet bilinci, hakka inancı yetersiz yasa koyucuların icraatları ortada. Bize düşen, bu yasaları tahkik ve mahkum etmek, adalete hizmete yarar yasalarla değiştirmek için emek vermek.

Çürük yasalardan bir yasanın mağdurlarından bir mağdurun hal-i pürmelâlini ortaya koyan dilekçemin açıklamalar kısmı bu amaçla dikkatinize sunuyorum:

1. Müvekkilim, yapımı ve uygulaması ciddi anlamda sorunlu olduğu aşikar 6284 sayılı kanunun mağdurlarından biridir.

2. İşbu karar müvekkilin evden uzaklaştırması hakkında verilen 4. karardır.

3. Müvekkilin eşine karşı herhangi bir şiddeti, hakareti, tehditi, aşağılamayı veya küçük düşürmeyi içerir söz veya davranışı bulunmaksızın alınan kararlar hukuka aykırıdır.

4. Herhangi bir delil, rapor, tanık, belge, sözlü veya yazılı ispat aracı, haklı bir karine olmaksızın, yalnızca kadının tek taraflı ve gerçeğe aykırı iddialarıyla, adeta bakkaldan sakız alınır gibi alınan kararların akla, vicdana, adalet duygusuna, hakkaniyete uyan bir yanı bulunmamaktadır. Böyle bir usul ve esasla alınan karara “Yargı Kararı” demek ancak şeklen ve kerhen mümkündür. Hukuk kavramı ve Yargılama’nın mahiyetine sırt çevrilerek karar alınmamalıdır.

5. Yasanın Hukuk mantığına aykırı ve çürük olması uygulayıcıların elini kolunu bağlamamalı, hakimlerin altına imza attığı kararların maddi değilse bile manevi yükünü taşıdıklarını gözardı edilmemelidir.

6. Karar alınırken titizlik gösterilmemesinin bedelini müvekkilim ve babalarından koparılmış iki küçük çocuk ödemektedir. Bu “keyfi” kararların veballeri olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Ortada somut bir gerekçe, hatta ciddiye alınacak bir şüphe bile yokken bir insan 6 aydan fazladır evinden uzak tutulmakta, iki evlat babaları hayattayken kısmen yetim bırakılmaktadır.

7. Müvekkilim son uzaklaştırma kararı uyarınca 2 aylık süresini doldurup evine ve evlatlarının yanına döndüğünde, -ki gidecek başka yeri yoktur, satın aldığı o evin halen kredi borcunu ödemektedir- bu kanunu suistimal etmeyi alışkanlık haline getiren eşi, kendisine “Neden eve geldin!?” diyerek çıkışmıştır. Çocukların yanında tartışmaya girişen eşe, kreşe giden dört yaşındaki küçük çocukları karşı çıkmış ve “Anne, bir daha babamı evden uzaklaştırma!” demiştir. Aylardır annesinin yanında kalan çocuklardan küçüğü, babasının hakim kararıyla evden haksız yere uzaklaştırılmasına dilinin döndüğünce bu şekilde isyan etmiştir. Öte yandan, annesinden çok korkan 7 yaşındaki büyük çocukları, babasının bir kez daha evden uzaklaştırılacağını öğrenince odasına girip ağlamaya başlamıştır.

8. Peygamber eşlerinin bile Allah tarafından vahiyle uyarıldığı bir dünyada bu ülkenin kadınları kelimenin tam anlamıyla melek olsalar bile bu yasa hukuka aykırıdır. Yalnızca kadının beyanı ile, hiçbir somut delile ihtiyaç duymadan verilen kararlar zulüm niteliğindedir.

NETİCE VE TALEP :

Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle, müvekkilim ve iki çocuğunun daha fazla mağdur olmasına engel olunması adına mezkur haksız ve hukuksuz koruma kararının tümüyle kaldırılmasına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederim.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

1 Yorum

1 Yorum

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

İki Kat Özen

Yayınlanma:

-

Hakikate yaslanan bir siyasetin imkânı üzerine konuşmalıyız.

Merkezinde hakikat kaygısı olmayan arayışlar sayısız kere kapımızı çalmış, kulağımıza çalınmıştır. Bugünün Türkiye’sinde de yaşadığımız, tecrübe edip gözlemlediğimiz süreç budur. Yaşanan tıkanmışlık benzer çaba ve açılımları tekrar tekrar karşımıza çıkarmaktadır.

Peki, yaşanan tıkanmışlık nedir?

İnsanın fıtratına, fıtratını çekip çevirmesi gereken vahye uzak düşüşü tıkanıklığın başlangıç noktasıdır. Bu durumun tespiti çerçevesinde yürütülecek tartışmalarla insanlığın daralıp bunaldığı noktalar daha bir belirginleşecektir. Bu merkezden ısrarla sakınan her bir müzakere tıkanmışlığı besleyecektir çünkü insan çok fazla etkenin makine olmayan şaşılası bileşenidir.

Bugün hem ülkede, hem bütün bir yeryüzünde bunalan, çıkışsızlıkta çırpınan insanı net bir şekilde görebilirsiniz. Ekolojik ve sosyolojik yıkımını eliyle hazırlayan insan bütün sınırları aşmış, içinde kalması gereken çerçeveyi dağıtmıştır:

(…) İnançlarınız[ın içerdiği hakikat]in sınırları[nı] ihlal etmeyin ve daha önce kendileri sapmış olup birçoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hâlâ sapmakta devam eden bir topluluğun mesnedsiz görüşlerine uymayın.” (…) Böyledir, çünkü onlar [Allah’a] isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı davrandılar. Onlar birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar: yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!  [Mâide Sûresi, 78-79]

Sınırları ihlal eden, edenlere de müdahale etmeyen insan, âlemlerin Rabbinin gazabını fazlasıyla hak etmiştir:

[Ve şimdi] onların birçoğunun hakikati inkâr edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği şey [öyle] kötüdür [ki] Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır. [Mâide Sûresi, 80]

İsrailoğullarıyla örneklenen ve deveran edip duran insanlığın bu hikâyesine karşı hakikate yaslanan bir mücadele temel sorumluluk olarak görülmez, o siyaseti bütünleyen kulluk şuurundan yana samimi bir tercihte bulunulmazsa bu dünyada ve ahirette kayıp kaçınılmaz olacaktır.

Yukarıdaki ayetlerin odağına çevirelim bakışlarımızı: 1. Bir kısım insan Allah’a isyan ederek hak ve adalet sınırlarını ihlal etmiştir. 2. Buna ihtiraslarını, heva ve heveslerini ilah edinmeleri[1] sebebiyet vermiştir. 3. Bütün bu süreçlerde birbirlerini, yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmamışlardır.

Hak ve adalet sınırlarını belirleyen Allah’tır, ancak O’na isyanla bu arsızlık zalimlerin bir tutumu olarak icra olunabilir, bu girdaptan kurtuluş vahye teslim olmakla mümkündür:

Çünkü, eğer onlar Allah’a, kendilerine gönderilen Peygamber’e ve o’na indirilen her şeye [gerçekten] inansalardı, bu [hakikat inkarcı]larını dost edinmezlerdi: Ama onların çoğu sapkındır. [Mâide sûresi, 81]

Bu durumda genişletilmiş bir soru kaçınılmaz görünüyor: Bu zaviyeden hareket edecek bir siyaset, evet, ne kadar mümkündür?

Yaşanan bütün çürümüşlükleri Kur’an’ın insanın hakikatle kuramadığı münasebetine bağladığı açıktır. Ekolojik, ekonomik bütün pespayelikler, akla hayale gelmez sömürü biçimleri, yeryüzünün her bir köşesinde boy veren direniş hareketleriyle irtibat ve daha nice meselede reçetemiz belli ve kesindir.

Kur’an hiçbir alanı boş bırakmaz. Sadece yukarıdaki ayetler bile buna delil olarak yeter. Hem yozlaşmanın hem de ıslahın izah ve çıkış önerileri Kur’an tarafından resuller aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak aşındırılmaması, içinde kalınması gereken çerçeveden hareketle atılacak adımların kıymeti olacaktır.

Türkiye’de de siyasal arayışlar çeşitleniyor. Ekonomik krizin derinleşmesi bu arayışları tetiklemiş durumda. Ekonomi dışında hak ve adaletten, tevhid ve şirkten, eğitsel ve sosyal bütün alanlardaki zorbalıklardan, küresel egemenlerle işbirlikçiliklerden yola çıkabilen kitlesel bir hareketliliğin, siyasal arayışların olmayışı da hakikatle kurula(maya)n ilişkinin niteliği bahsinde ayrıca düşündürücüdür.

Siyaset hattı doğrudan ve tamamen ilkeler paralelinde inşa olunmalıdır. Vahyî ilkelerle az ya da çok çelişen her çizgi, hareket ya da popüler tanımla oluşum diyelim, bir aşamada mutlaka o çelişkilerin somut hâllerini örnekleyecektir. Vahyin mutlak çerçevesine sadık kalmayan ilkelerin açık edeceği arızalar kurtuluş ve ıslah umudunu bir kez daha yok edecektir.

Bir dönem Türkiye İslamcılığının çok daha keskin ya da net denilebilecek, özgüveni yüksek bir söylemsel üstünlüğü vardı. Egemen düzenden aldığı darbelerin yanı sıra farklı ayartılarla ayarları bozulan bu çevrelerin bugün eski ‘sıkı’ duruşlara oldukça mesafeli bir pozisyon aldıkları pekâlâ söylenebilir.

Yukarıda andığımız ayetlerde yer alan “hakikatin sınırlarını ihlal etmeme” uyarısı siyasal arayışlar için fazlasıyla gerekliyse eğer, pek tabii olarak müslüman öznelerin bu yükümlülük karşısında fazla bir tercih şansları yoktur. Katı bir gerçeklikle yüz yüze olduğumuz kabul edilmelidir: Hangi yolu izleyeceğiz? Kim ya da kimler olarak yola çıkıp insanları neye davet edeceğiz?

İnsanın, tabiatın, bütün bir yeryüzünün ıslah ve kurtuluşuna niyetlenen iyi niyetli adımların hakikatle teması, derin bir hassasiyetle göz önünde bulundurulup değerlendirildi mi? Bu yapılmadıysa eğer iyi niyetler hakikatten sapma hatasını elbette telafi edemeyecektir.

Bütün bu kaygılar kurucu iradelerin nitelik ve ne’liği bağlamında can alıcı, can yakıcı hususlardır. Belini bir türlü doğrultamayan; hakla, batıl unsurları mezcetme talihsizliğine fazlasıyla dûçâr olmuş yolculuklarımız için şimdi iki kat özen göstermek boynumuza borçtur.

[1] Furkan Sûresi, 25/43:  “Sen hiç kendi heva ve heveslerini tanrılaştıran [birin]i düşündün mü? İmdi, böyle birinden de sen mi sorumlu olacaksın?”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Mahallemiz Bütün Dünyadır

Yayınlanma:

-

İslamcı çevrelerde “mahalle” vurgusu yaygındır. Son yıllarda bu vurgu umumiyetle menfi boyutlarıyla anılıyor. Yakınmalardan anlaşılıyor ki “mahalle” falan kalmamış!

“Mahalle”nin niteliğine ilişkin oldukça gerilere giden bir muhasebe yapılmalı bu aşamada. Bir gettodan mı bahsediliyordu? Sadece kendi içinde devinen, dış dünyaya o korunaklı yapısından bakan, hatta çoğunda bakamayan bir kapalı devreler toplamı mıydı söz konusu olan?

Gettonun temassız dönemleri huzurun İslam’da olduğu tezini güçlendirmiş olmalı. Şimdi buradan, birtakım neticeler noktasından baktığımızda böyle bir tespit pekâlâ yapılabilir. Huzursuz edici alan ya da çevrelerle teması kesince huzur kendiliğinden gelen bir şey olabilir.

Mahallenin, içine evrilip duran, boyuna kendi içinde kökleşen, bunu yaparken de alabildiğine çürüyen ama bu çürümeyi sahte güven ve huzur ikliminin yarattığı rehavetle göremeyen yapısını “öteki”nin çözemeyeceği anlaşılınca “benzerleri” devreye girdi. İçe doğru doğal sınırlarına ulaşan çürüme gettoyu tuzla buz etmiş oldu. Açık netice budur.

Mahalle oluşun olumlu ve problemli yanları var elbette, yazının girişi de bir bakıma bunu imliyor. Bir çok açıdan anne rahmindeki aşamalı vâr oluşa işaret eden zorunlu bir evreye benzetebiliriz süreci ama doğum gerçekleşmedi işte. Ne yazık ki sezaryen kimselere enerji ve umut vermeyen ölü doğumu ilan ediverdi.

Mahallenin, Zülkarneyn’in izinde dışa, yeryüzüne doğru uzayan dalları, yani böyle bir ufuk ve programı olsaydı, bu neticeleniş mümkün olabilir miydi? Bu sorunun ardına düşmemiz gerekiyor. Kafası ulus devlet hatlarınca muhasara edilmiş çoğunluklu İslamcılık bu soruyu ülke içi-dışı bağlamında ele alabilir. Kastımız elbette bu değildir.

İçinde yaşanılan ama başka gettolar da kurabilen farklı toplumsallıklar değerlendirmemizin muhataplarındandır ve bir yandan ulus devlet sınırlarını da buna paralel olarak aşıp duran projeksiyonlar…

İman ve teslimiyet huşû/haşyet ile kılınan namazdan salât’a uzanamayınca içeride ve dışarıya uzanıp gettolaşmayı dağıtamayan ve bu sûretle özgüven kazanamayıp kurucu aşamaya geçemeyen zavallılık kaçınılmaz olacaktı. Tam da bu evrede Zülkarneyn ve Son Peygamber örneklikleri bu fâsit daireyi parçalamanın tesirli pratikleri olarak okunmalıdır.

Bugün, yani hâl-i hazırımızda yine aynı noktadayız. Birtakım iç ve dış bağlamlarına konumlandırılabilecek eylem ve etkinlikler iddia olunabilir lâkin bizim bahis mevzuu ettiğimiz hususa dâir pek bir adıma tanık olunamadı maalesef. Hatta daha kötüsü oldu. Dindarları ayartan iktidar süreçleri ulus devlet kutsamalarını devraldılar. Az biraz kalmış muhalif çizgi de oradan oyuna dâhil olunca dar alanda bir paslaşmadır aldı yürüdü.

Dünyada insanlar çokçadır. Yeryüzü alabildiğine geniştir ve insan ancak dere ve nehirlerle, orman ve denizlerle, börtü böcekle, ağaç ve yıldızlarla insan olabileceğinden total olarak kendine sahip çıkmalıdır. Yeryüzüne yayılıp bütün kara ve denizlere, onların her bir zerresine inşa edilebilen bir mahalle tahayyül etmek elbette mümkündür.

Çürümeden uzak duracak dirilikler nereden neş’et ve nasıl edecek? Yitip gitmiş mahalle yasları daha ne kadar gevezelik konusu olacak? Kulluk vazifesi eğer yaşarken nihayetlenebilen bir şey değilse buyurun bakalım: Milyarlarca insan ve insanı insan yapan az önce sayılan bütün varlıklar nasıl da önümüzde uzanıp duruyor, yeni ve koskoca bir mahalle hâlinde!

Görsel: Eduardo Guelfenbein

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Belki Bir KHK’ya Yakalanırsın

Yayınlanma:

-

Eylemden, söz söylemekten alıkoyan baskı aygıtları vicdanen yorar ve insanın onurunu zedeler. Evinin basılma ihtimaline karşı bazı kitapları bulundurmak istemezsin. Yeri gelir baskıdan düşüncelerini yazamaz, günlük tutamazsın. Gecikmiş bu yazı, yaşamanın ve tanık olmanın bir ürünü.

KHK ile mesnetsiz ihraç edildiğim zaman eşim hamileliğinin son aylarındaydı. Bu yüzden bir gözaltı süreci olacaksa evden alınmamalıydım. Dışarı çıktığımda özellikle GBT yapan polislere yanaşıyordum. Doğum yaklaşınca da akrabaların evinde kaldık. Bu süreçte az dolanmadım Beykoz kıyılarında. Ama o çok etkilendiğim Boğaz’dan tat alamıyordum. Bilhassa akşam vakitlerinde eve gidememenin sızısıyla Ahmet Örs’ün mısraları dolanıyordu içimde:

                      Akşam oldu herkes evine dönüyor, sen Akdeniz’in serin sularına

                      Akdeniz’in serin sularına gömülüyorsun herkes seni biliyor

                      Seni biliyor çakallar, sırtlanlar, analizler, seni biliyor intihar komandoları

                      Bir cami daha havaya uçuyor, tel örgülere takılıyor ablanın saçları[1]

Evinde evsizliği, doğup büyüdüğün yurtta yurtsuzluğu tadınca dünyaya olan güveni yitiriyorsun. Fâni dünyaya bağlanmama açısından bu yitimi hissetmeli miydik? Hem benim yaşadığım neydi ki tel örgülere takılan saçların ve Akdeniz’in serinliğine gömülen mültecilerin yanında! Savaş makinesinden Ortadoğu’da milyonlarcasının can, nesil, akıl, mal ve din emniyeti tehlikedeydi. Son yirmi yılda kaç milyon insan ölmüştü! Onlara bakıp avunmuyordum ve evet, imtihandı bu yaşadığımız ama zihinde, yürekte ve ruhta huzur namına bir şey kalmamıştı.

KHK’lılara iş yok, hanım da bebeğe bakıyor, derken iki yıl aile ve dost dayanışmasıyla maddi sıkıntı çekmeden yaşadık şükürler olsun. Tarafıma delil sunulmadan, yargılanmadan nasıl ihraç edildiysem iki yıl sonra benzer şekilde OHAL Komisyonu tarafından göreve iade edildim. KHK sürecini ağır geçirenlere nazaran hafif atlattık.

OHAL’in sertliği, aleni siyaset yürütememe, terörist etiketinin zorluğu vs. birçok sebepten KHK’lıların sesi istisnalar dışında çıkmadı. OHAL sonrası kurdukları platformlar, yaptıkları eylem ve açıklamalarla haklarının ve adaletin peşinde seslerini yükseltiyorlar.

Biraz önce sözünü ettiğim istisnalardan birine -lise son sınıftaki edebiyat öğretmenim Erdoğan Canpolat’a- değinmek istiyorum. OHAL’in şedid dönemlerinde ihraç edilen üç arkadaşıyla Malatya’da KHK’lara karşı yaptıkları eylemler sebebiyle yüze yakın kez gözaltına alındı. Ankara Yüksel Caddesi’ndeki eyleme destek için katılan hocamın kaburgası müdahale sırasında kırıldı.[2]

OHAL ve KHK düzenine karşı birkaç eyleme katıldım, şiir yazdım ama hocam kadar cesur olamadım.

OHAL Komisyonu 28 Ekim 2021 tarihinde bir açıklama yaptı. Buna göre komisyon dört yıl içinde 126 bin 758 hak ihlali başvurusundan 118 bin 415’iyle ilgili karar verdi. Bunun 103 bin 365’i redken 15 bin 50’si kabul edilen… İş kazası veya cinayeti sonrası görevine iade edilenler olduğu gibi intihar ettikten sonra masumluğu ispatlananlar da oldu. Başvurusu kabul edildiği hâlde bir yıldır işbaşı yaptırılmayanlar da var!

Darbe girişiminde payı olanlar, halka namluyu çevirenler yargılanıp cezalarını almalı. Lâkin suçun tanımında ve suçlu ilan ediş uygulamasında kimi genişlik, kimi belirsizlik, kimi de keyfilik iltisakı olmayanları yaktı. Korku, menfaat, durumdan vazife çıkarma gibi türlü gerekçeyle muhbirleşen insanlar da hiçbir ilgisi olmayan birçok kişinin hayatıyla oynadı. Yönetenler bu karmaşa durumunu “at izi ile it izinin birbirine karıştığı” yönünde ifade etmişti. Adil ve şeffaf yargılama olmaksızın açığa alma, ihraç ve hapsetme gibi süreçler toplumda onulmaz yaralar açtı.

Hep kamu çalışanlarından söz ettim. Özel sektörde bu süreçten etkilenen kişi sayısının 250 bin civarında olduğu belirtiliyor. Tutuklunun kendisinin ve yakının ağır hastalığı hâlinde karşılaştığı zorluklar, gözaltı ve cezaevi koşulları, KHK’lılara iş verilmemesi gibi sıkıntılı birçok mesele var. Hukukun dışına atılan, ölü muamelesi yapılan KHK’lılar tükenmeyen hasretle adalet bekliyor.

[1]  Ahmet Örs, Tasfiye 51, sayfa 2-3

[2] üç beş kişi direniyor meydanlarda yaka paça

      direniyor kaburganın kırılan sesiyle şekeriyle tansiyonuyla

      açlık değil açtır mahkûm edilen açlık değil

      ihraç kör memurun halüsinasyonu mu yaşananlar

      küçük kız kusmukla hafızasını yitiriyor

      bebek dünyayı ağlıyor

(Halil Toprak, Tasfiye 55, sayfa 2)

Devamını Okuyun

GÜNDEM