Connect with us

Köşe Yazıları

Kumar Bağımlısı İle Röportaj

Yayınlanma:

-

Geçen ay bağımlılıklarla ilgili bir saha raporu yayınlandı. Hazırlayan Osman Atalay, yayınlan İHH İnsani Yardım Vakfı idi. Rapora göre internet sayesinde yaygınlaşan kumar, tehlikeli boyutlara ulaşmış. Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var. Evet, dile kolay, iki milyon. Kumar sanal ama yol açtığı yıkım, kararttığı insanlar ve hayatlar gerçek.

İsveçli sanal kumar şirketlerinin gelirlerinin 1/4’ünü Türkiye’den elde ettiği biliniyor. Aynı şekilde, dünyadaki 5 milyar dolarlık kumar gelirinin %2.5’i de Türkiye’den elde ediliyor.”

Genç nüfusu ile 82 milyonluk Türkiye ulusal ve uluslararası kumar şirketlerinin ağzını sulandırıyor. Haram olduğu ve insanları mahvettiği şüphesiz bir illet kumar. Türkiye’de meşruluğu ve kolay ulaşılırlığı ile büyük bir tuzak olarak önümüze serilmiş bir halde 7/24 kurbanları bekliyor.

İleri düzeyde bir ihmal ve vahamet söz konusu. 8 yılını kumar bağımlısı olarak debelenmekle geçirmiş, dibine kadar “batmış” bir insanın yaşadıklarını okuyacağınız bu röportaj tehlikenin yakınlığını, boyutlarını ve olası neticelerini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.

Halen “böyle şeyler benim ve çocuğumun başına gelmez nasıl olsa” düşüncesinde olanlar varsa sıkı dursunlar! (zira bu da bir kumar.)

Anlatılanlar bu ülkede geçen, bizim çocuklarımızın, arkadaşlarımızın, evlatlarımızın yaşadığı, pekala yaşayabileceği, yıkım dolu hikayeler.

Röportaj, sizi okumaya değil ibret almaya ve harekete geçmeye çağırıyor.

Kumara ilk ne zaman, nasıl başladınız?

Çevresi tarafından örnek gösterilen, az çok tanıyan herkes tarafından en yalın hali ile ‘iyi, dürüst’ insandır diye bahsedilen ‘ben’den, patolojik kumar bağımlısı teşhisi konulan ‘ben’e giden bu talihsiz yolun sonunda ben de durup derin bir muhasebe yaparak bu soruyu kendime sormuştum: ’Sen bu illete nasıl bulaştın? Nasıl bu hallere düştün?”

Hiç kimse sabah kalktığında bir anda kumarbaz olarak uyanmaz. Uçuruma giden bu ateşli yolun taşlarını yavaş yavaş sen ve çevren birlikte döşersiniz. Küçücük bir taş, bunu atsam ne olacak, derken dönüp baktığında arkanda kocaman bir yol inşa etmişsin. İşte tüm bu muhasebeleri yaparken fark ettim ki, o zamanlar her ne kadar masumane bir eylem olarak gözükse de ben kumara çocuklukta başlamışım.

Çocukken çok hırslı olduğumu hatırlıyorum. Mutlaka kazanmalıydım. Mahalle maçlarında, uzun eşekte, miskette, tasoda mutlaka kazanmalıydım. Tadında hırs iyidir ama aşırısı ileride başına ne işler açar, tahmin edemezsin.

Masumane çocuk oyunlarımızı kumara çevirmişiz, haberimiz yok o zamanlar. Çocukluğumuzun meşhur sporcu kağıtlarını bilirsiniz. Parayla alıp biriktirirdik. Sonra mahalledeki çocuklarla ‘kalmasına’ oynardık. Yenen tüm kağıtları alırdı. Bazen herkesi yener, ceplerim fışkırırcasına sporcu kağıtları dolu şekilde eve gelirdim. Benden mutlusu yoktu. Tabi bazen de cepler bomboş gelirdik, üzüntüden ağlayarak. Aynı yöntemi misketler ile yapardık. Şimdi düşününce birisi de çıkıp ‘bu yaptığınız çok yanlıştır çocuklar’ demeliydi. Kimse bir şey söylemedi. Kolasına maçlar kıran kırana geçerdi. Kaybeden kolayı alırdı.

Ergenlikten sonra kahve hayatı. Okey oynamalar. Masasına. Kaybeden masadaki hesabı öderdi. İşler ilerleyince sigarasına falan… O zamanlar basit bir eylem gibi gelirdi ancak şuan baktığım yerden, bunlar kumarın kralıymış meğer.

İşte bunlar kumar bağımlığına giden yolda döşediğim küçük taşlardı. ‘Resmi’ anlamda kumara başlamam çoğu insan gibi iddaa ile oldu. Maç sonuçlarını tahmin ederek para kazanma ve büyük çoğunlukla para kaybetme. Bir liralık kupon, beş liralık kupon, on liralık kupon derken, binlerce liralık kuponlara uzanan bir yol. Esas tam anlamı ile kumarbaz olduğum dönem yasadışı diye tabir edilen siteler ile tanışmam oldu. Orada kumarın her türlüsü vardı. Canlı casinolarda sınırsızca para yatırıp dakikalar içinde büyük miktarlar kazanıp kaybedebiliyordun. Hayatımı tersyüz eden de bunlar oldu.

Başlarken nasıl bir duygu ve düşünceye sahiptiniz, hatırlıyor musunuz?

İnsan, hayatında büyük sevinçler yaşayabilir ama bu genelde çok seyrek olur. Yani her gün büyük sevinçler yaşamazsınız. Ya da büyük heyecanlar, acılar, heyecanlar, üzüntüler, mutluluklar… Bir müddet sonra kumarı para için oynamadığımı fark ettim zira yüksek miktarlar kazansam bile parayı çekmiyor daha yüksek miktarlar oynayarak heyecanı katlamak istiyordum. İyi sayılabilecek bir gelirim de vardı. Kendi yağımda kavruluyordum. Ben kumarı tüm bu duyguları yaşamak için oynuyordum daha çok. Saniyeler içinde büyük heyecanlar, sevinçler, mutluluklar, üzüntüler, acılar yaşayabiliyordun. Dakikalar içinde bu kadar farklı duyguları bir arada yaşayan beyin bir süre sonra sınırı aşarak doyumsuzluğa doğru ilerler ve hata vermeye başlar. Artık mutlu olmam için kumar oynamam gerekiyordur ya da acı çekmek için. Gülmek için, ağlamak için…

Bağımlı olduğunuzu fark etme, bunu kabullenme süreci nasıldı?

Uzunca bir süre bağımlı olduğumu düşünmedim, kabul etmedim. Nihayetinde kendi isteğimle oynuyordum. Bunu bırakamayacak ne vardı ki? Kumarla dolu dolu geçen 8 senenin sonunda şöyle bir durup arkamda bıraktığım enkazın farkına varınca, dahası farkındaydım ama acısını iyiden iyiye içimde yaşayınca durumun vahameti ayan beyan ortaya çıktı. Geride büyük bir yıkım bırakmıştım.

-Kumara harcanan yüzbinlerce TL para

-Her genç kız gibi nice hayallerle evlenen, benim yüzümden hayatı tarumar olan, gün aşırı gözyaşı döken, bir umut, kurtulacak bu işten diye bekleyen vefakar bir eş

-Baba, baba diye haykırarak boynuma dolanan, 7 ve 4 yaşlarında dünyalar güzeli, masum kızım ve oğlum.

-Her telefon çalışında “acaba oğlumdan yine kötü bir haber mi geldi, yine mi kumar oynadı” diye yüreği mütemadiyen pır pır atan, gözündeki yaş artık kalıcı makyajı olmuş, yine de “oğlum, oğlum” diye feryat eden bir ana.

-Kendi babasının ölümünde dahi ağlamayan, yapmış olduğu onca rezilliğe rağmen “oğlumu kurtarın” diye gözünden yaşlar akıtan bir baba.

-Kahramanları olan abilerinin düştüğü durumdan bitap olmuş kardeşler

-Türlü sözler, türlü yeminlerden sonra aynı pisliğe bulanan ben

-Yerle bir olmuş itibar, güven, saygı

-Türlü türlü rezillikler

Nasıl oldu da bu devasa acıları hem kendim yaşayıp hem çevreme yaşatırken hâlâ ‘ben’ olarak kalabilmiştim?

Bu rezillikleri bastırmak için çeşitli reçetesiz antidepresanlar kullanıyordum. Bu da yaşadığım acıyı, pişmanlıkları sözde hafifletiyordu. Artık yeter deyip kullandığım reçetesiz ilaçları kesince, işte geride bıraktığım tüm bu enkazın acısını iliklerime kadar hissedebildim. Hissedebildim diyorum çünkü kullandığım ilaçlar bana bunları hissettirmiyordu. 14 gün ölüm döşeğindeki yatalak bir hasta gibi yataktan çıkamadım. Her an bunları düşündüm.

Sizdeki değişim her geçen gün farkında olmasanız da etrafınıza yayılmıştır. Çevrenizdeki insanlardan nasıl tepkiler aldınız?

Kumar bağımlılığı sizi tam anlamı ile bir zombiye dönüştürüyor. Normalde çevremizdeki insanlardan görüyoruzdur, küçük şeylerle büyük mutluluk yaşayanlar… Doğa gezisine çıkar, kuşlar, böcekler, ağaçları müşahede eder, içini bir huzur, sevinç kaplar. Kitap okur. Okuduğu kitap üzerine derin düşüncelere dalar, mutlu olur. Resim yapar, içini bir mutluluk kaplar. Bir yazı yayınlar, tarifsiz bir heyecan yaşar. Spor yapar, sağlıklı yaşar, sevinç duyar.

Bu ve benzerleri ‘olağan’ insana bahşedilmiş nimetler. Kumar bağımlısı olarak bizler bu nimetlerden men edilmiş gibiyizdir. Yasak elmayı yedik ve cennetten kovulduk. Küçük, basit, masrafsız işlerle mutlu, mesut, sevinç içinde yaşama cennetinden…

Tüm bu duyguları yaşayabilmek için kumara başvurmak kadar lanetlenmiş başka bir eylem yoktur. Daha önce söylediğim gibi, onlarca insanın abisi, kahramanı iken, aynı insanların sana acıyan gözlerle bakması kadar elem verici ne vardır?

Mutlu mesut, şen şakrak olarak bilinen ben, kumardan sonra nemrut, aksi, içine kapanık bir insana dönüştüm. Bağımlılığın kaçınılmaz dostu yalan… Yalan üstüne yalan…. Yalancının teki olup çıkıyorsunuz. En yakın dostunuza dahi yalan söylüyorsunuz. Ne acı bir yere çakılma!

Tüm bunlara rağmen hala yanınızda size yardımcı olmaya çalışan 1-2 dost varsa size ne mutlu. Onlara dört elle sarılmalı. Ben yine de bu konuda şanslı sayılarım. Tüm bu olanlara rağmen 3-5 yakın dostum ve ailem benden asla yüz çevirmedi. Dostlarım beni anlayışla karşıladı ve kurtulabilmem için ne gerekiyorsa yapmaya çalıştılar.

Bağımlılıktan kurtulmak için ne gibi yollara başvurdunuz?

İlk başlarda tek başınıza kurtulmaya çalışıyorsunuz ama nafile. Kumardan kurtulmak tek başınıza üstesinden gelebileceğiniz bir durum değil. Çok kez söz verdim, kutsallarım üzerine ant içtim ancak olmadı. Yine oynadım. Eşim, “ayrılırım” dedi, yine oynadım. Annem “yeter artık öldüreceksin beni” dedi yine oynadım. Babam, ömründe ilk kez benim için ağladı yine oynadım. Çoluğun çocuğunu düşün dediler, yine oynadım. Öyle sessiz feryatlar, çığlıklar kopuyordu ki içimden; sesimi duyan yok mu? Kurtarın beni?

Akif’in dediği gibi; ‘Geçerken ağladım geçtim, dururken ağladım durdum/ Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”

Aile, yakın dostlar insanın yurdudur. Ben de yurda başvurdum. Ailem zaten durumu biliyordu. Dostlarıma gittim tek tek. Durumumu anlattım. Her şeyi itiraf ettim. “Ben çok ağır kumar bağımlısıyım” dedim. İtiraf edince öyle rahatlıyordu ki insan… Kimse sizi dışlamıyor, dışlamayacak. Herkes yardım elini sonuna kadar uzatacaktır. Bizim mayamızda bu var.

Kalktım İstanbul’a gittim. Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıklarına bağlı BADEM (Bağımlılık Danışma Ve Eğitim Merkezi) var. Oraya başvurdum. Bizler gibi onlarca kumar bağımlısının başvurduğu bir merkez. Psikolog ve psikiyatrları ile size yardımcı olmak için elinden geleni yapmaya hazır olan doktorların olduğu bir merkez. Mutlaka başvurmalısınız. Hangi ilde olursanız olun. Uzaktan video görüşme ile de terapi yapıyorlar. Psikoloğum, ailem, dostlarım ile kuvvetli bir cephe oluşturduk ve halen mücadelemiz devam ediyor.

Bir rivayete göre Türkiye’de kumar yasak. Öte yandan kumarı Milli bir kimliğe bürüyen Milli Piyango var, at yarışları var, online kumar oynama imkanı artık akıllı telefonlarla 7/24 gençlerin, çocuk yaştaki insanların elinin altında. Futbol gibi devasa bir endüstri kumar şirketleri ile adeta sarmaş dolaş. Kumar denen illetle yıllarca mücadele etmiş biri olarak ülkenin içinde bulunduğu bu hali nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla Türkiye’de kumarhaneler 1998 yılında tamamen yasaklandı ve kapatıldı. Bu kararın alınmasında kumar yüzünden sönen gençlikler, yıkılan yuvalar, mafyalaşan kumarhaneciler arası cinayetlerin yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturması önemli bir rol oynadı. Ama bir yandan da milli piyango, spor toto, at yarışları ve son dönemlerde artan spor bahisleri faaliyetlerine resmi olarak ve aralıksız bir şekilde rağbet devam etti.

Teknolojinin gelişmesi ile de kumarhaneler olduğu gibi internet ortamına taşındı ve telefonundan rahatlıkla girip para yatırarak canlı casinolarda dilediğince vakit geçirebileceğin sanal mekanlara dönüştü. Bu gibi yerler yasadışı yerler olarak adlandırılıyor. Bu yasadışı siteler mantar gibi çoğalarak milyar dolarların döndüğü dev bir endüstriye dönüştü. Devlet bunlarla mücadele ediyor ama yetersiz. Bir türlü önü alınamıyor. Detaylı olarak yazmak isterim ancak uzatmak da istemiyorum.

Burada devletin mücadelesi kumar ile değil. Kumardan kaynaklanan devasa bütçenin devletin kasasına girmemesiyle ilgili. Yakın zamanda milli piyango özelleşti ve kurumu iktidara yakın Demirören grubu aldı. Derhal piyango çekilişlerini neredeyse haftanın her gününe yaydılar. Alımlı sunucularla çekilişleri canlı yayın prime time da yayınlamaya başlayarak bu durumu milletin gözüne soktular. Esas, daha da vahimi, tamamen yasak olan casino slot oyunlarını, kazı kazan adı altında oynatmaya başlamaları. Buralarda saatlerce vakit geçirip sınırsız şekilde para harcayabiliyorsun.

Muhafazakar olarak adlandırılan medyadan çıt çıkmadı. Kimse iki kelam edemedi. Nihayet geçenlerde Hıncal Uluç, Sabah’taki köşesinde durumu gözler önüne serdi ve sert bir şekilde eleştirebildi. Merak edenler Google’dan araştırabilir.

Sanki kumardan binlerce aile perişan olmamış, gençler diri diri mezara girmemiş gibi, bizler ne kadar uzaklaşmaya çalışsak da, her türlü reklamla beyinlerimiz saldırıya uğruyor. En yüksek perdeden isyan etmesi gerekenler susuyor çünkü kumarı oynatanlar ‘bizden’. Sigara, uyuşturucu, alkol karşıtlığının kırıntısı kumara karşı gösterilmiyor. Sebep, sektörde dönen devasa para.

‘Paranın rengi, dini olmaz’ demişti Cumhurbaşkanımız. Dindar medya bu haberi sitelerinde ‘paranın rengi olmaz’ diye verdi. ‘Dini’ kısmını haber başlığında sansürlediler. Benim bildiğim, Müslüman için paranın dini olurdu. Haram para ve helal para.

Her türlü kumar ayaklarımın altındadır, lanet olsun oradan gelecek paraya, denilerek, kumar bu topraklardan silinip atılmalıdır.

Bu röportaj vesilesiyle sesinizi duyacak insanlara neler tavsiye edersiniz?

İlk sözüm anne babalara… Çocuğunuzun davranışlarını gözetim altında tutunuz. Bağımlılığa giden yolda ilk tohumlar belki de çocuklukta atılıyor. Önemsemediğiniz çocuk davranışlarının ileride hangi çığlara dönüşebileceğini tahmin bile edemezsiniz.

Bahis, kumara giren her türlü eylem, büyük küçük demeden, anında ciddi bir şekilde müdahale edilmesi gereken konulardır.

Kumar bağımlısına “sen bu işten kurtulmak istiyor musun” diye sorulmaz. Zira, karşında alevler içinde yanan bir insan gördüğünde, “heyy kurtulmak istiyor musun” diye sormazsın. Derhal müdahale için atılırsın. Kumar da aynen böyledir.

Bir TL’lik kupon yapan bir genç gördüğümüzde, sorgusuz sualsiz atılmalıyız ve yaptığının ne kadar büyük bir hata olduğunu vurgulamalıyız. Geldiğim noktada benim için kumarın büyüğü küçüğü yok. Var mısın iddaya, şu kazanacak gibi masum görülen eylem dahi benim için kocaman bir canavar. İşin hangi boyutlara varabileceğini yaşayarak gördüm çünkü.

Asla kendinizi yalnız hissetmeyin. Binlerce insan bizim gibi bu illetten kurtulma peşinde. Bu yolda beraber yürüyebiliriz. Benimle şuradan (kumarsizyasam@gmail.com) iletişim kurarsanız daha detaylı tavsiyelerde bulunabilir ve sizlere günlük reçete verebilirim.

Tüm arkadaş, dost, aile, çevrenizi durumunuzdan haberdar edin. Büyük destek göreceksiniz.

Aynı hayatı yaşayarak farklı sonuçlara ulaşamazsınız. Hayatınızda köklü değişikler yapın. Yeni hobiler edinin. Kesinlikle kumar oynayan bir çevreniz varsa bunlarla iletişimi tamamen kesin. Size bir şeyler katabilecek arkadaşlarınız ile daha fazla vakit geçirin ve asla içinize kapanmayın.

Kumar borcunu kumar ile kapatmaya çalışmayın. Olan oldu, giden gitti. Bu gün bıraktığın anda kâra geçmeye başlayacaksın. Bankaya çok borcunuz varsa yapılandırın. Gerekirse bir süre ödemeyin. Kara listeye girin. İnanın bu durum kumardan daha hayırlıdır!

Kumar bağımlısı bir yakınınız dostunuz varsa kesinlikle nakit para vermeyin. Ona kötülük yapmış olursunuz zira verdiğiniz para ile ya kaybettiklerini kazanmaya çalışacak ya da eski bir borcunu kapatarak yeniden borçlanabilmenin önünü açacaktır.

Kültürel, sanatsal etkinliklere zaman ayırın. Bir kitap kulübüne üye olun, gidin okuduğunuz kitabı tahlil edin. Çok büyük bir terapi.

Unutmayın, içinizdeki bu canavar belki de hiç ölmeyecek ancak bizler derince bir mezar kazıp bu canavarı oraya gömeceğiz. Çıkmaya çalıştıkça üzerine toprak atacağız. Yukarıda bahsettiğim her bir eylem bir kürek topraktır. Mezarda canlanmaya çalıştıkça, siz her gün üzerine toprağı atacaksınız ta ki iyice boğulup hareketsiz kalsın ve “ben asla buradan çıkamayacağım galiba” deyip ölüm uykusuna yatsın.

1983 Trabzon doğumlu avukat. 272 (Roman+18 ), Ufak Tefek Şeyler (Deneme+10), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme+10), Kelebek Ve Arı (Biyografi+14), Ceza Hikayeleri (Hikaye+18), Kuzularla Saklambaç (Hikaye+9), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye+9) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye+9) adlı kitapların yazarı.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

ABD Ordusu Seni Çağırıyor – Bir “Öznelikten Çıkarılma” Deneyimi

Yayınlanma:

-

Bir süredir çifte vatandaşların İsrail ordusundaki gizli askerlikleri dikkat çekici bir görünürlük kazandı. İşgal edilmiş Filistin topraklarında üniformalarıyla, tankların üzerinden poz verip Türkiye’de ise askeri kariyerinden hiç bahsetmeyen “sevimli gençler” toplumun öfkesini giderek daha fazla tetikliyor. Bu öfkenin bir nedeni Gazze’de katliamlarla ayyuka çıkan kural tanımaz siyonist saldırganlık. Diğer nedeni de çifte vatandaşların ikircikli hayatlarıyla ve gizledikleri askerlikleriyle tekinsiz hissettirmesiydi.

Öte yandan şunu da unutmamak gerekiyor: İsrail ordusunda askerlik yapmanın siyonist ideolojik çerçevenin içinde, o kökenle ilişkili olmakla inkar edilemez bir bağı var. Mide bulandıran ise çifte vatandaşların bunu “gizleme” eğilimi ve Türkiye’yi “alternatif ve korunaklı bir geri çekilme alanı” olarak düşünmeleri.

Fakat yeterince konuşulmayan, giderek “trend” olan başka bir gerçek daha var: ABD ordusunda askerlik yapmak. Siyonist ordudaki çifte vatandaşların aksine ABD ordusundaki askerlik gizlenmek bir yana, açıkça bir övünç ve kariyer kazanımı olarak sunuluyor.

ABD’li olmayanlar açısından askerlik yapmanın siyonizm, yahudilik ya da Amerikan vatanseverliği gibi doğrudan bir motivasyonu da yok.

Ancak sosyal medyanın her mecrasında ABD ordusunda asker olmanın koşullarını, avantajlarını paylaşan onlarca hatta yüzlerce videoyla karşılaşabiliyorsunuz. Birçok genç, izlediği bu videoların da etkisiyle işgalci emperyalist bir orduda askerliği kısa vadeli “profesyonel bir iş” olarak değerlendirme eğiliminde.

ABD ordusunda askerlik yapan “Anadolulu gençleri” izlediğinizde de bu tutumu net olarak hissediyorsunuz. Gençlerin kendilerini bir ordunun askeri olarak değil daha çok bir şirkette kariyer yapan profesyoneller gibi anlattıklarını görüyorsunuz.

Her ne kadar ABD ordusunda askerlik yalnızca vatandaşlık kazanmanın hızlı bir yolu olarak görülse de bu tespit eksik kalıyor. Bu, daha çok göç, eğitim, kariyer ve vatandaşlık vaatlerini bir araya getiren biyopolitik bir mobilite mekanizması.

ABD’de askerlik yapmanın eğitimden (üniversite eğitimi finanse edilir) barınmaya (konut kredisi avantajları sağlanır), iş hayatından (kariyer fırsatları) ayrıcalıklı sağlık hizmetlerine (tricare) dek geniş bir ayrıcalıklar listesi var. Bu açıdan ABD ordusunda askerlik yaşam fırsatlarını yöneten ve çerçeveleyen biyopolitik bir ekosistem.

Biyopolitikadan dispozitife: iktidarın tecelli etmesi

ABD ordusunda askerliğin bu kadar fırsat odaklı ele alınması, biyopolitika ve dispozitif kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Foucault’nun kavramsallaştırdığı açıdan biyopolitika nüfus, beden, sağlık gibi yaşamın farklı katmanlarına iktidarın müdahalesini tarif ediyor. Ancak bu müdahalenin yaşama yerleşmesi, içselleştirilmesi için sadece kurumların kaba gücü yeterli değil. Geniş pratiklere, alışkanlıklara yani araçlar ağına ihtiyaç duyuluyor. Bu araçlar ağını dispozitif olarak tanımlayabiliriz. Biyopolitika iktidar stratejisiyse onun araçları da dispozitiflerdir.

Biyopolitika ve dispozitif kavramları iktidarın yalnızca kaba güç ve yasaklamalarla değil, yaşamı hegemonyanın çerçevelediği biçim içinde mümkün ve cazip kılınması durumunu açıklar.

Esasında dispozitif yani -regime of practice- her şeyden önce özneleştirme biçimleri üretir. Bu anlamda orduya asker olmanızın gerekçesi “yüksek idealler”, “vatan savunması”, “toplumun korunması için bir feda eylemi” üzerinden kurulur. Ancak dispozitif sadece özne üretimiyle işlemez. Agamben’in tanımıyla dispozitif, bir “öznelikten çıkarma” durumunda da pekâlâ gelişir. Hatta modern iktidar kendini buradan dayatmaya artık daha çok isteklidir denilebilir.

Bir veriye, bir sayıya, komut alan bir profesyonele dönüşerek öznelikten çıkılır, ayrıcalıklı haklar ekosistemine giriş yapılır. Basitleştirmek gerekirse öznelik üreten dispozitif sizi bir “anlatı”nın parçası kılarak iktidar alanına dahil eder. Oysa öznelikten çıkaran dispozitif ise sizi, seçimlerinizi yalnızca fırsatların belirlediği bir tür legal yağmacı haline getirir. Öznelikten çıkarmak, kişiyi politik özneye değil fırsat optimize eden aktöre dönüştürür.

Günümüz siyaseti de tam olarak bu çıkar denklemi üzerinden kurulu. Özellikle asyanın batısı (orta doğu) gibi siyasal hareketlerin durulmadığı bir coğrafyada egemen küresel düzen, iktidarları yalnızca fırsatlara fokuslanacak şekilde biçimlendirmek istemekte. Egemen düzen böylece bütün katmanlarıyla ve kaba kuvveti de arkasına alarak kendisiyle uzlaşan –bir anlamda işbirlikçi olan– ve bu şekilde hayatta kalan rejimleri de “öznelikten çıkarmıştır”.

ABD ordusundaki Anadolu çocukları için de durum çok farklı değil. ABD politikalarına ya da örneğin ideolojik bir anlatıya iman etmeden verilen görevi yerine getirmeye odaklı olmak kabul görmek için yeterli.

Elbette ABD hegemonyasının silahlı gücünde asker olmak birçok farklı başlıkta konuşulabilir. Ancak bu konunun Türkiye özelinde milliyetçilik ve “vatana adanmışlık” gibi romantik söylemleri tartışmaya açan bir tarafı var. Türkiye’deki ulus devlet bilincinin klasik bir algısı var: ulusal bilinç, tarihsel ve toplumsal sarsılmaz bir aidiyet yaratıyor. Gerçekten de ulusal bilincin anlatısı “İsrail ordusu” gibi öznelik yükleyen yapılar için hâlâ dirençli. Oysa ABD ordusu örneğindeki gibi emperyalizmin farklı kurumsallıklarıyla ilişkiye girerek öznelikten çıkarılanlar için kolaylıkla dağılabiliyor. İsrail ordusunda görev almayı insanlık suçu olarak görecek bir genç, ABD ordusundaki pozisyonunu kolaylıkla meşrulaştırılabiliyor. Görev bilinciyle hareket eden, profesyonel ama neyin parçası olduğunu umursamayan bir varoluşa kolayca razı oluyor.

Bu, küresel hegemonyanın aradığı toplumsallığı da tarif ediyor: öznelikten çıkarılmış ve bekası için her türlü uzlaşıya açık iktidarlar ve kitleler. Yani yaratılan konfor alanında, egemenlerle el sıkışmanın güvenlik ve tüketim ayrıcalıklarından faydalanan bir tür uyumlu kitlelerin oluşumu. ABD ve İsrail’in Batı Asya politikalarında buna uygun bir siyaset dili üretildiğini görmek zor değil. Sadece iktidar elitlerini sisteme eklemleme politikalarıyla bunu düşünmek doğru olmaz. Asıl mesele, hegemonyanın ve işgalin kitlesel düzeyde makulleştirilmesidir. Bu politikanın önemli bir örneği ise İran. Rejim eleştirisinin aynı zamanda batıyla uzlaşma ya da öznelikten çıkarılma durumunu doğuracağı varsayılmıştı. Böylece rejimle kavgalı geniş bir kitlenin küresel hegemonya lehine ayağa kalkacak “beşinci kuvvet” olacağı düşünülmüştü. Fakat bunun gerçekleşmediğini görüyoruz. İran örneğinde bu beklenti tam karşılığını bulamamış olsa da, bölge genelinde hegemonyanın sunduğu “güvenli alan” ve işbirliğinin fırsatlarını tercih eden geniş bir toplumsallık oluşmuş durumda.

ABD ordusunda askerliğin ya da işgalcileri müttefikler olarak belleyip konforlu ve güvenli olanı tercih etmenin marjinal istisnalar olarak kalacağını artık düşünemeyiz. Günün sonunda hegemonyanın istediği teslimiyetin sadece yerel iktidarlar ve liderleriyle sınırlı olmadığını görüyoruz. Tepeden derinlere, iktidar elitlerinden toplum tabanına doğru hegemonyanın içselleştirilmesi bekleniyor.

Bu durumla baş etmenin yolları üzerine ayrıca konuşmalıyız. İnsanlığın öyküsünün itaatle birlikte direniş örnekleriyle okunabileceği ortada. Yine de bir direnç noktasını nerede arayabiliriz? diye soruyorsak, bunun cevabı kendini gizleyen, demokrasilerin “zararsız yurttaşlar”ının gündelik yaşamlarına sinmiş olan “düzen”i teşhir etmek olabilir. Hatta, egemenlerle işbirliğini tercih etmenin toplumsal olumlamasını geri dönülmez biçimde aşındırmaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Repkon’dan Paligen’e: Bir Savaş Tedarikçisinin İzini Sürmek

Yayınlanma:

-

ABD ve İsrail’in mühimmat tedarikçisi “yerli” sermaye Repkon, baskılar neticesinde Repkon USA markasını değiştirdi.

Repkon, aslında büyük bir iletişim hatası yapma pahasına bu aksiyonu tercih etti. Savaş görece gündemden düştüğünde ve Repkon unutulduğunda Repkon USA’yi “Paligen Technologies” olarak güncelleseydi muhtemelen kamuoyunun dikkatini çekmeyecekti fakat şimdi bu iki markanın organik ilişkisini hepimiz biliyoruz.

Peki ama Repkon bunu neden şimdi yaptı?

Repkon’un kurumsal iletişimi yönetme açısından “yanlış stratejisi”nin bazı gerekçeleri var. Şirketin aktivistlerin radarına girmesinin bir yıl öncesine dayandığını biliyoruz. O dönemde ana akım medya Repkon’un savunma alanındaki işbirliklerinden gururla söz ediyor.

ABD, İsrail'e, 'acilen' 12 bin bomba satacak. Satış için ana yüklenici Türk şirket Repkon USA olacak. Repkon ise, bu satış için karar verici unsurun kendileri olmadığını ifade etti. Anadolu Ajansı (AA), Repkon
2024’te AA tarafından yayınlanan haberler, protestoların ardından silindi.

Anadolu Ajansı, Aksa Tufanı’ndan bir ay sonra yaptığı haberde Repkon’un ABD savunma sanayii ile anlaşmalarını “ABD çareyi Türk savunma sanayisinde buldu.” başlığıyla tanıtmıştı. Repkon’un ABD’deki girişimleri bununla da sınırlı değil. MK-80 adında Gazze’de ve Lübnan’la pek çok bölgede birçok kişinin katlinde kullanılan bu mühimmat için de Repkon USA’nin adı geçiyor.

Anadolu Ajansı’nın tepkiler neticesinde kaldırdığı haberin detaylarını bir diğer ana akım medyadan TRT World’den öğreniyoruz. Neredeyse yarım milyar dolarlık anlaşmada ABD’de TNT üretim tesisi kurulması hedefleniyor.

2024’te yayımlanan haber aslında Repkon’un ABD savunma sanayindeki kritik konumunu ortaya koyuyor.

Kasım 2025’te yayımlanan başka bir haberde ise Repkon’un ABD’deki pozisyonunu daha iyi anlıyoruz. Army-Technologies haberine göre Repkon, ABD’nin İsrail için hazırlayacağı ya da satacağı 3 milyar dolarlık devasa bir mühimmat paketinin ana yüklenicilerinden biri. ABD’de TNT üretimi yapacak tesisler kuran ve yatırımını bu noktaya odaklayan şirket, aşama aşama mühimmat tedariğindeki pozisyonunu güçlendiriyor.

Repkon, anlaşmalarla aslında ABD savunma sanayii için kontratlar yapsa da asıl alıcı farklı. MK 84 ya da BLU-117 tipi sığınak delici özelliği de olan tahrip gücü yüksek mühimmatın da dahil olduğu siparişler İsrail için alınıyor.

Şirketin 2024 ve 2025’te gerçekleştirdiği anlaşmalar ve buna bağlı yatırımların yeniden gündeme gelmesi ise İran savaşı ile birlikte oldu. ABD’nin “acil” koduyla talep ettiği binlerce BLU-110 bomba gövdesinin satışı ABD Kongresi onayını da es geçerek Repkon USA’ye verildi.

ABD’nin resmi sitesinde doğrulanan bu siparişin içeriğindeki bombaların İsrail’in saldırılar sonucu azalan stoğunu tahkim etmek amacı taşıdığı çok açık. Her ne kadar şirket, yaptığı açıklamada ilgili kontratlarda “karar verici” olmadığını ifade ederek Repkon USA’nin Türkiye’deki merkeziyle bağlantısının olmadığını ima etse de gerçekler tam da düşündüğümüz gibi. Savunma sanayii fuarlarında aynı standda boy gösteren Repkon ve Repkon USA aynı sermayenin iştirakleri.

Dahası da var. Repkon sadece ABD savunma sanayii içinde bir yer edinmekle kalmamış, aynı zamanda tescilli siyonist rejim destekçisi olan BAE Systems ile de kritik anlaşmalar gerçekleştirmiş. “BAE Systems Land” Genel Müdürü Glynn Plant, Repkon ile anlaşmalarını “kritik” olarak tanımlıyor. Glynn açıklamasında şu kısım dikkat çekici:

“Devam eden küresel gelişmeler, talebi karşılamak için kritik mühimmat yeteneklerini sağlayabilmemiz adına iş birliklerinin önemini ortaya koyuyor. Savunma sanayiinin mühimmat üretimini ölçeklendirme kapasitesi bu sürecin kritik bir parçasıdır. Diğer firmalarla iş birliği yaparak müşterilerimizi daha iyi destekleyebiliriz.”

BAE Systems, İsrail’in Gazze’de de yoğun kullanılan top mühimmatının üreticilerinden biri. Dolayısıyla bu küresel ortaklığın en önemli müşterileri de İsrail ve ABD.

Repkon’un 2024’ten 2026 Mart ayına kadar olan süreçte ABD ve İsrail silah endüstrisiyle giderek derinleşen ilişkileri açıkça görülüyor. Bu da şirketin daha önce farklı alanlarda faaliyet gösteren diğer iş birlikçi sermaye grupları gibi “hamaset”e sığınmasına neden oldu. Repkon, yayımladığı resmî açıklamada iddialara ve ABD’nin resmî sitesinde “yüklenici” olarak anılmasına cevap vermekten kaçınırken Yunanistan’dan Rusya’ya konuyla ilgisi olmayan argümanlara sığındı.

Repkon USA’den Paligen Technologies’e

Repkon’un resmî açıklamasındaki bir diğer argüman ise dikkat çekici detaylar içeriyor:

Öte yandan ABD’de alınan bir mühimmat tedarik kararı üzerinden yapılan bazı haberlerde de Repkon’un doğrudan satış gerçekleştirdiği veya sürecin karar vericisi olduğu yönünde bir izlenim oluşturulmuştur. Oysa söz konusu süreçte Repkon’un herhangi bir talebi, kararı veya satış işlemi bulunmamaktadır.

Açıklama, Repkon USA’nin karar verici olmadığı, ABD savunma sanayii ve Amerikan devleti tarafından zorlandığı izlenimini yaratıyor. Oysa Middle East Eye’nin konuyla ilgili yaptığı haberde yer verdiği ABD’li güvenlik uzmanı bu iddiayı yalanlıyor.

Haberde, emekli ABD ordusu albayı ve Atlantic Council Türkiye Programı kıdemli araştırmacısı Rich Outzen’in görüşlerine yer veriliyor. Outzen, bir şirketin mühimmat satmaya zorlanamayacağını söylüyor. Öte yandan Repkon’un ortaklıklarını kastederek “karar verici olmadığı” yönündeki beyanının da gerçeği yansıtmadığını ifade ediyor. Outzen’in yorumu şöyle:

“Repkon ABD anlaşmasına itiraz ederse, bu ikisi arasındaki yönetim kurallarına bağlı olacaktır. Ancak genel olarak konuşursak, bağlı ortaklıklar kendi iş kararlarını verirler.”

Eleştirilerin üzerine aceleyle verilen bir kararla farklı bir markaya dönüştürülen Repkon USA’nin söz konusu anlaşmaları inisiyatif alarak yaptığı ortada. Zaten şirketin 2023-2024’ten itibaren ABD’deki yatırımları ve Garland’da satın aldığı tesisler de şirketin stratejisini ele veriyor.

Eylemler ve protestolar işe yaradı mı?

Her fırsatta “yerli-millî” vurgusu yapan Repkon, hem yaptığı açıklamanın tatmin edici olmadığını fark ettiği için hem de Repkon USA’nin ABD silah endüstrisindeki pozisyonunu tartışmaya açmamak için ismini değiştirme yoluna gitti. Aslında Repkon’un “yerli-millî” söyleminin dağılmasını ve işbirliklerindeki “tatsız detayların” ortaya çıkmasını sağlayan yoğun bir eylemsellik sürecinin olduğunu da söyleyemeyiz.

Repkon Holding önünde 8 Mart 2026’da gerçekleşen eylem.

Repkon’a karşı bugüne dek sınırlı sayıda eylem yapıldı. Repkon’un genel merkezi önündeki ilk eylemde, sayıları 100’ü bulmayan aktivistlerin iradesi dışında sokakta genişleyen bir tepki yoktu. Repkon’u sosyal medyada eleştirenlerin de kayda değer bir baskı oluşturduğunu söylemek zor.

Ancak Repkon, cürmünün büyüklüğünü ve gelişecek tepkilerin neye mâl olacağını biliyor olmalı ki bu değişikliği muhtemel bir iletişim kazasını göze alarak “acilen” yaptı.

Bu, şunu gösteriyor: Kapitalizmin küresel ilişkilerinin çok katmanlı yapısı yaygın olduğu kadar da kırılgan! Toplumsal tepki odaklanmayı başardığında ya da bunun işaretlerini verdiğinde sokakta gelişen tepki milyarlarca dolarlık sevkiyatları sekteye uğratabilir, durdurabilir, devletlerin politikalarını etkileyebilir.

Gazze’de katliamlar sürerken ABD’den İsrail’e doğru hareket eden Nexoe Maersk gemisine ilişkin eylemler bu noktada iyi bir örnek. Nexoe Maersk gemisinin F35 parçaları taşıyacağı bilgisi küresel bir direniş başlatmış, gemi tüm uğrak noktalarında yoğun protestolara uğramıştı. Nexoe Maersk, Fas ve İspanya’daki programı günlerce sapmış, Türkiye’de ise bir grup aktivistin Mersin limanındaki kararlı bekleyişi ile rotası değişmişti.

Aksa Tufanı’ndan hemen sonra Yemen’in Bâb-el Mendeb boğazını İsrail’e yük taşıyan gemiler için kapatması da bir diğer örnek. Dünyanın en yoksul ülkelerinden ve iç savaşla boğuşan Yemen’in, kısıtlı imkanlarına ve ABD silah endüstrisine göre çok basit askeri ekipmanlarını dikkatli bir stratejiyle kullanması ABD ve birlikte hareket eden Batılı güçlerin donanmalarında bir “mühimmat” sorunu yaratmıştı. Yaşanan Kızıldeniz krizi o dönemde konteyner sevkiyatlarını %90 oranında durduğu gibi Maersk, MSC, Hapag-Lloyd gibi dünyanın en büyük deniz taşımacılığı şirketlerinin Kızıldeniz üzerindeki operasyonlarını da askıya aldırmıştı. Kriz, ABD’nin iç enflasyonunu bile etkilemiş ve sonunda Yemen’le müzakere gündeme gelmişti.

Sokağın başarısını ve eylemin gücünü yalnızca Gazze’yle sınırlamak doğru olmaz. ABD’de Occupy hareketinin parklarda ve barışçıl yürüyüşlerde yükselen söylem gücü on binlerce insanı etkilemişti. Protestoların ABD’deki etki gücü 2012’de öylesine artmıştı ki Occupy hareketini desteklediği gerekçesiyle 6 binden fazla aktivist tutuklanmıştı.

Judge orders Twitter to turn over Occupy protester's tweets | CNN Business
Occupy göstericileri polis tarafından tutuklanıyor

Kuşkusuz eylemlerin bir kitle hareketi olarak devinimi ve çoğu zaman belirli bir odakta bir “kampanya siyaseti”ne odaklı olmasının kendine özgü sorunları var. Üstelik Occupy, Nexoe gemisi eylemi, Avrupa’daki Elbit ve Maersk eylemlerinin geliştiği toplumsallıkla ilişkisini de göz ardı edemeyiz. Ancak Gazze’nin öğrettiği asimetrik mücadele, kapitalist dünya düzeninin alt edilebilir olabileceğine dair umudu tazeledi.

Sokaktaki mücadelenin bu açıdan en somut sonucu kaybettiğimiz başarıya dair inanç duygusunu geri kazanmak olabilir. Özgüveni tazelemek, küresel sermaye gruplarıyla hesaplaşma cesaretini yeniden kazanmak bir bilinç eşiğini aşmayı da pekala mümkün kılıyor. Hamasetten uzaklaşıp hegemonyanın göstergelerini anlamaya çabalamak bir farkındalık yaratıyor. ABD silah endüstrisi ile doğrudan ortaklıklara girişmiş Repkon ve Leonardo gibi İsrail’le ilişkileri açık olan savunma şirketleriyle ortaklıklara imza atan Baykar gibi şirketlerin durumunu sorgulamak işte bu farkındalığın “doğru sorularla” yeniden bir bilinç inşasının önemli adımları olabilir.

Zira bugüne dek siyasal popülizmin odaklandığı “yerli-millî” söyleminin anti-kapitalist ve anti-emperyalist bir tutumu içermeyebileceğini en iyi sermayenin küresel etkileşimini tartışmaya açtığımızda anlıyoruz.

Bu açıdan Repkon örneği şunu gösteriyor: Küresel emperyalist politikaların, silah endüstrisinin ve sermayenin arasındaki ilişki, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar görünür hale geldi. Üstelik bu simbiyotik ilişki, çok katmanlı yapısına ve “dokunulamaz” olduğuna dair anlatıya rağmen son derece kırılgan. Küresel ölçekte kurulan tedarik zincirleri, kolektif toplumsal itirazlardan ya da küçük ama kararlı mücadelelerden sanıldığından çok daha hızlı etkileniyor. Limanlarda, fabrika önlerinde, sokaklarda ve asimetrik mücadelenin farklı alanlarında ortaya çıkan kararlı eylemler, küresel hegemonyayı ve yerel politikaların hileli işleyişini görünür kılarken devasa ekonomileri dahî sarsabilecek bir güç yaratabildiğini gösteriyor.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

İran Savaşı ve İslâmî Çevrelerin Mücadele İmkânları   

Yayınlanma:

-

Irak işgaline karşı itirazın yerel ve küresel ölçekte büyük ivme yakaladığı momentin ABD ve İsrail’in İran saldırısı dolayımında oldukça gerisinde kalınan bir itiraz sürecine tanık oluyoruz. İran’a dönük muhasara ve ardından gelen yıkıcı savaş karşısında büyük halk hareketlerinin örgütlendiğine tanık olmuyoruz. Savaşın ânî denebilecek bir hızda gerçekleşmesi, diğer yandan Devrimden bu yana neredeyse alışılagelen ambargo ve çok sayıda gerekçe bu tablonun sebebi olarak sunulabilir.

Bu gerekçelerden kaçının emperyalist ve işbirlikçi merkezlerin faaliyetlerinin ürünü, kaçının yerel ya da dinî reflekslerin sonucu olduğunu tespit edebilmek elbette oldukça güçtür ancak yaklaşık bir çerçeve, ilgilisinin zihninde beliriverecektir.

Türkiye özelinde enteresan bir tablonun varlığından bahsedilebilir. “İran İslam devriminin Müslüman dünyadakine benzer etkilerinin Türkiye’de de oluştuğu ve Amerikancı-neoliberal 12 Eylül darbesinin bu etkileri özelikle Türk-İslam senteziyle karşılayarak kırmak istediği” hakkında sayısız yazı ve değerlendirmeye rastlanabilir. Bütün bu faaliyetlerin 2026’ya uzanan sonuçlarını ayrıntılı bir analize tâbî tutmak lüzumu vardır ancak şu anda burada bu ayrıntılı uğraşa girmeyeceğiz.

12 Eylül 1980 ile 28 Şubat 2026 arasında, insanlığın uzun yolculuğuna kıyasla pek bir zaman aralığı olduğundan bahsedilemez. Devrimden sonra Batı’nın tazyik ve teşvikiyle Saddam Hüseyin önderliğinde İran’a saldıran Irak güçlerinin sekiz yıl sürecek bir savaşa sebebiyet vermesi, derinleştirilerek sürdürülen yaptırımlar, güvenlik dinamiklerinin maksimum heyecanla diri tutulmasına sebebiyet vermiş ve olağan yaşamın özgür dinamikleri lâyıkıyla devrimin damarlarını besleme şansına kavuşamamıştır.

Türlü aşma çabalarına karşın mezhep hassasiyetlerinin ve eleştiriyi hak eden kimi dinî ve politik tutumun evrensel bir devrim tecrübesini gölgelemesi, güvenlikçi hassasiyetlerin Suriye sahasında olduğu gibi birtakım hatalı pratikleri tetiklemesi ve paralel biçimde İslam dünyasında Kur’an merkezli İslam düşüncesinin her dâim kadük kalması, yazıklanılacak gerekçeler cümlesinden sayılmayı hak etmektedir.

ABD ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırının 28 Şubat tarihinde başlaması ve ertesi günün 1 Mart olması bizim açımızdan güçlü bir sembolik değeri hâizdir. “Küresel 28 Şubat”a karşı teyakkuzda olmaya davet eden eylem dövizlerimizin görselleri etkileyiciliklerini ve Irak işgaline Türkiye’den hem payanda olmayı hem de Amerikan güçlerinin geçişine ev sahibi olmayı amaçlayan 1 Mart tezkeresinin diri hatırası, bilinçlerimizde ve politik ajandamızda ayrıcalıklı yerini muhafaza etmektedir.

Aksâ Tûfânı her ne kadar dünyanın pek çok yerinde kitle hareketlerini tetiklese de bu hareketlerin ekserisi esaslı bir ideolojik çerçeve ya da merkeze sahip olamadığı için egemen dünya düzeni ve onun bileşenleri için esaslı yapısal tehditlere dönüşememişti. Bu üzüntü verici netice Türkiye için çok daha fazla görünür olmuştur.

12 Eylül’ün sentezci din dayatmasından 28 Şubat müdahalesine uzanan eş güdümlü ortamda boy veren siyasal iklimi temsil eden AKP iktidarı, tevhîdî kavrayışların vakitlice önünü alması ve mezkûr sentezciliğe ric’ati hedeflemesi neticesinde anti-emperyalizmi besleyecek devrimci bir dinî tutumu baştan engellemiştir. Suriye iç savaşının toplumsal mücadele ve şiddet zaviyesinden İslamî ve entelektüel eleştirisini soğukkanlılıkla yapamayan pek çok İslamî çevrenin koşar adım küresel düzene eklemlenerek İran karşıtı cepheyi tahkim etmesi şikâyet ettiğimiz perişanlığı üreten temel faktörler olarak sıralanmalıdır.

Hızla proleterleştirilen Türkiye halkının çaresizliğine derman olamayan İslâmî söylem(ler)den küresel tekebbüre karşı ufuk açıcı, öncülük edici çıkışlar beklemek elbette safdillik olacaktı lâkin bu gerekçelerin çözümlemelerinin yapılaması durumunda düşülen yerden kalkış tarihi ötelenip duracaktır.

Gereğince yapılamayan antikapitalist, antiemperyalist çözümlemelerden bir teori ve pratik çıkarmak elbette mümkün değildir. Mevcut gerçekliğin yakıcılığı en azından coğrafî anlamda etrafımızda dolaşıp dururken dahî hakikatle temas kuramamak, devrimci mücadeleyi inşa etmek için son derece mümbit yerel ve küresel dinamikleri algılayamamak acınası bir kötürümleşmenin sonucundan başka bir şey değildir.

Yozlaşıp çürüyen toplumlarımıza Tevhîdî bilinci yeniden taşıyacak bir zeminin yokluğunda derli toplu ideolojik hatlar vâr etmek mümkün olamayacağına göre dengeli bir çalışmaya duyulan ihtiyaç kendini daha da dayatacaktır. Yerel ve küresel düzenin/sistemin hak ettiği belirlenimlerle tanınması, vahyin merkezde olduğu davet sistematiğinin varlığını gerektiriyor. Eşgüdümlü çalışmaları ihmal etmeyen bir mücadele çizgisinin ihmali artık tahammül sınırlarını aşmıştır. Bu hususu tartışmaya devam etmek gereklidir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x