Connect with us

Köşe Yazıları

İnsanın Fabrika Ayarları

Yayınlanma:

-

Sinan Canan, biyoloji mezunu, fizyoloji doktoru ve sinirbilim sevdalısı olarak tanıtıyor kendisini. Hayatın tek bir işle uğraşmak için fazla uzun, insanın tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna ikna olmuş görünüyor.

İnsanın Fabrika Ayarları üst başlığıyla yayımlanan üç kitaplık çalışmasında, anlamlı ve verimli bir hayat için göz ardı edilmemesi gerekli tespitlerde bulunuyor. Dinlerin ve kadim öğretilerin telkinleriyle onbinlerce yılda süzülüp gelen bilgi, birikim ve tecrübeyi yanına alarak. Bilimi tabulaştırmadan, ama anlama aracı kılarak. Her halükarda kafa açarak ve insanın kendisi üzerinde düşünme meziyetine bereketli bir katkı sunarak.

Akıl sır erdiremediğimiz uçsuz bucaksız bir kainatın içine mini mini bir kuş gibi konup hemen ardından havalanmanın adına ömür diyoruz. İçinde akletmek, hissetmek gibi sayısız yeteneğin saklı olduğu, varlığımızı kuşatan muazzam donanıma beden diyoruz.

Sinan Canan, Beden başlıklı birinci kitapta iki temel konuyu ele alıyor: Hareket ve Beslenme.

Gelişen teknolojiler neticesinde modern insanın eskilere nazaran çok hareketsiz bir yaşam sürdüğü gerçeği ile karşı karşıyayız. Oysa ki fiziksel hareketin canlıların ömrünü uzattığı ve hastalıklara karşı savaşma kabiliyetini artırdığı unutuluyor. Hareket etmenin, faydalı olmanın ötesinde hayati bir önemi haiz olduğu hatırda tutulursa, birinci kata çıkmak için asansör çağırmanın veya fırına kadar arabayla gitmenin hiç de akıllıca bir “hareket” olmadığı ortaya çıkar. Hareketsizlik şehirli insan hastalıklarında azımsanmayacak düzeyde pay sahibi.

İstanbul’da yaşamaya başladığım ilk yıllarda fena halde garipsediğim davranışların başında “yürümeme” önkabulü yer alıyordu. Benim doğup büyüdüğüm yerde adres bulmak kolay. Aşağısı deniz. Denize paralel sağa gidersen Samsun’a, sola gidersen Artvin’e doğru… Ama İstanbul öyle mi? Bir yere nasıl gidileceğini sorduğunda, üç adımlık mesafe bile olsa, insanlar hemen, oradan geçen bir minibüs veya otobüsten bahseder. Yürüyerek gidilir mi? Yürünmez, çok uzak! Oysa 10-15 dk yürüsen ordasın.

Sinan Canan, beden yapımızın harekete ayarlı oluşunu ispat için insan yavrularını örnek gösteriyor. Fabrika ayarları (fıtratı) bozulmamış çocuklar çok hareketlidir. Gelin görün ki, fabrika ayarlarını bozmuş büyükler, normal olan bu davranışı baskılayıp hatta ortadan kaldırıp rahatlarına bakmak için “hiperaktivite” diye bir “sorun” uydurmuşlardır.

Hareket etmenin fiziksel sonuçları biliniyorsa da zihinsel sonuçları pek bilinmez, bilinse de hesaba katılmaz. Hareket beyni uyarır ve zihinsel sistemimizin daha iyi çalışmasını sağlar. Hareketi azalan bir bedenin zihin performansını azaltması kaçınılmazsa, ki öyle olduğunu ortaya koyuyor yazar, tabiata sırt çevirmiş şehirlerde sıkışıp kalan modern insanın aklını başına toplaması kolay olmayacak demektir!

Yazarın sınıflandırması ile insanın ikinci fabrika ayarı: “Az, aralıklı ve çeşitli beslenme”. Bu kısım, oruç tutmanın veya açlık yapmanın hikmeti üzerine değerlendirmeler içeriyor.

İnsan, açlığa katlanabilmek şöyle dursun, adeta açlıktan beslenen bir canlı! Günde 16 saat aç kalmanın çok faydalı olduğu günümüzde genel kabul görüyor diyebiliriz.

Yazar, “sağlıklı beslenmenin kısa yolu” başlığı altında kurallar paylaşıyor okurlarıyla:

Ağırlıkla, kiloyla, sayıyla sağlık olmaz. Kilonuzdan önce sağlığınızı ve yeme alışkanlığınızı düşünün. Tam olarak acıkmadan yemeyin. Her öğünden 3-5 saat sonra hissedilen yalancı açlık duygusunu gerçek açlıktan ayırt edin. Bunun en iyi yolu öğünlerde şeker ve karbonhidrat alımını kalıcı olarak sınırlamaktır. Karbonhidrat alımını mümkün olduğunca azaltın. Tatlılar besin değil haz nesnesidir; mümkün mertebe uzak durun! Lifli, çiğ ve yeşil gıdaları bolca kullanmayı tercih edin. Probiyotik ve kaliteli proteinler içeren her türlü besini (ev yoğurdu, doğal sirke, kemik suyu, paça çorbası, fermente turşu gibi gıdaları) sofranızdan eksik etmeyin. Yağ tüketiminden korkmayın. Tek bilmeniz gereken faydalı-zararlı yağları ayırabilmektir. Günümüz meyvelerinin çoğu fazla, hatta aşırı şeker içermektedir. Meyveyi ölçülü tüketin. Ve en önemli kural: Rutinden kaçının.”

İlişkiler ve Stres başlıklı ikinci kitapta sosyal ilişkilerin önemi ve stresi yönetebilme gerekliliği üzerine yoğunlaşıyor yazar.

İnsanın sosyal bir varlık olduğu bilincine sahibizdir. Sinan Canan, bu bilinci bir adım öteye taşımayı teklif ediyor ve bizlerin “ileri düzeyde” sosyal varlıklar olduğumuzu vurguluyor:

Besin almaya, barınaklara ve güvende olmaya nasıl ihtiyaç duyuyorsak diğer insanlarla ilişki kurmaya, onlarla duygularımızı ve yaşamımızı paylaşmaya da o kadar derin bir ihtiyaç duyarız.”

Biyolojimize kodlanmış duygusal ihtiyaçlar, “diğerleri”ne ayrılmaz bağlarla bağlanmamızı zaruri hale getiriyor. Ne var ki somut sosyal ilişkiler, arkadaşlık ve dostluklar, yerini sanal platformlarda “görüşmelere” bıraktığında, zaten görüştüğünüz yanılgısı ile aylar, yıllar su gibi akıp giderken, git gide yalnızlaşıyor, yavanlaşıyor ve mutsuzlaşıyorsunuz. Beyin, sanal dünyadaki “görüşmelerde” ödül mekanizmalarını devreye sokmuyor. Sokuyorsa bile, somut, gerçek, sahici paylaşım ve beraberliklerle kıyas kabul etmez bir cimrilik içinde olmalı.

Modern yaşam bize kolaylıklar getirse de, bütünlüklü olarak bakıldığında fıtrata (fabrika ayarlarına) aykırı, plastik, demir ve betondan mürekkep bir mekanizma halini almış vaziyette. Bu mekanizmanın çarkları arasında yaşamanın bedelini, yüksek düzeyde kronik strese maruz kalarak, peşin veya taksitle ödüyoruz.

Hareketsizlik, aşırı ve dengesiz beslenme, yalnız kalma, gereksiz dertlerle dertlenme ve kendisine toplum tarafından çizilen sınırların içinde yaşamaya çalışma; insanı strese ve sıkıntıya sokan önemli başlangıç noktalarıdır.”

O halde ne yapmalı? Yazar, stresi yönetme becerisi geliştirmek gerektiğini, günümüz dünyasında bu becerinin bir hayli önem arz ettiğini belirtiyor. İnsana emanet beyin ve zihnin böylesi bir yükü taşımak için yapılandırılmadığını ilave ediyor.

Durup bir soralım kendimize: Bu hayatı heder eder gibi mi yaşıyoruz yoksa bir sanat icra eder gibi mi?

Yazar, Sınırları Aşmak başlıklı üçüncü kitapta, insanın sınırlarını zorlamaya ihtiyaç duyan bir canlı olduğu, bol bol örnek vererek ortaya koyuyor.

İnsanın nasıl bir canlı olduğunu tanımlayan cümlelere Sinan Canan, kısa, akılda kalıcı ve biraz da tebessüm ettiren bir katlıda bulunmuş: “İnsan, karnı doyduğu zaman sorun çıkaran tek canlıdır.”

Rahattan, bir süre sonra rahatsız oluruz. Konfordan sıkılır, kaosa, gerek tedbirli gerekse bodoslama dalmayı heyecan verici buluruz. Halk arasında “rahat batması” diye tabir edilen durumları herkes en az bir kez tecrübe etmiş, hiç değilse aklından geçirmiştir.

Bana göre üç kitaptan en ilgi çekici olup öne çıkanı: Sınırları Aşmak’ta işbu dürtü ve ihtiyacın biyolojik ve zihinsel köklerine doğru sürükleyici bir yolculuğa çıkartıyor bizi yazar. Şu soruların başında buluyoruz kendimizi: Biz neden böyleyiz? Amiyane tabirle: Zorumuz ne!?

Schrödinger’in 1946’da kaleme aldığı “Yaşam Nedir?” başlıklı eserinde yer alan yaşam tanımını veciz ve derinlikli bulduğunu aktarıyor yazar: “Yaşam, sürdürülebilir bir dengesizliktir.” Bu yüzden olsa gerek, beynimizin uyanık kalıp çalışması için “sorun, sürpriz, rahatsızlık ve zorluklar” gerekli görülüyor. Malum olduğu üzere; konfor bizi çürütüyor.

Memurlaşmak dediğimiz, milyonlarca insanı sarıp sarmalayıp “küçülten”, “paslandıran”, “darlandıran” şeyin, ayın 15’inde geleceği garanti maaş, kendini geliştirme zaruretinden uzakta, adına “takılmak” denilen o “meşhur” yaşam tarzını bu bağlamda ele almak yanlış olmaz. Küçük, seçkin bir azınlık müstesna, Türkiye’deki memurların geneli, hallerinden memnun olmayıp her gün en az bir defa şikayet türküleri söylerler. Aralarında o denli sızlanıp, mızmızlanıp “duran”ları vardır ki, dinleyen, ister istemez, “o halde istifa et, özel sektörde çalış arkadaş” demek ister.

Kitapta yer alan 2 numaralı görsel, konfor alanından korku alanına, oradan öğrenme alanına ve nihayet gelişim alanına geçişin etki ve tepkilerini ortaya koyuyor. İnsanın “Ben” dediği şey, ne kadar kendisine aittir, ne kadar çevresel etkilerin ürünüdür? Potansiyelimizin yüzde kaçıyla oynuyoruz bu yaşamak sahasında?

İnsan; içinde bulunduğu biyolojik, sosyal, kültürel ve teknik sınırları aşmak gibi bir güdüyle dünyaya gelir. Bu güdüyü bir şekilde tatmin edemeyenler mutsuz yahut hasta olurlar, diyor yazar.

O halde şu soru bir hayli önem arz ediyor: İnsan, Ben’inin sınırlarını nasıl ve nereye kadar genişletebilir?

Sınırları aşmak, insanı cezbeden bir başlık. Yakından bakıldığında, sadece ruhumuzun ve aklımızın bir köşesinde değil inançlarımızın ve tarihimizin de baş köşesinde yer alan bir dürtü bu.

Okuduğumuzda neyin şiirini, romanını, hikayesini okuyoruz? Yola düştüğümüzde kimin arkasından ve neden gidiyoruz? Rüya gördüğümüzde aslında neyi ve niye görüyoruz? Neye iman ediyoruz biz insanlar, neyi düşlüyoruz?

Sınırları aşmak kadar bizi cezbeden, bizi var eden çok az şey var.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Devlet Gibi Düşünmeme Üzerine Denemeler

Yayınlanma:

-

Üç gün önce “Irkçılık Salgını” başlıklı yazıda bahsini ettiğim ailenin dramı bugün bir yerel gazetenin manşetinde. Mültecilik, yerel değil küresel bir gerçeklik. Bir beldede mültecilerle, mülteci olmayanlar arasındaki hukuku belirleyen, “uygulama” veya “mevzuat” denilerek atıf yapılan malzemeler değil insanlığımızdır.

Mahkûm etmeye çalıştığımız uygulama, benzerlerine her zaman her yerde bir şekilde rastlayabileceğimiz bir zulüm. Onu ortadan kaldırmak için bazen bir kişinin ayağa kalkması yeter de artar bile.

Arkadaşım iki gün içinde ilgili her kurumla bizzat görüşmeler gerçekleştirdi. Tek başına, “sade” bir vatandaş olduğu için ciddiye alınmadı. Malum, bizim gibi “geri” ülkelerde sözün gücü değil gücün sözü esastır. Mevkiniz, makamınız, paranız varsa durum değişir.

Hz. Ali’ye atfedilen, “bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun” sözünün gereğini yerine getirmek lazımdı. “Uygulama öyleymiş, yapılacak bir şey yokmuş!” Hülasa, “zulme devam”, dediler.

Konuşacak bir şey kalmayınca basın harekete geçirildi. Haber Trabzon’un beş gazetesine gönderildi. Yalnızca biri ilgilendi. Manşetten verilen haberden sonra, gün içinde TİSKİ’den bir görevli ile muhtar mülteci ailenin evine gitmiş. Ayrıca Göç İdaresi’nden de aramışlar. Bir anda neşet eden bürokratik ilgi alakayla mağduriyet giderilmiş hızlıca.

Sorun basına yansıyana kadar geçen iki günde yürütülen görüşmelerden anladığım kadarıyla Trabzon’da bir sivil toplum kuruluşu yok! Adına STK denen, işin mantığını anlamaktan uzak ya da zaten işin hakkını vermek için değil güç devşirmek veya bir tür tatmin duygusu yaşamak için toplaşmış insanlar var. Hoş, tüm Türkiye’de de tablo bu denli vahim. Binlerce dernek ve vakıf var. Milyon tane başkan, yönetim kurulu üyesi… Meslek odaları, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler, hep birlikte geniş bir tabela mezarlığı oluşturuyorlar. Görüntü kirliliği ve laf kalabalığı.

Kendini sivil toplum kuruluşu zanneden yapıların en yaygın hataları Devlet’le, Hükümet’le nasıl bir ilişki kuracaklarını bilememeleri. Hükümet dışı, sivil bir organizasyon, iktidarla nasıl bir ilişki kurar, bunu hiç düşünmemiş gibiler.

Gerçek bir STK, iktidarla ast üst ilişkisi içinde değildir. İnsanlığın selameti için zaman ve mekanla kayıtlı olmayan, sıkı sıkıya bağlı kaldığı evrensel üst değerleri, ilkeleri vardır. Egemenlerin uzağında, sağlıklı, mübarek bir mesafede konumlanır. Devletten, devlet anaforundan bağımsız düşünme kabiliyeti edinmiş kafalarla yola çıkmıştır. Yol ve yordamı hukukla çizilmiştir elbette. Bir zulmü ortadan kaldırmayı gündemine aldığında, “uygulama böyle”, “mevzuat bu şekilde” veya “yasa bunu diyor” gibi, statükonun ilk bariyerlerini görür görmez, “buraya kadarmış” diyerek duraksamaz, geri dönmez.

Tebaa zihniyeti ruhlarına işlemiş insanlar sivil toplum çalışması yapıyorum demesinler. O zihniyettekiler, efendilerinden buyruk beklemeye ayarlıdır, alarmın çalmasını, düğmeye basılmasını, linç ordularının sefere çıkmasını, kalabalıklar arasına karışmayı beklerler. Onları yönlendirecek, daha açık konuşmak gerekirse, güdecek siyasetçiden, köşe yazarından, çakma aydından-hacıdan-hocadan geçilmez bu ülkede. Dünya yanarken, onlar devlet sponsorlu cuma hutbeleriyle yetinirler. Dini değil diyaneti rehber edinirler. Neyin ne olduğunu anlamadan, zulmün dümen suyunda, veballer içinde bir tahta parçası gibi akıntıya kapılmış giderler. Kulakları duymaz ki ruhları duysun.

Zulmü görebilmek, koklayabilmek öyle kolay bir iş değildir. Suyu boşuna bulandırmıyorlar. Hakkı batıl ile örtmek, zulmü paketlemek, kamufle etmek ve devranı böyle sürdürmek için var olan koskoca bir endüstri her gün emek ve para harcarken yan gelmiş yatanlar elbette ki “yem” olmaktan kurtulamazlar. “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” (Yunus Suresi 100. Ayet)

Hak mücadelesinin hakkını vermeye niyetliler dilenci gibi el açmaz, lütuf beklemez, minnet eylemez. Hakkın hatırı, hatır gönül ilişkilerine, kişisel ikbal beklentilerine meze edilemeyecek yüceliktedir. Bunun bilincinde olmayanlar sahaya çıkmış bulunsalar da kısa sürede tel tel dökülürler. Çok geçmez, karargah edindikleri yerleri kahvehaneye, emeklilerin takıldığı sıradan bir lokale çevirirler.

Bugün Türkiye’de yüzbinlerce isim, tabela olmakta birlikte ancak iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar sivil toplum kuruluşu bulunuyor olması ibretliktir. Dehşet verici bir insan kaynağı israfı söz konusu.

Sistematik zulmü ortadan kaldırmaya mesai harcasa toplumu esenliğe kavuşturup daha güzel bir dünyaya, en azından ülkeye uyanacak insanlar yara sarma hedefine indirgenmiş ve kilitlenmişler. Tüm mesai buraya harcanıyor. Müştereken, müteselsilen ve mütemadiyen yaralayan, yaralı üreten sistem sorgulanmıyor.

Kumanya taşımayı gerektirmeyecek, köleliğe uzak, adalete yakın bir sosyal düzeni tesis etme amacı geçen yıllar içinde yitip gitmiş. Her sene daha çok kumanya taşıma hedefine kavuşurken, bu gidiş nereye diye sormak akıllara gelmiyor artık. Füzelerin düşmesine engel olamayışımız, bir silkiniş ve dirilişe sebep teşkil etmiyor. Füzeler düşer düşmez “akıllı” telefonlarımıza yardım mesajları düşüyor. Eş güdümlü bu mesajları atmaya ve almaya daha kaç on yıl devam edeceğiz? Bu saatten sonra bu hikayede telefondan gayrı akıllı kaldı mı?

Gölgesinde insanlığın dinlendiği çınarlar olma hayaliyle çıkılan yolda maki olmayı kader beller hale gelmişsek, kendimize birkaç sıkı soru sormanın vakti geçiyor demektir: Neden bu kadarına razı olacak denli savunmaya çekildik? Yola neden çıktığımızı unutacak kadar gömüldüğümüz bu meşguliyetin artık ne kadarını mazeret kabul edebiliriz?

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçılık Salgını

Yayınlanma:

-

Geçen akşam iki aile, çoluk çocuk, bir araya geldik ve Trabzon’da yaşayan bir Afgan aileyi ziyarete gittik.

Gayyum Nourzayi. Biri engelli altı çocuğu ve eşiyle yaşadığı bodrum katındaki evin ihtiva ettiği yoksulluğu tarif etmek kolay değil. Kitaplar, filmler tam olarak anlatabilir mi, zannetmiyorum.

Gitmek ve görmek lazım. Gitmek ve koklamak. Gitmek ve halılı-halısız o yerlere basmak lazım. Gitmek ve duvarları örtmeyi beceremeyen perdelerin hangi veballeri örttüğünün ayırdına varmak lazım. Gitmek ve içi bomboş buzdolaplarından ayaklarınızın ucuna patır patır dökülen “çürümüş” ayet ve hadis parçalarına dokunmak lazım. Gitmek ve o insanların gözlerine bakmak, hiç değilse “içindekiler” kısmına şöyle bir göz atmak lazım. Gitmek ve bir yaşındaki, üç yaşındaki, beş yaşındaki o masum yavruların “günahına” kısa bir misafirlik boyunca olsun, ortak olmak lazım. Gitmek ve çocukların gözlerindeki şaşkınlığın, üstlerine başlarına sinmiş “usluluğun” tefsir dersine katılmak lazım. Gitmek ve medeniyetimizin vitrinlerini geçip ardiyesine inmek lazım.

Yürek burkan sefaleti iki satırla geçmek bile kolay değilken, demini alsın veya almasın, insanlar bu sefaleti 10 yıllar boyu yaşıyorlar ne yazık ki. Adlarına mülteci veya muhacir dediğimiz insanların çocukları tam teşekküllü bir yoksunluğun içine doğuyor, hayata beş sıfır geriden başlıyorlar.

Hal böyleyken bir de dönem dönem ivme kazanan ırkçılık salgınından ötürü zulme uğruyor mülteciler. Kadere bakın!

Irkçılık, malûm, pis bir hastalıktır! Doktor değilim ama kolay bulaştığı belli olan bu hastalığa yakalanmış kişilere bol bol su içmelerini, güneşe çıkmalarını, kentlerden bir süre uzaklaşıp doğa ile hemhal olmalarını ve doğum, yaşam ve ölüm üzerine az biraz tefekkür etmelerini tavsiye ederim. Yüreklerindeki merhamet değerlerine baktırsınlar; ya kalmamıştır ya da çok azdır. Kalplerini kontrol ettirsinler, belli bir oranda taşlaşmayla karşılaşabilirler. Empati kurma yetilerini ya tümüyle ya da kısmen kaybetmiş olabilirler.

Geçen aylarda ırkçılık salgınına yakalandığı için saçma sapan açıklamalarda bulunan bir belediye başkanı Türkiye’de gündem olmuştu. Bu salgın, parti, ideoloji, coğrafya ayrımı yapmadığı için isimlere takılmak gereksiz.

Bu hastalığın nasıl etkiler doğurduğuna, ne gibi tehlikelere gebe olduğuna örnek teşkil etmesi bakımından alıntılamakta fayda görüyorum. Bir şehri yönetme yetkisini devralmış kişinin ağzından, üstelik kameralar önünde çıkan sözleri:

”Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz olan, su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı ücretlerde 10 kat zam yapacağız. Gitsinler istiyoruz.”

Trabzon’da tanıştığım mazlum dostu arkadaşım “hadi gel, bu akşam birlikte bir mülteci aileyi ziyaret edelim” demese, ben Gayyum Nourzayi ve ailesini tanıyor olmayacaktım. Yine de bu yazıyı sadece onları tanıdığım için yazıyor değilim.

Irkçılık salgını kişileri ve kurumları her yerde az ya da çok etkisi altına alıyor, bunun güncel -ve kurumsal- bir örneğine şahitlik ettim. Eh, bendeniz de, “hesap sormazsa kalemin, ellerinle kır onu” diyen yazarlar arasında olmanın nimetine ve külfetine talibim.

Trabzon’da bir yer kiraladınız, en temel ihtiyacınız olan suyu kullanmak için TİSKİ’ye (Trabzon İçme Suyu Ve Kanalizayson İdaresi Genel Müdürlüğü) müracaat etmeli, abone olmalısınız. İnternet sitesinde gerekli belgeler yazılı. Eğer yabancı iseniz, orada nedense yazılmamış, ayrıca kefil de bulmalısınız. Üstelik bulmanız gereken Türk vatandaşı olmak zorunda.

Söz konusu, su, hayat kaynağı. Kişi her şartı yerine getirir, faturasını ödemezse suyu da kesilir. İlave bir güçlüğe neden gerek görülmüş? Bu eşitslizlik, bu açık ayrımcılık neden? Cevabı yukarıdaki zihninette gizli.

Yedi kişilik bir aile, depozito dahil tüm evrakları hazır, kefil bulamadıkları için 3 aydır şehrin merkezinde susuz bırakılıyor. Su sayaçları da yetkililerce sökülmüş ayrıca.

Ben hukukçuyum, inanmadım, “delil isterim”, dedim. Arkadaşım yanımda aradı TİSKİ’yi, görüşmeyi kurum da ben de kayıt altına aldık. Gerçek bu.

“Ama” diyerek insanı değil devleti “yaşatacak”(!) abilere, ablalara şu bilgiyi de vereyim: Bu mülteciler Göç İdaresi’ne kayıtlı insanlar.

Biz, şu üç günlük dünyanın vârisleri, yarınların emanetçileri, ademoğulları ve kızları, kısa bir konaklamadan sonra bu diyardan göçüp gidecekler… Biz sadece üst solunum yollarında enfeksiyona yol açan salgınlarla değil, çok daha çetinleriyle, yüreklerde ve zihinlerde enfeksiyona yol açıp hayatı çürütenleriyle mücadele etmeliyiz ki insan olabilelim, insan kalabilelim.

Hatırlatmakta fayda var: Hangi anne babanın çocuğu olarak nerede doğacağımızı biz seçmediğimiz gibi küresel emperyalizm – kapitalizm, savaş felaketleri, modern kölelik gibi köklü, kadim sorunların sebebi de değiliz.

Zulmün müsebbibi “egemen”lerle hesaplaşmak yerine kin ve düşmanlıklarını mağdur, mazlum, gariban mültecilere yöneltmek, onları günah keçisi ilan edip ötekileştirmek, linç etmeye kalkışmak zavallılık değil de nedir?

Zulmü ortadan kaldırmaya gücü yetmeyenler, bu yolda bir taş atacak, azcık da olsa dayanışmada bulunacak mecali veya yüreği olmayanlar, düşün mazlumların yakasından. Gölge etmeyin, başka ihsan istemez.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Afganistan’da Yeni Dönem

Yayınlanma:

-

ABD’nin 20 yıllık işgali sona erdi, Afganistan’da tekrar Taliban dönemi başlamış oldu.

Devam eden Doha görüşmeleri birtakım değişimler ve yeni aşamalara ilişkin ipuçları veriyordu ilgililere ancak iktidarın süratle el değiştirmesi, süreci takip etmeyenleri şaşkına çevirmiş durumda ve oluşan yeni tabloya karşı birçok tarafın son derece hazırlıksız olduğu görülüyor.

Büyük güçlerin ise Afganistan’daki değişime hazır oldukları anlaşılıyor, Taliban’ın da mevcut dünya düzenine ayak uyduracağı yaptığı açıklama ve sürdürdüğü müzakerelerden yola çıkılarak pekâlâ söylenebilir. Doha görüşmelerindeki anlaşma metinlerine bakıldığında birçok husus çok daha iyi kavranabilecektir.

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, ABD önderliğindeki işgalci, katliamcı, katil ve yağmacı gürûhun 20 yıllık bir savaşın ardından tattığı yenilgi büyük ve önemli bir hâdisedir. Çocukluğumuzdan bu yana işgal ve iç savaş haberlerini aldığımız Afganistan’da köy, kasaba ve şehirler ABD ve müttefikleri tarafından sayısız kere bombalandı; düğünler, şenlikler kana bulandı. Her türlü suç alenen ve dünyanın gözlerini kapattığı bir sahne olarak uzaklarda bir yerlerde işlendi durdu. Şimdi ise Irak işgali gibi Amerikan saldırganlığının insanlık tarihine kazıdığı bir cinayet ve talan devri daha sona ermiş oldu.

Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi o kadar hızlı oldu ki bütün bu kirli tarih hemen hiç yaşanmamış gibi soğukkanlı analizler ve sözüm ona “medenî dünya” vasfıyla işgalci güzellemeleri yapılıyor. Katliamlarla dolu bu utanç sayfasını atlayarak konuşmak açık ikiyüzlülük ve utanmazlıktır! Bunu vurgulamadan geçmeyelim.

Dünya ölçeğinde hemen her cenahın farklı bir yüzünden ele aldığı bu sıcak gündemin bizim için en yakıcı yanı dün olduğu gibi bugün de İslam’ın doğru anlaşılıp hikmetli bir şekilde uygulanabilmesi boyutudur ancak Taliban’ın geçmiş iktidar tecrübesi ve özellikle Suriye savaşında zuhûr eden IŞİD gibi yapıların yarattığı tahribat içimizi daraltıyor.

Taliban’ın siyasal katılım, hukuk ve husûsen “kadın” mevzularında değişim sinyalleri verdiği açıkça görülüyor lâkin düşünsel değişim ve dönüşümler için gereken ilmî ve entelektüel çabaların kayda değer varlığına pek denk gelinemediği de ortadadır. Zaten sıcak savaş gündeminin ortasında böyle bir beklenti içinde olmak için de ‘abesle iştigal’ dense yeridir.

Taliban’ın küresel dünya düzeninin ABD-AB ile Çin-Rusya-İran hatlarıyla kuracağı muhtemel ilişkiler ve onlar için tehdit oluşturmaktan berî olacağına dair verdiği sözler siyasal güdüklük ve yerelliğinin açık beyanıdır. Burada bütün bir yeryüzünü dönüştürmeye azmetme kabiliyetinden uzak bir ufuksuzluk kendini göstermektedir. Bu durum, mevcut dünya düzenine ve küresel sermayenin işleyişine bir ulus devlet formuyla katkıda bulunmaktan öte bir pozisyonu imlemez.

Taliban’ın tarih içerisinde üretilmiş, donuk, şekilci, çoğunda hikmetten açık ara uzak İslam yorumu bizim açımızdan en büyük problemdir. İslami hareketlerin yeni ve başka bir dünyayı egemenlerin hilâfına ve ezilenlerden yana durarak adalet üzere kurma idealini yaralayan her bir adım bizim için ağır bir darbeden başka bir şey değildir. Taliban’ın bu noktada “şeriat” diye propaganda ettiği şekilci ve hikmetten kopuk dayatmalarının tekrar etmesi İslami hareketlerin ideallerini küresel ölçekte baltalamakta öncelikli bir rol üstlenecektir.

Merhum Akif Emre’nin, İslam dünyasının yeri geldiğinde büyük işgalci güçleri bile mağlup edebileceğini ama düşünsel, entelektüel bir derinliğe ulaşamadıkça mutlak kayıpların üstesinden gelemeyeceğini vurguladığı yazılarını tam da bu aşamada hatırla(t)madan edemiyorum.

Dileğimiz odur ki, süreçten doğrudan etkilenmeleri ihtimalinden dolayı kadınları, bir bütün hâlinde toplumu muhatap alan politikalar Batı ile pazarlıkların değil de içtihadî bir yenilenmenin sonucu olarak köklü ve hikmete mebnî bir değişime uğrar. Aksi bir hâl kuşkusuz, karanlığın kalıcılaşmasıyla neticelenecektir.

Afganistan gündeminin Türkiye’deki laikçi muhatapları ise bambaşka bir fotoğraf sergiliyorlar. Yazının başında işaret etmeye çalıştığım ağır ve uzun işgal yıllarına hiç değinmeden yapılan değerlendirmelerle karşılaşıyoruz sıkça. Kendi toplumsallığından bir parça değil de yabancı bir unsurdan bahseder gibi Taliban üzerinden Afganistan’a ve ABD işgaline ağıt yakan; diğer yandan da akla nasıl geldiğini kestiremediğimiz ama büyük ihtimalle son dönemde yükseltilen mülteci karşıtlığından beslenen bir bağlantısallıkla Kemalizm güzellemesine atlayan değerlendirmeler oldukça şaşkınlık vericidir. Bu vesileyle bir kez daha anlıyoruz ki memleketteki laikçi paranoya yerinde dipdiri yatmakta ve yaşamaktadır.

Emperyalizmin tasallutundan kurtulmak Afganistan ve bütün dünya halkları için her türlü iyidir, harika bir gelişmedir ancak düşünsel zayıflıkların, siyasi ufuksuzlukların içinde debelenmek, hakikatten yana bahtsızlıklara sürüklenmek düşülebilecek yeni cehennemleri sıraya dizmek demektir. Modern dünyanın şeytanlıklarıyla vahyin hikmetinden kopuk dinî anlayışlar arasına sıkışmaktan Rabbimiz halklarımızı ve bütün bir dünyayı muhafaza buyursun.

Yeryüzünün her bir noktasında egemenlerin zulümleriyle kapışıp Dâr’us-Selâm’a gidecek yolda bütün insanlık ve varlık âlemi için cehd etmek hepimizin boynunun borcu olmalıdır.

Devamını Okuyun

GÜNDEM