Connect with us

Köşe Yazıları

İnsanın Fabrika Ayarları

Yayınlanma:

-

Sinan Canan, biyoloji mezunu, fizyoloji doktoru ve sinirbilim sevdalısı olarak tanıtıyor kendisini. Hayatın tek bir işle uğraşmak için fazla uzun, insanın tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna ikna olmuş görünüyor.

İnsanın Fabrika Ayarları üst başlığıyla yayımlanan üç kitaplık çalışmasında, anlamlı ve verimli bir hayat için göz ardı edilmemesi gerekli tespitlerde bulunuyor. Dinlerin ve kadim öğretilerin telkinleriyle onbinlerce yılda süzülüp gelen bilgi, birikim ve tecrübeyi yanına alarak. Bilimi tabulaştırmadan, ama anlama aracı kılarak. Her halükarda kafa açarak ve insanın kendisi üzerinde düşünme meziyetine bereketli bir katkı sunarak.

Akıl sır erdiremediğimiz uçsuz bucaksız bir kainatın içine mini mini bir kuş gibi konup hemen ardından havalanmanın adına ömür diyoruz. İçinde akletmek, hissetmek gibi sayısız yeteneğin saklı olduğu, varlığımızı kuşatan muazzam donanıma beden diyoruz.

Sinan Canan, Beden başlıklı birinci kitapta iki temel konuyu ele alıyor: Hareket ve Beslenme.

Gelişen teknolojiler neticesinde modern insanın eskilere nazaran çok hareketsiz bir yaşam sürdüğü gerçeği ile karşı karşıyayız. Oysa ki fiziksel hareketin canlıların ömrünü uzattığı ve hastalıklara karşı savaşma kabiliyetini artırdığı unutuluyor. Hareket etmenin, faydalı olmanın ötesinde hayati bir önemi haiz olduğu hatırda tutulursa, birinci kata çıkmak için asansör çağırmanın veya fırına kadar arabayla gitmenin hiç de akıllıca bir “hareket” olmadığı ortaya çıkar. Hareketsizlik şehirli insan hastalıklarında azımsanmayacak düzeyde pay sahibi.

İstanbul’da yaşamaya başladığım ilk yıllarda fena halde garipsediğim davranışların başında “yürümeme” önkabulü yer alıyordu. Benim doğup büyüdüğüm yerde adres bulmak kolay. Aşağısı deniz. Denize paralel sağa gidersen Samsun’a, sola gidersen Artvin’e doğru… Ama İstanbul öyle mi? Bir yere nasıl gidileceğini sorduğunda, üç adımlık mesafe bile olsa, insanlar hemen, oradan geçen bir minibüs veya otobüsten bahseder. Yürüyerek gidilir mi? Yürünmez, çok uzak! Oysa 10-15 dk yürüsen ordasın.

Sinan Canan, beden yapımızın harekete ayarlı oluşunu ispat için insan yavrularını örnek gösteriyor. Fabrika ayarları (fıtratı) bozulmamış çocuklar çok hareketlidir. Gelin görün ki, fabrika ayarlarını bozmuş büyükler, normal olan bu davranışı baskılayıp hatta ortadan kaldırıp rahatlarına bakmak için “hiperaktivite” diye bir “sorun” uydurmuşlardır.

Hareket etmenin fiziksel sonuçları biliniyorsa da zihinsel sonuçları pek bilinmez, bilinse de hesaba katılmaz. Hareket beyni uyarır ve zihinsel sistemimizin daha iyi çalışmasını sağlar. Hareketi azalan bir bedenin zihin performansını azaltması kaçınılmazsa, ki öyle olduğunu ortaya koyuyor yazar, tabiata sırt çevirmiş şehirlerde sıkışıp kalan modern insanın aklını başına toplaması kolay olmayacak demektir!

Yazarın sınıflandırması ile insanın ikinci fabrika ayarı: “Az, aralıklı ve çeşitli beslenme”. Bu kısım, oruç tutmanın veya açlık yapmanın hikmeti üzerine değerlendirmeler içeriyor.

İnsan, açlığa katlanabilmek şöyle dursun, adeta açlıktan beslenen bir canlı! Günde 16 saat aç kalmanın çok faydalı olduğu günümüzde genel kabul görüyor diyebiliriz.

Yazar, “sağlıklı beslenmenin kısa yolu” başlığı altında kurallar paylaşıyor okurlarıyla:

Ağırlıkla, kiloyla, sayıyla sağlık olmaz. Kilonuzdan önce sağlığınızı ve yeme alışkanlığınızı düşünün. Tam olarak acıkmadan yemeyin. Her öğünden 3-5 saat sonra hissedilen yalancı açlık duygusunu gerçek açlıktan ayırt edin. Bunun en iyi yolu öğünlerde şeker ve karbonhidrat alımını kalıcı olarak sınırlamaktır. Karbonhidrat alımını mümkün olduğunca azaltın. Tatlılar besin değil haz nesnesidir; mümkün mertebe uzak durun! Lifli, çiğ ve yeşil gıdaları bolca kullanmayı tercih edin. Probiyotik ve kaliteli proteinler içeren her türlü besini (ev yoğurdu, doğal sirke, kemik suyu, paça çorbası, fermente turşu gibi gıdaları) sofranızdan eksik etmeyin. Yağ tüketiminden korkmayın. Tek bilmeniz gereken faydalı-zararlı yağları ayırabilmektir. Günümüz meyvelerinin çoğu fazla, hatta aşırı şeker içermektedir. Meyveyi ölçülü tüketin. Ve en önemli kural: Rutinden kaçının.”

İlişkiler ve Stres başlıklı ikinci kitapta sosyal ilişkilerin önemi ve stresi yönetebilme gerekliliği üzerine yoğunlaşıyor yazar.

İnsanın sosyal bir varlık olduğu bilincine sahibizdir. Sinan Canan, bu bilinci bir adım öteye taşımayı teklif ediyor ve bizlerin “ileri düzeyde” sosyal varlıklar olduğumuzu vurguluyor:

Besin almaya, barınaklara ve güvende olmaya nasıl ihtiyaç duyuyorsak diğer insanlarla ilişki kurmaya, onlarla duygularımızı ve yaşamımızı paylaşmaya da o kadar derin bir ihtiyaç duyarız.”

Biyolojimize kodlanmış duygusal ihtiyaçlar, “diğerleri”ne ayrılmaz bağlarla bağlanmamızı zaruri hale getiriyor. Ne var ki somut sosyal ilişkiler, arkadaşlık ve dostluklar, yerini sanal platformlarda “görüşmelere” bıraktığında, zaten görüştüğünüz yanılgısı ile aylar, yıllar su gibi akıp giderken, git gide yalnızlaşıyor, yavanlaşıyor ve mutsuzlaşıyorsunuz. Beyin, sanal dünyadaki “görüşmelerde” ödül mekanizmalarını devreye sokmuyor. Sokuyorsa bile, somut, gerçek, sahici paylaşım ve beraberliklerle kıyas kabul etmez bir cimrilik içinde olmalı.

Modern yaşam bize kolaylıklar getirse de, bütünlüklü olarak bakıldığında fıtrata (fabrika ayarlarına) aykırı, plastik, demir ve betondan mürekkep bir mekanizma halini almış vaziyette. Bu mekanizmanın çarkları arasında yaşamanın bedelini, yüksek düzeyde kronik strese maruz kalarak, peşin veya taksitle ödüyoruz.

Hareketsizlik, aşırı ve dengesiz beslenme, yalnız kalma, gereksiz dertlerle dertlenme ve kendisine toplum tarafından çizilen sınırların içinde yaşamaya çalışma; insanı strese ve sıkıntıya sokan önemli başlangıç noktalarıdır.”

O halde ne yapmalı? Yazar, stresi yönetme becerisi geliştirmek gerektiğini, günümüz dünyasında bu becerinin bir hayli önem arz ettiğini belirtiyor. İnsana emanet beyin ve zihnin böylesi bir yükü taşımak için yapılandırılmadığını ilave ediyor.

Durup bir soralım kendimize: Bu hayatı heder eder gibi mi yaşıyoruz yoksa bir sanat icra eder gibi mi?

Yazar, Sınırları Aşmak başlıklı üçüncü kitapta, insanın sınırlarını zorlamaya ihtiyaç duyan bir canlı olduğu, bol bol örnek vererek ortaya koyuyor.

İnsanın nasıl bir canlı olduğunu tanımlayan cümlelere Sinan Canan, kısa, akılda kalıcı ve biraz da tebessüm ettiren bir katlıda bulunmuş: “İnsan, karnı doyduğu zaman sorun çıkaran tek canlıdır.”

Rahattan, bir süre sonra rahatsız oluruz. Konfordan sıkılır, kaosa, gerek tedbirli gerekse bodoslama dalmayı heyecan verici buluruz. Halk arasında “rahat batması” diye tabir edilen durumları herkes en az bir kez tecrübe etmiş, hiç değilse aklından geçirmiştir.

Bana göre üç kitaptan en ilgi çekici olup öne çıkanı: Sınırları Aşmak’ta işbu dürtü ve ihtiyacın biyolojik ve zihinsel köklerine doğru sürükleyici bir yolculuğa çıkartıyor bizi yazar. Şu soruların başında buluyoruz kendimizi: Biz neden böyleyiz? Amiyane tabirle: Zorumuz ne!?

Schrödinger’in 1946’da kaleme aldığı “Yaşam Nedir?” başlıklı eserinde yer alan yaşam tanımını veciz ve derinlikli bulduğunu aktarıyor yazar: “Yaşam, sürdürülebilir bir dengesizliktir.” Bu yüzden olsa gerek, beynimizin uyanık kalıp çalışması için “sorun, sürpriz, rahatsızlık ve zorluklar” gerekli görülüyor. Malum olduğu üzere; konfor bizi çürütüyor.

Memurlaşmak dediğimiz, milyonlarca insanı sarıp sarmalayıp “küçülten”, “paslandıran”, “darlandıran” şeyin, ayın 15’inde geleceği garanti maaş, kendini geliştirme zaruretinden uzakta, adına “takılmak” denilen o “meşhur” yaşam tarzını bu bağlamda ele almak yanlış olmaz. Küçük, seçkin bir azınlık müstesna, Türkiye’deki memurların geneli, hallerinden memnun olmayıp her gün en az bir defa şikayet türküleri söylerler. Aralarında o denli sızlanıp, mızmızlanıp “duran”ları vardır ki, dinleyen, ister istemez, “o halde istifa et, özel sektörde çalış arkadaş” demek ister.

Kitapta yer alan 2 numaralı görsel, konfor alanından korku alanına, oradan öğrenme alanına ve nihayet gelişim alanına geçişin etki ve tepkilerini ortaya koyuyor. İnsanın “Ben” dediği şey, ne kadar kendisine aittir, ne kadar çevresel etkilerin ürünüdür? Potansiyelimizin yüzde kaçıyla oynuyoruz bu yaşamak sahasında?

İnsan; içinde bulunduğu biyolojik, sosyal, kültürel ve teknik sınırları aşmak gibi bir güdüyle dünyaya gelir. Bu güdüyü bir şekilde tatmin edemeyenler mutsuz yahut hasta olurlar, diyor yazar.

O halde şu soru bir hayli önem arz ediyor: İnsan, Ben’inin sınırlarını nasıl ve nereye kadar genişletebilir?

Sınırları aşmak, insanı cezbeden bir başlık. Yakından bakıldığında, sadece ruhumuzun ve aklımızın bir köşesinde değil inançlarımızın ve tarihimizin de baş köşesinde yer alan bir dürtü bu.

Okuduğumuzda neyin şiirini, romanını, hikayesini okuyoruz? Yola düştüğümüzde kimin arkasından ve neden gidiyoruz? Rüya gördüğümüzde aslında neyi ve niye görüyoruz? Neye iman ediyoruz biz insanlar, neyi düşlüyoruz?

Sınırları aşmak kadar bizi cezbeden, bizi var eden çok az şey var.

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslami hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin, Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de ‘İşte burası yolların ayrım noktası; yürünecek yolun başlangıcı’ derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı, hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz,” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre, “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımına” girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslami hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (nebevi yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünülmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin —postmodern eleştirilerde de olduğu gibi— bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak, bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı, tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısını Karatani mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir…” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet şiddet ve yasa tekelini, sermaye maddi tahakkümü, ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında, sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen, kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tağut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden O, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadi bir sapma olarak görmek yerine; onu itikadi düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe, yani hayatın her alanına sızan bir var olma durumu olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; batıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tağuti hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un cahiliye toplumu dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı. Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu.

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle / birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek. Ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda, belirgin bir ‘aşırılaşma’ durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum tarih boyunca her zaman vardı; ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahi yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: ‘Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.’

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahi yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise, bizden salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Çünkü dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tağutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tağut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevi Yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: Mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak…

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslami diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

 

 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Irkçı Saldırılar ve Mevsimlik Tarım İşçileriyle Dayanışma Pratikleri

Yayınlanma:

-

Kürt mevsimlik tarım işçilerine dönük ırkçı saldırılar, farklı şehirlerde tekrar kendini göstermeye başladı.

Ülke sosyolojisinin egemenler tarafından pedagojik süreçlerden gündelik siyasete kadar yaşamın hemen bütün alanlarında kılcallarına kadar alt üst edilmesinin bir neticesi olarak pek çok cahiliye semptomuna tanık oluyoruz.

Kürt meselesinde ikinci bir açılım süreci, tümüyle devlet katında biçimlenirken az önce vurgulamaya çalıştığım kötülüğün uzun yılların mirası olarak geniş kitlelerde vahiyle yıkanan arı duru bir bilinç oluşmadıkça silinip gitmesi elbette beklenemez.

Emekçi yoksul kitlelerin ırkçı saiklerle linççiliklere sevk edilmesi, egemen iradelerin vâr olma yollarından biridir ancak özellikle İslamî çevrelerin bu hususta tesirli bir tebliğ/duruş üretememesi mevzubahis kitleleri ıslah süreçleriyle temaslandıramadı.

Önümüzdeki dönemlerde bu saldırıların, ırkçı provakatif eylemlerin kimi spor müsabakalarında, ikinci açılım süreciyle bağlantılı pedagojik ve siyasal uygulamalar dolayımında kendini göstereceğini söylemek elbette mümkündür.

Türkiye’de derinleşip pekişen yoksullukla, hamasetle biçimlenen faşizan politikalarla kıskaca alınan yoksul emekçi kitleleri bu muhasaradan çekip çıkaracak tarihsel bir yükümlülükle karşı karşıya bulunan İslamî söylem, bağlılarının entelektüel kavrayış ve siyasal kararlılıktan yoksun pozisyonları nedeniyle hâl-i hazırda mevzubahis dertlere derman olacak bir dirilikten oldukça uzak ancak tümüyle de örneksiz/öncüsüz değil.

Bu yazıyı kaleme almama biraz da Yasemen Çoban’ın sosyal medya hesabında mevsimlik tarım işçileriyle ilgili olarak çalışma yapan İslamî STK bulunup bulunmadığına dair sorusu vesile oldu. Sorulması kolay gibi görünen bir soru bu ancak cevaplanması zor çünkü bu soruya verilebilecek olumlu bir cevap için geniş bir düşünsel-siyasal zeminde bütüncül, sağlam bir kavrayış ve inisiyatif şarttır lâkin İslamî çevrelerin umûmu bu kabiliyetten alabildiğine uzaktır.

Ben bu yazıda en azından TOKAD’ın bu alandaki mütevazi çalışmalarını bir model/örneklik olarak hatırlatmak istedim. Belki birileri buradan hareketle benzer ya da daha ileri çalışmaları hayata geçirir ve ülkedeki cahiliye öbeklerini çözüp dağıtan ve ezilenden, dışlanandan, yoksuldan, emekçiden yana pratik bir vahiy modellemesi yapar.

Anadolu’nun pek çok iline yayılan mevsimlik tarım işçileri, külliyen Kürt olmasa da ırkçı saldırılar Kürt kimliği merkezinde ortaya çıkıyor. Bu yazıda İslamî kimlik çerçevesinde bir değerlendirme yaptığım için özellikle müslüman kişilerin ve İslamî iddialı kurumların bu alandaki yetersizliklerini hatta çoğunlukla ilgisizliklerini tartışıyorum.

Irkçı saldırılara maruz kalan, ücretleri ödenmeyen, son derece gayr-i sıhhî koşullarda iskân edilen, sağlık taramaları ihmal edilen ve çoluk çocuk demeden yoksulluğun pençesinde şekerpancarından domatese, fındıktan pamuğa daha nice tarım alanlarında rızkının peşinde koşan; tıka basa doldurdukları minibüslerle uzun yollara sefere çıkarken kazalarda can veren mevsimlik işçilerle dayanışmayan, onlara yapılan zulümlere set olmayan Kur’an halkaları, İslamî çalışmalar kendilerini sorgulamalı, emek ve kimlik bağlamında çok boyutlu dayanakları bulunan bu meselede derinlemesine inisiyatif almalıdır.

Müsaadenizle TOKAD çevresinin mütevazı bazı çalışmalarını örneklik oluşturmaları bakımından buraya alıntılayacağım. Tokat’ta çalışan mevsimlik tarım işçilerinin en azından bir kısmıyla Ramazan aylarında dayanışma iftarları ve bayramlaşmalar düzenleyip ve her yaştan tarım işçisiyle hâlleşmeye gayret etmiştik:

TOKAD, iftarda mevsimlik tarım işçileriyle buluştu:

https://www.tokad.org/2013/07/25/2717/

TOKAD, mevsimlik tarım işçileriyle iftarlarda buluşmaya devam ediyor:

https://www.tokad.org/2013/08/02/tokad-mevsimlik-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusmaya-devam-ediyor/

TOKAD, Urfalı Tarım İşçileriyle İftarda Buluşup Sorunlarını Dinledi:

https://www.tokad.org/2012/08/13/tokad-urfali-tarim-iscileriyle-iftarda-bulusup-sorunlarini-dinledi/

Bu pratiklerin yanı sıra yerleşkelerinde yangın gibi afetlere maruz kalan mevsimlik tarım işçi aileleri için dayanışma kampanyaları düzenlemiştik.

2010’lu yıllarda özellikle fındık işçilerinin uğradığı ırkçı saldırıları hatırlarsınız. O dönemde, yolları Tokat’tan geçen tarım işçilerinin araçlarını durdurarak dayanışmalarımızı, ikramlarımızla birlikte sunmaya, trafik kazası geçiren konvoylara gücümüz yettiğince yardımcı olmaya çalışmıştık.

Bu yakıcı meseleniz edebiyata değen bir çalışmasını da muhakkak buraya iliştirmeliyim.[1]

Mevsimlik tarım işçileri ile ilgili olarak yapmaya çalıştığımız en önemli işlerden biri amatörce de olsa Tokat’ın Kat kasabasında çektiğimiz belgeseldi. O belgeselin özellikle İslamî çevrelerde bu meselenin gündemleşmesi için önemli bir etki yaptığını belirtmeliyiz. Pek çok kez TV ve salon gösterimlerinin yapıldığı belgesel, sosyal medya mecrasında ilgi görmeye devam ediyor:

“Urfa Neree Tokat Nere” Mevsimlik Tarım İşçileri Belgeseli:

https://www.youtube.com/watch?v=MnfE6WJ8vEU

Mevsimlik tarım işçilerinin pek çok alanın kesiştiği bir yerde durduğu anlaşılmış olmalıdır ancak İslamî çevrelerdeki vurdumduymazlık ile egemen siyasetin tümüyle kendi belirlediği açılımların yetersiz ve hakikati saptırıcı icraatlarına genel teslimiyet, bu sahadaki yetersiz kalışları izah etmektedir.

Emek ve kimlik politikalarının kavşağında yoksulluk ve faşizmle mücadele etmek için yan yana gelmek, okumaların perspektifine hayatı yerleştirmek gerekir. Meseleyi yine edebî bir zeminle bağlayayım ve İsmet Özel’in “Aynı Adam”[2] şiirini herkese tavsiye edeyim.

Dipnotlar:

[1] On Beş Kişilik Minibüste Yirmi Beş Kişiydik (öykü), Ahmet Örs; Yüzümüz Ağartan, Tasfiye Kitaplığı, 2020

[2] Aynı Adam (şiir), İsmet Özel, Erbain, Çıdam yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x