Connect with us

Köşe Yazıları

İnsanın Fabrika Ayarları

Yayınlanma:

-

Sinan Canan, biyoloji mezunu, fizyoloji doktoru ve sinirbilim sevdalısı olarak tanıtıyor kendisini. Hayatın tek bir işle uğraşmak için fazla uzun, insanın tek bir işle ömrünü tüketmek için fazla karmaşık olduğuna ikna olmuş görünüyor.

İnsanın Fabrika Ayarları üst başlığıyla yayımlanan üç kitaplık çalışmasında, anlamlı ve verimli bir hayat için göz ardı edilmemesi gerekli tespitlerde bulunuyor. Dinlerin ve kadim öğretilerin telkinleriyle onbinlerce yılda süzülüp gelen bilgi, birikim ve tecrübeyi yanına alarak. Bilimi tabulaştırmadan, ama anlama aracı kılarak. Her halükarda kafa açarak ve insanın kendisi üzerinde düşünme meziyetine bereketli bir katkı sunarak.

Akıl sır erdiremediğimiz uçsuz bucaksız bir kainatın içine mini mini bir kuş gibi konup hemen ardından havalanmanın adına ömür diyoruz. İçinde akletmek, hissetmek gibi sayısız yeteneğin saklı olduğu, varlığımızı kuşatan muazzam donanıma beden diyoruz.

Sinan Canan, Beden başlıklı birinci kitapta iki temel konuyu ele alıyor: Hareket ve Beslenme.

Gelişen teknolojiler neticesinde modern insanın eskilere nazaran çok hareketsiz bir yaşam sürdüğü gerçeği ile karşı karşıyayız. Oysa ki fiziksel hareketin canlıların ömrünü uzattığı ve hastalıklara karşı savaşma kabiliyetini artırdığı unutuluyor. Hareket etmenin, faydalı olmanın ötesinde hayati bir önemi haiz olduğu hatırda tutulursa, birinci kata çıkmak için asansör çağırmanın veya fırına kadar arabayla gitmenin hiç de akıllıca bir “hareket” olmadığı ortaya çıkar. Hareketsizlik şehirli insan hastalıklarında azımsanmayacak düzeyde pay sahibi.

İstanbul’da yaşamaya başladığım ilk yıllarda fena halde garipsediğim davranışların başında “yürümeme” önkabulü yer alıyordu. Benim doğup büyüdüğüm yerde adres bulmak kolay. Aşağısı deniz. Denize paralel sağa gidersen Samsun’a, sola gidersen Artvin’e doğru… Ama İstanbul öyle mi? Bir yere nasıl gidileceğini sorduğunda, üç adımlık mesafe bile olsa, insanlar hemen, oradan geçen bir minibüs veya otobüsten bahseder. Yürüyerek gidilir mi? Yürünmez, çok uzak! Oysa 10-15 dk yürüsen ordasın.

Sinan Canan, beden yapımızın harekete ayarlı oluşunu ispat için insan yavrularını örnek gösteriyor. Fabrika ayarları (fıtratı) bozulmamış çocuklar çok hareketlidir. Gelin görün ki, fabrika ayarlarını bozmuş büyükler, normal olan bu davranışı baskılayıp hatta ortadan kaldırıp rahatlarına bakmak için “hiperaktivite” diye bir “sorun” uydurmuşlardır.

Hareket etmenin fiziksel sonuçları biliniyorsa da zihinsel sonuçları pek bilinmez, bilinse de hesaba katılmaz. Hareket beyni uyarır ve zihinsel sistemimizin daha iyi çalışmasını sağlar. Hareketi azalan bir bedenin zihin performansını azaltması kaçınılmazsa, ki öyle olduğunu ortaya koyuyor yazar, tabiata sırt çevirmiş şehirlerde sıkışıp kalan modern insanın aklını başına toplaması kolay olmayacak demektir!

Yazarın sınıflandırması ile insanın ikinci fabrika ayarı: “Az, aralıklı ve çeşitli beslenme”. Bu kısım, oruç tutmanın veya açlık yapmanın hikmeti üzerine değerlendirmeler içeriyor.

İnsan, açlığa katlanabilmek şöyle dursun, adeta açlıktan beslenen bir canlı! Günde 16 saat aç kalmanın çok faydalı olduğu günümüzde genel kabul görüyor diyebiliriz.

Yazar, “sağlıklı beslenmenin kısa yolu” başlığı altında kurallar paylaşıyor okurlarıyla:

Ağırlıkla, kiloyla, sayıyla sağlık olmaz. Kilonuzdan önce sağlığınızı ve yeme alışkanlığınızı düşünün. Tam olarak acıkmadan yemeyin. Her öğünden 3-5 saat sonra hissedilen yalancı açlık duygusunu gerçek açlıktan ayırt edin. Bunun en iyi yolu öğünlerde şeker ve karbonhidrat alımını kalıcı olarak sınırlamaktır. Karbonhidrat alımını mümkün olduğunca azaltın. Tatlılar besin değil haz nesnesidir; mümkün mertebe uzak durun! Lifli, çiğ ve yeşil gıdaları bolca kullanmayı tercih edin. Probiyotik ve kaliteli proteinler içeren her türlü besini (ev yoğurdu, doğal sirke, kemik suyu, paça çorbası, fermente turşu gibi gıdaları) sofranızdan eksik etmeyin. Yağ tüketiminden korkmayın. Tek bilmeniz gereken faydalı-zararlı yağları ayırabilmektir. Günümüz meyvelerinin çoğu fazla, hatta aşırı şeker içermektedir. Meyveyi ölçülü tüketin. Ve en önemli kural: Rutinden kaçının.”

İlişkiler ve Stres başlıklı ikinci kitapta sosyal ilişkilerin önemi ve stresi yönetebilme gerekliliği üzerine yoğunlaşıyor yazar.

İnsanın sosyal bir varlık olduğu bilincine sahibizdir. Sinan Canan, bu bilinci bir adım öteye taşımayı teklif ediyor ve bizlerin “ileri düzeyde” sosyal varlıklar olduğumuzu vurguluyor:

Besin almaya, barınaklara ve güvende olmaya nasıl ihtiyaç duyuyorsak diğer insanlarla ilişki kurmaya, onlarla duygularımızı ve yaşamımızı paylaşmaya da o kadar derin bir ihtiyaç duyarız.”

Biyolojimize kodlanmış duygusal ihtiyaçlar, “diğerleri”ne ayrılmaz bağlarla bağlanmamızı zaruri hale getiriyor. Ne var ki somut sosyal ilişkiler, arkadaşlık ve dostluklar, yerini sanal platformlarda “görüşmelere” bıraktığında, zaten görüştüğünüz yanılgısı ile aylar, yıllar su gibi akıp giderken, git gide yalnızlaşıyor, yavanlaşıyor ve mutsuzlaşıyorsunuz. Beyin, sanal dünyadaki “görüşmelerde” ödül mekanizmalarını devreye sokmuyor. Sokuyorsa bile, somut, gerçek, sahici paylaşım ve beraberliklerle kıyas kabul etmez bir cimrilik içinde olmalı.

Modern yaşam bize kolaylıklar getirse de, bütünlüklü olarak bakıldığında fıtrata (fabrika ayarlarına) aykırı, plastik, demir ve betondan mürekkep bir mekanizma halini almış vaziyette. Bu mekanizmanın çarkları arasında yaşamanın bedelini, yüksek düzeyde kronik strese maruz kalarak, peşin veya taksitle ödüyoruz.

Hareketsizlik, aşırı ve dengesiz beslenme, yalnız kalma, gereksiz dertlerle dertlenme ve kendisine toplum tarafından çizilen sınırların içinde yaşamaya çalışma; insanı strese ve sıkıntıya sokan önemli başlangıç noktalarıdır.”

O halde ne yapmalı? Yazar, stresi yönetme becerisi geliştirmek gerektiğini, günümüz dünyasında bu becerinin bir hayli önem arz ettiğini belirtiyor. İnsana emanet beyin ve zihnin böylesi bir yükü taşımak için yapılandırılmadığını ilave ediyor.

Durup bir soralım kendimize: Bu hayatı heder eder gibi mi yaşıyoruz yoksa bir sanat icra eder gibi mi?

Yazar, Sınırları Aşmak başlıklı üçüncü kitapta, insanın sınırlarını zorlamaya ihtiyaç duyan bir canlı olduğu, bol bol örnek vererek ortaya koyuyor.

İnsanın nasıl bir canlı olduğunu tanımlayan cümlelere Sinan Canan, kısa, akılda kalıcı ve biraz da tebessüm ettiren bir katlıda bulunmuş: “İnsan, karnı doyduğu zaman sorun çıkaran tek canlıdır.”

Rahattan, bir süre sonra rahatsız oluruz. Konfordan sıkılır, kaosa, gerek tedbirli gerekse bodoslama dalmayı heyecan verici buluruz. Halk arasında “rahat batması” diye tabir edilen durumları herkes en az bir kez tecrübe etmiş, hiç değilse aklından geçirmiştir.

Bana göre üç kitaptan en ilgi çekici olup öne çıkanı: Sınırları Aşmak’ta işbu dürtü ve ihtiyacın biyolojik ve zihinsel köklerine doğru sürükleyici bir yolculuğa çıkartıyor bizi yazar. Şu soruların başında buluyoruz kendimizi: Biz neden böyleyiz? Amiyane tabirle: Zorumuz ne!?

Schrödinger’in 1946’da kaleme aldığı “Yaşam Nedir?” başlıklı eserinde yer alan yaşam tanımını veciz ve derinlikli bulduğunu aktarıyor yazar: “Yaşam, sürdürülebilir bir dengesizliktir.” Bu yüzden olsa gerek, beynimizin uyanık kalıp çalışması için “sorun, sürpriz, rahatsızlık ve zorluklar” gerekli görülüyor. Malum olduğu üzere; konfor bizi çürütüyor.

Memurlaşmak dediğimiz, milyonlarca insanı sarıp sarmalayıp “küçülten”, “paslandıran”, “darlandıran” şeyin, ayın 15’inde geleceği garanti maaş, kendini geliştirme zaruretinden uzakta, adına “takılmak” denilen o “meşhur” yaşam tarzını bu bağlamda ele almak yanlış olmaz. Küçük, seçkin bir azınlık müstesna, Türkiye’deki memurların geneli, hallerinden memnun olmayıp her gün en az bir defa şikayet türküleri söylerler. Aralarında o denli sızlanıp, mızmızlanıp “duran”ları vardır ki, dinleyen, ister istemez, “o halde istifa et, özel sektörde çalış arkadaş” demek ister.

Kitapta yer alan 2 numaralı görsel, konfor alanından korku alanına, oradan öğrenme alanına ve nihayet gelişim alanına geçişin etki ve tepkilerini ortaya koyuyor. İnsanın “Ben” dediği şey, ne kadar kendisine aittir, ne kadar çevresel etkilerin ürünüdür? Potansiyelimizin yüzde kaçıyla oynuyoruz bu yaşamak sahasında?

İnsan; içinde bulunduğu biyolojik, sosyal, kültürel ve teknik sınırları aşmak gibi bir güdüyle dünyaya gelir. Bu güdüyü bir şekilde tatmin edemeyenler mutsuz yahut hasta olurlar, diyor yazar.

O halde şu soru bir hayli önem arz ediyor: İnsan, Ben’inin sınırlarını nasıl ve nereye kadar genişletebilir?

Sınırları aşmak, insanı cezbeden bir başlık. Yakından bakıldığında, sadece ruhumuzun ve aklımızın bir köşesinde değil inançlarımızın ve tarihimizin de baş köşesinde yer alan bir dürtü bu.

Okuduğumuzda neyin şiirini, romanını, hikayesini okuyoruz? Yola düştüğümüzde kimin arkasından ve neden gidiyoruz? Rüya gördüğümüzde aslında neyi ve niye görüyoruz? Neye iman ediyoruz biz insanlar, neyi düşlüyoruz?

Sınırları aşmak kadar bizi cezbeden, bizi var eden çok az şey var.

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Sanatla Direnmek

Yayınlanma:

-

Yeni kuşakların, çocukların ve gençlerin Filistin duyarlılığı eskilere oranla düşük mü?

Böyle öz/eleştiriler sizin de kulağınıza çalınmıştır yahut bunu destekler çokça şahitliğiniz vardır belki de.

Direnmek yoksa eğer, bilhassa kültür edebiyat ve sanatla, yeni kuşaklardan bilinç ve hassasiyet beklemeye hakkımız olduğunu sanmıyorum.

Kültür, edebiyat ve sanatın altını bilhassa çiziyorum. Okullardan ziyade sokaklarda, yapay sahalarda değil hayatın olağan akışında yeşeriyor ve yayılıyor bilinç. Burada, bu mümbit topraklarda.

Soykırım uygulayanlar yalnızca insanları ortadan kaldırarak başarılı olamazlar. Soykırımcının asıl hedefi o toplumun uzun yıllar içinde ortaya koyduğu kültür değerlerini yok etmektir. Kültürü ortadan kaldırdığınızda artık geriye bir şey kalmamış sayılır.

25 Ağustos 1992 tarihinde Saraybosna’yı bombalayan Sırp milliyetçilerin cami ve medrese esintileriyle inşa edilen ulusal kütüphane Vijećnica‘yı yakıp yıkarak Bosna’nın kültür mirasını, hafızasını ortadan kaldırmayı hedeflemeleri boşuna değildi. Bosna direndi. Çok daha çetin bir imtihanı Gazze veriyor nicedir.

İçinde bulunduğumuz zaman dilimi, dünyanın gözü önünde 9 aydır devam eden soykırım, Filistin’den çoktan taşmış ve evreni zehirleyen baş belası bir İsrail’e maruz kalmak, bu konu üzerinde düşünmeyi elzem hale getiriyor:

Son çare silahlı direnişten önce ve esasen sanatla direniş.

Bilinç ve hafızayı kurma ve korumada, bir halkın kimliğini oluşturma ve muhafazada sanatın rolü, potansiyel gücü hafife alınmamalı.

Çocuklarımızın, sekiz yaşındaki Yusuf ve 4 yaşındaki Dua’nın hayatından örnekler verebilirim.

7 Ekim 2023 öncesinde, işgal atındaki Filistin, soykırımcı İsrail’in olmayan insafına terk edilmiş, Türkiye dahil pek çok “komşu” ülke İsrail’le normalleşmek için kuyruğa girmişti. Biz de herkes gibi neler olacağından habersiz bir yolculuktaydık.

Arabada kendi seçtiğim şarkıları dinlerken Murat Kekilli’nin “Yıkılasın İsrail” adlı şarkısı çalmaya başladı.

Eşime dönüp, “Bu şarkının sözlerini Hamza Abi’nin yazdığını biliyor muydun?” diye sordum.

Şarkının hikayesini anlattım. Necip Fazıl Kısakürek’i Murat Kekilli ve Hamza Er ile aynı şarkıda buluşturan kader ilgi çekmez mi?

“Yıkılasın İsrail, enkazını göreyim, sana ülke diyenin, yüzüne tüküreyim!”

Bu şarkı ve sözler üzerine Yusuf bizi soru yağmuruna tuttu. Yol boyu “İsrail Sorunu”nu konuştuk. Artık o bir Filistin dostuydu, İsrail’e karşıydı ve boykota katıldı.

Çocuklarla 7 Ekim sonrası Filistin’le dayanışmak için düzenlenen eylemlere bol bol katıldık.

Artık çocuklar evde durduk yere “Katil İsrail Filistin’den defol” vb. sloganlar atıyor ve Filistin marşları mırıldanıyor.

Anaokulunda öğrencilerden ülke sunumları yapmaları istenince bizim Dua, Filistin’i aldı. Filistin sembollerini kartona yapıştırdık birlikte. Filistin hakkında kısa öz bilgileri ezberledi.

Sunumda ben yoktum, öğretmeni videoya çekmiş, bizimle paylaştı.

– Dua bugün bize hangi ülkeyi anlatacaksın?

– Live Filistin!

Hem bir slogan hem bir dua hem de şarkı sözü. O kadar özdeşleştirmiş ki Filistin’le.

Bu süreçte onlarca kez duyduğu bir şarkı (Leve Palestina) ülkenin adı olsa gerekti!

Sözleri İsveççe bir şarkı Leve Palestina: “Yaşasın Filistin” anlamına geliyor.

Şöyle de tercüme edilebilir başlangıç sözleri:

Leve Palestina och krossa sionismen / Yaşasın Filistin, Kahrolsun Siyonizm

(Amin)

Karikatürist Naci el-Ali’nin karikatürleri olmasa, dünyaca ünlü Filistinli şair Mahmud Derviş olmasa, ilk kadın direniş şairi Fedva Tukan olmasa, direnişin ilk hikayelerini yazan Gassan Kanafani olmasa, intifada şairi Semih el-Kasım olmasa Filistin direnişi bu kadar etkili olabilir miydi?

100 yıldır işgal altında, 100 yıldır direniş destanı yazan bir halktan, bir ülkeden bahsediyoruz. Hiç ama hiç kolay değil.

Bugün Gazze’nin kırılamayan, teslim alınamayan iradesi akıllara durgunluk veriyor. Arkasında muazzam bir iman, bir inanç ve kararlılık var.

Sanat bu inancın, bu direnişin bahçesindeki ağaçların meyveleri. Zeytini, limonu, mandalinası, kirazı.

Filistin’in, Gazze’nin insanlığı özgürleştirdiğine inanıyorum. Hiç değilse sağlam bir özgürleşme daveti sunuyor. Öpüp başımızın üzerine koymalıyız: “Bu davet bizim!”

Öyle olmasa sokaklarımıza şu sözü yazıp mazeret sunma gereği duymazdık:

“Kusura bakma Filistin biz de işgal altındayız!”

Sanat işte, biz özgürleşirken elimizden tutan enstrümanlardan biri.

Şair Cahit Koytak’ın “Gazze Risalesi”ni okuyun derim.

Gazeteci Mehmet Akif Ersoy’un “Tünel / Gazze’de Yaşamak” kitabını okuyun derim.

Yazar Peren Birsaygılı Mut’un “Zeytin Ağaçlarının Arasında / Filistin Direniş Edebiyatından Portreler” adlı kitabını okuyun derim.

Listeyi uzatabiliriz. Uzatın lütfen. İşgal uzun sürdü. Direniş de uzun sürüyor!

 

*Kapak resmi Nabil Anani, “Eye On Jerusalem”, Tuval üzerine akrilik, 2012, 47 1/5 × 59 1/10 inç | 120×150 cm.

İlgili yazı:

Direniş Cephesinde Sanat

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bereketli Bir Eylem Günü

Yayınlanma:

-

Dün, 30 Haziran Pazar, Direniş Çadırı’nın çağrısı üzerine Adana, Bursa, Konya, İstanbul, Samsun, Eskişehir, Kütahya, Kayseri, Zonguldak, Düzce, Gümüşhane, Trabzon ve Urfa olmak üzere 13 ilden gelen Filistin Dostlarıyla Ankara’da buluştuk.

10 Mart 2024 tarihi itibariyle ortalama 30 ilin meydanlarında iki haftada bir eylemler, basın açıklamaları yapıyorduk. Nihayet sıra tanışmaya ve el birliğiyle, iktidarın kalbine yakın bir yerde eylem gerçekleştirmeye gelmişti.

Birbirini büyük oranda ismen tanıyan, yediden yetmiş yediye, yüz elli kadar insan, yüz yüze görüştük, yemek yedik, çay içtik, muhabbet ettik, söyleşileri dinledik; düşünce, duygu ve tecrübelerimizi paylaştık.

Omuz veren pek çok oluşum ve destekçinin ısrarlı gayretleri neticesi Türkiye’nin soykırımcı terör devleti İsrail’le arasındaki kanlı ticaret önce kısıtlanmış, ardından yasaklanmıştı.

Türkiye’yi emperyalist bloktan çıkmaya haykıra haykıra çağırmaya uzun süre devam etmemiz gerektiği ortada.

Limanlar siyonist vahşete kapatılsa da ticaretin dolambaçlı yollardan devam ettiğine dair emareler yok değil.

Yine de kesin olan şu ki Türkiye üzerinden İsrail’e petrol sevkiyatı halen olanca hızıyla devam ediyor. İşgalci İsrail rejimi, Filistin’de 9 aydır resmen ve alenen yoğunlaştırılmış bir soykırım gerçekleştirirken ölüm makinelerine yakıt sevk etmek, dehşet verici bir utanç ve vebalden öte “soykırım suçuna ortaklık” anlamına geliyor.

“Neden BOTAŞ (Boru Hatları İle Petrol Taşıma A.Ş.) Önüne Gittiğimizi” kamuoyuna günler öncesinden şu sözlerle izah etmiştik:

“İsrail’in ihtiyaç duyduğu ham petrolün yüzde kırkı Azerbaycan tarafından temin ediliyor. Azeri petrolü, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı aracılığıyla Adana’nın Ceyhan ilçesine kadar ulaştırılıyor. Ceyhan’da yer alan BOTAŞ tesislerinde tankerlere yüklenerek işgal rejimine naklediliyor. BOTAŞ, hem İsrail’e yollanan petrolün tankerlere yüklendiği tesisin sahibi, hem de Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın ortaklarından biri.

İsrail, bu petrolü rafinerilerinde işliyor. Rafinerilerde üretilen yakıt, hem sivil hem de askeri amaçlarla kullanılıyor. Yani bugün Filistin halkının üzerine bomba yağdıran tank ve uçakların yakıtları İsrail’e BOTAŞ ve Türkiye aracılığıyla naklediliyor.

Açık çağrımızı yineliyoruz: Siyonistlere ulaşacak her damla petrol Gazze’ye ölüm olarak yağıyor. Vanaları kapatın, suça ortak olmayın!”

Ve eylem saati geldi çattı!

Bilenler bilir, bilmeyenler de hayatlarında en azından bir düzine tecrübe etsinler, derim. Eylem günü, öncesi ve sonrasıyla, Avrupa Kupası grup maçlarından daha heyecanlı ve kesinlikle öğreticidir!

Eylem alanına girerken sayımız 250’yi bulmuştu.

Bir Türkiye klasiği, ucu yerli iktidarlara dokunan bir eylem olunca, polis olabildiğince uzakta, çok uzakta bir yerde “takılıp” kısa sürede dağılmanızı bekler. Mümkünse kimseler gelmesin, muhataplar görmesin, duymasın, gündem olmasın, ne olacaksa sessiz sedasız, şipşak olsun bitsin!

Polisler, BOTAŞ’ın önüne gitmemize müsaade etmemek üzere önceden yolu çevik kuvvetten bir barikatla kesmişti.

Üç arkadaş, emniyet amiri ile müzakere ettik. Sonuç alamadık.

Yasal haklarımızı kullanmamız keyfi yorumlar neticesi fiilen engelleniyordu. Bir başka Türkiye klasiği. Anayasal haklarımızı, ifade özgürlüğümüzü kullanmamıza yığınla polis zoruyla engel olunuyordu. Avukat olarak açıklama yapmam da sonucu değiştirmiyordu. Talimat duvarları yüksekti ve ses gelmiyordu!

17.30’da eylem alanına giden bir yol ağzında, ağaçların arasında, sokak lambalarının, (aydınlatmanın) olmadığı bir alanda barikat karşısındaydık. Çok değil, 20 dakika sonra, istişare sonucu mecburen B planını devreye soktuk ve oturma eylemine geçtik.

Hava 20.30 gibi karardığında tüm müzakere girişimleri artık sonuçsuz kalmıştı.

Bu arada marşlar, konuşmalar, sloganlar eşliğinde protestomuzu coşkulu şekilde sürdürüyorduk. Elinde gitarıyla ve dua eder gibi ezgilerle eylem alanına durmaksızın müzikli, sımsıcak, dipdiri bir direniş taşıyan arkadaşı Allah özellikle göndermiş olmalıydı.

Farklı ilden gelen pek çok temsilci söz aldı, mikrofonu eline aldı, nezaket sınırları içinde, hakkı ve hukuku, zulmü ve hukuksuzluğu dile getirdi, farklı tonlarda, yer yer coşkulu, öfkeli, yer yer ironik konuşmalar yaptı.

Sayıları giderek artan, nöbeti devralan çevik kuvvet polislerini idare eden sivil giyimli 4-5 emniyet mensubu öne çıkıyordu. İlginç bir görüntüydü. Eylemciler engeli aşmak için sosyal medya araçlarını kullanmak üzere telefonlarına sarılmışken sivil polisler de -muhtemelen whatsapp üzerinden- sürekli bir yerlerle yazışma halindeydiler harıl harıl.

Eylem gününün en güzel anlarından birincisi bana göre hep birlikte eda edilen akşam namazıydı. O namazı orada olan kimse kolay kolay unutamaz. Havada direnmenin onuru ve haklı olmanın huzuru, harika bir rayiha. Hakkı haykırmak, zulme karşı sesimizi yükseltmek için hazırladığımız bez pankartlar ayaklarımızın altına seccade olup serilmiş, mutlu mesut.

Ayetler, polislere yanlış yerde durduklarını, durmaya icbar edildiklerini hatırlatıyor olsa gerek ki mahcubiyetle aralanmış saygılı bakışları yere düşüyor. Daha fazla günaha ortak olmamak adına, hiç değilse biz secde edeceğiz diye önümüzden çekiliyor, bir kısım barikatı açıyorlar.

Günün rengi değişirken atmosfer de değişiyor. Polisler çoğunlukla şehir dışından, uzak diyarlardan, kadınlar ve çocuklarla birlikte tedarik ettiğimiz direnci karanlığa doğru püskürtmek için “pusu”da bekliyorlar.

Gecenin sonuna doğru yolculuğa nerde, nasıl çıkmalı?

Pek çok değişken var, sıcak gelişmeler üzerine istişare ediyoruz. Derken bir haber geliyor:

BOTAŞ Genel Müdürlüğü, pazar akşamüstü kapısının önünde hakkın sözüne barikat kuran o kurumlu kurum, en iyi savunma saldırıdır, baskın basanındır, der gibi kısa bir basın açıklaması metni yayınlıyor resmî sitesinden.

Yalandan kim ölmüş!

 

Kararımızı veriyoruz: Her türlü engellemeye rağmen basın açıklamamızı okuyacağız.

Cep telefonları ışığının aydınlattığı alanda gür bir sesle beyan ediyoruz, yine ve yeniden geleceğimizi, BOTAŞ’ın karşısına dikilmek üzere dört bir yandan harekete geçeceğimizi!

İnşallah daha güçlü haykıracağız ve başaracağız.

En kısa sürede işgalciye, soykırımcıya akan petrolün vanalarını kapatacağız.

Vanaları kapatacağız, gemileri bağlayacağız. İşgalci, katil İsrail’i yapayalnızlığa ve yaptıklarının hesabını vermeye mecbur bırakacağız.

Çünkü tüm dünya halklarının Filistin’e borcu var. En başta da biz komşu halkların.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Siya Siyabend CD’leri”

Yayınlanma:

-

Rüyayla amel olmaz belki ama yazı yazılır. Bu yazı bir rüyayla başlıyor.

Oğuz Atay’ın şu meşhur cümlesiyle karşılaşmışsınızdır: “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”

“Korkuyu Beklerken” adlı kitabın son hikâyesinin son cümlesidir. Hikâyenin adı: “Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya”

Yazar, seyyar hikâye satıcılığı yapan üç arkadaşın hayatına davet eder okuru. Elle yazdıkları hikayeleri istasyon şefinin köhne daktilosunda çoğaltıp demiryolu yolcularına satan gençler bu yolla geçimlerini sağlamaya çalışırlar.

Dün gece rüyamda, kalabalık bir sokaktayım, uzaktan bir ses duydum: “Siya Siyabend CD’leri”

İstanbul’da İstiklal Caddesi’nde çalardı Siyabend. Nevi şahsına münhasır bir gruptu. Müziklerini sokakta icra eden bu sıra dışı insanlar, Oğuz Atay’ın demiryolu hikâyecileri gibi kendi imkanlarıyla çoğalttıkları CD’leri satarak, karın tokluğuna ama inandıkları gibi, özgürlüklerinin tadına vararak yaşıyorlardı.

2006 ve takip eden yıllar olması gerek, caddenin Tünel’e yakın yerlerinde çok defa rast gelmiş, dinlemiştik kendilerini. Mevsimine, ruh hallerine göre sokakta bir yerlere kurulur, sanatlarını ortaya koyarlardı. Yüreklerini ortaya koyuyor olmalıydılar ki çevrelerinde onları pür dikkat dinleyen bir kalabalık oluşurdu her dâim. Ve alâmet-i fârikaları o ses yükselirdi gökyüzüne. Birkaç parçadan sonra gruptan biri bağırırdı: “Siya Siyabend CD’leri”

Grup, işçi çocuklarından oluşmuş. Çalacak yer bulamayınca sokak müzisyenliğine başlamışlar. Bir süre sonra kaliteleriyle ufak çaplı da olsa üne kavuşmuşlar ve piyasa şartlarını ellerinin tersiyle itip sokak müzisyenliğini benimsemişler yaşam tarzı olarak.

“Piyasa” denen ahlakı ve kuralları reddedip “ne olacaksa olsun” diyerek kendi olmakta ve kalmakta direnenlere sempati beslediğimizi inkar edecek değiliz.

Rüya çok acayip bir sır. Müziğin gücüdür belki de. Yüzünü görmediğin, görsen bile asla hatırlayamayacağın bir grup üyesinin sesi 15 yıl sonra kulaklarında çınlıyor.

Son bir ayda sokaklarda çok takıldık, eylemler yaptık; “Gazze’de çocuklar açlıktan ölüyor!” diye bağırdık diyedir belki, duydum bu sesi. Bir haykırış, bir bağırış onca ses içinde, olanca sessizlik içinde jilet gibi kesik izi bırakabiliyor insanın zihninde.

Müziğin, edebiyatın, sinemanın, daha doğrusu sanatın böyle muazzam bir etkisi var insan üzerinde.

Sanat, insanın ruhuna tohumlar serpiyor. Ne zaman, nerede, nasıl yeşerecek, bilemiyoruz. Sadece şöyle bir bakmak bile yetebiliyor bazen şiire sokulmaya.

İçinde bulunduğumuz toplumda siyaset ve ticaret almış yürümüş evet ama kulak asmayın siz sanatı küçümseyen yoz kültürün sözüne.

Hayyam adlı şarkısında dediği gibi Siyabend’in:

“Hiç, hiçbir şeyi bilmiyorlar, bilmek istemiyorlar. Hiç, hiçbir şeyi görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Şu cahillere bak, dünyanın sahibi onlar. Şu cahillere bak, dünyanın hakimi onlar. Onlardan değilsen eğer, sana zalim derler. Onlara aldırma Hayyam. Dostum.”

 

Devamını Okuyun

GÜNDEM