Connect with us

Köşe Yazıları

Büyük Anlatı Tekrar

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Küreselleşme, insan ve tabiat karşısındaki kuşatmayı çok boyutlu hallere taşıdı ancak direniş imkânları da paralel bir gelişme gösterdi.

Herkesin her şeyden haberi var: Zalim zulmünü türlü ittifaklarla sürdürüyor.

Sermaye, siyasetle birlikte önüne çıkan engelleri hele de şu neoliberal faşizm zamanlarında hoyratça aşmaya çalışıyor.

Bakmayın yer yer “Küreselleşme zamanlarında ulus-devletler ne olacak?” ya da “Ulus-devletler geri mi dönüyor?” gibi tartışmalara!

Kayıkçı kavgası insan soyu vâr oldukça olacak.

Ufak tefek kavgaların eşliğinde bu hoyratlık, güçlü bir kalkan inşa edilmedikçe insanın ve tabiatın üzerinde kılıç sallamaya devam edecek.

Zulüm müttefikleri bütün dünyayı sayısız biçim ve nitelikteki ağlarla ördüler ve örmeye devam ediyorlar.

İstiyorlar ki insan kıpırdamasın, cümle mevcudat kendilerine boyun eğsin!

Şeytanın dost ve yoldaşları için bu arzular son derece anlaşılır şeyler elbette.

Kabil’den bugüne bu böyledir, bilmeyen yoktur.

İnsan kalabilme cehdindeki fıtratın, o fıtratın ekseninde zaten durmakta olan tabiatın âkıbeti ne olacaktır?

Örgütlü zulüm ve kötülük güçlerinin ittifak üretebilme potansiyellerine karşı bu cephe nasıl bir pozisyon alacaktır?

Fıtrat cephesi de ittifak ağlarıyla yeryüzünü baştan başa adalet ufkuyla donatacak mıdır?

Bunun imkânı, yolu-yordamı nedir?

Hâl-i hazırda kendini vâr edebilmiş direniş hatlarının, biçimlerinin niteliği nedir? Bu nitelik yaygınlaştırılabilir, birbirine eklenebilen farklı parçaları başka yörelerde üretebilir mi?

Küreselleşme tartışmalarının “Dünya küçük bir köye döndü!” klişesiyle yapıldığı zamanları hatırlayın.

Doğrudur.

Köyde ağa vardı, marabalar vardı. İşleyiş herkesin malumu…

Marabanın, ezilenin her birinin başına gelenden bir diğeri haberdar ise, konuşulandan, isyan edenden herkes bilgi alabiliyorsa, bir başka güç, imkân da kendiliğinden ortaya çıkıyor demektir.

Muhakkak ki ittifakları bünyesinde barındıran güç, avantajı elinde bulunduran küresel zulüm şebekesi bu imkânları boğmak için akla hayale gelmedik şeytanlıkları örgütleyecektir.

Setlerle, bentlerle muhasarayı tahkim edecektir, düşünceyi zehirleyecek, imanı belirsizlemek için elinden geleni ardına koymayacak, en nihayetinde faşizmin tüm veçheleriyle hakikate, fıtrata hücum edecektir.

Çadır eylemleri, lokal ekolojik karşı koyuşlar, şehir ve mahalle merkezli itirazlar, kapitalist üretim alanlarında ve bürokratik işleyişte ücret ve çalışma koşullarına dönük iyileştirme talepleri, çok boyutlu insan hakları söylemleri, işgal ve savaşlara engel olma arzuları…

Bütün bu toplamın ürettiği saygınlık insanın kurtuluşuna dâir bir umudu üretmektedir.

Bu alanlarda üretilen enerjiler, modeller çok yönlü değerlendirmeleri hak etmektedir.

Eksik ve yanlışlar muhakkak orta yere serilmelidir.

Küreselleşme, soygun ve talanın sınırsızlığına vurgu yaparken, fiili manada bunu gerçekleştirirken bahsettiğimiz alanlardaki direnişler, karşı koyuşlar da yeryüzü ölçeğinde birbirini beslemektedir.

Bu hâl, büyük bir enerji üretmektedir.

Bu enerjinin egemen küresel ifsad düzeni için yıkıcı boyuta ulaşması gerekiyor.

Bu noktada ideolojilerin, aynı paranteze alınamaz ama dinin, pozisyonu sorgulanıyor.

Görünen o ki lokal/mevzii direniş alanları ve sınırlandırılmış dilin, “büyük anlatılar” diye mahkûm edilen ideolojik çerçeveden daha kuşatıcı ve tesirli olduğuna dâir bir söylem revaçta.

1980’lerin başından bu yana dünya böyle bir aşamaya akı(tılı)yor.

Toplamdaki gücün işleyen devasa ölümcül makinesi yoluna devam ediyor.

Mevzii direnişler de.

Onca saygınlıklarına karşı düşmanın fotoğrafını çekebilecek, merkezi ve kuşatıcı portresini gösterip mahkûm edecek, hakikatsizliği ifşa edecek dört başı mamur bir dil/söylem vücut bulamıyor.

Kıymetli çabalarla püskürtülen bir tabiat yağmasının önüne ÇED raporunun ikame edilmesi örneğinde olduğu gibi…

O raporu verenin de, vermeyenin de Fatsa’daki, Kazdağları’ndaki yağmayı buradan kıtalar ötesine uzanan sömürü mekanizmasının iradesi olduğunu görmelidir.

O bütünün, siyasetten ekonomiye, bilişimden savaş aygıtlarına, siyasal ittifaklarından ulus-devletlerle münasebetine, kültüründen sanatına, Âlemlerin Rabbiyle ilişkilerinden şeytanî/tağutî güçlerle irtibatına kadar hatasız tanınması şarttır.

Bu tanıma olmadıkça mutlak kurtuluş yolu tıkanmış demektir.

Küreselleşmenin aktörleri nereye gitsek peşimizdedir.

İster yaylalarda, hayvanlarımız ve çayır çimenimizle, ister ilk Hristiyanlar gibi Roma zulmüne karşı yer altı şehirlerinde kurtuluş hayalleri ile var olalım!

Bugünün dünyasında mekânsal kaçış imkânsız!

Bir derenin kenarına küçük bir çark kurup bir ampullük elektrik de üretseniz, egemen, gelip ona sayaç takıyor, oradan fatura kesiyor.

Güzelim yaylaları taş ocaklarıyla cehenneme çeviriyor.

Dereleri HES’lerle kurutuyor.

Ve daha neler neler…

Düzenin ruhundan, işleyişinden kopulmalıdır, evet.

Bütün işleyişe alternatif yaşamsal pratikler üretilmelidir, evet.

Ancak bütün bunlar, yani şehirde yaşarken de, kırda dirençle başka bir hayatı modellemeye çalışırken de merkezde bir inanç, ideoloji, bir iman olmalıdır.

Bu imanı kuşanan örgütlü halkalar ortaya çıkmalıdır.

Yani son kırk yılın en büyük olumsuzlananı, yani o “büyük anlatı” tekrar sahne almalıdır.

Elbette öz eleştiriler, hakikat dolayımında sorgulamalar…

Bizim büyük anlatımızı vahiy örmüştür.

Herkesin büyük anlatısını dinlemeye, tartışmaya, adalete yol veren her adıma hürmet samimi bir ilke olmalıdır.

İnsan, hakikate kulak verdikçe yol bulacaktır. Fıtrata sırtını dönmedikçe, kötünün hatlarından, ittifak ve bağlarından koptukça kurtuluş umudunu yeşertecektir.

Parçaları birleştiren, bir merkezin hakikat telâkkisi etrafında toplayan bir yolculuğa ihtiyacımız var.

Yeryüzünü cehenneme çeviren düşmanın, şeytanın, şu kahrolası sermaye düzeninin, emek ve alın teri üzerindeki zulmün, adaletin yok edicisinin, tabiatı yiyip bitirenin tam kalbine odaklanmalıdır.

Onu tanıyıp orta yere koymadan bu yapılamaz.

Ona karşı kuvvet toplamadan mesafe alınamaz.

Kuvvet sanattır, edebiyattır, imandır, sözün gücüdür, dayanışmadır, hayvan ve ağaçtır, adanmışlık ve yiğitliktir!

Biliyoruz ki bütün bir yeryüzünde bu ittifaka katılacak, adaletin ağlarını oradan oraya ulayıp ilmek ilmek örecek adalete susamış, hakikatin çağrısına kulak kesilecek insanlar, halklar çokça vardır.

Karalar ve denizler dahî bağırlarındaki onca canlıyla bu ağı örmeye yardımcı olmak heyecanı içindedir!

 

 

 

 

 

 

 

 

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesinden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. Yüzümüzü Ağartan, Kar Kesilen, Kiralık Meydan ve Ferhat’ın Şemsiyeleri adlı öykü kitaplarının yanı sıra İlim Yayma’nın Penceresi adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır. YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır.

Devamını Okuyun
Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Tarımdan ve Besin Değerinden Koparılan Gıdanın Egemenliği

Halil Toprak

Yayınlanma:

-

Su tozuna belli miktarda su katarak hedeflenen ölçüde su elde etmek! Yayılırsa buna da alışılır süt tozu misali. Patentlenip paketlenen suyun tadımcısı olduğu gibi zamanla hava tadımcıları da olacak mı? Hâsılı gerçeğin yerini kopyanın/sahtenin alamadığı ama gerçeğin de ne olduğunun unutturulmaya çalışıldığı zamanlardayız.

Bakara sûresinin 205. âyeti  mealen şöyledir: “Ancak hâkimiyeti ele alır almaz yeryüzünde fesat çıkarmaya, (insanın) ürünü(nü) ve nesli(ni) yok etmeye çalışır. Allah fesadı sevmez.”* Bu ayet için meallere baktığımız zaman hars/ekin/ürün/tohum ve nesil/zürriyet/soy vurgusunun baskın olduğunu görürüz. Genetik müdaheleyle insan, hayvan, tohum vs. ile oynandı.

Gıdalara, tohumlara, aşılara, sulara yüklü bilimsel bilgiden bîhaberiz ve bunlara biyoteknoloji aracılığıyla hükmedenler toplumlara hükmediyor. Şirketler yaşamın temellerini fikrî mülkiyetlerine alarak patentliyor. Gıda egemenliği ellerinde olduğundan gıdaya güven kalmadı.

Tarım ve gıda üretimi laboratuvarı, araştırmacıları olan şirketlerce bilimselleştirildi. Biyoteknoloji uygulamaları ve ürünleriyle geleneksel çiftçilik boşa çıkarıldı. Gıda sistemi biyoteknoloji aracılığıyla dönüştürülünce küresel biyoiktidar kurulmuş oldu. Gıdanın endüstriyel  üretimi ekolojik yıkıma, sayısız hastalığa, çiftçinin bağımsızlığını yitirmesine ve dahasına yol açıyor. Gudio Ruivenkamp, endüstriyel tarım ile gıda üretimiyle beliren üç tarihi ayrılma** sürecinden söz eder:

  1. Tarımın kendi doğal ortamından koparılması: Tohum, laboratuvar ortamında içine yüklenen bilgiye bağımlı hale getirilerek doğal ortamından bağımsızlaştırılır. Bu tohumların ürün verimliliği olsa da toprak, iklim, su bitkiye yeterli olmuyor. Geleneksel tarıma dair bilgiler bu yeni tarımda işe yaramıyor. Tohumu üreten şirket olduğu yerden dünyanın bir ucundaki toprağın tarımsal faaliyetini yönlendiriyor. Bitki içine yüklenen bilgiler gereği pestisit, yapay gübre gibi kimyasal takviyelere gebe. Dolayısıyla tohum sadece fizikî ürün, ticarî mal değil biyoiktidarın yeni toplumsal ilişkiler üreten “siyasileşen ürünü”dür. Tohumla beraber enzim ve biyokatalizörleri Gudio Ruivenkamp siyasallaşmış ürün olarak görmektedir.
  2. Tarım ve gıda üretiminin ayrılması: Tohumların yanı sıra enzim ve mayalanma da bilgi yüklü hâle getiriliyor ve böylece gıda üretimi tarımdan koparılmış oluyor. Şeker pancarı yerine tatlandırıcı olarak früktoz kullanılması buna bir örnektir.
  3. Tarımsal ürünlerin kendi yapısal besin değerlerinden uzaklaşması: Gıda tarımdan uzaklaşmakla kalmıyor, besin değerinden de koparılıyor. Tarım yerine endüstriyel üretim öne çıkıyor. Tatlandırıcılarda kullanılan amino asitlerin biyokimyasal metotla üretilmesi tarımın gıda zincirinin dışına atılmış olduğunun göstergesi.

Gudio Ruivenkamp’a göre biyoteknolojiyi yeniden tasarlayarak bu üç ayrılma sürecini tersine çevirip yani onları bir araya getirip biyoiktidar sisteminin dışına çıkabiliriz. Ona göre teknoloji ret ile kabulün ötesinde bir gerçeklik arz ediyor. Teknolojiye eleştirel yaklaşıp onu faydalı kullanabiliriz. Biyoteknolojiyi yerelde kullanıp orayı eski bağımsızlığına döndürmeli, tarımı doğal ortamıyla yeniden buluşturmalıyız. Biyoiktidar, GDO ile açlıkla mücadele ettiğine dair yalanına devam ediyor. Ona göre toplum yanlısı alternatif bir biyoteknolojiyi gıdaların besin kalitesini artırmada, yokluk ve kıtlıkla mücadelede kullanabiliriz. Yerelde tarım ürünü yetiştirme, tarım ürünü ile gıda üretimini birleştirme ve gıdanın besin değerini koruma derken küresel gıda hegemonyasından, biyoiktidardan özerk hâle gelebiliriz.

Çiftçiler tohum üretimine ağırlık verir, toprağı nöbetleşe ekerse tarım ile doğal ortamı arasında bağ kurulur. Tarım ürünü doğal yerinde mayalanırsa tarım ile gıda ürünü arasında bağ kurulmuş olur.***

Geleneksel tarım uygulamalarını kullanan çiftçiyle bilim insanları/araştırmacılar etkileşim içerisinde olmalıdır. Bilim insanları tohumların genetiği, gıdaların besin kalitesi üzerine çalışmalarını açık kaynak hâlinde ortaya koymalı. Toplum yanlısı biyoteknolojiyle enzim ve mayalara genetik bilgiler eklenecek, suni kimyasallar yerine yereldeki biyogübreler kullanılacak ve geleneksel tarım metotları korunacaktır.

Çiftçilerle bilim insanları işbirliği içinde yerelde gıda bağımsızlığı için çalışacaktır. Hindistan, Küba, Ekvador ve Gana’da uyarlanmış biyoteknolojiyle güçlendirilmiş yerel gıda bağımsızlığı için Gudio Ruivenkamp çalışmalarda bulunmuş ve bunları belgesel olarak yayımlamıştır.

Peki, yerli tohumlar yeterli düzeyde değil mi ki uyarlanmış biyoteknolojiyle güçlendirilmeye çalışıyor? Tohumların genetiğiyle böyle ıslah amaçlı oynamayı fıkhî açıdan nasıl değerlendirmeli?

Bunu tartışmamız gerekiyor.

* Muhammed Esed, Kuran Mesajı Meal-Tefsir, Çeviri Cahit Koytak ve Ahmet Ertürk, İşaret Yayınları, 2002.

** Guido Ruivenkamp, Kalkınmada Biyoteknoloji, 47 – 55 . sayfa, Beta Yayınları, 2013.

*** Guido Ruivenkamp ve diğer yazarlar, Teknoloji ve Toplum, 21. sayfa, Kalkedon Yayınları, 2010.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Steril Siyaset(sizlik)ler

Ahmet Örs

Yayınlanma:

-

Bu tarz, ilkesel gerilimini hayata, pratiğe taşıyamamıştır bir türlü. Halkın ve egemenin karşısına çıkacağı formata, dile karar verememiştir.

Keskin bir yargıyla başladı yazı belki ama peşinen beyan ve değerlendirme yapmak daha iyi olabilir. Türkiye İslami çevrelerinin “dört başı mamur” demesek de derli toplu bir yolculuğa çıkamayan hâllerinin bir başka cephesi, yaralarımızı görmek bakımından hakkında konuşulmayı fazlasıyla hak ediyor.

Yozlaşanlar hakkında çokça kanaat serdedildi, tekrarına lüzum yok ancak yozlaşmaya direnip teslim olmayan cephenin mühim bir kısmı da derin suskunluğun içinde kendini imha etti. Bu, bir yok olma anlamı taşımıyor. Şu anda fizîken vâr olan ancak egemenin ve halkın onun varlığı ile tanışıp/temas kurup farkına var(a)madığı bir vâr oluş bu.

Bu hâl, herkes için fevkalâde ilgi çekici olmalıdır. Sadece İslami siyaset takip edenler için değil, belki bunun ilmini üretenler için de… Çünkü bu son derece çarpıcı bir siyasal ve sosyolojik hâdisedir.

Türkiye İslamcılığının (Bahse mevzu çevrelerin İslamcılık kavramıyla aralarının barışık olmadığını da burada belirtmekte yarar var.) seyri, tecrübesi içinde yeterince ışık tutulmayan bir alandır burası. İlkelere yapılan patolojik vurguların zamanla bir kötürümleşmeye sebebiyet verdiği görülmüştür. Pratik siyasal alana geçişte (geçemeyişte denebilir) yaşanan korku ve endişeler bu çevreleri tutukluk hâline mahkûm etmiştir.

Tevhid-şirk gerilimini retorik düzlemde etkileyici bir şekil ve derinlikte sunabilen bu hattın pratik siyasal alanda boy gösterememesinin temelinde elbette Kur’an’ı, Allah Resûlünün tecrübesini anlayıp yorumlama tercihinin etkisi vardır ve bu son derece tabiidir ancak özellikle siyere yapılan onca vurgudan sonra açık bir siyasal modelin boy verememesi son derece düşündürücüdür.

İlkelerin pratik eylemlerle ete kemiğe bürünmesiyle somutlaşacağı kabul edilirse bu husustaki eksiklikler kendiliğinden görülebilecektir. Sivil toplum örgütü olmamak gerektiğinden demokratik alanda mücadele yürüten legal bir parti safında yer almaya vahiy ve sünnet temelli itirazlar anlaşılır ve en nihayetinde kabul edilebilir gerekçelerdir ancak bu aşamadan ötesine bir türlü geçilememiştir.

Tevhid-şirk kapışması halkın/halkların, coğrafyanın/coğrafyaların dert ve kederlerine cevap üretebilme kabiliyeti, Musa ile Firavun’un büyücüleri kapışmasında olduğu gibi şehirlerin meydanlarında ve kalabalığın toplandığı günlerde halkın ve egemenlerin önüne çıkılamayarak büyük oranda kaybedilmiştir. Dergi ve kitaplarda sıralanan, tartışmalarda netlik ve keskinlikleriyle beliriveren ilkesellikler açık siyasete tercüme edilememiştir.

Bu açık siyaset yoksunluğu bugüne uzanan dilsizliği pekiştirmiştir. Steril olma, ilkeye vurguda bulunma hâlini hangi mü’min reddedebilir! Ancak bu reddedememe hâli yaşanılan tıkanıklığı sorgulamaya mâni olamaz, olmamalıdır.

Bağımsız, devrimci bir ilkesellik her zaman mümkündür ancak bu mümkün, halkın ve egemenin önüne açık siyaset diliyle çıkmayı engellememelidir. Kendi yatağını derinleştiren bir söylem; insanın acısına, yarasına değen bir dilin, egemeni önce hakikate davet eden, zulümde ısrar ettiği taktirde karşısına dikilen bir dilin dolaşıma dâhil olmasıyla inşâ olur. Sohbetlere sıkışan, dergi ve kitap sayfalarından dışarı sızamayan düşünceler kötürümleşir, en nihayetinde kendini imhâ eder.

Hem yerel, hem de küresel ölçekte somut ve anlaşılabilir itiraz ve önerilerle kurulabilecek büyük siyasetin halka ve egemene tercümesi, onca ilke ve yüksek retorikten elbette çıkabilirdi/çıkmalıydı ancak tevhidin çelişkileri fark edip-ettirme potansiyeli doğru okunup değerlendirilemeyince bu mümkün ol(a)madı. Bu mevzu üzerinde düşünülmelidir. Yozlaşma ve çürüme sürecine kapılınmadığına dâir tesellilerin kayıpların üzerini örtmesine izin verilmemelidir. İslami siyasal hatların sağlıklı bir yeniden tesisi için bu zorunludur.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kazım Karabekir’in Kitaplarla İmtihanı

Mehmet Ali Başaran

Yayınlanma:

-

Kazım Karabekir, resmi tarih anlatısında kıyıda köşede bırakılmış isimlerden biridir. Milli Mücadele yıllarında önemli rollerin üstesinden başarıyla gelmiş kendisi gibi pek çok asker ve siyasetçi ile benzer bir kaderi paylaşmıştır. Bir farkla ki asker olarak büyük fedakarlıkların yanı sıra kalemiyle de ciddi bir mücadele ortaya koymuştur.

Küçük yaşlardan itibaren günü gününe tuttuğu notlardan devşirdikleriyle geride, çok sayıda kıymetli eser bırakmıştır. Tarihe şahitliği, yaşadığı olayları ve dönemin ruhunu sağlıklı biçimde anlamak isteyenler için gümrah bir veri sağlıyor.

Karabekir, “Hayatım” adlı kitabında ilk 25 yılını, 1882 ila 1907 arasını, ayrıntıya girmekten kaçınmadan anlatıyor. Kronik Kitap etiketiyle yayınlanan nüshada Erhan Çifci’nin bir sunuş yazısı da var.

Türk harp tarihinin en önemli komutanlarından biri olarak gördüğü Kazım Karabekir, “Pek çok kişiye göre Osmanlı/Türk toplumunun ateşle imtihan edildiği 20. yüzyılın ilk çeyreğinde cephe cephe, bölge bölge dolaşarak cansiperane biçimde mücadele etmiş ve zorluklarla geçen on yıllık harp sürecinin ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadrosu içerisinde yer almıştır.”

Kitabı okuduğunuzda rahatlıkla şu sonuca varıyorsunuz: Okumak ve yazmak onun hayatında her daim sağlam bir yer tutmuş.

“İttihat ve Terakki Cemiyeti’nden Nasıl Haberim Oldu!” başlıklı bölümde, bugün ortaokula denk gelen yıllarında yaşadığı ilginç karşılaşmayı şöyle anlatıyor: “Bir gün ağabeyimin kütüphanesinin arkasında saklı bir yer gördüm. Karıştırdım. Paris’ten gelme Türkçe gazeteler… Merakla okudum. Müthiş.”

Gazetelerin hepsini okur ve akşam eve gelen Hamdi Ağabeyi’ne bu durumdan bahseder. Soru üstüne soru sorar, merakla. Ağabeyi işin iç yüzünü anlatır, durumdan kimseye bahsetmemesi için yemin ettirir.

Kazım Karabekir daha o yaşta Cemiyet’e girer. Okuma merakı, kitap sevdası insanın hayatına hatırı sayılır dokunuşlar yapacak kudreti, kaderi içinde barındırır. Kapılar açar insana, olgunluk bahşeder.

Kitap yakmaktan dert yanmak

Osmanlı’nın son dönemi, İstanbul’da dahi yeteri kadar kitapçı olmadığından, okumaya ilgimizin azlığından yakınır. İstediği kitapları Rum ve Alman kitapçılardan getirterek dünyada neler olup bittiğini takip etmeye çalışır.

“Üzerimde Evrak-ı Muzırra Varmış” başlıklı bölümde, Beyoğlu’nda, İstiklal Caddesi’nin sonunda yer alan Tünel’e gelirken yaşadığı bir hadiseyi naklediyor:

“Bir sınıf zabiti yetişerek ‘Üzerinizi arayacağım, sizde evrak-ı muzırra/zararlı yayınlar var’ dedi.” Askeri okul üniforması üzerinde olan Kazım Karabekir üzerini aratmak istemeyince sınıf zabiti üsteler: “Yasak edilen bir kütüphaneye girdiğinizi ve oradan birçok şeyler aldığınızı gözümle gördüm. Kati emir vardır, üzerinizi arayacağım.”

O çalkantılı yıllar ve yoğun baskı döneminde kitap okumak, hele de yabancı yayınları takip etmek insanın başını fena halde belaya sokabilirken, Kazım Karabekir, parmakla gösterilen bir öğrenci olması ve okul birincilikleri sayesinde her defasında ucuz kurtulmayı başarır. Yine de dolapları aranır, evindeki bazı kitaplar saklanmıştır, yakalattıkları birkaç kitap dolayısıyla ifadeleri alınır.

“Kütüphanelerimiz, Kıraathanelerimiz” başlıklı bölümde, Beyazıt Kütüphanesi’nin “bahçemsi yerinde” büyük bir ocak bulunduğunu, bunun ne işe yaradığını merak edip sorduğunu anlatıyor.

“Fazla kitapları yakmak içinmiş. İnsanlar gibi kitaplar da jurnal olunuyor ve insanlar gibi onlar da mahvediliyormuş… Kitap yakmak…”

Bu hâl ve zihniyet karşısında öfkelenmeden edemiyor. Ne acıdır ki Karabekir Paşa, içinde bulunduğu o günlerin, nisbeten “iyi günler” olduğunu aklından bile geçirmiyor. “Kitap” ve “Yakmak” kelimelerinin yan yana geldiği o bölüme şu dipnotu düşüyor yıllar sonra:

“Cumhuriyet devrinde bu felaketin benim eserimin başına geleceğini, o zaman bilmiş olsaydım bilmem ne hislerle başım dönerdi. Oh! 1933 senesinde İstiklal Harbimiz’in Esasları namındaki eserimi hükümet yaktı. 3 bin nüshaydı.”

https://www.dunyabizim.com/kazim-karabekir-in-kitaplarla-imtihani-makale,2011.html

Devamını Okuyun

GÜNDEM