Connect with us

Köşe Yazıları

7 Ekim’den Bugüne: Bir Yılın Muhasebesi

Yayınlanma:

-

7 Ekim 2023 tarihinde bölgemizde büyük olasılıkla geri dönüşü olmayacak bir dönem başladı. Bugün, tam bir yıl sonra, Gazze’yle birlikte Lübnan’ın da savaşın bir cephesine dönüştüğü, Batı Şeria’da büyük bir altüst oluşun yaşandığı; Yemen, Irak ve Suriye’nin düşük yoğunlukla da olsa savaşın içinde olduğu; İran’ın da doğrudan müdahil olmaya başladığı olağanüstü bir sürecin içindeyiz ve yakın dönemde çatışmasızlık ortamının oluşmasını beklemek için fazla bir sebep yok. Bir yıllık süreç, 1948’den beri benzeri görülmemiş bir insani yıkım meydana getirdi ve İsrail tüm bu altüst oluş sürecinden kalıcı kazanımlarla çıkmaya çalışıyor. Ne var ki çatışmaların ne zaman son bulabileceğini öngörmek zor olduğu gibi, nasıl bir nihai sonuç üreteceğini de öngörmek kolay değil. Hemen hemen kesin olan bir şey varsa, 7 Ekim 2023 öncesi statükoya dönülmeyeceğidir.

Aksa Tufanı neden başladı?

Filistin direnişinin Aksa Tufanı olarak adlandırdığı harekatın sebepleri üzerine bugüne kadar pek çok değerlendirme yapılmış olsa da bazı temel hususların yeniden altını çizmek gerekiyor.

İsrail rejimi 2005 yılında, artık yönetemez hale geldiği Gazze Şeridi’nden çekilmek zorunda kaldığında, 38 yıl sonra ilk kez Filistin topraklarının bir parçası özgürleşmişti. Ancak kısa süre sonra bir siyasi altüst oluş başladı. Nitekim 2006 yılında yapılan demokratik seçimlerden birinci çıkan Hamas’a ilk darbe El Fetih hareketi tarafından vurulmuş, Filistin Yönetimi’ni bırakmak istemeyen hareketin Hamas’la yaşadığı ve kan dökülmesine de sebep olan iç krizin ardından 2007 yılında işgal altındaki Batı Şeria’nın El Fetih, özgür Gazze’nin ise Hamas tarafından yönetildiği bir denklem oluşmuştu. Ne var ki İsrail, bu yeni durumun oluşmasından hemen sonra, ABD ve başka Batı ülkelerinin de tam desteğiyle Gazze Şeridi’ni denizden, karadan ve havadan abluka altına aldı. Dahası, 2008 sonu/2009 başında 22 gün boyunca, 2012 yılının kasım ayında 8 gün boyunca, 2014 yazında ise 52 gün boyunca Gazze’ye büyük çaplı saldırılar düzenlendi. Tüm girişimlere rağmen Gazze teslim alınamadı ve halk direnişe isyan etmedi. Ancak Gazze günden güne yaşanamaz hale geldi ve 2 milyondan fazla insanın yaşadığı 360 kilometrekarelik bir açık hava hapishanesine dönüştü.

Gazze’deki statükonun ilanihaye sürdürülmesi mümkün değildi. Üstelik İsrail eş zamanlı olarak Batı Şeria’daki işgalini de derinleştiriyor ve ilhak plânları yapıyor, Kudüs’ü Arapsızlaştırma çabalarını hızlandırıyor ve Mescid-i Aksa’nın kutsallığını çiğniyor, çıkardığı yeni kanunlarla 1948 sınırları içinde yaşayan Filistinli Araplar üzerindeki apartheid baskısını arttırıyordu. Tüm bu çabalarında birkaç sözlü çıkış dışında dünyadan hiçbir tepki ve engelle karşılaşmayan İsrail, bir yandan da bölgenin yeni keşfedilen doğalgaz kaynaklarına el koymak için bir yol haritası geliştiriyordu. Arap rejimleri ise yarım asırlık utanç verici duruşlarını yeni bir boyuta taşıyarak, birer birer normalleşme anlaşmaları imzaladığı İsrail’le ikili ve çoklu işbirliklerine girişiyordu. Filistin boğuluyor, Filistin halkı ve davası unutuluyor ve gündemden düşürülüyordu.

İşte Aksa Tufanı tüm bu koşullarda başladı. Mısır ve Suriye’nin İsrail’e sürpriz bir saldırı düzenlediği 1973 tarihli Yom Kippur Savaşı’nın ellinci yıldönümünde, direniş güçleri sınırı aşarak İsrail güçlerine bir dizi saldırı düzenledi, hatta bir süreliğine bazı bölgelerin kontrolünü ele geçirdi.

Dünya medyasının iddia ettiğinin aksine, 7 Ekim saldırılarında ölenlerin 373’ü asker ve istihbarat görevlisiydi ve bunların önemli bir kısmı Gazze’yi en iyi bilen birimlerdendi. 695 sivilin ise önemli bir bölümü İsrail ordusunun açtığı ateşle ölmüştü. Nitekim kısa süre içinde ortaya çıkan çok sayıda video görüntüsü ve tanıklık, saldırının şokunu yaşayan İsrail ordusunun Hannibal Direktifi’ni uygulamaya soktuğunu göstermektedir. Bu direktife göre ne pahasına olursa olsun ve bedeli ne olursa olsun İsraillilerin düşman bir güç tarafından esir alınmasına izin verilmemelidir. Bu sebeple İsrailli askerleri ve yerleşimcileri esir almaya çalışan direniş unsurları makineli tüfeklerle, helikopter atışlarıyla taranmış, hatta direnişçilerin ilerlediği kibbutzlar tanklarla vurulmuş, bu büyük çaplı eylemler neticesinde Hamas üyeleriyle birlikte yüzlerce İsrailli de ölmüştür.

İsrail’in yanıtı: soykırım

Hannibal Direktifi’nin uygulanmasına rağmen direniş güçleri, aralarında üst düzey subayların da olduğu iki yüzden fazla İsrailliyi esir alarak Gazze’ye götürmeyi başardı. Amaç İsrail’i bir esir takasına zorlamaktı; nitekim Aksa Tufanı’nı doğuran faktörlerden biri de İsrail’in keyfi ve kitlesel tutuklamalarıyla hapishanelerin binlerce Filistinliyle doldurulmuş olmasıydı. Ne var ki Netanyahu liderliğindeki İsrail yönetimi ilk saatlerden itibaren Gazze’ye tüm gücüyle saldırma yoluna gitti ve apaçık bir şekilde, kendi vatandaşlarını da gözden çıkardı. İşgal ordusunun Gazze’de “insansı hayvanlarla” savaştığı söylendi ve bazı Tevrat ayetlerine de referansla, Gazze’nin içindeki herkesi ve her şeyi yok etme isteği ve yönelimi açıkça ortaya konuldu.

Gerçekten de ilk günlerden itibaren elektrik, su, yiyecek, yakıt ve ilaçtan mahrum bırakılan Gazze’de hedef olmayan hiçbir şey ve hiçbir yer kalmadı. Okullar, hastaneler, Birleşmiş Milletler yerleşkeleri, cami ve kiliseler, yemek ve su dağıtım noktaları, hatta yerinden edilen sivillerin oluşturduğu araç konvoyları ve sonraki aşamalarda çadırkentler dahi sistematik olarak hedef alındı. Tam da Netanyahu’nun gönderme yaptığı “Amalekler” vakasında olduğu gibi, atlar, eşekler ve kedilerin bile kasten ve keyfi şekilde öldürüldüğünü gösteren sayısız görüntü mevcut. İsrail güçleri tarafından tam 17 defa mezarlıklar bile vuruldu ve tahrip edildi. Çoğu kadın ve çocuk olmak üzere en az 42 bin (muhtemelen bundan çok daha fazla sayıda) insan hayatını kaybetti; bunların içinde sığındıkları hastanelerin avlularında tankla ezilenler ve diri diri gömülenler de bulunuyor.

Filistin tarihinde eşi benzeri görülmeyen bu fiiller, hukuki anlamda bir soykırımın bütün özelliklerini taşımaktadır ve İsrail liderleri eninde sonunda bu soykırım sebebiyle hesap verecektir.

Amaç neydi ve başarılı oldu mu?

İsrail’in bir yıldır devam eden soykırım saldırıları bir yanıyla çocuklar dahil tüm Gazze nüfusuna toplu cezalandırma uygulama ve bir daha yeni bir 7 Ekim’e girişmemeleri için “unutamayacakları bir ders verme” amacına matuf olarak gerçekleşti. Ancak Netanyahu ve ekibinin tek amacı bu değildi. Varlığını etnik temizlik yoluyla inşa etmiş ve sonraki dönemlerde de aynı yoldan konsolide etmiş olan İsrail, en başından beri Gazze’deki Filistinli nüfusu Mısır’a doğru sürme ve/veya Gazze Şeridi’ni tamamen yaşanamaz hale getirerek halkı “kendi isteğiyle” gitmeye zorlama amacı da güttü. Ne var ki tarihlerinden yeterince ders çıkaran Filistinliler topraklarına sımsıkı tutundu. Şu anda, yaşamsal ihtiyaçların neredeyse hiçbirinin karşılanamadığı Kuzey Gazze’de bile on binlerce Filistinli, bölgelerinden ayrılmamış durumda.

İsrail’in elbette başlıca amaçlarından biri de Filistin direnişinin Gazze’deki varlığına kalıcı olarak son vermek ve bölgenin mümkün olan en geniş kısmında askeri kontrol sağlamaktı. Ne var ki meydana getirdikleri büyük yıkıma rağmen, bir yıllık sürecin sonunda Gazze’nin çoğunda kontrol sağlayamadılar ve kontrol sağladıklarını söyledikleri mahalle ve bölgelerin bir kısmından geri çekilmek zorunda kaldılar.

Bugün Gazze’nin bir kısmının işgal edilmiş olduğu ve bunun uzun süreli olabileceği doğruysa da İsrail’in başlangıçtaki hedefleriyle bir yılın sonunda sahada elde edebildikleri arasında bir uçurum bulunmaktadır.

Gazze’ye uzanan dayanışma elleri

Son derece çetin geçen bu bir yıl boyunca, Gazze’ye bölgenin ve dünyanın pek çok yerinden dayanışma elleri uzatıldı. Bundan kastımız Gazze’ye sınırlı bir ölçekte girebilen – ve elbette son derece önemli ve hayati olan – insani yardımlardan ibaret değil. Yine aynı şekilde son derece önemli ve değerli olan, ancak tek başına bir etki üretmeyen protesto gösterilerinden de daha fazlasından söz ediyoruz.

İsrail bugüne kadar işlediği suçları, bedel ödemediği ve yaptırımla karşılaşmadığı için işleyebildi. Bu sebeple 7 Ekim sonrasında boykot ve yaptırım çağrıları daha da elzem hale geldi ve önemli sonuçlar da elde etti. Sayısız kurum ve kuruluş, İsrailli partnerleriyle olan işbirliklerini sonlandırdı. İsrail ekonomisi ciddi ve ağır darbeler aldı. Aynı zamanda İsrail’in ve kurumlarının tecrit edilmesi yönünde önemli mesafeler kaydedildi ve 1948’den beri belki de hiç görülmemiş derecede İsrail’in varlığının ontolojik temelleri sorgulanır hale geldi.

Tüm bunların yanında, dünyadan gelen ateşkes çağrıları kayıtsızlık ve oyalamayla karşılanırken bölgedeki pek çok başka direniş gücü, İsrail’i, Gazze saldırılarını durdurmaya zorlayacak doğrudan eylemlere girişti. İşgal ordusu ve altyapısı, Yemen’den, Suriye’den, Irak’tan ve İran’dan hedef alındı. En büyük askeri çaba ise kuzeyde yeni bir cephe açarak İsrail güçlerini bölmeyi ve yıpratmayı hedefleyen Lübnan Hizbullah hareketinden geldi. 8 Ekim’den başlayarak çatışmaların yoğunluğu giderek arttı ve hareket, genel sekreteri Hasan Nasrallah da dahil olmak üzere çok sayıda yöneticisini ve yüzlerce kadrosunu Filistin halkı ve davası uğruna feda etti.

Bugün, sürecin bir bölgesel savaşa dönüşme ihtimali giderek artarken, Gazze’yi ve orada yaşama tutunmaya çalışan 2 milyondan fazla Filistinliyi unutmamak gerekiyor. Diğer yandan Gazze’nin kaderinin başta Lübnan olmak üzere bölge halklarının kaderiyle ortaklaştığını da görmek gerekiyor. Önümüzdeki süreç büyük bir ihtimalle ya yıkımın bölgeselleşmesiyle ya da bölge halklarının güç birliğine giderek İsrail’e gerçek bir yenilgi yaşatmasıyla sonuçlanacaktır.

Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahip olan ve 2016 yılından beri çeşitli vakıf üniversitelerinde ders vermekte olan Selim Sezer, ağırlıklı olarak Filistin ve Ortadoğu siyasetiyle ilgilenmektedir. Bu ilgiyi aktivizm alanına da taşıyan Sezer, BDS Türkiye gönüllüleri arasındadır. Dönemsel olarak bölgedeki siyasi gelişmeler hakkında çeşitli basın kuruluşlarına görüş ve röportajlar veren Sezer, Kasım 2020 itibariyle Yeni Pencere için yazmaya başlamıştır.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

NATO İçin Bunca Zulme Değer Mi?

Yayınlanma:

-

NATO Liderler Zirvesine 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da ev sahipliği yapacak Türkiye hazırlıklarını tamamladı sanırım. 

Gazze Soykırımı’nın en büyük destekçisi ABD Başkanı Trump başta olmak üzere katkı veren tüm diğer Batılı liderler toplanacaklar. Komşumuz İran’a saldıran, bile isteye okul bombalayan, çocuk yaşlı demeden yüzlerce, binlerce masumu katledenler gelecekler. Öncesinde Irak’ta, Afganistan’da, Libya’da dehşet verici katliamlara, barbarlıklara, insan hakları ihlallerine, zulümlere utanmadan imza atanlar misafir edilecekler…

Sadece fragmanına yer verdiğim bu zulümlerin müsebbipleri, yeryüzünde fesat çıkartanlar, savaş, işgal ve ölüm lordları toplanacaklar; fakat bu ülkenin hiçbir vatandaşı bir “hoş gelmediniz” bile demeyecek, diyemeyecek.

İnsan olmanın, Allah’a kul olmanın, akıl ve yürek taşımanın, bir vicdana, bir ahlaka sahip olmanın, hukukun ve anayasanın verdiği yetkiye veya izzete veya sorumluluğa dayanan herhangi biri çıkıp da itiraz etmeyecek, edemeyecek.

“Hayır” demeyecek, diyemeyecek.

Barışçıl bir şekilde protesto etmeyecek, edemeyecek.

Soykırım ve savaş suçluları, işgalciler gelecek ve biz onlara surat asmayacağız, asamayacağız.

Bu, sadece bir zulüm değildir. Bu, zulümler üzerine inşa edilmiş gökdelen gibi kat kat bir zulümdür.

Bir aydan fazladır devam eden hazırlıklar nihayet sona ermiş görünüyor.

İfade özgürlüğü kapsamında barışçıl protesto hakkını kullanma ihtimali bulunan her kesimden yüzlerce vatandaş peyderpey gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

İnsanların evlerine şafak baskınları yapıldı; haksız ve hukuksuz arama, el koyma ve gözaltı kararları uygulandı.

Hukuk diyordum… Hukuk neredeyse tümüyle askıya alındı. 

90’lar Türkiyesi’nden farkı var ama, hakkını yemeyelim devletin. Karakollarda, cezaevlerinde kaba işkence yok, elhamdülillah!

“Şüpheliler”imizin, gözaltında olan insanlarımızın da hakkını teslim edelim. Benim tanıdığım, gördüğüm, bildiğim kadarıyla hepsi bu ülkenin okuyan, düşünen, naif insanları.

Elbette arada bir iki çürük elma da olabilir (emsal gösterilmek üzere!). İnsanlığa karşı, doğaya karşı, Rabbine karşı, toplumuna ve dünyaya karşı sorumlu güzel insanlar. Bu ülkenin barışçıl, çevreci, yurtsever çeşit çeşit insanları…

Bu insanların, en basitinden Trump’ı şehrin en kuytu köşesinde bir yerde protesto etmesine bile hak tanımamak, en hafif tabirle zorbalıktır. Devletin kodlarında mevcut, her fırsatta ortaya çıkan ceberutluktur bu şahit olduğumuz.

Bu, aynı zamanda bir zavallılık manzarasıdır. Ağırladıkları liderler kendi ülkelerinde iki metreye kadar bir mesafede pervasızca protesto edilirken, bu ülkenin başkentinde “insansızlaştırılmış” bir platoda, sanal bir fotoğrafın içinde kalacaklar. 

Kimse böyle bir ortamdan saygı filan beklemesin.

Hayal ettikleri ve nihayet tesis ettikleri ortam Saddam’ın Irak’ı, Esad’ın Suriyesi. Dağ gibi baskı ve şiddet, buram buram korku üzerine kurulu bir kışla artık Ankara.  

Kurguladığınız, hukuktan itinayla yalıttığınız ortam; koca bir gözaltı, tutuklama, sindirme, süpürüp atma sonrası sessizlik, oksijensizlik. Hayırlı olsun!

Bu milleti korkuyla, şiddetle hizaya getirdiniz. Tebrikler!

Yüzlerce vatandaşınız misafirlerinizin ülkeyi terk etmesini bekliyor yurdun dört bir yanında zindanlarda, nezarethanelerde.

Bunu bilen biliyorken, milyonlarca yurttaşı bu ülkenin, bundan razı değilken ben neden bu yazıyı kaleme aldım ki?

Şahit olun, şahit olunsun.

Bu ölü deniz sizin eseriniz. İnsanlığın büyük emeklerle biriktirdiği hukuku siz entübe ettiniz. Bu korku imparatorluğunu, bu ters kelepçe cumhuriyetini siz inşa ettiniz. Neyse ki ilelebet payidar kalmayacağına yemin edebiliriz.

Tarih, en az sizin “muhaberat” notlarınız kadar biz mazlumların şahitliğiyle yazılacak.

Ve gelecek kuşaklar bunları okuyacak.

Çocuklarınızın, torunlarınızın yüzüne bakmaya utanacaksınız.

Emrihak arama, el koyma, gözaltı ve tutuklama kararınız olacak. 

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Hicret, Takvimde; Ümmet, Mekke’de Kaldı! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Yeni bir Hicrî yıla giriyoruz.

Takvimler değişiyor. Ay yeniden doğuyor. Muharrem yeniden kapımızı çalıyor.

Fakat insan ister istemez kendine şu soruyu soruyor:

Biz gerçekten yeni bir yıla mı giriyoruz yoksa aynı utançların, aynı suskunlukların ve aynı teslimiyetlerin içinde dönüp duran bir zaman çemberinde mi yaşıyoruz?

Hicret, sadece yılları saymak için başlangıç kabul edilmiş bir tarih değildir.

Hicret; bir yürüyüştür.

Bâtıldan hakikate…

Korkudan cesarete…

Konfordan sorumluluğa…

Putlardan tevhide…

En önemlisi ise suskunluktan şahitliğe doğru yapılan büyük bir yürüyüştür!

Bugün Müslümanlar olarak Hicret’in yıl dönümünü kutlarken Hicret’in rûhundan ne kadar uzağa düştüğümüzü konuşmak zorundayız.

 

Allah Resûlü (sav) Mekke’den ayrılırken yalnızca bir şehri terk etmiyordu.

Bir düzeni reddediyordu.

Bir ekonomik sistemi reddediyordu.

Bir zulüm mekanizmasını reddediyordu.

Bir sahte meşruiyet düzenini reddediyordu.

Mekke’nin asıl problemi taşlardan yapılmış putlar değildi.

Asıl problem, insanın hakikati terk edip güce teslim olmasıydı.

Bugün de soru aynıdır:

Biz hangi Mekke’nin hangi putlarıyla uzlaşmış durumdayız?

Petrol kulelerinin gölgesinde yükselen saraylar mı?

Banka hesaplarının ilahlaştırıldığı ekonomiler mi?

Koltukların vahiyden daha değerli hâle geldiği iktidarlar mı?

Yoksa mazlumların kanı üzerine kurulan diplomatik masalar mı?

 

Gazze yanıyor.

Çocuklar enkaz altında büyüyor.

Anneler evlatlarını toprağa kefensiz veriyor.

Hastaneler bombalanıyor.

Açlık bir silah olarak kullanılıyor.

Dünyanın gözü önünde bir halk sistematik olarak yok edilmeye çalışılıyor fakat tarihin kaydedeceği en acı gerçeklerden biri belki de şu olacaktır:

Gazze sadece bombalarla kuşatılmadı.

Gazze, Müslümanların suskunluğu ile de kuşatıldı.

Bir milyarı aşkın Müslüman…

Dünyanın enerji kaynaklarının önemli bir kısmını elinde bulunduran devletler…

Trilyonlarca dolarlık servet…

Stratejik boğazlar…

Kıtaları birbirine bağlayan coğrafyalar…

Ve bütün bunlara rağmen ortaya çıkan manzara:

Güçlü görünen ama etkisiz,

Kalabalık görünen ama dağınık,

Zengin görünen ama iradesiz bir ümmet.

Bu nasıl bir paradokstur?

Bu nasıl bir felç hâlidir?

Malik Bin Nebi‘nin yıllar önce işaret ettiği gibi, sömürgecilik çoğu zaman önce toprağı değil zihni işgal eder.

Bugün birçok Müslüman ülke, fiziksel olarak bağımsız görünse de zihinsel ve siyasal bağımlılık zincirlerini kırabilmiş değildir.

 

Bir zamanlar Kudüs için ordular hazırlayan coğrafyalar, bugün işgalcilerle ticaret hacimlerini açıklamakla övünüyor.

Bir zamanlar ümmet bilinci inşa eden başkentler, bugün uluslararası güç merkezlerinden gelecek onayları bekliyor.

Bir zamanlar mazlumların sığınağı olan yönetimler, bugün emperyal sistemin bölgesel taşeronları hâline gelme yarışına giriyor.

Normalleşme adını verdikleri şey bazen hafızanın silinmesidir.

Barış dedikleri şey, çoğu zaman teslimiyetin yeni adıdır.

Diplomasi dedikleri şey bazen vicdanın mezar taşıdır.

Tarih, “Abraham Anlaşmaları”nı ya da benzeri süreçleri sadece siyasî belgeler olarak okumayacaktır.

Aynı zamanda ümmetin hafızasında açılan büyük yaraların kayıtları olarak da okuyacaktır.

 

Elbette yalnızca yöneticileri suçlamak da kolaycılıktır çünkü her saltanat biraz da onu sessizce seyreden kalabalıkların eseridir.

Bugün bizim de kendimize bakmamız gerekiyor.

Hangi korkularımız hicret etmemize engel oluyor?

Makamlarımız mı?

Konforumuz mu?

İtibar kaygımız mı?

Çocuklarımızın geleceği bahanesiyle meşrulaştırdığımız suskunluklarımız mı?

Kaçımız hakikati bildiği hâlde konuşmuyor?

Kaçımız zulmü gördüğü hâlde görmezden geliyor?

Kaçımız vicdanını kariyer plânlarına kurban etmiş durumda?

 

Belki de bugün yeniden sorulması gereken soru şudur:

Bugün Medine nerede?

Evet, Medine bir şehirden önce bir bilinçtir.

Medine, hakkın güçten üstün tutulduğu yerdir.

Medine, kardeşliğin çıkar hesaplarını aştığı yerdir.

Medine, mazlumun kimliğine bakılmadan sahiplenildiği yerdir.

Medine, korkunun değil sorumluluğun belirleyici olduğu yerdir.

Eğer böyle bir bilinç yoksa, dünyanın herhangi bir köşesinde kurulmuş en görkemli şehirler bile yeni Mekkelerden başka bir şey değildir.

Eğer böyle bir bilinç varsa, dünyanın en küçük direniş çadırı bile yeni bir Medine olabilir.

 

Yeni bir Hicrî yıla girerken belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni takvimler değildir.

Yeni sloganlar da değildir.

Yeni diplomatik cümleler hiç değildir.

Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey; yeniden hicret etmektir.

Korkularımızdan hicret etmek…

Konforumuzdan hicret etmek…

Milliyetçiliklerimizden hicret etmek…

Mezhepçiliklerimizden hicret etmek…

İktidarların gölgesine tutunmaktan hicret etmek ve yeniden hakikatin tarafına yürümektir!

Hicret, bir tarihin başlangıcı değil; her çağda yeniden verilmesi gereken bir bilinç sınavıdır.

Bu nedenle yeni yılın eşiğinde birbirimize sadece tebrikler sunmayalım.

Önce vicdanlarımızın enkazına bakalım.

Önce Gazze’nin karanlığında kaybettiğimiz insanlığımızı arayalım.

Önce hangi saltanatları hakikatin önüne koyduğumuzu sorgulayalım.

Sonra kendimize şu soruyu soralım:

Eğer bugün Allah Resûlü’nün çağrısı yeniden yükselseydi biz, Mekke’de kalmayı mı seçerdik yoksa Medine’ye yürümeyi mi?

Yeni yılın gerçek muhasebesi budur.

İşte ancak o muhasebeyi yapabildiğimiz gün, hicret yeniden başlayacaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x