Connect with us

Yazılar

Bir Ortadoğulunun After Life Denemesi – Mücahid Sağman

Yayınlanma:

-

After Life 2019 yılında başlayıp 2022 yılı başında 3. sezon ile finale eren İngiliz yapımı bir dizi. Dizi, eşi vefat eden bir adamın hayattan kopuşunu kara mizah bir dille ele alıyor. Dram-komedi tarzında çekilen dizide Ricky Gervais (Tony) oldukça başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Eşi öldükten sonra topluma olan uyumsuzluğu daha da artan Tony, aynı zamanda çevresindeki derin yalnızlığı da keşfetmiş oluyor. Bir İngiliz kasabasında kendi kişisel sorunları ile uğraşan bu küçük topluluk için bazı temel öncelikler mevcut. Örneğin neredeyse herkes iyi bir ilişki kuramamaktan şikayetçi. Aradıkları ideal eş tipini bir türlü bulamayan Tony’nin çevresindeki küçük mutsuz azınlık onun eşine olan özlemini de artırıyor. Tambury isimli bu küçük yerleşim yerinde müthiş bir sükûnet hissedersiniz. Bu sükûnet, mûkimlerinin bireysel yaşamına sinmiştir. Tony’nin agresif davranışları ve alaycı imaları etrafındaki insanlar açısından depresif bir problem olarak algılanır. Çevresindekiler için onun, onun içinse çevresindekilerin temel problemi kendi gerçekliklerine yabancılaşmış yalnızlıklarıdır. Tony yas tutma halini bir hayat tarzı olarak benimseyecektir artık. Hayatın tadı onun için kaçmış ve geri gelmesi de artık mümkün değildir. Tony için artık çalışmak, sosyalleşmek gibi toplumsal sorumluluklar anlam ifade etmez. Onun için eşinin anıları ile örülmüş bir hayatın ‘yas’ı vardır artık.

Eşi ölen bir adamın yas tutma hikayesi eminim herkesi etkiler. Gel gör ki dünyanın başka bir tarafında insanlar henüz yas tutmaya zamanları olmayacak acılar yaşıyorlar. Yas kültürü kadim toplumların hayat ile öteki hayat arasında kurdukları bir köprü aslında. Ortaya konulan ritüeller o topluma ait olan hem dini hem de kültürel öğeleri müthiş şekilde betimler. Her hareketin her rengin bir sembolik karşılığı vardır. Acılar adeta birer şiire döner ve yas, ölümü kutsayan bir törene dönüşür. Ama bununla beraber ölümler o kadar yoğun yaşanılır hale gelir ki matem ile hayatın sürekliliği arasındaki kesin çizgiler ortadan kalkar. Özellikle de yıllardır savaşın eşiğinde yaşayan toplumlarda ölüm arzulanır hale bile gelir ve insanlar yas tutmaya vakitleri olmadan her an hareket etmek durumunda kalırlar. Ağıtlar, türküler, masallar durmadan devam eden bir menzilde yürür. Yüzyıllardır aynı insanların oturduğu aynı insanların yaşadığı sokakları bulmak zordur. Göçmek, kaçmak, başka coğrafyalarda maziyi kaybederek ayakta durmaya çalışmakla geçen ömürde insanlar yanlarına ağıtlarını, türkülerini, masallarını almışlardır. Artık hafızayı canlı tutan tek şey anılardır ve anılar ancak bu eserlerin içine saklanabilir.

After Life hep Tony’nin eşi ile çekilmiş bir videoyu izlemesi ile başlar. Hep kabullenişe karşı içsel bir karşı koyuş yaratmak ister. Kabullenmesi gereken şey ise yalnızlıktır. Çünkü bu küçük İngiliz topluluğunda yalnız kalmak bir anlamda hayata karşı yenilgiyi kabullenmek olarak algılanır. Yalnız kalmamanın tek yolu ise hayatı tüm yönleriyle paylaşabilecek bir partner ile tanışabilmektir. Ortadoğu halkının yalnızlık ve sahip olma dürtüsü daha çok Sophokles’in Antigone eserinde yarattığı sürece benzer. Antigone kardeşlerinden Eteokles kahraman sayılmış, Polyneikes ise hain ilan edilip cesedi gömülmemiş, kurda kuşa yem edilmek üzere lanetlenerek açıkta bırakılmıştır. Antigone’un tüm mücadelesi kardeşine yapılan bu muameleye karşılık onu gömerek yasını tutma hakkını elde etmektir. Bunun için devlete karşı çıkar. Karşı çıktığı şey sadece devlet değil aynı zamanda bir koca veya tanrısal otoritedir. Ağabeyini toprağa gömmek Antigone için en büyük onurdur. Sonrasını düşünmez. Ölümü çoktan göze almıştır. Yalnızlaşmayı dert etmez. Antigone nefret etmek için değil sevmek için yaratılmıştır. Tony olabildiğince agresiftir. Acısını çatışmalarla bastırır. Oysa savaşın koynunda büyüyen bir çocuğun nefret etme hakkı bile elinden alınmıştır. Yola düşmek ve arkada bırakmak başka bir hayatın ellerine sürüklenmek tek çaresidir. Sevdiklerine tekrar dokunabileceği tek yer hayal dünyasıdır. Anılar hayal dünyasında her an yeniden yaratılır. Tek mesele ölüm olmayacak kadar da karmaşıktır durum. Daha kötüsü kaybolanların her an bulunma ihtimaline karşı yaratılan ümitle ruha atılan tohumlardır. Yaşamak zorundasınızdır çünkü her an başka bir acının ya da ümidin eşiğinde olabilirsiniz. Yas tutma hakkınız dokunduğunuz başka hayatların size bakan gözlerinde en gerçek halini alır. Bir acının türkülere dökülmüş hali olan İpek Mendil türküsü devam eden akışı, acının başka hayatların sorumluluğunda yürüyen mekanizmasını özetler: “Evimizin önü yonca, Yonca gahmış dam boyunca. Bu yoncayı kim biçecek, Celal oğlan olmayınca”. Evet, Celal ölmüştür ama yonca tüm gerçekliği ile kapının önünde durur. Yas tutmanın bir yönü de yoncayı kaldırıp devam eden akışa katkı sunmaktır. Tony için ne yonca vardır, ne de Kreon, ne de yası ile anıları arasına girecek başka meşguliyetler… Eşi ile çekilmiş onlarca video kaydı iki alem arasında olmasa da hatıraları somutlaştırır. Henüz anne ya da babası ile tanışmadan uzak mesafelere gitmek zorunda kalan ve buralarda sömürülen çocuklar için hatıralar ne anlam ifade eder?

Antigone’un tüm mücadelesi abisini defnetmektir. Tony her sabah yürüyüşünü eşinin mezarı başında bitirir. Berfo Ana’nın hikayesi Antigone ile benzer. Bir mezar başında durabilmek ve mezar taşı ile konuşabilmek bile Ortadoğu halkları için bir lütuf olabiliyor çünkü. Berfo Ana oğlunun hasretini bir mezar taşının, bir miktar toprağın üzerine akıtacağı gözyaşlarına saklamıştır. Aradan geçen bin yıllara rağmen Kreon hala hayattadır ve devletin lanetlediği ölülerin mezar yerlerine göz diker. Dünya, Ortadoğulu çocukları lanetlemiştir. Lanetlilerin ölüleri bedenlerine mekân bulmamalıdır. Çünkü o zaman anıları laneti yıllarca devam ettirecek ve toplumsal bir hastalığa dönüştürerek otoriteyi sarsan sembollere dönüşecektir. Kayıp evlatları için bir mezar talep eden anneler kazandığında otoritenin kirli yüzü yenilgiyi tadacaktır. Mezar yerleri ritüelleri veya ağıtları ile bir direnişi de simgeler. Mezar taşı yası canlı tutmanın da bir boyutudur. Ölen bedenin artık somut hali mezarın üstündeki topraktır. Bireyin topraktan geldiğine dair inanç gereği yaşamın ve sonrasının tüm yolculuklarını simgeleyen süreçler tamamlanmalıdır. Derrida’ya göre yas tutma süreci yaşamın gerekliliğine ve aynı anda da kayıpla başa çıkmanın sorumluluğuna işaret eder.[1] Burada iki kritik ifade dikkati çekiyor: Gereklilik ve sorumluluk. Ekonomik olarak belirli düzeyin üzerinde olup refaha ermiş toplumlardaki bireylerin ‘başa çıkma’ sorunu After Life dizisinin ana teması. Ama bir Ortadoğulu için başa çıkmanın temel aşamaları gereklilik ve sorumluluk üzerinden ilerler. Hele de eşini kaybetmiş kişi bir kadınsa o zaman kötücül olanın gerçekliği ile yüzleşmeniz daha hızlı ve hissettirici olur. Çünkü Ortadoğulu bir kadının yalnız kalabilme ihtimali oldukça korkutucudur hatta lüks sayılır. Eğer eşi vefat ettiyse kısa sürede başka bir erkeğin gölgesinde olmak zorundadır. Onun yas süreci başkaca egemen zorluklara kurban edilir. Tek başına ayakta kalma direnci o kadar şaşkınlıkla karşılanır ki takdirler havada uçuşur. Zamandan ve mekândan soyutlanıp yasına tutunacağı rüyalar için eziyet çekmek veya bedeller ödemek zorundadır. Yas tutmak ve bir mezar taşına bakmak kimliğine bahşedilen bir ödülden başka nedir artık! Evladını toprağa koyabilmenin huzur veren bir ritüel olması şaşkınlıkla karşılanmayacak acıların yaşandığı bir coğrafyaya özgü olacaktır elbette. Mezar yeri çocuğunun veya eşinin sembolik mekânı olarak yas tutanı sükûnete erdirir. Bir yerde ikamet edene oranın ‘sakini’ denilmiştir çünkü. Beden toprakla karıştığında kendi evine yani özüne dönmenin sükûnetine erişir. “Geride kalanlar” denilir bir ölümün ardından, asıl olan gitmektir insanlığın inanç örgüsünde.

“Yol canlılıkla mukayyet

Gitti deriz

Ölenler için

 Yalnız yaşayanların işidir

Yola çıkmak, yolu kat etmek.”[2]

Kalan henüz gidemediği için gideni uğurlamak görevini üstlenir. En çok da uğurlanmak ve hayırla yad edilmek için üstlenir bu görevi. Beden nasıl bir mekânda huzura kavuşursa ruhun da bir mekân ile huzura kavuşacağına inanılır. Son görev onu huzuruna kavuşturmak ve özüne ulaşabilmesi için ritüelleri yerine getirmektir. ‘Toprağa vermek’ ‘defnetmek’ gibi ifadeler hep ölümle yaşam arasındaki bağın esrarengiz büyüsünde üretilmiştir. Toprağa vermenin büyüsü ritüelin coşkun eylemlerinde saklıdır biraz da. Her hareket, binlerce yılın inancı ile harmanlanır. Mezarın şekli, ölünün duruşu, mezar taşında yazanlar hep bir geleneğe işaret eder. Ama elbette bir mezar yeri olanlar içindir tüm bunlar. Geride kalanlar için mezar yeri bünyeye sükûnet verecek ritüellerin ikamesi için gereklidir. Geride kalırlar elbette ama artık olduğu gibi kalamaz hiç kimse. Ama en çok da Ortadoğu’da eskisi gibi kalamaz insanlar. Çünkü mezarı olmayan bir ölünün ruhu gibidir insanlar burada. Her an başınıza yıkılması mümkün olan evinizi bir savaşla terk edip yazgısı muğlaklık olan bir dünyaya doğru gitmek zorundasınızdır.

 

[1] İbrişim, Deniz G. (2019). Yasın Antroposantrik Olmayan “Öteki” Hali: Sürgün’de Şiddet ve Acının Beden-ötesi Yolculuğu. Edebiyat Eleştirisi Dergisi ISSN 2148-3442 2019/11: (82-98).

[2] İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı, Üçüncü Bab: Şivekarın Yolculuğudur.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Göller Bölgesinde Bir Ada – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Zaman zaman içine düştüğümüz bir çölleşme iklimi ve anlayıştan uzaklığın yarattığı o kuraklık, insanın içini kavurur da tıpkı eski bir dosta sığınır gibi, sözcüklerinin alevler gibi yalımlandığı bir dosta sığınırsınız. İllâ yakınınızda, karşınızda ve hatta hayatta olması gerekmez bu dostun ki Şeriatî, bazen de hayal eder öylesi bir dostu ve ışığını hiç kaybetmeyen bir umudu yenilemek için Chandel’e, yani kendi yüreği gibi yanan bir muma hitap eder. Anlaşılamamak değildir asıl sorun, bir yankı bulamamak da! Alevlenip yanmaktır asıl mesele, çiğ iken pişmektir. Muhayyel de olsa bu dost, bir jestiyle, sözüyle ya da bakışıyla sağaltır yaranızı veya daha da deşer. Hayır! Daha iyileşmedin, yeterince acı çekmedin; hamlığını, çiğliğini yeterince gidermedin diyerek yüreğinizi yeni imtihanlara sokar; sürdürerek alevler içerisindeki yolculuğunuzu!

Hatta okuduğunuz bir ibare; âh, tam da buydu işte! diye yerinizden fırlatır bu buluş, incelik, yerindelik. Evet, sorun onun yokluğu, suskunluğu hatta aldırışsızlığı da değildir. Bakmaz yüzünüze belki, dikkate almaz o derindeki sancıyı, karmaşayı. Başka yerdedir bakışları. Kim bilir, belki o da acı çekmektedir, sakıngandır bu yüzden, yarası deşilsin istememektedir. Belki de asıl duyarsızlık sizdedir, bu acıyı hissetmeksizin, kendi yaranıza dokunuşa dair o yersiz bekleyişinizde! O anda, bunu hissettiğinizde siz de orada, tıpkı o sınırda, Âdem’in imtihan olduğu o ağaca dokunup dokunmama, o sınırı geçip geçmemenin tereddüdüyle kalakalırsınız ki o bir anlık duraklayış, aslında hayatın özünü belirleyen bir karar ânıdır. Bir an ki ömre bedel!

Hepimizi duraksatan sınırlar vardır ve zaman zaman çekildiğimiz o sessizlik kuleleri… Umudumuzu yitirdiğimiz anlar ya da cesaretimizin kesildiği… Belki de hayatın şiiri çekilmiştir ve içimizdeki o ürperti artık yoklamamaktadır kalbi. O zaman çıkıp da gidesiniz gelir kendi içinizden bile. Ama terk edemediğiniz o temsiliyet ağır bir yük gibi omuzlarınıza oturur. Ey insan, bilgelik mekteplerinin kaçkın çocuğu! Geçip karşısına sarsmak ve onu yeni bir başlangıca ikna etmek için değiştirirsiniz rolünüzü. Oysa asıl sorun tam da budur. Hayatın bir rol gibi yüzünüze yapıştığı o sahicisizlikten çıkma çabanızın akimliği… Nasıl çıkacağım bu yüzle karşına, ne sunacağım bir ömrün hasılası olarak? Bu yarım kalmışlıkla, yapaylıkla nasıl sürdürülebilir bir yolculuk? Nasıl bakılabilir bir dostun yüzüne? Hem bu asılsız yüzle nasıl bir dost bulunabilir?

Şeriatî, iliklerine değin hissetmişti bu yalnızlığı ki onu özleten o yalnızlık sözlerini edebilmişti. Aslında kendisinin de söylemeye mecbur kaldığı siyasal sözlerini değil, bir çölün kıyısındaki o susuzluktan yandığı ama yine de bir vahanın yanı başından usulca yürüyüp geçtiği o âsûdeliğini ve o sırada kendisinin bile duymadığı fısıltılarını… Âh o yanmışlık ve daha dolmadı süren diyen o seslenişe râm olmak! Yangınının alevlerini soğutmak yerine ısrarla yolculuğunu sürdürmek! Onca mihnetten sonra, … piştik elhamdülillah diyememek! Öyle bir dem ki tüm sözlerin üzerinde yükseldiği o temel yoksunluk duygusunu anlatmak, ne mümkün! Oysa çağımızda başka sözler yükselmekte gökyüzüne. Geriye kalan nedir, ışığımız olacak o kelimeler, sözün büyüsü; ışıltısını yitirmiş bir maceradan arta kalan, ne?

Öyle demler vardır ki ve insan öylesine yalnızlaşır ki işte o dem, tıpkı göller bölgesinde bir ada gibi kalıverirsiniz yapayalnız. Âh Rabbim! Keşke ben de bu dem göllerde bir kamış olsam… Bu trajik yalnızlığı derinlemesine duyan nadir insanlardan biriydi Şeriatî. Bu ise onun yüceliklere yükseldiği anlardı ve en güzel kelimeleri işte bu anların bir hâsılasıydı. Hiç de şikâyetçi değildi bu yalnızlığından ama olayların hızı, karşı koyamayacağı bir fırtına onu alıp hiç umulmadık yerlere doğru sürükledi. Bir kaçak olarak gittiği o yaban ülkede artık taşımaktan yorulduğu canını teslim etti Rabbine ve o uzun çöl gecelerinde bunaldığı demlerde sığındığı toprağın kuytularına değil de uzaklardaki bir toprağa, bir yüce gönlün yanı başına defnedildi.

İşte öylesi gecelerden birinde, çölün derinliklerine doğru yürürken, bir ruh ikiziyle karşılaşmıştı kumulların arasında. İnsanlardan öylesine bezgin, bedenini taşımaktan yorgun ve kendisini anlayabilecek bir sîma bulabilmekten öyle umutsuzdu ki işte o zaman çağırmıştı bu mustarip kardeşini imdadına; o da bir zamanlar, Buda’yı çağırmıştı gönül evine!

Yalnızlık kâbusundan kurtulmak için tarihe sığınınca karşıma ilk çıkan; bilgi, duygu ve düşünce derinliği yüzünden daha otuz üç yaşındayken işkence ile lime lime edilerek yakılan kardeşim Aynulkudât oldu… Evet, cehalet çağlarında şuur bağışlanamaz bir kendini bilmezliktir. Mazlumlar ve yüreği yanmışlar diyarında ise ruh ve gönül yüceliği… Buda’nın tabiriyle ise göller bölgesinde bir ada olmak, affedilemeyecek bir günahtır.

Kendi kendime iç yakınışlarımı okurken pek çok kez bunları kardeşim Aynulkudât’ın da yazmış olduğunu gördüm. Onun iç yakınışlarına ait bu yazıları okurken onları sanki ben yazmışım gibi geldi bana! İşte onun benim ‘Çöl’üme ve “Çöl’deki” bana ilişkin önsözü:

… ‘Âşıkların hâllerini yazsam olmuyor, akıllıların hâllerini yazsam yine olmuyor. Hiç yazmasam sessiz kalsam da olmuyor. Sözlerimi şerh etsem de olmuyor; şerh etmesem, susup kalsam da!

Aynulkudât oldukça genç bir yaşta ağır işkencelerle öldürüldü. Şeriatî ise konuşmasının engellendiği, susturulduğu, sözlerinin duyulamaz bir hâle getirildiği ülkesinde adeta dilsizleştirildi.  Öyle ki yurdunu terk etmek, kaçıp gitmek zorunda kaldı. Onu öylesine yalnızlaştırdılar ve duyulamazlaştırdılar ki kalbi, o uzak diyarlarda tıkanıp kaldı! Sadece baskılar ve saldırılar mıydı buna yol açan yoksa her ne derse desin süregiden o derin sessizlik mi? Anlaşılmanın yarattığı tepkiler ve saldırılar mı yoksa aldırışsızlığın o çölsü cehennemi mi?

İşte postmodern/neoliberal çağın sansürsüz gevezelikleri de aslında tam da bu yolla cezalandırılmanın en acı yöntemlerinden biridir. Orada hiç kimse sözünün anlamını umursamaz, sadece konuşur. İçinde kaybolduğu o sanal dünyada dostluğa değil de tepkilere karşı duyarlıdır. Bir çöl gibi yayılan kuraklığı umursamaksızın göller bölgesinde bir ada olmaktansa içeriğini yitirmiş kelimelerin okyanusunda boğulsun ister. Yanmış bir gönülle yücelmek değildir arzuladığı ne de iyiliğe doğru bir adım atmak: sadece söz, sadece yankı, sadece görünürlük!

Cemil Meriç’e göreyse hakikati görmezlikten gelen hatta umursamayan bir çağda şuur ve hassasiyet, serâzat düşünce ve gönül yüceliği değildi artık. Entelektüel ikbal ve mevki hırsına düşmüştü. “Ahlâksızlığa katılmayacak kadar ödlek, dört yol ağzında şaşkın ve mütereddit bekleyen, başarısızlıktan korktukları için karara yanaşmayan” entelektüelleri acı bir tebessümle iğneler Şeriatî. Ona göre bir yol seçmek, ‘ilk adım’ı atmak değildir, hayatın bütününü tayin etmektir. Duraksama ve kuşku, bugünkü entelektüel köleliğimizin, başka bir deyişle entelektüalizmin sonucu! Şeriatî çok kısa fakat çok verimli hayatı boyunca düşüncenin ve insanlığın bu kadim ve tanınmış düşmanlarıyla savaşacaktır.[1]

[1] Cemil Meriç, Kırk Ambar, Cilt 2. İletişim Y. s. 205, 206.

Devamını Okuyun

Yazılar

Ne Darbe Ne Demokrasi! – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Her yıl 15 Temmuz geldiğinde Türkiye yeniden aynı tartışmaların içine çekiliyor. Bir taraf “demokrasi destanı” diyor, diğer taraf darbenin karanlık yönlerini tartışıyor. Herkes kendi siyasal pozisyonunu güçlendirecek cümleler kuruyor fakat bütün bu gürültünün içinde asıl sorulması gereken soru çoğu zaman unutuluyor.

Bir Müslüman bu hadiseye hangi ilkeler üzerinden bakmalıdır?

Müslüman, olayları sloganlarla değil, vahyin ölçüleriyle değerlendirir.

Onun terazisi iktidarlar değildir; hakikattir.

Onun safı partiler değildir; adalettir.

Onun yönü kalabalıklar değildir; Allah’ın rızasıdır.

Tam da bu sebeple Müslüman, 15 Temmuz’a bakarken önce şunu söylemek zorundadır:

Biz ne darbelerin ne de demokrasinin kutsanmasının tarafıyız.

Çünkü bizim davamız, iktidar biçimlerinden daha büyük; insanlığın yeniden Allah’ın hükmüyle buluşması davasıdır.

Bugün dünyanın ihtiyacı, darbe ile demokrasi arasında tercih yapmak değildir. Dünyanın ihtiyacı, zulmün bütün biçimlerini reddeden yeni bir ahlâkî ve tevhîdî teklifin yeniden ayağa kalkmasıdır.

DARBE NEDİR?

Darbe, silahlı bir grubun zor kullanarak iktidarı ele geçirmesidir.

Bunun meşruiyeti yoktur.

Zorbalık, hangi üniformayı giyerse giysin zulümdür.

Tankın gölgesinde kurulan hiçbir düzen adalet getirmez.

Kur’an, zalimliği yöntemine göre ayırmaz.

Bir zulüm, asker eliyle yapılınca zulüm olduğu gibi sivil eliyle yapılınca da zulümdür.

Üniforma zulmü meşrulaştırmadığı gibi sandık da meşrulaştırmaz.

Müslüman darbeye karşıdır çünkü Allah yeryüzünde fesadı sevmez.

İnsanların iradesini silahla teslim almak, Allah’ın kullarını başka kulların tahakkümüne sokmaktır.

Bu yönüyle darbe, yalnızca anayasal bir suç değil; aynı zamanda ahlâkî ve tevhidî bir sapmadır.

PEKİ, DEMOKRASİ NEDİR?

Burada Müslümanın cesur olması gerekir.

Modern çağ, demokrasiyi sorgulanamaz bir kutsala dönüştürmüştür.

Demokrasi, halkın kendi kendisini yönetmesi iddiasıdır.

Egemenliğin millete ait olduğunu söyler.

İslam’ın temel iddiası ise farklıdır.

Egemenlik Allah’ındır.

Hüküm yalnızca O’nundur.

Müslüman için yasa koyma yetkisi insanların keyfine bırakılamaz.

Çoğunluk, haramı helal yapamaz.

Kalabalıklar hakkı belirleyemez.

Sandık, vahyin yerine geçemez.

Tam da burada büyük bir zihinsel problem ortaya çıkmaktadır.

Darbeyi reddeden birçok Müslüman, farkında olmadan demokrasiyi kutsamaya başlamaktadır.

Oysa tevhid, iki yanlış arasında tercih yapmak değildir.

Tevhid, yanlışın her türünü reddedebilmektir.

Bir Müslüman ne tankı alkışlar ne de sandığı ilahlaştırır.

Modern siyaset Müslümanlara sürekli iki seçenek sunuyor.

Ya darbeyi ya demokrasiyi savun!

Ya şu bloğun içinde ol ya bu bloğun içinde!

Ya Doğunun safına geç ya Batı’nın!

Ya NATO ya başka bir güç!

Sanki hakikat bunlardan birinin içindeymiş gibi…

Oysa Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyet, bu ikilemleri reddeder.

Bütün bu durumlarda Müslüman, üçüncü bir söz söylemek zorundadır.

Biz Allah’ın şahitleriyiz.

Biz hiçbir beşerî ideolojinin muhafızı değiliz.

Ne liberalizmin

Ne milliyetçiliğin

Ne darbelerin...

Ne demokrasinin

Biz yalnızca adaletin şahitleriyiz!

ASIL SORU “KİM KAZANDI?” DEĞİL, “İNSANLIK NE KAYBETTİ?”

15 Temmuz üzerine yıllardır şu sorular soruluyor:

Kim kazandı?

Kim plânladı?

Kim destekledi?

Kim ihanet etti?

Fakat Müslümanın sorusu başka olmalıdır.

Bu süreçte ümmet ne kazandı?

İnsanlık ne kazandı?

Mazlumlar ne kazandı?

Filistin ne kazandı?

Gazze ne kazandı?

Doğu Türkistan ne kazandı?

Sudan ne kazandı?

Yemen ne kazandı?

Suriye ne kazandı?

Lübnan ne kazandı?

İran ne kazandı?

Yoksul halkımız ne kazandı?

Özgürlükler ne kazandı?

Eğer bütün siyasi zaferlerin sonunda mazlumlar hâlâ yalnızsa hâlâ zulme uğruyorsa ve biz susuyorsak…

İnsanlık hâlâ sömürülüyorsa…

Silah şirketleri daha fazla büyüyorsa…

Kapitalizm daha da güçleniyorsa…

O zaman ortada kutlanacak bir şey yoktur!

Değil mi ki İslam’ın ölçüsü iktidarın kimde olduğu değil;

adaletin kim için gerçekleştiğidir!

Bugün birçok Müslüman enerjisini sürekli siyasal kamplaşmalarda tüketmektedir.

Kim iktidarda?

Kim muhalefette?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Kim kime destek verdi?

Bütün bunlar, Müslümanın aslî vazifesini görünmez hâle getiriyor.

Allah Resûlü insanları demokrasiye çağırmadı.

Darbeye de çağırmadı.

İnsanları Allah’a çağırdı.

Toplum inşa etti.

İnsan yetiştirdi.

Ahlâk kurdu.

Adalet tesis etti.

Yetim korudu.

Köle özgürleştirdi.

Kadını insan yerine koydu.

Faizi kaldırdı.

Sömürüyü reddetti.

İnsanı yeniden inşa etti.

Çünkü sistemler, insan düzelmeden düzelmez!

MÜSLÜMANIN ASIL SORUMLULUĞU

Bugün bizim meselemiz hangi sistemin kazanacağı değildir.

Bizim meselemiz hangi insanın ortaya çıkacağıdır.

Kur’an’ın istediği insan;

emanete sadık,

adaleti ayakta tutan,

zulme yaklaşmayan,

güce tapmayan,

çıkar için eğilmeyen,

Allah’tan başkasına kulluk etmeyen insandır.

Böyle insanlar yetişmeden hangi anayasa yazılırsa yazılsın sonuç değişmeyecektir.

Yozlaşmış insanlar sağlam sistem kuramaz.

Kur’an; önce insanı değiştirir, sonra toplumu, sonra düzeni!

Modern siyaset ise tam tersini yapar.

Önce sistemi değiştirir.

İnsanı ihmal eder.

Sonra aynı zulüm, farklı isimlerle yeniden üretilir.

MÜSLÜMAN, İNSANLIĞA NE SÖYLEMELİ?

Belki de artık en önemli soru budur.

Müslüman, sürekli şu tartışmaların peşinden mi gidecek?

Darbe mi?

Demokrasi mi?

Sağ mı?

Sol mu?

Liberalizm mi?

Milliyetçilik mi?

Yoksa insanlığa yeni bir teklif mi sunacak?

Bugün dünya büyük bir ahlâkî çöküş yaşamaktadır.

Batı, özgürlüğü kaybetmiştir.

Doğu, adaleti kaybetmiştir.

Kapitalizm merhameti öldürmüştür.

Milliyetçilik insanı parçalamıştır.

Sekülerizm anlamı tüketmiştir.

Teknoloji büyümüş,

vicdan küçülmüştür!

İşte tam burada Müslümanın söyleyeceği söz vardır.

Biz, insanı yalnız bırakmayan bir sistem teklif ediyoruz.

Serveti değil emaneti merkeze alan bir düzen teklif ediyoruz.

Çıkarı değil kardeşliği merkeze alan bir toplum teklif ediyoruz.

Irkı değil takvayı üstün gören bir anlayış teklif ediyoruz.

Gücü değil, hakkı önceleyen bir siyaset teklif ediyoruz.

İnsanlığın ihtiyacı tam da budur.

ÜÇÜNCÜ YOL DEĞİL, ASIL YOL!

Bazıları bunu “üçüncü yol” olarak görebilir.

Oysa bu yeni bir yol değildir.

Bu, peygamberlerin yoludur.

Hz. İbrahim, Nemrut’un tarafı olmadı ama karşı cephedeki başka zalimin de tarafı olmadı.

Hz. Musa Firavun’un düzenini reddetti, yerine başka bir firavun üretmedi.

Hz. Muhammed, Mekke aristokrasisinin sistemini de reddetti.

Roma’nın ve Sâsânî’nin medeniyetini de model almadı.

O, vahyin inşa ettiği yeni bir toplum kurdu.

İşte Müslümanın bugün yeniden hatırlaması gereken budur.

Biz mevcut düzenlerden daha iyi bir versiyon üretmek için gönderilmedik.

Biz insanlığı Allah’ın adaletine davet etmek için gönderildik.

Sonuç: Müslüman Taraf Değil, Şahit Olmalıdır

15 Temmuz üzerinden yıllardır taraflar konuşuyor.

Siyaset konuşuyor.

Medya konuşuyor.

İktidar konuşuyor.

Muhalefet konuşuyor.

Gelin görün ki Müslümanın sesi çoğu zaman duyulmuyor.

Oysa bizim söylememiz gereken cümle çok nettir:

Biz darbeye razı olmayız çünkü zulmü reddederiz.

Biz demokrasiyi de mutlaklaştırmayız çünkü egemenliği Allah’a ait biliriz.

Biz gücün değil, Hakkın yanındayız.

Biz sandığın değil, adaletin peşindeyiz.

Biz tankların gölgesinde de yürümeyiz, kalabalıkların alkışına da teslim olmayız.

Çünkü bizim yürüdüğümüz yol, peygamberlerin yoludur.

Artık Müslüman, kendisini iki yanlış arasında tercih yapmaya zorlayan bütün siyasal denklemleri aşmalıdır!

İnsanlık, bize rağmen unuttuğu hakikati yeniden hatırlatmamızı bekliyor.

Bizim görevimiz, hangi iktidarın kazanacağını tartışmak değil; hangi insanın ayağa kalkacağını göstermektir.

Yeryüzünün gerçek ihtiyacı; yeni bir iktidar değil, yeni bir vicdandır.

İşte o vicdan ne tankın namlusunda ne de sandığın içinde doğar!

O vicdan, yalnızca Allah’a teslim olmuş kalplerde filizlenir.

İşte Müslümanın sözü de iddiası da insanlığa vaadi de burada başlar.

İslam’ın izzetini yeniden kuşanmak için yürüyenlere,
Müslümanların selametini kendi çıkarlarının önünde tutanlara,
tevhidi hayatın merkezine yerleştirenlere,
adaleti hiçbir güce feda etmeyenlere,
ahlâkı siyasetin ve menfaatin üzerinde tutanlara,
yeryüzünde Allah’ın şahitleri olarak daha adil, daha merhametli ve daha onurlu bir dünya inşa etmek için gayret edenlere selam olsun!

Devamını Okuyun

Yazılar

Fevziye Abla (Şenoğlu) ve Ahmet Abi (Örs) – Serhat Altın

Yayınlanma:

-

Malum, geçtiğimiz günlerde NATO zirvesi denen ihanet zirvesi bahane gösterilerek birçok insan geçerli bir gerekçe gösterilmeksizin çok çirkin bir şekilde şafak operasyonlarıyla evlerinden gözaltına alındı ve ihanet zirvesi bitene kadar da serbest bırakılmadı, daha sonra adli kontrolle serbest bırakılan dostlarımızın birçoğunun da telefonuna el konuldu. Gözaltına alınan kişilerden ikisi Ahmet abi ve Fevziye abla. (Bu yazıda ikisi üzerinde duracağım. Bu, elbette ki diğer arkadaşları arka plâna atmak anlamına gelmiyor! Bedel ödeyen, hakikatin peşinde olan tüm dostlarımızın mücadelelerini tek tek selamlıyorum.)

Bahsettiğim iki şahsiyetten biri Ahmet abi…Ahmet abiyi her an, her yerde görmek mümkündür, nerede ararsanız oradadır Ahmet abi. Gerek 1 Mayıs eylemlerinde gerek Filistin eylemlerinde gerek öğrencileriyle ve öğretmenleriyle dayanışma içerisinde gerek emekçilerin hak arayışında gerek Hrant Dink anmalarında…  Nerede bir toplumsal muhalefet, hakikat ve adalet arayışı varsa Ahmet abi oradadır. Onu tanıyan kişilerin ilk danışacağı kişilerden biridir Ahmet abi. İslamî çevre içerisinde Ahmet abi, kendine has ve özgün bir duruşuyla nadide bir şahsiyettir. Edebiyatçı oluşunun da verdiği özgünlükle sürekli üreten ve bunu sahaya da yansıtan, sürekli meydanlarda olan, meydanın nabzını tutan, özellikle İslamî çevrelerde alışılmışın dışına çıkan ve merak uyandıran eylemleriyle dikkatleri hemen üzerine çeken, organize ettiği eylemlere katılan arkadaşlara, oracıkta büyük bir şaşkınlıkla “Çok farklı bir eylemdi!” dedirten, hakikati ne pahasına olursa olsun eğip bükmeden muktedirlerin yüzüne söyleyen ve bunun bedelini de ödeyen parhesist bir şahsiyet Ahmet abi! Özellikle Aksa Tufanı ile tabiri caizse gece gündüz sahadaki koşuşturmalarına, emeklerine tanıklık ettik, şahidiz. Çok şey anlatılır, yazılır ancak en azından bir teşekkür mahiyetinde dahî olsa şahitliğimizi bu yazıyla kısaca not tutarak Ahmet abiye selamlarımızı iletiyor, meydanlarda omuz omuza dayanışmamızı büyütüyoruz.

Diğer bahsetmek istediğim şahsiyet ise Fevziye abla… Fevziye ablanın ismi geçince hep şu soruyu soruyorum kendime: “Koskoca Adana’da Fevziye abla ve arkadaşları dışında gerçekten hiç delikanlı yok mu?” Adana’da nereye gidersek gidelim Fevziye abla ile karşılaşmak mümkün. Karşılaştığınız an kaçarınız yok, illâki sizi alıp o sıcak muhabbetiyle birlikte ikramlarını sunacak! Adana’ya gidecek olanların ona uğramadan ayrılmaları kesinlikle büyük bir eksiklik olur. Bu arada Fevziye abla da Ahmet abi gibi edebiyat öğretmeni. O da Ahmet abi gibi sahayı teneffüs eden, meydanları çok iyi bilen biri. Fevziye ablayı bir bakarsınız İncirlik önündeki protestolarda, bir bakarsınız savaş tanklarına attığı taşlarla, bir bakarsınız Ceyhan’da nöbette, bir bakarsınız siyasi partilerin önündeki protestolarıyla, bir bakarsınız İnönü meydanındaki mazlum halklar için açtığı dayanışma çadırında, bir bakarsınız öğrencisiyle çalışma masasında görebilirsiniz. Nerede değil ki? Gıpta edilecek bir şahsiyet! Ben Fevziye ablayı şu şekilde tanımlıyorum: “Tek başına bir ümmet!” Fevziye abla gerek eylemleriyle gerek söylemleriyle hakikat neyse ve bunun bedelini hiç düşünmeden dile getiren ve eyleyen bir başka parhesist kişiliktir. Onun da mücadelesine tanığız! Bu yazı aracılığıyla mücadelesini selamlıyor, kendisine teşekkürlerimizi iletiyoruz.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x