Connect with us

Yazılar

Bir Ortadoğulunun After Life Denemesi – Mücahid Sağman

Yayınlanma:

-

After Life 2019 yılında başlayıp 2022 yılı başında 3. sezon ile finale eren İngiliz yapımı bir dizi. Dizi, eşi vefat eden bir adamın hayattan kopuşunu kara mizah bir dille ele alıyor. Dram-komedi tarzında çekilen dizide Ricky Gervais (Tony) oldukça başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Eşi öldükten sonra topluma olan uyumsuzluğu daha da artan Tony, aynı zamanda çevresindeki derin yalnızlığı da keşfetmiş oluyor. Bir İngiliz kasabasında kendi kişisel sorunları ile uğraşan bu küçük topluluk için bazı temel öncelikler mevcut. Örneğin neredeyse herkes iyi bir ilişki kuramamaktan şikayetçi. Aradıkları ideal eş tipini bir türlü bulamayan Tony’nin çevresindeki küçük mutsuz azınlık onun eşine olan özlemini de artırıyor. Tambury isimli bu küçük yerleşim yerinde müthiş bir sükûnet hissedersiniz. Bu sükûnet, mûkimlerinin bireysel yaşamına sinmiştir. Tony’nin agresif davranışları ve alaycı imaları etrafındaki insanlar açısından depresif bir problem olarak algılanır. Çevresindekiler için onun, onun içinse çevresindekilerin temel problemi kendi gerçekliklerine yabancılaşmış yalnızlıklarıdır. Tony yas tutma halini bir hayat tarzı olarak benimseyecektir artık. Hayatın tadı onun için kaçmış ve geri gelmesi de artık mümkün değildir. Tony için artık çalışmak, sosyalleşmek gibi toplumsal sorumluluklar anlam ifade etmez. Onun için eşinin anıları ile örülmüş bir hayatın ‘yas’ı vardır artık.

Eşi ölen bir adamın yas tutma hikayesi eminim herkesi etkiler. Gel gör ki dünyanın başka bir tarafında insanlar henüz yas tutmaya zamanları olmayacak acılar yaşıyorlar. Yas kültürü kadim toplumların hayat ile öteki hayat arasında kurdukları bir köprü aslında. Ortaya konulan ritüeller o topluma ait olan hem dini hem de kültürel öğeleri müthiş şekilde betimler. Her hareketin her rengin bir sembolik karşılığı vardır. Acılar adeta birer şiire döner ve yas, ölümü kutsayan bir törene dönüşür. Ama bununla beraber ölümler o kadar yoğun yaşanılır hale gelir ki matem ile hayatın sürekliliği arasındaki kesin çizgiler ortadan kalkar. Özellikle de yıllardır savaşın eşiğinde yaşayan toplumlarda ölüm arzulanır hale bile gelir ve insanlar yas tutmaya vakitleri olmadan her an hareket etmek durumunda kalırlar. Ağıtlar, türküler, masallar durmadan devam eden bir menzilde yürür. Yüzyıllardır aynı insanların oturduğu aynı insanların yaşadığı sokakları bulmak zordur. Göçmek, kaçmak, başka coğrafyalarda maziyi kaybederek ayakta durmaya çalışmakla geçen ömürde insanlar yanlarına ağıtlarını, türkülerini, masallarını almışlardır. Artık hafızayı canlı tutan tek şey anılardır ve anılar ancak bu eserlerin içine saklanabilir.

After Life hep Tony’nin eşi ile çekilmiş bir videoyu izlemesi ile başlar. Hep kabullenişe karşı içsel bir karşı koyuş yaratmak ister. Kabullenmesi gereken şey ise yalnızlıktır. Çünkü bu küçük İngiliz topluluğunda yalnız kalmak bir anlamda hayata karşı yenilgiyi kabullenmek olarak algılanır. Yalnız kalmamanın tek yolu ise hayatı tüm yönleriyle paylaşabilecek bir partner ile tanışabilmektir. Ortadoğu halkının yalnızlık ve sahip olma dürtüsü daha çok Sophokles’in Antigone eserinde yarattığı sürece benzer. Antigone kardeşlerinden Eteokles kahraman sayılmış, Polyneikes ise hain ilan edilip cesedi gömülmemiş, kurda kuşa yem edilmek üzere lanetlenerek açıkta bırakılmıştır. Antigone’un tüm mücadelesi kardeşine yapılan bu muameleye karşılık onu gömerek yasını tutma hakkını elde etmektir. Bunun için devlete karşı çıkar. Karşı çıktığı şey sadece devlet değil aynı zamanda bir koca veya tanrısal otoritedir. Ağabeyini toprağa gömmek Antigone için en büyük onurdur. Sonrasını düşünmez. Ölümü çoktan göze almıştır. Yalnızlaşmayı dert etmez. Antigone nefret etmek için değil sevmek için yaratılmıştır. Tony olabildiğince agresiftir. Acısını çatışmalarla bastırır. Oysa savaşın koynunda büyüyen bir çocuğun nefret etme hakkı bile elinden alınmıştır. Yola düşmek ve arkada bırakmak başka bir hayatın ellerine sürüklenmek tek çaresidir. Sevdiklerine tekrar dokunabileceği tek yer hayal dünyasıdır. Anılar hayal dünyasında her an yeniden yaratılır. Tek mesele ölüm olmayacak kadar da karmaşıktır durum. Daha kötüsü kaybolanların her an bulunma ihtimaline karşı yaratılan ümitle ruha atılan tohumlardır. Yaşamak zorundasınızdır çünkü her an başka bir acının ya da ümidin eşiğinde olabilirsiniz. Yas tutma hakkınız dokunduğunuz başka hayatların size bakan gözlerinde en gerçek halini alır. Bir acının türkülere dökülmüş hali olan İpek Mendil türküsü devam eden akışı, acının başka hayatların sorumluluğunda yürüyen mekanizmasını özetler: “Evimizin önü yonca, Yonca gahmış dam boyunca. Bu yoncayı kim biçecek, Celal oğlan olmayınca”. Evet, Celal ölmüştür ama yonca tüm gerçekliği ile kapının önünde durur. Yas tutmanın bir yönü de yoncayı kaldırıp devam eden akışa katkı sunmaktır. Tony için ne yonca vardır, ne de Kreon, ne de yası ile anıları arasına girecek başka meşguliyetler… Eşi ile çekilmiş onlarca video kaydı iki alem arasında olmasa da hatıraları somutlaştırır. Henüz anne ya da babası ile tanışmadan uzak mesafelere gitmek zorunda kalan ve buralarda sömürülen çocuklar için hatıralar ne anlam ifade eder?

Antigone’un tüm mücadelesi abisini defnetmektir. Tony her sabah yürüyüşünü eşinin mezarı başında bitirir. Berfo Ana’nın hikayesi Antigone ile benzer. Bir mezar başında durabilmek ve mezar taşı ile konuşabilmek bile Ortadoğu halkları için bir lütuf olabiliyor çünkü. Berfo Ana oğlunun hasretini bir mezar taşının, bir miktar toprağın üzerine akıtacağı gözyaşlarına saklamıştır. Aradan geçen bin yıllara rağmen Kreon hala hayattadır ve devletin lanetlediği ölülerin mezar yerlerine göz diker. Dünya, Ortadoğulu çocukları lanetlemiştir. Lanetlilerin ölüleri bedenlerine mekân bulmamalıdır. Çünkü o zaman anıları laneti yıllarca devam ettirecek ve toplumsal bir hastalığa dönüştürerek otoriteyi sarsan sembollere dönüşecektir. Kayıp evlatları için bir mezar talep eden anneler kazandığında otoritenin kirli yüzü yenilgiyi tadacaktır. Mezar yerleri ritüelleri veya ağıtları ile bir direnişi de simgeler. Mezar taşı yası canlı tutmanın da bir boyutudur. Ölen bedenin artık somut hali mezarın üstündeki topraktır. Bireyin topraktan geldiğine dair inanç gereği yaşamın ve sonrasının tüm yolculuklarını simgeleyen süreçler tamamlanmalıdır. Derrida’ya göre yas tutma süreci yaşamın gerekliliğine ve aynı anda da kayıpla başa çıkmanın sorumluluğuna işaret eder.[1] Burada iki kritik ifade dikkati çekiyor: Gereklilik ve sorumluluk. Ekonomik olarak belirli düzeyin üzerinde olup refaha ermiş toplumlardaki bireylerin ‘başa çıkma’ sorunu After Life dizisinin ana teması. Ama bir Ortadoğulu için başa çıkmanın temel aşamaları gereklilik ve sorumluluk üzerinden ilerler. Hele de eşini kaybetmiş kişi bir kadınsa o zaman kötücül olanın gerçekliği ile yüzleşmeniz daha hızlı ve hissettirici olur. Çünkü Ortadoğulu bir kadının yalnız kalabilme ihtimali oldukça korkutucudur hatta lüks sayılır. Eğer eşi vefat ettiyse kısa sürede başka bir erkeğin gölgesinde olmak zorundadır. Onun yas süreci başkaca egemen zorluklara kurban edilir. Tek başına ayakta kalma direnci o kadar şaşkınlıkla karşılanır ki takdirler havada uçuşur. Zamandan ve mekândan soyutlanıp yasına tutunacağı rüyalar için eziyet çekmek veya bedeller ödemek zorundadır. Yas tutmak ve bir mezar taşına bakmak kimliğine bahşedilen bir ödülden başka nedir artık! Evladını toprağa koyabilmenin huzur veren bir ritüel olması şaşkınlıkla karşılanmayacak acıların yaşandığı bir coğrafyaya özgü olacaktır elbette. Mezar yeri çocuğunun veya eşinin sembolik mekânı olarak yas tutanı sükûnete erdirir. Bir yerde ikamet edene oranın ‘sakini’ denilmiştir çünkü. Beden toprakla karıştığında kendi evine yani özüne dönmenin sükûnetine erişir. “Geride kalanlar” denilir bir ölümün ardından, asıl olan gitmektir insanlığın inanç örgüsünde.

“Yol canlılıkla mukayyet

Gitti deriz

Ölenler için

 Yalnız yaşayanların işidir

Yola çıkmak, yolu kat etmek.”[2]

Kalan henüz gidemediği için gideni uğurlamak görevini üstlenir. En çok da uğurlanmak ve hayırla yad edilmek için üstlenir bu görevi. Beden nasıl bir mekânda huzura kavuşursa ruhun da bir mekân ile huzura kavuşacağına inanılır. Son görev onu huzuruna kavuşturmak ve özüne ulaşabilmesi için ritüelleri yerine getirmektir. ‘Toprağa vermek’ ‘defnetmek’ gibi ifadeler hep ölümle yaşam arasındaki bağın esrarengiz büyüsünde üretilmiştir. Toprağa vermenin büyüsü ritüelin coşkun eylemlerinde saklıdır biraz da. Her hareket, binlerce yılın inancı ile harmanlanır. Mezarın şekli, ölünün duruşu, mezar taşında yazanlar hep bir geleneğe işaret eder. Ama elbette bir mezar yeri olanlar içindir tüm bunlar. Geride kalanlar için mezar yeri bünyeye sükûnet verecek ritüellerin ikamesi için gereklidir. Geride kalırlar elbette ama artık olduğu gibi kalamaz hiç kimse. Ama en çok da Ortadoğu’da eskisi gibi kalamaz insanlar. Çünkü mezarı olmayan bir ölünün ruhu gibidir insanlar burada. Her an başınıza yıkılması mümkün olan evinizi bir savaşla terk edip yazgısı muğlaklık olan bir dünyaya doğru gitmek zorundasınızdır.

 

[1] İbrişim, Deniz G. (2019). Yasın Antroposantrik Olmayan “Öteki” Hali: Sürgün’de Şiddet ve Acının Beden-ötesi Yolculuğu. Edebiyat Eleştirisi Dergisi ISSN 2148-3442 2019/11: (82-98).

[2] İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı, Üçüncü Bab: Şivekarın Yolculuğudur.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

Sessizliğin Kurumsallaşması ve Aşağılayıcı Acziyet – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Gazze’de yaşanan soykırım, sadece Filistin halkına yapılan bir vahşet değil, insanlığın ahlâkî ve vicdani sınavıdır. Küresel sessizlik, insanlık tarihine kara bir leke olarak yazılacaktır.

Ancak umut tükenmemiştir. Gazze halkının direnişi, uluslararası adalet mücadelesi ve küresel dayanışma, bu vahşete son verebilecek güçtedir. Tüm dünyanın, görmek istemediği gerçeği kabul etmesi, sessizlikten çıkarak ses çıkarması gerekmektedir.

Zulüm karşısında tarafsızlık yoktur. Sessizlik, suç ortaklığıdır; sessizliği bozanlar ise tarihin kahramanları olacaktır. Bugün Gazze’ye dair suskunluk, yalnızca korkunun ya da çaresizliğin değil; konfora duyulan bağımlılığın, alışılmış hayat tarzını kaybetme endişesinin bir sonucudur. Değerleri uğruna bedel ödemeye hazır olmayanlar, o değerlerden söz etme hakkını da yitirmiştir.

Gazze, Müslümanların ne kadar savrulduğunu ne kadar ikircikli ve ne kadar konfor bağımlısı hâle geldiğini bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İslam, suskunluğu değil; taraf olmayı, bedel ödemeyi ve sürekli mücadeleyi emreder. Kur’an’dan bunu anladık, Resûl’ün örnekliğinde bunu gördük.

Gazze, yalnız bırakılmış bir şehirden ibaret değildir. O, ruhlarımızın sefilliğini, ahlâkî çöküşümüzü ve iki yüzlülüğümüzü yansıtan bir aynadır. Bu aynaya bakıp yüzünü çevirenler, artık yalnızca Gazze’yi değil; kendi iddia ettikleri inancı da terk etmişlerdir.

Bu noktada bazıları için Gazze, Müslümanlara dair tüm kolektif umutların yitirilmesine yol açmıştır. Dernekler, vakıflar, cemaatler, sendikalar, oluşumlar; çoğu zaman bu suskunluğun ve ataleti meşrulaştırmanın araçlarına, beslendikleri iktidarların suçunu gizleyen birer aparata dönüşmüşlerdir.  Şerefli insanların, uğruna savaşacağı değerleri olur. O değerler ayaklar altına alınırken susuluyorsa, artık o değerlerden söz etmek bir ikiyüzlülüktür.

Beyazıt, Sultanahmet ve Eminönü’nde milyonları toplayıp, dolaştırıp, kalabalıkların hamaset ile sırtını sıvazlayıp, İsrail’i besleyen iktidara tek kelime etmeden kaçış rampasına yönlendirilmesini nasıl anlayacağız, nasıl değerlendireceğiz; buna aracılık eden derneklerin, vakıfların, gençlik örgütlerinin, sendikaların iktidarla olan kirli ilişkilerden hiç kimsenin rahatsızlık duymaması nasıl bir ahlâksızlığa işaret ediyor?

Hele sözüm ona güçlü İslam ülke liderlerinin Mısır’da Trump karşısındaki sefillik ve acziyetlerini, Trump’a olan yalakalıkları sadece politik bir düşüş olarak anlayabilir miyiz, aynı zamanda ahlâkî bir düşüşü de göstermez mi? Rahmetli üstad Seyyid Kutub’un ifadesiyle bu, “Allah’ın hâkimiyetini değil; zalimin düzenini kabullenmek” değil midir?

İslam dünyası denen yapı, bugün gücünü değil; çürüyüşünü sergilemektedir. Hükümetler, kurumlar, yapılar ve kanaat önderleri, Gazze meselesinde ahlâkî iflaslarını tescillemişlerdir. Bu iflas, yalnızca politik değil; itikâdîdir.

Gazze karşısında susanlar, aslında kendileri için de konuşmayı bırakmışlardır. Gazze, susturulmadı; biz sustuk! Zulüm devam ederken sessizliği seçenler, tarafsız kalmadı; zalimin safında yer aldı. Bugün Gazze için susanlar, yarın kendi onurları ayaklar altına alındığında da konuşamayacaklar çünkü zulme alışan bir vicdan, hakkı savunma yetisini yitirir. İki yıldan fazla bunu çok acı bir şekilde tecrübe ediyoruz.

Bu nedenle Gazze meselesi kapanmamıştır; yalnızca onun üzeri örtülmüştür. Enkaz kaldırılabilir, haberler kesilebilir, gündemler değiştirilebilir fakat bu suskunluğun bıraktığı ahlâkî enkaz, kolay kolay temizlenmeyecektir. Gazze; biz unuttukça değil, biz sustukça kaybetmektedir.

Hiç kimse “ateşkes” adı verilen seyreltilmiş saldırı ve tecavüzleri görmezden gelemez! İsrail’in ihlâlleri aralıksız devam ediyor; dünya, kör ve sağır kalıyor; garantör ülkeler ‘her şey yolundaymış’ gibi davranıyor.

Yeni yılda yine milyona yakın insan Eminönü’nde toplanacak, hamasetle ağırlanacak, boş sloganlarla oyalanarak daha öncekiler gibi gazları alınmış olarak kaçış rampasına yönlendirileceklerdir. Toplantı saatinde, Azerbaycan petrolü İsrail’e götürülmek üzere Ceyhan’dan gemilere yükleniyor olacak, boşluğa slogan savuranlar bunu asla düşünmeyecek ve görmeyecekler.

Gazze, Müslümanların iman iddialarını sınayan açık bir imtihandır. Bu imtihanda suskunluğu tercih edenler, yalnızca bir siyasi pozisyon almamış; ahlâk ve itikaâdî bir tercihte bulunmuşlardır. Zulüm karşısında sessiz kalmanın bedeli, tarihte olduğu gibi bugün de ağırdır.

Kur’an bu hakikati açıkça ilan eder:
“Zulmedenlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur!” (Hûd, 113)

Gazze’nin enkazı bir gün kaldırılabilir ama bu suskunluğun bıraktığı enkaz, vicdanlardan kolay kolay silinmeyecektir. Bu işbirlikçiliğin ve ahlâksızlığın açtı yaralar kolay kolay iyileşmeyecektir.

Artık bahanelerin, dengelerin, diplomatik dillerin arkasına saklanma zamanı bitmiştir. Gazze, Müslümanlardan duygu değil, “duruş” talep etmektedir. Arada bir yapılan yürüyüşler, ölçülü açıklamalar, muhatabı olmayan boş sloganlar, temkinli suskunluklar bu yükü taşımaya yetmez.

İslam, konforu değil, bedeli; tarafsızlığı değil, adaleti; suskunluğu değil, mücadeleyi emreder. Gazze için konuşmak, yalnızca Filistinliler için değil, kendi imanını korumak isteyen herkes için bir zorunluluktur.

Ya bu zulme karşı açıkça taraf olacağız ya da suskunluğumuzla bu düzenin bir parçası olduğumuzu kabul edeceğiz.

Çünkü Gazze bugün sadece bombalanmıyor; vicdanlarımız da sınanıyor!

Devamını Okuyun

Yazılar

Varlık ve Vâroluş İlkesi: “Mülk Allah’ındır!” – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

“Mülk Allah’ındır!” ifadesi, ilk bakışta yalnızca bir mülkiyet cümlesi gibi görünür oysa varlık felsefesinin ve vâroluş felsefesinin en derin sorularına temas eden yoğun bir metafizik göndermedir. Bu cümlede mülk, sadece eşya ve servet demek değildir; tüm vâr olanlar, tüm imkânlar, tüm süreçler hatta varlık sahnesinin kendisi anlamına gelir. Dolayısıyla bu ifade hem varlığın kaynağına hem de insanın o varlık içindeki konumuna dair kapsamlı bir çerçeve sunar.

Varlık felsefesi açısından bakıldığında cümle, vâr olanların ontolojik statüsünü belirleyen bir ilkedir çünkü “mülk”; bir şeyin kime ait olduğunu söylerken o şeyin vâr oluş tarzını da belirler. Eğer tüm mülk Allah’a aitse, o hâlde vâr olan her şey kendi başına “sahip” değil, “emanet”tir; kendi başına “kâim” değil, “kıyamı başkasına bağlı”dır. Bu, İbn Arabî’nin varlık anlayışında olduğu gibi, eşyayı “gölge varlıklar” şeklinde konumlandırır: Hakikî varlık ancak Hak’tır, diğer her şey O’nun isimlerinin zuhurudur. Böyle bir çerçevede mülkün Allah’a ait olması, varlığın birliğini ve mutlak kaynağını ifade eder; hiçbir şey kendisini varlıkta temellendiremez, her şey ontolojik açıdan türetilmiş, ödünç verilmiş bir varoluşla durur. Bu yüzden bu cümle hem tevhid ilkesini bir varlık metafiziği olarak kurar hem de insanın varlığa bakışındaki yanılgılarını düzeltir: İnsan; sahip olduğuna inandığı şeylerin gerçek sahibi değildir çünkü vâr olan her şey, varlığını sürdürebilmek için mutlak kaynağa dayanır.

Vâroluş felsefesi açısından ise ifade; insanın kendi konumunu, özgürlüğünü ve sorumluluğunu yeniden düşünmeye çağırır. İnsan çoğu zaman kendisini “sahip olan özne” olarak görür; mülk, güç, konum ve kimlik üzerinden kendisine bir benlik alanı kurar. Oysa “Mülk Allah’ındır!” cümlesi, insanın vâroluşunu radikal biçimde tersine çevirir: İnsan sahip olan değil, verilenle yaşayan bir varlıktır; kurucu özne değil, kurulan bir sahnenin içinde konumlanan bir misafirdir. Bu misafirlik; insan özgürlüğünü ortadan kaldırmaz aksine özgürlüğü, bir sorumluluk zemini üzerine yerleştirir. Vâroluşun sahibi insan değildir fakat insanın o mülk alanı içindeki seçimleri yine de anlam taşır. Böylece vâroluş, “kendine mâlik olma” fikriyle değil, “kendine verilen alanı anlamlandırma” fikriyle kurulur.

Bu cümle aynı zamanda insanın benlik yanılsamasına karşı bir eleştiri niteliği taşır. Mülkiyet iddiası, insanın egosunu genişleten, dünyayı kendi merkezine doğru çeken bir vâroluş tarzı üretir. Oysa mülkün Allah’a ait olduğunu kabul etmek, insan benliğini aşkın bir kaynağa bağlayarak onu hem hafifleten hem de sorumluluk altına sokan bir bilinç düzeyini mümkün kılar. Bu açıdan söz, bir ontolojik tevazu öğretir: İnsan, sahip olduğu şeylerle değil, onlara nasıl davrandığıyla tanımlanır; mülkün değil, emanetin muhafızıdır!

Bu ifade, vâroluşçuluğun “insanın kendini yaratma” iddiasıyla yüzleştiğinde de farklı bir anlam kazanır. Modern vâroluşçuluk çoğu kez insanı, kendi değerlerinin mutlak belirleyicisi olarak düşünür ancak “Mülk Allah’ındır!” cümlesi, insanın kendi varlığının kaynak ve ölçü olmadığını hatırlatır. Değer, anlam ve yön tayini, insanın kendi kendine kurduğu bir mutlaklık değil, aşkın bir mülkiyet alanıyla ilişki içinde şekillenen bir sorumluluk düzlemidir. Böylece insanın vâroluşu, keyfî bir özgürlüğün değil de karşılığında hesap verilen bir özgürlüğün içinden okunur.

Sonuçta bu söz, üç düzeyden oluşan bir bütünlük sunar. Ontolojik düzeyde varlığın kaynağını ve birliğini, epistemik düzeyde insanın bilme ve anlamlandırma sınırlarını, etik düzeyde ise mülk karşısında insanın sorumluluğunu belirler. Sahip olmak yerine emanet bilinciyle yaşamak, gücü merkezîleştirmek yerine adaletle kullanmak, benliği genişletmek yerine aşkın bir hakikate bağlanmak gibi sonuçlar bu cümlenin doğal açılımlarıdır. Dolayısıyla “Mülk Allah’ındır!” sözü hem varlık anlayışını düzenleyen bir ilke hem de insanın kendi vâroluşunu yeniden kurmasını sağlayan derin bir çağrıdır.

Devamını Okuyun

Yazılar

Gökten Zembille İnmedi: Paşanın Kellesinden İşçinin Saatine Hak Arayışı – Abdülkerim Bülbül

Yayınlanma:

-

İnsan hakları dediğimiz havalı kavramı bugün anayasaların sayfaları arasında uyuklayan soğuk maddelerden ibaret sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu haklar ne gökten zembille indi ne de bir sabah uyandığımızda başucumuzdaydı. Spartaküs’ün Roma’ya kafa tutuşundan 19. yüzyılın isli fabrikalarında 8 saatlik mesai için direnen işçilere kadar uzanan; kanla, terle ve mürekkeple yazılmış bir nehrin hikayesidir bu.

Tarihin derinliklerine indiğimizde karşımıza çıkan tablo nettir: İnsanlık tarihi, aslında bir hak ve özgürlük arayışının tarihidir ancak bu arayış, dünyanın her yerinde aynı yankıyı bulmadı. Batı’da halkın “söke söke aldığı” haklar ile bizim coğrafyamızda devletin “lütfedip verdiği” haklar arasında dağlar kadar fark vardı.

Batı Cephesi: “Kral da olsan sınırsız değilsin!”

Hikâyenin Batı yakasında işler “alttan yukarıya” doğru karıştı. Orta Çağ’ın o zifiri karanlığında, İngiltere’de bir kıvılcım çaktı. 1215 tarihli Magna Carta, belki de ilk kez bir Kral’a “Dur bakalım, yetkilerin sonsuz değil!” diyerek feodal beylerin şahsında keyfî tutuklamalara set çekti.

Bu kıvılcım zamanla bir yangına dönüştü. John Locke gibi düşünürler çıkıp, “Haklar devletin koyduğu yasalarla var olmaz; insan, doğduğu an özgürlük ve mülkiyet hakkıyla doğar, devlet sadece bunları korumakla yükümlüdür!” diye haykırdı. 1789 Fransız Devrimi ise “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” sloganıyla bu ateşi tüm dünyaya yaydı. Artık haklar, sadece İngiliz soylusunun değil, tüm insanlığın “vazgeçilmez” kalkanıydı.

Doğu Cephesi: “Devletin gölgesinde nefes almak”

Peki ya bizde? Osmanlı semalarında rüzgâr bambaşka esiyordu. Osmanlı’da ve klasik İslam hukukunda haklar, Batı’daki gibi bireyin doğuştan getirdiği bir kalkan değil, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayılan devletin, düzen bozulmasın diye kişiye tanıdığı “ayrıcalıklar” bütünüydü.

Bir kere şunu kabul edelim: Osmanlı pratiğinde “eşitlik” yoktu, “adalet” vardı. Toplum, millet sistemiyle bölünmüştü; Müslüman ve Gayrimüslim ayrı hukuklara tabiiydi. Daha da çarpıcısı, zengin bir Paşa olmanız bile sizi kurtarmaya yetmezdi. “Müsadere” denilen uygulama, Demokles’in kılıcı gibi tepenizde sallanır, devlet bir sabah tüm mal varlığınıza el koyabilirdi.

Can güvenliği mi? Evet, İslam hukukunda can kutsaldır ancak işin ucunda “Nizâm-ı Âlem” (Düzenin bekası) varsa akan sular dururdu. Devletin bekası için kundaktaki şehzadenin “kardeş katline” kurban gitmesi veya sadrazamların “siyaseten katl” ile idamı, hukukun sınırlarını zorlayan ama devletin yaşamasını sağlayan pragmatik yöntemlerdi. Bir çocuğu ailesinden koparıp devşirme yapmak ise her ne kadar bir sınıf atlama aracı gibi dursa da aslında kişi özgürlüğüne tamamen ters bir uygulamaydı.

Rüzgârın yönü değişiyor: Tanzimat ve sonrası

19. yüzyıla gelindiğinde Batı’dan esen o sert “hak ve özgürlük” rüzgârları, Osmanlı’nın ahşap kapılarını zorlamaya başladı. Batı’da halkın zorlamasıyla gelişen süreç, bizde devletin bekasını sağlamak isteyen yöneticilerin “yukarıdan aşağıya” sunduğu reçetelere dönüştü.

1839 Tanzimat Fermanı bir dönüm noktasıydı. Padişah ilk kez kendi ağzıyla “Yargılamadan asmayacağım, kimsenin malına el koymayacağım.” diyerek kendi yetkilerini sınırladı. Artık tebaa, “kul” olmaktan çıkıp “vatandaş” olmaya doğru, sancılı da olsa bir adım atıyordu. Bunu, gayrimüslimlere “Artık gâvura “gavur” denmeyecek!” noktasına varan bir eşitlik vaadi sunan Islahat Fermanı izledi.

1876’da ilk anayasamız Kanûn-i Esasî ile tanıştık. Haklar kâğıda dökülmüştü dökülmesine ama o meşhur 113. madde yok mu? Padişaha “güvenliği tehdit edenleri” sürgüne gönderme yetkisi vererek bir elle verilen hakkı diğer elle geri alıyordu.

Birinci kuşaktan üçüncü kuşağa: Bitmeyen bir nehir

İnsan hakları tarihi, durağan bir göl değil, gürül gürül akan bir nehir gibidir. Başlangıçta sadece “Devlet bana dokunmasın, yaşama ve mülkiyetime karışmasın!” diyen birinci kuşak haklar vardı. Sanayi Devrimi ile ezilen işçiler, “Gölge etmemen yetmez, bana eğitim ver, sağlık ver, iş ver!” diyerek ikinci kuşak hakları (sosyal hakları) doğurdu. Bugün ise çevre felaketleri ve nükleer tehditler karşısında “Barış içinde ve temiz bir çevrede yaşayalım!” diyen üçüncü kuşak dayanışma haklarını konuşuyoruz.

Sonuç olarak;

İster Batı’nın kanlı devrimleriyle kazanılsın ister Osmanlı’nın “arzuhâl” kapılarıyla ve fermanlarıyla lütfedilsin; insan hakları mücadelesi bitmiş değildir. İki dünya savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi kurumlar bu nehri uluslararası bir yatağa oturtmuştur. Ancak unutmayın, bu haklar kâğıt üzerindeki imzalardan ibaret değildir; toplumların ortak bilinci ve samimi mücadelesi sürdükçe o nehir akmaya devam edecektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x