Connect with us

Köşe Yazıları

İki Kat Özen

Yayınlanma:

-

Hakikate yaslanan bir siyasetin imkânı üzerine konuşmalıyız.

Merkezinde hakikat kaygısı olmayan arayışlar sayısız kere kapımızı çalmış, kulağımıza çalınmıştır. Bugünün Türkiye’sinde de yaşadığımız, tecrübe edip gözlemlediğimiz süreç budur. Yaşanan tıkanmışlık benzer çaba ve açılımları tekrar tekrar karşımıza çıkarmaktadır.

Peki, yaşanan tıkanmışlık nedir?

İnsanın fıtratına, fıtratını çekip çevirmesi gereken vahye uzak düşüşü tıkanıklığın başlangıç noktasıdır. Bu durumun tespiti çerçevesinde yürütülecek tartışmalarla insanlığın daralıp bunaldığı noktalar daha bir belirginleşecektir. Bu merkezden ısrarla sakınan her bir müzakere tıkanmışlığı besleyecektir çünkü insan çok fazla etkenin makine olmayan şaşılası bileşenidir.

Bugün hem ülkede, hem bütün bir yeryüzünde bunalan, çıkışsızlıkta çırpınan insanı net bir şekilde görebilirsiniz. Ekolojik ve sosyolojik yıkımını eliyle hazırlayan insan bütün sınırları aşmış, içinde kalması gereken çerçeveyi dağıtmıştır:

(…) İnançlarınız[ın içerdiği hakikat]in sınırları[nı] ihlal etmeyin ve daha önce kendileri sapmış olup birçoğunu da saptırmış olan ve doğru yoldan hâlâ sapmakta devam eden bir topluluğun mesnedsiz görüşlerine uymayın.” (…) Böyledir, çünkü onlar [Allah’a] isyan ettiler; hak ve adalet sınırlarını ihlalde ısrarcı davrandılar. Onlar birbirlerini yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmadılar: yaptıkları şey gerçekten ne kötü idi!  [Mâide Sûresi, 78-79]

Sınırları ihlal eden, edenlere de müdahale etmeyen insan, âlemlerin Rabbinin gazabını fazlasıyla hak etmiştir:

[Ve şimdi] onların birçoğunun hakikati inkâr edenlerle dost olduklarını görebilirsin! İhtiraslarının onları sürüklediği şey [öyle] kötüdür [ki] Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azap içinde yaşayacaklardır. [Mâide Sûresi, 80]

İsrailoğullarıyla örneklenen ve deveran edip duran insanlığın bu hikâyesine karşı hakikate yaslanan bir mücadele temel sorumluluk olarak görülmez, o siyaseti bütünleyen kulluk şuurundan yana samimi bir tercihte bulunulmazsa bu dünyada ve ahirette kayıp kaçınılmaz olacaktır.

Yukarıdaki ayetlerin odağına çevirelim bakışlarımızı: 1. Bir kısım insan Allah’a isyan ederek hak ve adalet sınırlarını ihlal etmiştir. 2. Buna ihtiraslarını, heva ve heveslerini ilah edinmeleri[1] sebebiyet vermiştir. 3. Bütün bu süreçlerde birbirlerini, yaptıkları iğrenç şeylerden vazgeçirmeye çalışmamışlardır.

Hak ve adalet sınırlarını belirleyen Allah’tır, ancak O’na isyanla bu arsızlık zalimlerin bir tutumu olarak icra olunabilir, bu girdaptan kurtuluş vahye teslim olmakla mümkündür:

Çünkü, eğer onlar Allah’a, kendilerine gönderilen Peygamber’e ve o’na indirilen her şeye [gerçekten] inansalardı, bu [hakikat inkarcı]larını dost edinmezlerdi: Ama onların çoğu sapkındır. [Mâide sûresi, 81]

Bu durumda genişletilmiş bir soru kaçınılmaz görünüyor: Bu zaviyeden hareket edecek bir siyaset, evet, ne kadar mümkündür?

Yaşanan bütün çürümüşlükleri Kur’an’ın insanın hakikatle kuramadığı münasebetine bağladığı açıktır. Ekolojik, ekonomik bütün pespayelikler, akla hayale gelmez sömürü biçimleri, yeryüzünün her bir köşesinde boy veren direniş hareketleriyle irtibat ve daha nice meselede reçetemiz belli ve kesindir.

Kur’an hiçbir alanı boş bırakmaz. Sadece yukarıdaki ayetler bile buna delil olarak yeter. Hem yozlaşmanın hem de ıslahın izah ve çıkış önerileri Kur’an tarafından resuller aracılığıyla insanlığa iletilmiştir. Ancak aşındırılmaması, içinde kalınması gereken çerçeveden hareketle atılacak adımların kıymeti olacaktır.

Türkiye’de de siyasal arayışlar çeşitleniyor. Ekonomik krizin derinleşmesi bu arayışları tetiklemiş durumda. Ekonomi dışında hak ve adaletten, tevhid ve şirkten, eğitsel ve sosyal bütün alanlardaki zorbalıklardan, küresel egemenlerle işbirlikçiliklerden yola çıkabilen kitlesel bir hareketliliğin, siyasal arayışların olmayışı da hakikatle kurula(maya)n ilişkinin niteliği bahsinde ayrıca düşündürücüdür.

Siyaset hattı doğrudan ve tamamen ilkeler paralelinde inşa olunmalıdır. Vahyî ilkelerle az ya da çok çelişen her çizgi, hareket ya da popüler tanımla oluşum diyelim, bir aşamada mutlaka o çelişkilerin somut hâllerini örnekleyecektir. Vahyin mutlak çerçevesine sadık kalmayan ilkelerin açık edeceği arızalar kurtuluş ve ıslah umudunu bir kez daha yok edecektir.

Bir dönem Türkiye İslamcılığının çok daha keskin ya da net denilebilecek, özgüveni yüksek bir söylemsel üstünlüğü vardı. Egemen düzenden aldığı darbelerin yanı sıra farklı ayartılarla ayarları bozulan bu çevrelerin bugün eski ‘sıkı’ duruşlara oldukça mesafeli bir pozisyon aldıkları pekâlâ söylenebilir.

Yukarıda andığımız ayetlerde yer alan “hakikatin sınırlarını ihlal etmeme” uyarısı siyasal arayışlar için fazlasıyla gerekliyse eğer, pek tabii olarak müslüman öznelerin bu yükümlülük karşısında fazla bir tercih şansları yoktur. Katı bir gerçeklikle yüz yüze olduğumuz kabul edilmelidir: Hangi yolu izleyeceğiz? Kim ya da kimler olarak yola çıkıp insanları neye davet edeceğiz?

İnsanın, tabiatın, bütün bir yeryüzünün ıslah ve kurtuluşuna niyetlenen iyi niyetli adımların hakikatle teması, derin bir hassasiyetle göz önünde bulundurulup değerlendirildi mi? Bu yapılmadıysa eğer iyi niyetler hakikatten sapma hatasını elbette telafi edemeyecektir.

Bütün bu kaygılar kurucu iradelerin nitelik ve ne’liği bağlamında can alıcı, can yakıcı hususlardır. Belini bir türlü doğrultamayan; hakla, batıl unsurları mezcetme talihsizliğine fazlasıyla dûçâr olmuş yolculuklarımız için şimdi iki kat özen göstermek boynumuza borçtur.

[1] Furkan Sûresi, 25/43:  “Sen hiç kendi heva ve heveslerini tanrılaştıran [birin]i düşündün mü? İmdi, böyle birinden de sen mi sorumlu olacaksın?”

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022), 35C (roman)

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Köşe Yazıları

“Başta mesele sadece şarkı söylemekti”

Yayınlanma:

-

Arnavutluk’taki protestoları gördünüz mü? Trump’ın kızı ve damadı tarafından satın alınan Zvërnec bölgesinin yeni bir siyonist şebeke merkezine dönüştürülme planı, 3 milyon nüfuslu bu ülkede on binleri sokağa döktü. Yürüyüşe geçen kalabalık tel örgüleri aştı, polisle karşı karşıya geldi.

Protestolar o denli büyüdü ki bölgenin satışını yapan iktidar açıklama yapmak zorunda kaldı. Bölgeyi siyonist elitlere teslim eden Arnavutluk Başkanı Edi Rama, konuşmasında protestoları itibarsızlaştırma yoluna gitti. Oysa defalarca görüldüğü gibi kitleselleşme eğilimindeki sokak hareketleri iktidar tarafından küçümsendiğinde daha da büyüyor. Şiddet kullanıldığında ise uzun vadede elitleri koltuklarından edecek bir “kan davası”nın temelleri atılıyor. Türkiye’de “Gezi olayları”, ABD’de “Occupy hareketi”, Mısır’daki Tahrir Meydanı’nda yükselen öfkeli eylemler aynı biçimde başladı, iktidarların itibarsızlaştırmaya dönük her müdahalesiyle kitleselleşti. Ezici şiddet ise direnişin ortak hafızasına dönüştü. 1961’de Cezayir’de bağımsızlık mücadelesi sürerken direnişi alevlendiren ve Avrupa’ya taşıyan Fransızların meşhur “Paris katliamı” oldu. Mısır’da Rabia Meydanı’nda göğsünden vurularak katledilen 17 yaşındaki Esma Biltac’den Suriye’de Hamza Ali el-Hatib’e kadar devletin kullandığı kahredici şiddet kalabalıkları tamamen dağıtamadı, kimseyi ilelebet susturamadı.

Arnavutluk’ta ABD Başkanı’nın kızı ve damadına yönelik doğrudan bir eylem pek alışıldık değil. Sırpların Kosova müdahalesi sırasında NATO ve ABD’nin Arnavutlar lehine devreye girmesiyle pekişen ve bugüne dek olumlu seyreden ilişkiler, bu eylemi çok daha sıra dışı kılıyor. Belki de Trump’ın kızı ve damadı, Arnavut toplumunun ABD’ye duyduğu bu tarihsel sempatiye güvendikleri için açıklamalarında böylesine pervasızdı. Fakat beklenen olmadı, Arnavut toplumunda büyük bir tepki yükseldi. Üstelik tepkileri karikatürize etmeye çalışan Edi Rama’nın “göstericiler benim çocuk yediğimi de açıklarlar” şeklindeki Epstein göndermesi de ikna edici bulunmadı.

Arnavutların Epstein ve ABD elitlerine yönelik nefretle gelişen tepkileri belliki bunlarla sınırlı da değil. Protestoların giderek anti-siyonist bir biçime bürünmesinin arkasında Gazze ile görünür olan emperyalizmin ve sermayenin küstahlığı da yatıyor. İsrail’in stadyumda, seyirci önünde hazırlık maçı yapabildiği nadir ülkelerden biri olan Arnavutluk’ta müsabaka günü olanlar bunu doğruluyor. Öyle ki seyirciler İsrail Milli Marşı’nı ıslıklamakla kalmadı; İsrailli oyuncuların anlatımına göre Arnavut futbolcular da maç boyunca rakiplerine son derece sert davranarak hakaretler savurdu.

Balkanlar’ın İtiraz Karnesi

Halk hareketleri marjinal görüntüden sıyrılıp göz ardı edilemeyecek bir kamusallık kazandığında, sürecin nasıl ilerleyeceği ve nerede sonuçlanacağı çoğu zaman belirsizdir. Estonya’nın bağımsızlık mücadelesini “Şiddetsiz Direniş” kitabında anlatan Todd May bir göstericinin dilinden bu belirsizliği şöyle özetler: “Başta mesele sadece şarkı söylemekti, sonra aniden bundan fazlasını söylemek oldu, demek istediğimi anlıyor musun…”

Balkanlar, sivil hareketlenmeler açısından son derece zengin örneklerle dolu. Üstelik bu eylemler hükümet deviren, bakanları istifaya zorlayan, özelleştirme durduran hayli önemli bir başarı karnesine de sahip. Bulgaristan’da 2011’den 2025’e kadar düzenlenen eylemler Bulgar oligarklarına karşı önemli kazanımlar sağladı. Gücü tekelleştiren Borisov halk hareketleriyle koltuğunu kaybetti.

Yunanistan’da Şubat 2023’te gerçekleşen tren kazasında 57 kişinin hayatını kaybetmesi yüz binleri harekete geçirdi. Sonunda Ulaştırma Bakanı istifasını sunmak zorunda kalırken “şeffaflık, liyakat ve adalet” talebi Yunan sivil toplumunda kalıcı bir fay hattı yarattı.

Sırbistan’da muhalefet liderlerine yapılan baskıların fiziksel şiddete kadar varması Sırp tarihinin en kitlesel gösterilerinden birine yol açtı. Sırbistan Başkanı değişmedi ama ilk kez Sırp seçimleri muhalefet tarafından bu denli geniş biçimde boykot edildi. Yine Sırbistan’da bu kez 2022’de çok uluslu Rio Tinto şirketinin Jadar Vadisi’nde açmayı planladığı devasa lityum madenine karşı toplumsal muhalefet sokakları doldurdu. Sonuçta iktidar ilgili yasal düzenlemeleri geri çektiği gibi Rio Tinto’nun lisanslarını da iptal etmek durumunda kaldı.

Arnavutluk'taki protestolar

İktidarların Savunma Hattı ve “Kamu Düzeni” Söylemi

Elbette eylemlere ilişkin eleştiriler de olmadı değil. Sokak isyanlarına dönüşen, krizler doğuran her eyleme ilişkin iktidarın temel itiraz, öncelikle “kamu düzenini bozmak”tı.

Sadece Balkanlarda değil dünyanın her yanında yükselen itirazlar sokak isyanlarına dönüşünce bu eylemlere yönelik temel eleştiri düzenin bozulması üzerine olmuştur. Örneğin Bulgaristan’daki eylemlerin bir temsil krizi yarattığı ve ülkeyi defalarca erken seçim sarmalına soktuğu ifade edildi. Yunanistan’dan Türkiye’ye kadar gerçekleşen her sivil eylemde kitleler iktidarlar tarafından “ikna edilemeyince” önce düzeni bozmakla suçlandılar ardından da küresel güçlerin kışkırtmalarıyla hareket ettikleri iddia edildi.

Arnavutluk’ta da yaşananlar farklı değil. Edi Rama’nın göstericilere karşı alaycı tavrı arttıkça muhalefet daha da tırmandı. Bir tarafta Rama’nın hitap ettiği, büyük çoğunluğu devlet memurlarından oluşan bir kitleye karşın öte yanda Arnavutluk’un farklı sınıfsal tabanlarından katılımla hızla gelişen aktif ve büyüyen bir eylemsellik var. Öyle ki yakın tarihte ABD’nin Kosova’da saha müttefiki olarak gördüğü UÇK da Rama’ya ve dolaylı olarak ABD elitlerini de karşılarına alarak sokaklara iniyor gibi görünüyor.

Sokağın Kırılganlığı ve Unutulmayan Travmalar

Yinede hızla alevlenen toplumsal hareketlerin bir “kampanya siyaseti” olduğunu unutmamak gerekir. Sokaktaki coşkunun motivasyonları zayıfladığında direnç düşerken eylemciler evlerine doğru geri çekilir. Türkiye’de Gezi olayları, Mısır’da 2013’te Mursi’nin bir askeri darbe ile devrilmesinin ardından yaşanan Rabia eylemleri bu açıdan iki önemli örnek.

Gezi, geniş ve farklı toplumsal kesimleri bir araya getiriyor gibi görünse de yine de kuşatıcılığı soru işaretiydi. Türkiye’de neoliberal politikalara, sermayenin sürekli artan rant alanlarına ve en önemlisi iktidarın devlet gücünü hesapsız kullanmak için diretmesine karşı önemli bir mevzi inşa edilebilirdi. Anadoluya yayılan, fiziksel merkezini kaybettiğinde bile dinamizmini koruyan hareketin temel sorunu itiraz çerçevesini yeterince iyi anlatamamasıydı. Hamaset, politik kutuplaşmalar ve sürekli hatırlatılan yakın tarihin travmaları da Gezi’nin anlaşılmasını zorlaştırdı. Yinede Gezi, Türkiye’de siyasetin de toplumsal hafızanın da bu coğrafyada örneğine az rastlanır merkeziyetsiz bir toplumsal mobilizasyon örneği oldu.

Gezi-Taksim Direnişi İçin Düşünceler - Oggito

Bir diğer -başarısız örnek- Rabia protestoları ise 2013’te Mısır’da gerçekleşti. Mursi’nin devrilmesinin ardından çıkan kitlesel protestolar ordu tarafından şiddet kullanılarak bastırıldı. Üstelik şiddet sadece ordu eliyle uygulanmadı. Aynı zamanda “baltacılar” adı verilen paralı sokak çeteleri kullanıldı. Kitlesel baskı, sistematik işkence ve ölümlerin sembolüne dönüşen “Rabia Meydanı Katliamı” eylemler için bir dönüm noktası oldu. İhvan’ın açıklamasına göre iki binden fazla kişi darbeciler eliyle katledildi. Kayıpların bu denli artması kitlesel mobilizasyonu ve yeniden örgütlenmeyi zorlaştırdı.

Adım adım Rabia katliamı

Gezi ve Rabia’dan Arnavutluk eylemlerine kadar her kitlesel hareketlenmenin başarısı yada başarısızlığında kendine özgü gerekçeler var. Eylemler bazen muhalefetin kamusallaşamaması nedeniyle sönümlenirken bazen de ezici devlet şiddetinin süpürücülüğü karşısında tutunamadı. Ancak sonuçlanamayan eylemler unutulmadı. Bunun yerine hala toplumsal hafızada varlığını koruyor. Bir tür tamamlanamamış travma durumunun topluca yaşanması durumu gibi, unutulmuyor. Özellikle devreye işkence ve katliamlar girdiğinde toplumsal hafızada travma derinleşiyor, bir anlamda “kan davası”na dönüşüyor. Gücü, kahredici devlet şiddetiyle elde tutmanın imkansızlığını biliyoruz aslında. 16. yüzyılda yaşayan Boetie’nin dediği gibi “boyunduruğun tadı her yerde ve her iklimde acıdır.” Rıza imalini imkansız kılan kaba şiddet sahneye çıktığı anda iktidar ile halk kitleleri arasında muhakkak bir güven krizi yaratıyor.

Modern devlet bu gerçeği gördü.

Toplumsal kalkışmalarda bu nedenle artan sıklıkla şiddeti kullanmadan önce ikna etme, etkisizleştirme, aparatlaştırma yollarını deniyor. Bu stratejilerin tutmadığı durumlarda itibarsızlaştırma ve yıldırma seçeneklerini devreye alıyor. Bu açıdan Arnavutluk önemli bir örneğe dönüştü. Edi Rama önderliğinde Arnavutluk iktidarı, eylemcileri ikna etmeye, ikna edemediğinde itibarsızlaştırmaya çalışıyor. Bu stratejinin sonuçlarını anlamak için henüz erken ama görünen o ki iktidar giderek inandırıcılığını yitiriyor. Dolayısıyla eylemlerin bugün nasıl biçim alacağı ve sokaktaki motivasyonu nasıl koruyacağı konusu çok önemli.

Sistemin “Altını Oymak”

Todd May’in “Şiddetsiz Direniş” tezi bu aşamada anlamlı bir strateji olarak düşünülebilir. Küresel neoliberal yapıyla entegre modern devlet için rıza imali hala önemli bir meşruiyet kaynağı. Kolonyal dönemin saf şiddet içeren yönetme biçimlerinin zamanla tırmandırdığı nefret, güvensizlik ve iktidarı kemiren toplumsal muhalefet yerini iktidarın anlatısına gönülden sahip çıkan razı vatandaşlardan oluşan modern toplumlara bıraktı. Denetimi çok daha etkili ve derinlikli hale getiren bu toplumsallıktan hiçbir iktidar kolayca vazgeçmeyecektir.

Fakat yinede Todd May’in hatırlattığı şu gerçeği unutmamak gerekiyor: “Neoliberalizme arka çıkanlar çoğunlukla silahsız olsa da, neoliberal düzen, ezici bir polis ve ordu desteğine sahiptir.” Sürekli güç biriktiren, modern öncesi döneme göre toplumsal hayatın kılcal damarlarına kadar yayılan güvenlik politikalarıyla modern devletin şiddet aygıtıyla mücadele hiç kolay değil. Tod May, anlamlı bir öneri sunuyor: “Çevremizi saran ve hayatlarımıza nüfuz eden çok sayıdaki baskıcı kurum ve faaliyetleri nasıl alaşağı edeceğimizi sormak yerine, altlarını nasıl oymamız gerektiğini sormalıyız. Bunlara karşı, haysiyetin tanınmasına ve herkesin eşit olduğu varsayımına dayanan bir şekilde itaatsizliği nasıl besleyeceğimizi de sormalıyız” Modern dönemde “rıza imalini” imkansızlaştıracak bir “şahitlik eylemi” günün sonunda hegemonyanın anlatısını da parçalayacak sahici bir mücadele hattı sunuyor. Çünkü Boetie’nin 16. yüzyılda hatırlattığı “kölelik etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” ilkesi hala geçerliliğini koruyor.

 

Kaynakça

Tod May – Şiddetsiz Direniş

Étienne de la Boétie – Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Bağımsız Sinemaya H. Mirza Aydın’dan Yeni Soluk: GÜÇSÜZ

Yayınlanma:

-

Bağımsız sinema geleneğinin yeni nesil yönetmenlerinden H. Mirza Aydın’ın senaryosunu yazıp yönettiği ilk filmi “Güçsüz” ilk olarak 1-6 Haziran tarihleri arasında SEE (South-East European) Film Festivali kapsamında izleyici karşısına çıktı.

Film, ulusal veya uluslararası festival yolculukları boyunca ne kadar sürede hangi duraklara uğrar ve nihayet Türkiye’de ne zaman gösterime girer bilmiyorum. Belki yönetmeni de tam olarak bilemiyordur. Zira bağımsız sinemanın, Türkiye’de “sanat filmi” olarak kodlanan ve yer yer dar bir alana haksızca hapsedilen bu gibi eserlerin yolu meşakkatli. Festival yolculuklarından ödül veya ödüllerle dönerse, o zaman başka.

Güçsüz’ün, hiç değilse yönetmeninin bu potansiyeli taşıdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Pürüzsüz biçimde akıp giden filmi merakla seyrederken Zeki Demirkubuz’un ilk dönem filmlerinden birinin içinde olduğum hissine kapıldım.

Film, bir Türkiye klasiği olan üniversiteli işsizler ordusunun taze neferlerinden birinin hayatına odaklanıyor. Diploma sahibi olmasına rağmen bir türlü iş bulamayan ve oradan oraya savrulan Erhan (başroldeki başarılı oyunculuğuyla İlker Bağlam) bu çalkantı içinde baba olacağının haberini alır.

Erhan, filmde başrolün hakkını vermektedir fakat kendi hayatında bir erkek, koca ve baba (adayı) olarak hayli güçsüz düşmüş, düşürülmüştür. Bazı işler için fazla “eğitimli”, bazıları içinse fazla “referanssız”dır. İşsizlik oranları da zaten ne kadar örtülürse örtülsün yüksektir. Beklentiler üzerine üzerine gelirken yetersizlik hissi de günden güne kuşatmayı genişletmektedir.

İzleyici olarak bu durumu film değil bir belgesel seyreder gibi duyumsadığımı hissettim. Sakin akan bir yapıya sahip olmakla birlikte yeterli merakı veriyor izleyene. Acaba ne olacak? Bu tür filmlerin okuru yoruma açık, açık uçta, bir dört yol ağzında tek başına bırakmasına alışığız. Şahsen, bu sevdiğim bir tarz. Bir ukde gibi kalması.

Devamı gelecek mi diye bir beklenti içinde bırakıyor bizi eser sahibi. Artık o saatten sonra eser sahibi sensin. Sahibi eseri okuruna emanet etti. Severse alsın, zihninde yazsın, yönetsin diye.

Film bir halı sahada bitiyor ve ben kendimi orada, o maçı seyrederken buldum. O son bakıştaki anlamı yakalamaya çalışırken…

Güçsüz, atmosferini oluşturmayı başarmış, ayakları yere basan, soru soran bir film. Bir yerde denk gelirseniz, izlediğinize değecek, göreceksiniz.

Yönetmenin potansiyelini yeni filmlerinde ne seviyeye çıkartacağını merakla takip edeceğim; bir sinema eleştirmeni olarak değil, haddim değil, sinemayı sanat yapan niteliğin peşinde bir okur olarak sadece!

*Filmin Fragmanı

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Yayınlanma:

-

İlk iki çocuğu büyütürken Kırmızı Balık şarkısına o denli maruz kalmıştım ki artık kulağıma çalındığında midem bulanacak gibi oluyordu. Üçüncü çocuk henüz annesinin karnındayken kara kara düşünmeye başladım: “Bu şarkıyla muhatap olmadan çocuğu büyütmek nasıl mümkün olacak?” Bunun bir formülü varsa derhal bulmam lazım diye düşünürken, Allah’a hamdolsun, yeni bir bebek şarkısı ile tanıştım: Ceviz Adam.

Aslında Ceviz Adam da Kırmızı Balık gibi 2010–2015 yıllarında Türkiye’nin çocuk yuvalarından, kreşlerinden taşıp sokaklara, parklara, ev içlerine doluşmuş görünüyor. Minik bir araştırma, Kırmızı Balık’ın yerli ve milli, Ceviz Adam’ın ise Fransızca bir şarkıdan uyarlama olduğunu söylüyor.

2015–2023 yılları arası, ebeveynliğimizin asr-ı saadeti, Kırmızı Balık’ın kuşatması altında geçmişti. Ceviz Adam niyeyse bize yeni geldi. Eserlerin yolculuğuna akıl sır ermez zaten. Kaderleri ve güzergâhları nasıl olacak, Allah bilir.

Yeni nesil anne baba olmanız şart değil; bir parktan geçerken, toplu taşımada sıkışırken veya misafirlikte olsun, mutlaka karşılaşmışsınızdır Kırmızı Balık’la veya onun başının belası şu Balıkçı Hasan’la.

Sosyal medya ve iletişim araçlarının yaygınlık kazanmasıyla bu iki şarkının o yıllardan bu güne dek iki milyardan fazla kez dinlendiği tahmin ediliyor. Dile kolay, en az iki milyar defa.

Kırk yaş altında olup birden çok çocuk büyütmüş bir anneye narkoz verin, bu iki şarkıdan birini söyleyerek ameliyata girer. (O zaman dans!)

Ben tarafımı en baştan belli ettim, soru şu: Siz kimden yanasınız?

İnsan imtihanını seçemiyor. O halde gelin şu şarkılara yakından bakalım hanımlar beyler.

“Kırmızı balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor
Balıkçı Hasan geliyor, oltasını atıyor
Kırmızı balık dinle, sakın yemi yeme
Kırmızı balık kaç kaç, kırmızı balık kaç kaç kaç”

Sokağın tekinsiz görüldüğü, anne babaların çocuklarını “olaylara karışma” diye yüzlerce defa uyardığı bir ülkede hiç şaşırtıcı değil Kırmızı Balık. Kırmızı Balık’ı Balıkçı Hasan’la korkutan, “kaç kaç kaç” diye uyaran kim? Sadece anne babalar mı, yoksa “sürüden ayrılanı kurt kapar” misali bilinçaltımıza nüfuz eden devlet baba mı?

Bir fabl olarak karşımıza çıkıyor Kırmızı Balık. Öyküleyici bir şiir ve şarkı. Mekânı ve karakterleri net. Çatışması var. Gerilimi aşikâr. Sert, gerçekçi ve korumacı. Tehlikenin farkına varmaya ve hayatta kalmaya odaklı bir anlayışa sahip.

Şarkı, ilk dinleyicileri olan minik yürekleri Balıkçı Hasan’ın karşısında, Kırmızı Balık’ın yanında konumlandırıyor. Zalimin karşısında, mazlumun yanında. Balıkçı Hasan sırf keyif olsun diye avlanan kötü biri, bir düşman olarak kodlanıyor. Burası ilginç gerçekten de.

Sanki bu şarkı insan yavrularının değil de balık yavrularının büyümesine eşlikçiymiş gibi. Balıkların veya hayvanların müfredatına tâbiyiz.

Aklıma Bakara Suresi’nin 30. Ayeti geliyor:

“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksınız?’ dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurdu.”

İnsan yokken doğa ne kadar da güzel. Kırmızı Balık gölde kıvrıla kıvrıla yüzüyor, oh ne âlâ memleket! (Ay sonunu nasıl getireceğim, kirayı nasıl ödeyeceğim, çocuğum nasıl iş bulacak derdi yok.) Ne zaman ki Balıkçı Hasan çıkageliyor; kahretsin, oltayı atıyor. Kancayı takıp kan dökme, can alma peşinde koşuyor. Huzurumuz kalmadı, can güvenliğimiz yok; insanın ulaşamayacağı bir yerlere kaç, kaç, kaç kaçalım! Bebeğimizde ufaktan bir panik, giderek bir teyakkuz hali peyda oluyor.

Gelin bir de Ceviz Adam ne halde, ona bakalım.

Kırmızı Balık “kaç kaç kaç” telaş halindeyken, Ceviz Adam “bas bas paraları Leyla’ya” havalarında.

“Ceviz Adam şip şap şop
Burnu uzun lü lü lü
Saçları rüzgâr vu vu vu
Kaşları keman gıy gıy gıy
Karnı davul güm güm güm
Bize güler hah hah hah
Ceviz Adam gitti vah vah vah”

En sonunda, Ceviz Adam’ın gittiğine küçük bir üzülmek bir yana, zerre olumsuzluk yok şarkıda. Ama zaten, şairin dediği gibi, ayrılık da sevdaya dâhil, öyle değil mi? Bu dünyadan hepimiz gibi o da geçip gidecek en nihayetinde. Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, Ceviz Adam’a mı kalacaktı?

Kendiyle dost, bedeniyle barışık, güle oynaya vakit geçiren biri Ceviz Adam. Hayattan tat almasını bilen, yaşamı sanata çevirebilen biri o.

Kırmızı Balık’ın yaşadığı gerilimden, dert ve tasadan hayli uzakta, bambaşka bir diyarda, kendi huzurlu ve mutlu dünyasında güle oynaya günlerini geçiriyor Ceviz Adam. Neşeli. Ses yansımalarından oluşmuş şarkısını söylüyor. Kendine has bir ritim tutturmuş. Özgür ruhlu bir sanatçı, hiç değilse sanatçı adayı. Keman var, davul var hayatında. “Lü lü lü” derken flüt de eşlik ediyor müziğine.

Bence edebiyatla, kitaplarla da arası iyi. Bunu nereden çıkarttım? “Burnu uzun” derken Pinokyo’ya bir gönderme var alttan alta.

Kırmızı Balık doğa içinde en başta çok kısa bir süre huzur içindedir. Dış dünya tekinsizlikten ibarettir. Ceviz Adam için asla öyle değil. Onun saçları rüzgârdır. Başının üzerinde yeri var doğanın. Onunla hemhâl olmuş.

Kırmızı Balık hep bir telaşken, Ceviz Adam “panik yok, işler yetişir” rahatlığına, özgüvenine sahip.

Kırmızı Balık gerilim filmi gibi dinleyeni defansa çağırırken Ceviz Adam, kendini iyi hissettiği bir yerde şarkı söylemeye, oyun oynamaya davet ediyor.

Davete icabet gerekirse siz hangisine gidersiniz?

Kırmızı Balık mı Ceviz Adam mı?

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x