Connect with us

Söyleşiler

“1915 İntikamla Anlaşılamaz”

Yayınlanma:

-

Gazeteci yazar Bülent Şahin Erdeğer ile 1915’te Ermenilere yapılanları, tehciri ve katliamı, karşılıklı tezleri, Amerikan siyasetini, İttihat Ve Terakki ve Almanların oynadığı rolleri konuştuk. Tarihimiz’in ne kadar temiz olduğu üzerine uzun ve doyurucu bir röportaj oldu. Gerçeklerle ilgilenenlerin ilgisini çekeceğini düşündüğüm bu röportajın, tarihe dönük sahici bir tartışmaya vesile olmasını temenni ederim.

Bu yıl, 24 Nisan’da ilk kez bir ABD Başkanı 1915 tarihinde cereyan eden Ermeni olaylarını, tehcir veya katliam’dan öte, “soykırım” olarak nitelendirdi. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Biden’dan önce Reagen da Jenosid (Genocide) ifadesini kullanmıştı. ABD’deki pek çok eyalet zaten soykırımı tanıyor. ABD merkezi yönetimi ise resmen soykırımı tanımasa da Ermeni lobisinden yana bir tutum alıyor.

Peki, Soykırım (Jenosid), tam olarak ne demek?

Soykırım, ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum veya başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda, bir plan çerçevesinde ve yok edilmeleri niyetiyle girişilen eylem ve sonuçlar bütünü anlamına gelmekte. 1948’de BM soykırımı bir suç olarak tanımladı. ABD bu tip açıklamaları “Dünya liderliği” konsepti çerçevesinde yapıyor. Yani süper güç olmanın getirdiği emperyalist tavırdan kaynaklanıyor. Soykırımlar yapılırken bunların durdurulması için müdahale edilmesinin bir anlamı vardır. Ancak üzerinden on yıllar hatta yüzyıllar geçmiş tarihi olayların bugün emperyal söylem içerisinde gündemleştirilmesinin anlamı siyasi istismardır. ABD Başkanı terörle savaş adı altında son yıllarda kendi işledikleri savaş suçlarının hesabını versin. Emperyalizmin tarihte yaşanan olayları araçsallaştırması, istismar etmesi en az bu olayların inkar edilmesi kadar sorunları kangrenleştirmektedir.

1915’te Ermenilere yönelik zulme ilişkin Türk ve Ermeni tezlerini özetle aktarır mısınız?

Türkiye Devletinin tezleri süreç içerisinde değişkenlik göstermiştir. Gözden kaçan önemli husus o ki 1923 öncesi Ermenilere yönelik işlenen suçlar önce kabul edilmiş, bir çok vali ve bürokrat yargılanmıştır. İstanbul ve Ankara hükümetleri arasında 1919 Ekim ayında Amasya’da yapılan protokolde de ifade edildiği gibi, 1915 suçlularının yargılanması “siyaseten elzem” görülüyordu.

1923 sonrası ise katliam suçlarının inkarına başvurulmuştur. Uzun süre boyunca inkarda ısrar eden Türkiye tarafına göre Osmanlı-Rus savaşı sırasında Doğu Anadolu’daki Ermeni nüfusun Rus ordusuyla beraber hareket etme riski vardı. Bu sebeple de Tehcir ile ülkenin savaştan uzak başka bir coğrafyasına göç ettirildiler. Ölen siviller ise hastalık gibi doğal yollar sebebiyle ölmüşlerdi.

İnkar politikasında, “aslında Ermeniler Türkleri katletti” denilerek “Ermeni Mezalimi” söylemi öne çıkartılmıştır. Türkiye özellikle 2000’li yıllarda “Ortak Acı” söylemiyle kısmen yaşananları kabul etmeye başlamış ve “konu tarihçilere bırakılsın” söylemini gündemleştirmiştir.

1915’te gerçekte ne oldu? Allah’ın, “adil şahitler” olun emrine muhatap biz Müslümanlar için meseleye hakkaniyetli yaklaşım nasıl olmalı?

1915’i anlamak için 1860’lı yılları anlamak gerekir. Osmanlı’daki geleneksel hukuka göre eşit olmayan Ermeniler yerelde birçok baskıya ve hukuksuzluğa maruz kalsalar da İstanbul yönetimi bölgeye adalet götürmek yerine sürekli insani hak taleplerini hasır altı ediyordu. Bu karşılıklı saldırıların temelinde toprak meselesi yatıyordu. Güçlenen taraf diğer tarafın topraklarını gasp etmek için silahlı saldırılar yapabiliyordu. 1870’lere gelindiğinde pasif ve sadık Ermeni toplumu içerisinden şiddet yanlısı siyasi hareketler doğmaya başladı. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı, Rusya’nın zaferiyle sona erdi ve Rus ordusu Osmanlı’nın doğu topraklarının büyük bölümünü işgal etti. İşgal, doğudaki Ermeni köylerinde Osmanlı yöneticileri tarafından gerçekleştirilen katliamların öncesine denk gelmekteydi.

Ayastefenos Anlaşması’nda İstanbul yönetimi Ermeni toplumuna yönelik Rusya garantörlüğünde reform sözü verdi. 1878 Berlin Anlaşması’nda da İngiltere garantörlüğünde reform sözü verildi. 1876’da tahta oturan 2. Abdülhamid ise tüm bu sözleri tutmayacağını belirterek Kürt ağalarının adamlarından “Hamidiye Alayları”nı kurdu.

Burada, sorunun temelinde feodal toprak paylaşımı ve vergi-haraçların olduğunu görüyoruz. Ermeniler İmparatorluk hukukuna göre ikinci sınıf vatandaşlar ve pek çok haktan mahrumlar. Devlet destekli Kürt aşiretleri Ermeni feodalitesini haraca, İstanbul da vergiye bağlamış. Haraç vermemeye direnirlerse köyleri basılıyor. Siviller katlediliyor. Bu süreçte Ermeniler içerisinde ulusalcı kurtuluş ve bağımsızlık ideolojisi doğuyor. Çünkü tıpkı günümüzde Arap Baharı bağlamında olduğu gibi özellikle İmparatorluktaki Hristiyan toplumların Osmanlı’ya karşı “kurtuluş savaşları” verdikleri ve bağımsızlıklarını elde ettikleri bir “domino etkisi” mevcut. Böylece Ermeni ulusalcılığı da nüfus olarak yüzde 50’nin üzerinde oldukları Van ve civarında ayaklanmalar çıkardılar.

Ayaklanmalar 1860’lara dayanıyor. 1860’larda sürü kaçırmalar, küçük sürtüşmeler, arazi ihtilafları Ermeni köyleri ve Kürt aşiretleri arasında karşılıklı çatışmaların çıkmasına yol açmıştı. 1894’teki 1. Sason İsyanı bu zeminde çıkmıştı. Bu karşılıklı saldırı-intikam kısırdöngüsüne 2. Abdülhamid’in de katkıda bulunduğunu unutmayalım. 1894-1896 arasında Hamidiye Alayları 1890’larda başlayan Ermeni milliyetçisi ve ayrılıkçısı hareketi bastırmak için katliamlarda Kürt milisleri kullanmış, ancak Ermeni militanlar ve sivil halk arasında bir ayrım yapılmadan öldürülmüştür. Bu olaylarda en az 50 bin çocuk yetim kaldı, en az 80 bin sivil katledildi. 1896’da bu katliamlara dünyanın dikkatini çekmek için Taşnak Sütyun Militanları İstanbul’da Osmanlı Bankası’nı basmışlardır.

2. Sason (1904) isyanı ise daha ideolojik temelli biçimde patlak verdi. Ermeni ulusalcıları Kürtlere yönelik, Hamidiye katliamlarının intikamı olarak katliamlar yapmışlardır. 1905’te de 2. Abdülhamid’e başarısız bir suikast girişiminde bulundular. 1909’a geldiğimizde ise Adana katliamlarını görüyoruz. Yaşanan karşılıklı linç ve baskınlarda çoğunluğu Ermeni bir kısmı da Türk olmak üzere 30 bine yakın insan öldürülmüştür.

Yani 1915 öncesine baktığımızda zaten bölgedeki karşılıklı intikam kısırdöngüsü mevcuttur. Konuya batılı devletlerin müdahil olmaları ve devletin baskıları da eklenince Ermeni sorunu gittikçe daha da kangren haline gelmiştir. 1915’e gelindiğinde ise Talat-Cemal-Enver üçlüsünün İttihat Terakki hükümeti Rus savaşında bölge Ermenilerinin Ruslardan yana olması üzerine Meclis’ten Tehcir kararı çıkartmıştır. Tehcir öncesi Osmanlı ordusunda görevli tüm Ermeni askerler “Amele Taburları”nda silahsızlandırılarak lojistik işlerde çalıştırılmış ve sonrasında da katledilmişlerdir.

23-24 Nisan 1915 gecesinde Osmanlı hükûmeti, İstanbul’da yaşayan yaklaşık 250 Ermeni aydın, sanatçı ve siyasetçinin derhal tutuklanmasını emretti. Bu kişiler daha sonra Ayaş ve Çankırı’daki iki toplama merkezine gönderildi. Bu kişilerin büyük çoğunluğu öldürüldü.

27 Mayıs’ta Tehcir kararı Meclis’ten çıktı. Ancak Devlet, Tehciri güvenli biçimde gerçekleştirmekten mahrumdu. Ayrıca İTC Hükümeti Ermenileri toplu biçimde ortadan kaldırmak için özel bir plan yapmıştı.

Savaş cephesiyle ilgisi olmayan çok uzak kentlerdeki yüzbinlerce sivilin kilometrelerce uzaklıktaki noktalara hem de öfkeli toplulukların içerisinden geçirilerek götürülmesinin olası sonucu katliamdı. İddia edilen bahanelerle ilgisi olmayan yüzbinlerce insanı öleceklerini bile bile yollara çıkartıp kasten hastalıklara, hava koşullarına kırdırtmak, bütün bunların üstüne de yollarda özel tutulmuş görevlilerce erkeklerini öldürmek, kadınlarını kaçırıp tecavüz etmek de İTC usulü bir soykırımdır.

En az 600 bin Ermeni bu sürgün sırasında devletin örgütlediği çeteler tarafından katledilmiştir. Sürgün edilenlerin mal ve mülkleri de gasp edilmiştir. Konya ve Halep valisi Mehmed Celal Bey, Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey, Bağdat Valisi Süleyman Nazif ve Kütahya Valisi Faik Ali bey gibi bir çok Osmanlı Valisi katliamlara karşı Ermenileri korumuş ve tehcire karşı çıkmıştır.

Öte yandan Rusya’nın Doğu Anadolu’yu işgali ile birlikte Rus ordusu çatısı altında Ermeni gönüllü alayları (Fedaiyan) General Antranik Ozanyan komutasında bir çok savaş suçu, katliam işlemiştir. Nisan 1915’te Van’da zafer kazanmış, 1916’da ise Bitlis’e girip Müslüman sivilleri katlettirmiştir. Bitlis’teki savaş suçları sebebiyle Rus Askeri Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Tutuklansa da daha sonra serbest bırakılıp 1918’de Erzurum Merkez Komutanı oldu. Emrindeki Fedaiyan milisleri Haziran 1918’e kadar Doğu Anadolu’da “Ermeni Mezalim” olarak adlandırılan Türklere ve Kürtlere yönelik bir çok katliam gerçekleştirdi.

Adil şahitler olacaksak her türlü ulusal hamaset söyleminden sıyrılmamız gerekiyor. Maddi kazanç yollarının el değiştirmesini de içeren çok boyutlu bir intikamlar kısırdöngüsü 1860’dan 1918’e kadar kanlı bir süreç üretmiştir. Kürtler, Türkler ve Ermeniler bölge unsurları olarak, İstanbul yönetimi, Rusya ve Batı Avrupa devletleri de devlet unsurları olarak bu sorunu üreten taraflardır.

Benim, bir insan ve Müslüman olarak haksız yere katledilen, sürgün edilen, tecavüze uğrayan, ailesi dağıtılan, yetim bırakılan, malları mülkleri gasp edilen kim olursa olsun etnisitesine, kendisinin geçmişte ne suç işlediğine bakmadan bu zulme karşı çıkmam gerekir. Failin ya da mağdurun Ermeni, Türk, Rum, Kürt ya da Çerkes olmasının fark etmemesi gerekir. Fail ve mağdurun kimliği konusunda renk körü olmamız şart.

Türkiye Cumhuriyeti, mirasını reddettiği, hatta yer yer hakir gördüğü Osmanlı’nın yıkılmaya yüz tuttuğu döneme ait böylesine acı bir olayda neden empati kuran, gönül almaya dönük yumuşak bir dil yerine katı bir inkar tutumu içine girdi?

Çünkü yeni bir ulus devlet kuruluyordu. Ulus devletin homojenliğinin sağlanması için “Türk Kimliği”nin inşası gerekiyordu. Bu resmi ideoloji Türkiye’de yaşayan herkesin “Türk” olduğunu zorla dayatan bir söyleme sahip. Doğası gereği böylesi çoğulcu bir dile sahip olamaz. İkincisi de Ermeni tehcirinde rol almış pek çok isim daha sonra Mustafa Kemal’in silah arkadaşı olarak yeni rejimin kurucu unsurları olmuşlardır. Ermeni sorununa demokratik, insan hakları temelli bir yaklaşımla yaklaşamazdı bu sebeple.

1915 olaylarında bir Alman Etkisi’nden bahsedebilir miyiz?

Alman ordusu Osmanlı ordusuyla üst düzey kademelerde iç içe geçmişti. Liman von Sanders 1914 Ocak’ında Osmanlı ordusunun genel müfettişliğine atandı. Albay Bronsart von Schellendorf Osmanlı Genelkurmay Başkanı’ydı ve aynı zamanda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Başkomutan Yardımcısı’ydı. Böylece Harbiye Nazırı ve ordunun başkomutanı olan Enver Paşa’ya en yakın olan Alman’dı.

1914 Aralık ayında General Von der Goltz, özel bir askeri heyetle İstanbul’a geldi ve Padişah’a askeri danışmanlık yapmaya başladı. Von der Goltz daha sonra Mezopotamya’daki ordunun başına geçti. Bavyeralı Kurmay Albay Kress Von Kressenstein Mısır’a saldıran (Ocak 1915) birliklerin başındaydı ve 1917’den itibaren Mezopotamya’daki ordunun komutasını eline aldı. Amiral Von Usedom tahkim edilen İstanbul ve Çanakkale boğazlarının savunmasını üstlenmişti.

Açıkça görüldüğü gibi, Alman subayları her tarafta anahtar pozisyonları ellerine geçirmişlerdi. Hristiyanların katledilmesine dair İstanbul’dan verilmiş bir emrin olduğuna dair bir belge bulunmamakta. Almanların, katliamlara sessiz kalmalarının ötesinde, bizzat böyle bir emrin, Almanlar tarafından verildiği ve katliamların Almanlar tarafından gizli bir şekilde yönetildiğine dair iddialar da bulunmaktadır. Doğrudan Alman emperyalizminin kontrolünde bir soykırım yürütülmese de, suçun Almanya’nın gölgesinde işlendiği kesindir. İstanbul işgal edildiğinde kentten kaçan Enver, Cemal ve Talat Paşaların yanı sıra, Liman von Sanders de kaçmıştır. Dönemin Osmanlı Basını bunun nedenini katliamlardan sorumlu olması olarak açıklar. Osmanlı arşivlerinde ise Liman von Sanders’in tehcir organizasyonu için görevlendirildiği belirtilmektedir.

ABD başkanı 1915 için -105 yıl sonra- “soykırım” tabirini kullandı diye Türkiye siyasi ve/ya ekonomik olarak bedel öder veya ödemeli m?

Ödememeli çünkü ilk sorunuza verdiğim cevapta da belirttiğim üzere 100 yılı geçmiş toplumsal çalkantı ve kaos olaylarının bugün politik bir karta dönüştürülmesi öncelikle o acıların bugünkü yansımalarına daha büyük bir ihanettir. En az o acıları inkar etmek kadar büyük bir ihanet. Soykırımı endüstriye çevirme ihaneti. Peki bedel öder mi? Hayır. Türkiye ABD çıkarları açısından siyasi ağırlığı/önemi olan bir devlet. Muhtemelen Beyaz Saray Ankara’yı Halkbank dosyasında olduğu gibi bir kart olarak sıkıştırmak için kullanabilir.

Türkiye resmi tezini bu saatten sonra aynı şekilde sürdürebilir mi?

Sürdüremez ama sonuna kadar inat edecektir. Bir paradigma değişimi gerekiyor bu da önümüzdeki yıllardaki rüzgar/çıkar değişimi ile mümkün olabilir.

Hrant Dink, kendini bu topraklara ait hisseden ve her iki millet arasında köprü rolü gören, vicdan ve merhamet sahibi bir aydındı. Onun meseleye bakışını, uğradığı feci akıbeti ve cinayetin 14 yıl sonra halen aydınlatılamamış olmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Dink cinayeti, Devletin derin denen kanadı eliyle işlendi. O dönem o kanatta görevli olan/çöreklenen FETÖ’cü kadrolardı. Ama o dönem yalnız değillerdi. Bu cinayet kötülükte koordine olan geniş çaplı bir organizasyonun sonucuydu. Halen görevde olan birilerine ucu dokunuyor olmalı ki cinayet aydınlatılamıyor.

Türkiye’de hatırı sayılır genişlikte bir kesim Türkiye Cumhuriyeti tarihinin, daha geniş ifadeyle “tarihimizin” soykırım, katliam gibi “kara leke” barındırmadığında hemfikir görünüyor. Oysa ki yakın tarihe şöyle bir baktığımızda, varlık vergisi uygulaması, dersim katliamı, 6-7 Eylül olayları, darbeler, diyarbakır cezaevleri, sistematik işkenceler, JİTEM, 90’lar, hatta yüzbinlerce insanın hayatını bir gecede karartan KHK uygulamaları akla geliyor. Modern ulus devletler birbirlerinden ne yönde ayrıştırılabilir?

Öncelikle sosyoloji ve sosyal-psikoloji işte tam da bu gibi gerçeklikleri anlamamız için gereklidir. Bu gibi karmaşık olayları bir kaç faktörle anlamak yanlıştır. Olayların bir çok sebebi var. Önce insanı anlamalıyız. İnsan Hümanizmin idealize ettiği kadar mükemmel bir varlık değildir. Aksine zaaflı, ihtiraslı, bilinçlenmediği/olgunlaşmadığı takdirde bu zaafları doğrultusunda vahşileşebilen biridir. İnsanlar çıkarları için bir çok suçu işleyebilirler. Bu çıkarlar kıskançlık, haset ve fakirlik ile birleşince zengin komşularına düşman olur. Bu durum kollektif bir kıskançlığa dönüşürse de linç ve yağma gibi suçlara yol açar. Bir de tüm bunları dinsel, ırksal inanç ve önyargılarla birleştirdiğinizde başkasının köyünü basmak, kadınlarına tecavüz etmek, canlarını almak, malına mülküne çökmek kitleler gözünde “meşrulaşır.” Tüm bunların bir de intikam öfkesiyle birleştiğini düşünürsek, “ama onlar da bize yaptı” histerisi uzun yıllar süren kan davalarına, kırımlar kısırdöngüsüne yol açar.

Bu durumun siyasetle de ilgisi var. Devletler kendilerine sorun olarak gördükleri demografik kesimleri zayıflatmak, yıldırmak ve hatta imha etmek için insanların içindeki bu hastalığı kullanırlar. Hele ki “ulus devlet” iseniz ya da bir ulus devlet inşa etmek istiyorsanız farklılıkları en aza indirip homojen bir toplum yaratmak için bu gibi yollara başvurursunuz.

Elbette Ulusalcılıklar devleti kutsarlar ve Devlete sonsuz bir güç atfederler. Devletin yaşaması için insanların feda edilebileceği, harcanabileceğini kabullenirler. Hain, dış güçlerin maşası, terörist, isyancı gibi genellemeci ve ötekileştirmeci tanımlarla sadece suç işleyenleri değil onların kimliklerini, ailelerini de düşmanlaştırabilirler. Bağımsız yargı süreçlerini, insan haklarını, suçun şahsiliği gibi temel hukuk ilkelerini ayak bağı olarak görürler. İşin ilginci, ulusal ego her ne kadar bu suçları işlese de suçlanıldığında böylesi kötülükleri asla işlemeyeceğine dair bir inkar tepkisi geliştirir.

Bir de, sorunun nesillere yayılması gibi bir zorluğu var. Bir toplumsal suç işlendiğinden o toplumsal psikoloji bir kaç nesil içinde unutulur. Hatta coğrafi olarak aynı zaman diliminde bile ülkenin bir köşesinde yaşanan bir katliamdan diğer köşesinin haberi olmayabilir. İdeolojik medya manipülasyonu da bu enformatik cehaleti katmerleştirir. Bu sebeple pek çok ABD’li, milyonlarca sivilin zarar gördüğü, bir o kadarının katledildiğini bilemez ve devletlerinin küresel teröre karşı savaştığını zanneder. İngilizlerin ve Fransızların çoğu yeryüzünde medeniyetten uzak köşelerine uygarlık götürdükleri, kolonyalizmin sömürgecilik değil medeniyet yardımı olduğuna yönelik eğitilirler.

Almanya’da “Holocaust” yaşanırken Alman halkının geneli bu soykırımdan habersizdi ve “Alman ulusuna zararlı hainlerin cezalandırıldığına” ikna edilmişlerdi. Türkiye’de de benzeri bir durum söz konusu. Türkiye insanının büyük çoğunluğu yaşanan acılardan izole edilmiş durumdadır.

Örneğin 1934 Trakya Pogromunda, 1938 Dersim’de, Zilan’da, 6-7 Eylül olaylarında vb. vakalarda yaşananlardan habersizdir. Kendi dedesinin askerdeyken böyle bir şey yapacağını ona konduramaz. Oysa bahsettiğimiz hastalıklar kollektif hal alınca normal hayatta yapılmayan şeyler yapılabilir hale gelir. Buna en çarpıcı örnekleri yakın zamanda şahit olduğumuz Hindistan-Pakistan bölünme süreci (1944-1947) Kıbrıs (1960-1974) Lübnan (1975-1990), Bosna (1992-1995), Ruanda (1994) ve Suriye’de (2011-) yaşanan iç savaşta gördük. Komşular birbirlerini öldürdüler. Güçlü olanlar güçsüzleri yok etmeye, sürmeye çalıştılar.

Ermeni ulusalcıları da tek yanlı bir mağduriyet anlatısını nesiller boyunca efsaneleştirmişlerdir. Ermeni toplumu da Türkiye’de meşhur olan Ermeni Mezalimi gerçeğinden habersizdirler.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlaşması” üzerine yaptığı çalışmalar bir de bu gözle okunmalı. Acılarla yüzleşmeliyiz ama her türlü kimlikten sıyrılarak öznelerin sadece insan kimliklerini görüp diğer kimliklerini flulaştırarak bakmalıyız. Bu kısırdöngülerden çıkmanın yolu burada…

1983 Trabzon doğumlu avukat. Kitapları: Uzun Bir Cumartesi (Anlatı), 272 (Roman), Ufak Tefek Şeyler (Deneme), Sevimli Türkçe Sözlük (Deneme), Kelebek Ve Arı (Biyografi), Ceza Hikayeleri (Hikaye), Kuzularla Saklambaç (Hikaye), Nasreddin Hoca'nın Bisikleti (Hikaye) ve Gazete Okuyan Tavuk (Hikaye) İletişim: m.ali.b@hotmail.com

1 Yorum
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Abdurrahman
Abdurrahman
5 yıl önce

Köyü yakılmış, dedeleri Ermeni çetecileri tarafından şehit edilmiş, 93 Harbinden sonra gelişen olayları okumuş farklı kaynakları taramış biri olarak sizleri kınıyorum. TARİHİ VAKALARI BU KADAR ÇARPITMAK, KONUYU BAĞLAMINDAN ÇIKARMAK ANCAK MESELELERE İDEOLOJİK , ÖN YARGILI, TARAF OLARAK BAKANLARCA YAPILABİLİR. sİZ BU YAZIDA BUNU YAPMIŞSINIZ. BU NEDENLE SİZLERİ KINIYORUM. iSTEDİĞİNİZ YERDE KONUYU TARTIŞMAYA HAZIRIM. . AYIPTIR. YAZIKTIR. ERZURMA GELİN sizlere gerçeği alalnları göstererek izah edeyim.

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ozan H. Soyer: “Onları Tanıtmak Boynumuzun Borcu”

Yayınlanma:

-

Filistin ve daha özelde Gazze Direnişi insanlık için muazzam örnekler ve ibretler taşıyor bağrında. Yeter ki dünyanın gözü önünde, kulağı dibinde olan bitene, olmaya devam eden ve bitmek bilmeyene yakından bakalım. Duygusal reflekslerle değil aklı selim bir iradeyle…

Gazze’nin Liderleri, İslam felsefesi alanında doktora öğrenimi sürdüren Ozan Soyer’in ilk kitabı. Yazar, destansı Gazze direnişinden insanlık namına topladığı hasadı okurlarla paylaşıyor. Bu hasat zayi olmaz elbette ama istifade etmezsek israf edeceğiz diye endişeliyim. Zira her şey biz yaşarken oldu. Öyle demişti ya şair, Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar’da: “Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar”

Yazar, Gazze’den, direnişin kalbinden ve zihninden bildiriyor. Direnişi ören ve örgütleyen zihniyetin öğretmenler odasına davet ediyor bizleri. Bu röportajın kapıyı açmaya vesile olmasını diliyorum. Hep birlikte buyuralım…

İlk kitabınız Gazzenin Liderleri bu yılın ikinci ayında Pınar Yayınları tarafından okura sunuldu. Hayırlı olsun. İlk kitabın heyecanı bambaşka olmalı. Sizde uyandırdığı duyguları merak ediyorum.

Öncelikle güzel temennileriniz ve bu röportaj için teşekkür ederim. İlkler her zaman farklı bir heyecan taşır. Daha önce farklı türlerde yazılarım yayımlanmıştı. Ancak kitap başka bir heyecanmış. Çünkü kitap yazmak, böylesi bir miras bırakabilmek Hz. Resulullah (s.a.v)’ın “İnsanoğlu öldüğü zaman, bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” Hadis-i şeriflerindeki “istifade edilen ilim” bahsine girebilme ihtimali taşıdığı için apayrı bir heyecan barındırıyor. Özellikle de şehidlerin, salihlerin, sadıkların hakkında bir kitap yazmış olmak, bu açıdan bir hayli ümit verici.

Böyle bir kitap yazma düşüncesi ne zaman, nasıl şekillendi? Kitap nasıl ortaya çıktı?

2025 yılı Ocak ayında Gazze’de ilk ateşkese günler hatta saatler vardı. Sosyal medyada gezinirken karşıma bir portre kitabı çıktı. Onu görünce içimde ‘Ben de direnişin insanlarını bu şekilde tanıtmalıyım’ kanaati oluştu. Oturup da üzerine düşündüğüm bir süreç değildi. Direnişe büyük bir vefa borcumuz var. İçimdeki bu hissin bu borcun bir parçası olduğundan emin olunca tevekkül edip bismillah dedim. Şehidlerin hayatlarıyla ilgili biraz arşivim vardı. Tabi olaylar çok sıcak olduğu için kaynak ve derli toplu bilgi bulmak zordu. Twitter paylaşımlarını, YouTube röportajlarını didik didik ettim diyebilirim. Sürekliliği sağlamak adına da mütevazı bir ders halkası kurdum. O derslere hazırlanırken bir yandan kitabın ilk taslağı oluştu. Sonra hacimlenince artık bir kitap olma yolculuğuna girdi.

Kitabın nasıl ortaya çıktığına gelirsek, bugünden geriye baktığımda bunun onlarca okumanın, düşünmenin, tartışmanın naçizane bir hasılası olduğunu söyleyebilirim. 12 yıl önce İslam’a teslim olmuş biri olarak o günden beri şehidlerin hayatlarına özel bir önem veririm. Çünkü insan en iyisinin ne olduğunu, nasıl olduğunu merak ediyor. Bu konuda da özellikle kendi çağımızdaki şehidler birer numune-i imtisal olarak karşımızda duruyorlar. Hususen de yeryüzünün modern firavunlarının sistemleştiği ABD-İsrail eliyle şehid edilenlere ihtimam gösteririm. Zaten Aksa Tufanı sürecini ilk gününden itibaren yakından takip ettim. Öncesiyle de birleşince kitabın yaklaşık 10 yıllık bir süreçte ortaya çıktığını söylemek daha doğru olur.

Dört liderin hayat hikâyelerini okurken aslında Gazze halkının destansı direnişini ören, örgütleyen zihniyeti de anlıyoruz. Kitapta en geniş kapsamlı anlatım Yahya Sinvara dair. Kitap, onun çok yönlü bir lider olduğunu tarihi şahitliklerle ortaya koyuyor. Araştırdıkça daha yakından tanıdığınız Yahya Sinvarda sizi etkileyen yönler neler?

Öncelikle sorudaki “direnişi ören ve örgütleyen zihniyet” ifadesi çok hoşuma gitti. Aslında kitabın amacı, mütevazı şekilde tam da bu zihniyeti kendi halkımıza tanıtmaktır.

Sinvar’a gelirsek; onun hakkında yakın dostlarının kıymetli röportajlarını bulmak portresini güçlü şekilde ortaya koyma imkânı verdi. Dostlarının da dediği gibi ‘onun varlığı’ zaten başlı başına bir etkiydi. Etkileyici yönleri içinse özetle çok yönlü ve boyutlu olmasını söyleyebilirim ki Sinvar bu gelişimini hapishane sürecinde elde etmişe benziyor. Bu noktadan nazar ettiğimizde etkileyiciliği daha da artıyor. Kararlılığı ve Kur’an ayetlerine derin imanı en çok etkilendiğim hususlardan biridir. Tam da bu nokta bence Sinvar’ı ümmetin bugün ve gelecekteki nesilleri için bir hazine hüviyetine çeviriyor. Çünkü herkesin dünyanın, uluslararası sistemin, farklı ontolojik ve epistemolojik kabullerin, dünya görüşlerinin gerçekliğini savunduğu ve bunlara razı olduğu bir çağda Sinvar, ABD-İsrail zulmüne Kur’an-ı Kerim’den aldığı ilhamla karşı koymuş ve bence gerek bireysel gerekse hareketsel düzeyde başarılı olmuştur. Hareket anlamındaki başarısı önümüzdeki birkaç yıl zarfında daha iyi anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Yahya Sinvar’ın şehadeti Siyonist İsrail tarafından aynı gün tüm dünyaya servis edilmişti. Şehit liderin son anlarına dair görüntüleri seyrettiğinizde neler hissetmiş ve düşünmüştünüz?

Açık söyleyeyim utandım ve takatim kesildi. O günü ve gecesini çok iyi hatırlıyorum. Aksa Tufanı sürecinde bir kere bebek cenazeleri gördüğümde bu kadar kötü olmuştum. İkincisi de Yahya Sinvar’ın sahnesini seyretmekti. Utanç ve öfke dalgaları arasında gidip geldim. Ümmetin en asil evladının o zayıflamış, yaralı bedenini, o son anlarındaki yorgunluğunu görmek çok ağırdı. Gece boyu düşündüm. ‘Neden Allah Teala bu son anları bize Siyonistlerin kamerasından izlettirdi? Bu işin hikmeti ne?’ diye. Sabah olunca fark ettim ki o son sahneler Sinvar’ı dünya çapında bir kahraman yapmıştı. İsrail görüntüleri imha etmek istedi. Ama iş çoktan kontrolden çıkmıştı. Çünkü o son anlar, şehadet tutkusunun, direnişin, imanın bir masal değil gerçek olduğunun kanıtıydı aslında. Sinvar sopasını kaldırmış İsrail dronuna atıyor ve şehit oluyordu. Sabah kalbim yatışmıştı. Kendimce, anlamam gerekeni anlamıştım. Bu kez o görüntüler benim için farklı bir anlama büründü. Son nefesinde de olsa zalime boyun eğilmez, iman ve şehadet yolundan tereddüt edilmez.

Kitapta yer alan diğer lider ve şehitler İsmail Haniyye, Salih Aruri ve Muhammed Dayf. Aynı soruyu onlar için de sormak istiyorum. Bu isimler insanlığa hangi yönleriyle örnek teşkil edecekler sizce?

Bu insanlar Allah’ın kendilerine nimet verdikleri kullardır. Ben böyle inanıyorum. Kitapta bunun gerekçelerini izah ettim. Bir kere insanlığa; kulluk cihetinden, peygamberlerin miraslarını 21. yüzyılda örneklendirme cihetinden muazzam bir misal teşkil edecekler. Diğer yandan bence azimleri, iradeleri ve imanlarıyla… Muhammed Dayf’ı zikredelim mesela. Üniversitede tiyatro komitesi başkanlığından direnişin 20 yılı aşkın süren Genel Komutanlığı’na yükselmek… Bu gayretin, azim ve iradenin üzerinde durmamız gerekiyor. Kendisinin tünellerde yıllarca tornacılık gibi askeri sanayinin en temel araç-gereçleri hususunda eğitim aldığını, bu tevazuyu gösterdiğini söylüyorlar. Salih Aruri, İlahiyat Fakültesi mezunu. Felsefeden coğrafyaya kadar geniş bir ilmi birikime sahip, entelektüel bir kişilik. Gazze direnişini bölgedeki diğer direniş gruplarıyla ilmek ilmek ören bir stratejist. İlmini, kabiliyetlerini bu dava için kullanıyor. Görmek isteyen için bunlar çok kıymetli örnekler. İsmail Heniyye. Ne desek az kalır. Evladını kaybetmiş bir anneyi televizyonda izlerken ağlayan ancak kendi evlatlarının şehadetini kameraların karşısında öğrendiğinde Yakubî bir tevekkül gösteren büyük lider. Kur’an’da anlatılan ‘sekinet’ kavramının 21. Yüzyıldaki bir tezahürü. İnsanlığa samimiyetin, doğruluğun, sevmenin sevilmenin, hâsılı kelam insanlığın ne olduğunu tekrar hatırlatacak örnekler diye düşünüyorum. Bu sebeple bu kişileri tanıtmamız gerekiyor. Aslında bu insanlığa olan da bir borcumuz.

7 Ekim 2023 itibariyle, yaklaşık iki yıl, dünyanın en önemli gündem maddelerinin başında geliyordu Gazze. Şimdilerde gözlerden de gönüllerden de uzak kalmış görünüyor. Gazze halkının mevcut durumu ve geleceğine dair neler söylersiniz?

Maalesef ümmet, yaşanan hadiseleri doğru bir zeminden hareketle kavrayamıyor diye düşünüyorum. Gazze’yi daha çok duygusal, vicdani, insani zeminden hareketle okuduğumuzda bu bizim hareket etme motivasyonumuzu sürekli hale getirmiyor. Halbuki Kur’ani ve imani bir zeminde okumak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bugün Gazze halkın Firavun’un karşısındaki Musa’nın halkı gibidir. Bugün Aksa Tufanı, Bedir Savaşı gibidir. Bedir savaşında bir rolü olmayan Müslüman düşünülebilir mi?

Gazze’nin mevcut durumu aslında açık. Temiz suya bile erişemeyen, topraklarının büyük kısmı işgal edilmiş, evleri yıkılmış, hâsılı yaşamın tüm unsurları ya imha edilmiş ya da hasar görmüş bir halk. Zahiren baktığımızda durum bu. Fakat biz Müslümanlar âlemin şehadet ve gayb olmak üzere iki cihetten teşkil olduğuna iman ederiz. Âlem, yani Allah Teâla haricindeki her şey. Dolayısıyla zahirin bir de her zaman batını vardır ki o gayba girer. Gaybı Allah bilir. Bizse ona iman ederiz. Ancak Kur’an-ı Kerim’deki peygamber kıssalara bize ipuçları verir. Şu açık ki Allah’ın izniyle O’nun sünnetullahına göre arza (ne kadarına olacağını Allah bilir) Gazzeliler, onlarla birlikte Aksa Tufanı sürecinde Amerika ve İsrail’e direnen salih, sadık ve şehid kullar ve onların halkları varis olacaklardır. Bu Allah Teâlanın vaadidir. Allah Teâla bu süreçte bizlere doğru yerde durma, gereken gayretleri ortaya koyma ve bedelleri ödeme basireti ve iradesi ihsan eylesin.

Âmin. Kaleme aldığınız kitapla bu duaya fiilen güç kuvvet verdiğiniz için de ayrıca teşekkür ederim. Okuru bol olsun.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Murat Kurtuldu: “Yayın Dünyası Tekdüzeleşiyor”

Yayınlanma:

-

Tasarımcı, yazar ve yayıncı Murat Kurtuldu ile kurucuları arasında yer aldığı Tashih Yayınlarını ve Türkiye’de yayıncılığın içinde bulunduğu zorlu şartları konuştuk.

Tashih Yayınları nasıl kuruldu, hangi eserleri öne çıkıyor?

Yazan-okuyan herkesin zihninden günün birinde kendi sesini, sözünü başkalarına ulaştıracak bir mecra yaratma düşüncesi bir anlığına bile olsa geçer. Tashih’i hayata geçiren temel motivasyonlardan biri de buydu. Dünyada söylenmemiş söz, yazılmamış fikir bulmak zor fakat hâlâ bunu “sizden” dinleme deneyimi eşsizliğini koruyor.

Tashih, ilk yayınını ortak bir çalışmaya ayırdı. 2018’de yayımlanan Nasihat ile Bozgunculuk Arasında Muhalefet adlı kitap, aslında Tashih’in bir tür yayın manifestosunu da ifade ediyor. Modern toplum içinde gelişen ve yeniden şekillenen muhalefet kavramının dönüşümünü ele alan kitap, kavramın tarihsel serüvenine ve bugüne uzanan pratik sonuçlarına odaklanıyordu.

Muhalefet kitabı, bir bakıma Tashih’in perspektifini yansıtıyor. İslam düşüncesinden modern literatüre kadar uzanan “itiraz etme” pratiğini ifade eden muhalefet kavramı, en çok Müslüman düşünce dünyasında yıpratıldı. Bunun bir sonucu olarak giderek sağcılaşan Türkiye’deki İslamcılık pratiği de muhalefet etme becerisini büyük ölçüde yitirdi. Tashih ise özgün konumunu hızla kaybeden Müslüman düşüncedeki bu erozyona karşı bir mevzi olabilmeyi düşledi.

Bu noktada, 2019’da yayımlanan ve Tamer Aslan’a ait İşi Bittiyse Ölmeli İnsan kitabını da es geçemem. Bir dönemin fotoğrafını çeken, cezaevine kadar uzanan sahici bir hikâyeyi anlatan bu eser, aslında Muhalefet kitabının hemen ardından yayımlanmasıyla da yayıncılık açısından belirli bir bakış açısını yansıtıyordu. Sadece teorik ve kuramsal tartışmalarla yetinmeyen; olaylara içeriden bakmayı, acıtıcı gerçeklerle yüzleşmeyi seçen bir bakış açısıydı bu!

Bugüne kadar Tashih adı altında yalnızca on iki kitap yayımlandı. Bu, bir yayınevi için düşük bir yayın grafiği olarak görülebilir ancak Tashih gibi pek çok “butik” yayınevinin yayın performansıyla benzeşen bir durum bu. Yine de her kitabın ortak hafızaya bir “kanca” attığını unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de yayıncılığın özellikle pandemi sonrası zorluklarının arttığı fazlasıyla dillendiriliyor. İşin içinde biri olarak buna katılıyor musunuz? Bu zorluklar nelerdir?

Yayıncılık, özellikle kâr beklentisi olmadan ve herhangi bir fon desteği olmaksızın yürütülüyorsa başlı başına sürdürülmesi zor bir alan. Buna pandemiyle birlikte Türkiye’de kontrolden çıkan enflasyon ortamı da eklendi. Kitap, artık insanların aylık harcamaları içinde çok daha gerilerde yer alıyor.

Üstelik sorun yalnızca okuyucunun satın alma gücündeki dramatik düşüş değil. Baskı maliyetlerinin neredeyse on kat artması da ciddi bir başka problem. Bir kitabın dağıtıma çıkabilmesi, raflarda yer bulabilmesi, tanıtılabilmesi ve fuarlara ulaşabilmesi için belirli bir baskı adedine ulaşması bekleniyor. Tabii maliyetlerdeki artış, pek çok yayınevini yalnızca e-satış kanallarında kalmaya ve dijital baskıyla yani ancak satıldıkça basılan bir modele yönelmeye zorluyor. Bu durum da kitabın dolaşıma girmesinin ve okuyucunun karşısına çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Elbette yüksek tirajlı baskılar yapabilen ve yeni yayınlarını finanse edecek kârlılığı yakalayan yayınevleri için sorunlar daha sınırlı. Bu yayınevleri, mâlî güçleri ve popüler yayınları sayesinde okuyucuyla daha kolay buluşabiliyor.

Bence bu tablo, butik yayıncılar aleyhine bozulan dengenin yeni bir anomali üretmesine yol açacak. Güçlü fon desteğine sahip yayınevleri karşısında küçük yayıncılar giderek geri çekilecek, kitapları okura daha az ulaşacak ve hayatta kalmaları zorlaşacak. Öte yandan popüler yayınevlerinin çok satanlara yönelik ilgisi, yazın dünyasında zaten var olan çölleşmeyi daha da büyütecek gibi görünüyor. Niş bir kitleye hitap eden, okuyucunun radarına girme ihtimali düşük eserlere ayrılan kaynak giderek daralacak.

Bu durum, tıpkı siyasette olduğu gibi yayıncılık alanında da ayrıksı ama yaratıcı yayınları ve bunları basma cesareti gösteren yayıncıları tasfiye edecek; geriye yalnızca merkezde duran, satış garantisi taşıyan ve popülizmin kodlarına uygun yayınları bırakacak. Uzun vadede bunun en büyük olumsuz etkisini ise, popüler olanın dışında sözü bulunan yazarlar ve okuyucular hissedecek.

Butik yayınevi tam olarak nedir, açar mısınız?

“Butik” tanımı, aslında belirli bir alanda daha sıkı yayın politikalarıyla çalışan yayınevleri için kullanılıyor. Az sayıda kitabı ortak bir perspektif etrafında toplayan bu yayıncılık anlayışı, aynı zamanda okuyucu ile yazar arasındaki ilişkiyi de daha kişisel bir zemine taşıyor.

Kitap ve yayıncılık alanının endüstriyel kodlarla şekillendiğini ve günün sonunda bunun bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyüyen yayınevleri, yükselen tirajlar, artan telif ve tanıtım bütçeleri bu endüstrinin işleyen çarklarını ifade ediyor. Elbette endüstrileşen her şey gibi, kitabın ve yayıncılığın da endüstriyel bir üretime dönüşmesinin beraberinde getirdiği sorunlar var. Buna bir tür “aşırı kurumsallaşma” diyebiliriz. Böyle bir durumda, yayınevinin ticari getirisi ve varlığını sürdürebilmesini sağlayacak satış grafiği, yayın politikasını giderek daha fazla belirlemeye başlıyor. Bu etkileşimin satış ve kârlılık lehine gelişmesi ise popülizmi kaçınılmaz hâle getiriyor.

Bu açıdan butik olmak yalnızca küçük ölçekli ya da düşük sermayeli olmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda aşırı kurumsallaşmayı pratikte sınırlayan bir yayıncılık deneyimini ifade ediyor.

Önceki soruyla birlikte düşündüğümüzde butik yayıncılığın giderek küçülerek raflardan çekilmesi ve okuyucuya ulaşmakta zorlanması, endüstriyel üretim baskısını daha da güçlendirecek gibi görünüyor.

Yayıncılığa girerken beklentileriniz nelerdi ve bunların ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bu soruya net bir cevap vermek zor çünkü yayıncılığın hikâyesi hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Sözü kayıt altına alma eylemi bir kez gerçekleştiğinde, onun ne zaman ve nasıl bir etkiye ulaşacağını ya da hangi kırılmaların taşıyıcısı olacağını kestirmek imkânsız.

Bu açıdan Tashih’in durumu da farklı değil. Hikâyesi hâlâ sürüyor ve nelere gebe olduğunu bugünden bilmek mümkün değil.

“Artık kitaba eskisi kadar rağbet yok, kimse okumuyor!” gibi söylemler yaygın. Türkiye’de okurun niteliği ve niceliği on yıllar içinde nasıl bir değişim gösteriyor gerçekte?

Tersine, kitapla ilişkinin güçlendiğine ilişkin gözlemler bence daha gerçekçi. Çeşitlenen, gelişen bir yayıncılık her şeye rağmen gözlerimizin önünde büyüyor. Yayınevleri alt markalarla ihtisaslaşma yoluna gidiyor.

Öte yandan teknoloji yüzyılında bile sözü kayıtlamanın hâlâ yegâne yolu kitaplar! Dijital ortam, hem veri güvenliği hem de verinin korunması açısından hâlâ yetersiz. Oysa kitapların kendine has var olma biçimleri binlerce yıldır etkili biçimde sürüyor. Belki de bu nedenle yeni nesil influencerlar bile popüler oldukları dijital mecrada kalmak yerine sözlerini kitaba dönüştürmeye, bir bağlamın içinde tarihe kayıt düşmeye özen gösteriyorlar.

Yine de bu tablonun yayın dünyasındaki tekdüzeleşmeyi engellediğini söyleyemeyiz. Butik yayınevleri ve niş yayıncılık etkisizleştikçe büyük holdinglerin fonladığı ya da bizzat birer yayın holdingine dönüşmüş yayınevleri güç kazandıkça, tekdüzeleşme de artacak!

Tekdüzeleşmenin temel sorunu ise insan üretiminin en önemli özelliklerinden biri olan farklıyı, kusurluyu ve ayrıksı olanı baskılayarak herkesçe kabul gören dar bir bant aralığını dayatmasıdır. Bence okuru da, yazarı da, yayınevlerini de bekleyen en büyük tehlike, budur!

Devamını Okuyun

GÜNDEM

1
0
Would love your thoughts, please comment.x