Connect with us

Söyleşiler

“Huzurevi Algısının Değişmesi Lazım”

Yayınlanma:

-

Yaşlılık, yaşlı istismarı, adli psikoloji, travma gibi alanlarda 10 yıldan beri çalışmalar yapan Mardin Artuklu Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Deniz Işıker Bedir ile yaşlı istismarı ve psikoloji bölümü üzerine konuştuk.

Bu yılın şubat ve mart aylarında “28 Şubat’ın Psikolojik Etkileri” (Muhit Kitap) ile “Yaşlı İstismarı Ve İhmali” (Nobel Yayıncılık) adlı kitaplarınız yayınlandı. Kısaca yayınlanma süreçlerini ve neler hissettiğinizi sorarak başlamak isterim.

Aslında farklı zamanlarda başlayan yazım süreçleri var iki kitabın da. Ama art arda yayımlanması sürpriz oldu benim için de. Tabi çok güzel bir duygu. Çok emek verdiğiniz eserleriniz somut olarak elinizde duruyor. 28 Şubat ile ilgili kitabımın 9 yıllık bir hikayesi var, basılmasını daha önce de çok istemiştim ama başvurduğum birkaç yayınevi sıcak bakmamıştı konu güncelliğini yitirdi diye. Muhit Kitap özellikle tarihe not düşmek adına kitabımı bastı. Çok mutluyum o yüzden. Ama kitapların konu itibariyle duygusal yükleri de oldu benim için. Biri benim bizzat yaşadığım “28 Şubat” sonrası psikolojik süreçlerle ilgili, diğeri de istismar gibi duygusal ağırlığı olan bir konu. Ama daha önce hakkında az çalışma olan bu iki konuyu ele almış olmak benim için hem anlamlı hem de heyecan verici.

Yaşlı İstismarı Ve İhmali kitabınızı hazırlarken 50 yaşlıyla derinlemesine mülakat gerçekleştirdiğinizi belirtiyorsunuz. Söz konusu yaşlı istismarı ve ihmali olduğunda Türkiye’de ve dünyada öne çıkan sebepler neler?

Aslında elbette çok faktör var istismarı etkileyen, ancak en bilinen sebepleri yaşlıların bağımlı, eşi ölmüş ya da boşanmış olması, bedensel ya da bilişsel sorunlar yaşaması, düşük gelir ve eğitim düzeyine sahip olması, sosyal olarak izole olması var. Birçok istismar kuramında, bakım verenin de önemi vurgulanır. Bakım verenin psikolojik durumu, madde ya da alkol bağımlısı olması, kendisinin istismara uğramış olması ki şiddet konusunda daha önce şiddete maruz kalmış olma önemli bir etken çünkü şiddet öğrenilen bir şey aynı zamanda. Bir önemli neden de bakım verenin fiziksel ve psikolojik olarak desteklenmemesi. Yani bakım veren kişi yaşlının çocuğu da olsa bazen kendini yorgun ve sıkışmış hissedebiliyor. Dolayısıyla bakım verene destek şart. Hatta geçenlerde izlediğim “The Father” filmi demans hastası bir adamı anlatması ve kızının yaşadığı sıkışmışlığı göstermesi açısından çarpıcı bir film. Pandemi sonrası şiddet ve istismar oranlarının da arttığını okuyoruz çünkü pandemi ile beraber yaşlılar tamamen eve mahkum edildi. Sokağa çıkma kısıtlamaları zaten sınırlı sayıda ve sınırlı zamanda dışarı çıkan yaşlıları tamamen eve kapattı. Bu ageism dediğimiz yaş ayrımcılığının bir çeşidi aynı zamanda. Stres yükü ve evde geçirilen zamanın artması şiddet oranlarını da arttırıyor maalesef. Bir de yaşlıların hareketsiz kalması, dışarı çıkmamaları sadece bedensel sorunları değil örneğin depresyon oranlarını da arttırdı ve arttıracak. Bu belirsiz hal belki de en çok yaşlıları ve okula gidemeyen çocukları etkileyecek gibi görünüyor maalesef.

İçinde bulunduğumuz toplumda yaşlılara hürmetin üst düzeyde olduğu yaygın kabul gören bir inanış. Alanda çalışmış, yerli ve yabancı kaynakları taramış biri olarak, bu inanışın gerçeği ne oranda yansıttığını düşünüyorsunuz?

Türkiye görece birçok ülkeye göre daha iyi durumda diyebiliriz. Yaşlıların aile içinde yerleri var hala, bakımevine ve huzurevlerine talep artsa da yaşlılar aile içinde önemseniyor. Ancak bu istismar ve ihmal olmadığı anlamına gelmiyor. Bir kere gösterilen oranlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü açığa çıkması zor bir şey istismar. Bu, çocuk istismarında da böyle. Özellikle duygusal istismar gibi (hakaret, yok sayma vb.) istismar türleri somut bulguları olmadığı için daha az açığa çıkıyor. Fiziksel istismar bile çoğu zaman sağlık kuruluşlarında fark edilebiliyor. Bir de bakıma muhtaç ya da yatağa bağımlı yaşlılarda maalesef oranlar daha yüksek. Yapılan çalışmalar 14 yaşlı istismarı olayından sadece birinin açığa çıktığını söylüyor ki bu oranların bazı ülkelerde görece daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Mesela Çin’de ortalama yaşam süresi çok uzun, okuduğum kaynaklarda istismar oranları da birçok ülkeye göre daha yüksekti. Benim çalışmamdaki oran birden çok istismara maruz kalan 13 kişi olduğunu gösteriyor bu da yüzde 26’ya tekabül ediyor. Duygusal istismarda oran yüzde 42. Türkiye’de yapılmış diğer çalışmalarda da benzer oranlar söz konusu. Ancak en yüksek oranlar duygusal istismar ve ekonomik istismar olarak görülüyor. Tabi benim çalışmam nitel bir araştırma dolayıyla örneklemim dar ve genellenebilir değil. Yine de bu durum oranların yüksek olduğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef.

Kitabınızı okurken Guillermo Rosales’in “Felaketzedeler Evi” adlı romanı aklıma geldi. Bakımevinde geçen bir roman. İlk paragrafında şu cümleler yer alıyor: “Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı, kıyıda köşede kalmış barınaklardan biriydi. Kaçıklar çoğunluktaydı. Yapayalnız ölsünler, kazananların başına bela olmasınlar diye aileleri tarafından bırakılan yaşlılar da vardı.” Huzurevinde kalan yaşlılar için, terk edildiklerini düşündüğümüzden ötürü üzülürüz. Böyle düşünmekte haklı mıyız? Yaşlılar için nasıl yerlerdir buralar?

Kitabı okumadım ama sizin önerinizle en yakın zamanda okuyacağım. Huzurevleri için böyle bir algı var. Ancak bu algının tamamen doğru olduğunu söyleyemem. Özellikle bakım vereni olmayan kendisine de bakacak sağlığı ve maddi gücü olmayan yaşlılar için huzurevleri önemli mekanlar. Bence huzurevi algısının değişmesi lazım çünkü bazen yaşlılar daha rahat bir yaşam için de tercih edebiliyor huzurevlerini. Çocuklarıyla sorun yaşıyor, gerçekten bakacak kimsesi olmuyor ya da maddi gücü olmadığı için böyle toplu bir yerde yaşamak daha mantıklı gelebiliyor. Ancak yaşlıların gözünden baktığımızda belli bir yaşa gelmiş kişilerin toplu yaşanan bir yerde ailesinden uzakta yaşaması çok da kolay bir şey değil. Benim huzurevinde yaptığım görüşmelerde yaşlıların hemen hemen hepsi huzurevinin fiziksel ortamından çok memnundu. Kişisel bakımlarının yapılması, temizlik, yemek gibi hizmetlerden memnun olduklarını hatta bazı çalışanların onlara çocuklarından bile iyi baktıklarını ifade ettiler. Ama duygusal olarak yaşlıların bir arada yaşamasının zorlukları da var, kendileri de ifade etti bunu zaten. Çok anlaşamadıklarını, bazen aralarında sürtüşmeler hatta kavgalar olduğunu söylediler. Belli bir yaştan sonra hiç tanımadığın biriyle oda arkadaşlığı yapmak, yeni bir ortama uyum sağlamak kolay değil. Çok umutsuz olan da vardı içlerinde, ölümü bekliyorum diyen de, hayatımdan memnunum diyen de… Bir anım var bu konuda. Ben görüşmelerimi yaparken bayramdan birkaç gün öncesiydi. 9 çocuğu olan bir yaşlı ilk başvurusunu yapmıştı. Benim içim burkuldu çünkü bayramı geçirip gelseydim bari demişti, ben şahit olduğum için üzüldüm çünkü kurban bayramıydı ve belli ki bayrama bu kadar kısa süre kala huzurevine gelmek istememişti. Yine de kabul edip yerleşti. Yani duygusal olarak yaşlıları da zorlayan bir süreç bu, bence çok da kolay değil bu kararı almak. Ama çocuğu bakmıyor diye suçlamayı da doğru bulmuyorum. Çünkü kimsenin içinden geçtiği süreçleri bilmiyoruz ve bu yüzden yargılamaya hakkımız yok. Ama Türkiye’de son yıllarda huzurevi ve bakımevi sayıları arttı, bu da bir ihtiyaç ve talep olduğunu gösteriyor.

Yaşlı istismarının asgari düzeylere çekilebilmesi için sosyal devlet anlayışının güçlü biçimde karşılık bulması gerekir, şeklinde bir çıkarım yapılabilir. Teoride mantıklı görünüyor fakat önemli olan pratik. Pratikte durum nedir? Siz ne öneriyorsunuz öncelikli olarak?

Aslında sosyal devlet anlayışı istismarı azaltmada önemli bir etken bence. Bir kere yaşlıların maddi olarak güçlü olması istismarı da azaltıyor. Maddi olarak dışarıya bağımlı olan kendine bakacak gücü olmayan yaşlıların daha çok istismara maruz kaldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Yaşlılık maaşı çok düşük, özellikle kadınların sosyal güvencesi ya da emeklilik maaşları yok. Fakat sosyal devlet dediğimiz yerlerde de istismar önemli bir sorun. Dolayısıyla yaşlıyı güçlendirmek, şikayet mekanizmalarını kolaylaştırmak ve haklarını arama yollarını öğretmek lazım en başta. Örneğin Türkiye’de 70 yaş ve üstü kişilerde okuma yazma oranı çok düşük, bundan dolayı haklarını, bir istismar durumunda nereye başvuracaklarını bilmiyorlar. Bir etken daha var, şikayet edersem daha kötü duruma düşerim ve ayıplanırım korkusu… Bunu çoğu yaşlı dile getirdi maalesef. İstismarı tespit etmede yaşlı ile çalışan kişilere çok iş düşüyor. Yaşlılarla en çok temas eden doktorlara ve sosyal hizmet alanında çalışan herkese yaşlı istismarının tespit edilmesiyle ilgili eğitimler verilmesi lazım. Bir de televizyon izleyen bir kitle için televizyonda yayımlanan kamu spotları da etkili olacaktır. Benim evinde görüştüğüm yaşlılardan biri onun için şehrinde bulunan huzurevi numarasını bir kağıda yazmamı istemişti. Belli ki çocuklarından bunu talep edememişti.

10 yıldan beri Mardin Artuklu Üniversitesinde Psikoloji Bölümü’ndesiniz. Alanda tecrübeli bir hoca olarak psikolojiye ilgi duyanlara takip edilmesi gerekli birkaç isim, okunması ve izlenmesi gereken birkaç roman ve film önerir misiniz?

En zor soru bu sanırım. Çok fazla öneri görüyorum psikoloji ile ilgili ama ben kitap önerme konusunda biraz zorlanıyorum. Genel bir tavsiye zor, çünkü ilgi alanları ve okuma süreçleri çok kişisel, parmak izi gibi bir şey okuma zevki . Yine de birkaç tavsiye vereyim. Irvin Yalom’un kitaplarını genel olarak çok beğenirim. Engin Geçtan’ın kitapları çok kıymetli alanımız için. Özellikle “İnsan Olmak” kitabını çok severim. Varoluşçu psikoloji bu aralar çok revaçta. Victor Frankl ve Kemal Sayar okunabilir bu anlamda. Psikanaliz için Saffet Murat Tura Türkçe yazan biri olarak alana önemli katkı sunuyor. Bir de Didem Madak okusunlar derim, insanın ruhunu ince ince işleyen en sevdiğim şairlerden biri. Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve Peyami Safa da psikolojiye ilgisi olanların okuması gereken yazarlardan bana kalırsa. Tabi burada isimlerini sayamadığım çok güzel eserler veren hocalarımız var… Film konusuna gelince çok iyi bir izleyici olduğum söylenemez ama psikoloji alanında önerilebilecek çokça film ve dizi var. Guguk kuşu, Otomatik Portakal gibi kült filmlerin yanı sıra psikoloji alanında yapılmış birçok deneyin filmi de var. Das Experiment, Die Welle gibi filmler bunlardan bazıları. Terapi ile ilgili In Treatment tavsiye edilebilir. Ama izlediğiniz her filmde elbette psikolojik öğeler vardır çünkü insanın olduğu her yer psikoloji ile bağlantılıdır esasında. Örneğin The Pianist filmini çok severim. Hayatta kalabilme gücü konusunda oldukça etkileyici olduğunu düşünüyorum. The Pianist filminden bir sözle bitirelim o zaman ropörtajı : “Sanki çok ömrümüz varmış gibi beklemeyi öğretiyor bize hayat…”

“Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek Ve Arı – Malcolm X Ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 Trabzon doğumlu avukat.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Söyleşiler

Allah’ın Sözünün Mehcûr Bırakılması Geleneği Devam Ediyor

Yayınlanma:

-

Şükrü Çelebi arkadaşımız ile Kur’an yolculuğunu konuştuk. Çelebi’nin, Kur’an’a talebe olmanın anlamını, Kur’an’la hayat arasındaki ilgilerin niteliği hakkındaki değerlendirmelerini ilginize sunuyoruz.

Kur’an’la irtibatınızın güçlenmesi nasıl oldu? Sizi Kur’an’a götüren sebep ve yollar nelerdi?

Öncelikle çok teşekkür ederim, tam da üzerinde konuşmaktan son derece mutlu olacağım Kur’an konusunu seçtiğiniz için.

Çocukluk yıllarımda Kur’an kursuna ve İmam-Hatip’e gitmiş olsam da gençlik yıllarımdan itibaren dinden bağımsız, ehl-i dünya bir hayat geçiriyor olduğum için var olan bir irtibatın güçlenmesinden söz edemeyiz.

Sebep ve yollara gelince, biraz klasik olacak belki ama cevap şu: 38 yaşımdayken bir gün aynaya baktığımda sakalımda beyazlık fark ettim. Artık o andan itibaren varoluşun tanrısal bir sebebi varsa bulmam ve buna göre hareket etmem gerektiği bende netleşti. Bu gereklilik, özgürlüğümü(!) kısıtlasa ve benden birtakım sıkıcı(!) ritüeller istese de razıydım. O zamanlar din’e göre yaşamanın tatsız, tuzsuz, sıkıcı bir şey olduğunu sanırdım. İman sürecimden sonraki göğüs genişliği ve dünyevî hiçbir değerin sağlayamayacağı daha pek çok nimetin beni beklediğini bilsem çok daha erken bu arayışa geçerdim.

Bu sorgulama süreci beni, “Kur’an’ın Allah kelamı mı, Muhammed’in uydurması mı?” sorusunun cevabını araştırmaya itti. Okudukça bunun bir insan sözü olamayacağı gitgide iç dünyamda netleşti. Diğer tek tanrılı ve çok tanrılı dinlere yönelmeme neden gerek olmadığı ve İslam’ı seçmemin doğru olduğuna da o süreçte karar verdim. Ahiretin varlığına ise bu sorgulamaların ilk zamanlarında, yatakta yattığımız halde gördüğümüz rüya ile bambaşka bir hayat yaşadığımı, uyandırmasalar pekâlâ bir yaşam olduğunu, uyku ile bambaşka bir yaşama geçebildiğime göre, öldükten sonra da yeni bir yaşamın mümkün olabileceğine ikna oldum. Kur’an okumaya devam ettikçe bu tip netâmeli konulardaki mutmainliğim arttı ve soru ve sorun olmaktan çıktı. Yeniden dirilme Kur’an’da pek çok yerde ele alınan ve cevap verilen bir konudur.

Yoğun bir Kur’an okuma faaliyeti içindesiniz takip ettiğimiz kadarıyla. Elbette bu faaliyetin bir plânı-programı vardır. Paylaşabilir misiniz bizimle? Nasıl bir okuma usûlü öneriyorsunuz?

Teşekkür ederim, teveccühünüz ama ben yoğun bir Kur’an okuma faaliyeti içerisinde olduğumu düşünmüyorum fakat bu konuda aklımdan geçen yönelişler ve hesaplamalar var: gece okumaları,  tuttuğum notların daha derinlikli olması gibi..

Plân – programı şöyle: Her sabah, üzerinde düşüne düşüne okumak… Bu okuma ve not tutma süreci bu aralar ortalama bir saat sürüyor, bazı dönemler bu ortalama iki saat oluyor.

Usûl konusunda ise kitapçıdan rastlantısal ama seçerek aldığım, Seda Yayınlarının, Arapça kelimelerin altında parça meal, kenarda ise ayetlerin meali olan bir mushaf’ı ana kitap olmak üzere, ihtiyaç halinde pek çok mealin bir arada olduğu web sayfalarını da kullanarak bir okuma gerçekleştiriyorum. Nüzul sırası olduğu iddia edilen sıraya göre okuyorum. Konuya odaklı okumalarım da oldu ama bunun pek mümkün ve faydalı olmadığına kanaat getirerek bıraktım.

Kur’an’ın her bir ayetinin diğer ayetlerle bir şekilde alâkalı, bağlantılı olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla konu odaklı okumanın toplam faydadan eksiltiyor olduğunu düşünüyorum.

Halkın Kur’an’a dönük genel ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nitelikli bir ilgiden bahsedilebilir mi? Bir de ilginin seyri hakkında neler gözlemliyorsunuz?

Bu konuda halkı pek çok kümelere ayırmak mümkün ama Kur’an’ı ne dediğini anlayarak okumaları gereken, din konusunda tek yetkili merciinin Kur’an olduğunu düşünen nitelikli bir ilgiden bahsetmemiz mümkün değil maalesef. Fakat saygılı bir duruşları var ve Kur’an’ın, bu “din”in kitabı olduğuna ilişkin anlayışları net, her ne kadar kendilerine hoca diyen bazılarının Kur’an dışı kaynakları da Kur’an gibi gösterme çabaları olsa da…

Kur’an’a ilginin seyri, insanların iman etme yönelişleri ile doğru orantılıdır, diye düşünüyorum ve maalesef Allah’ın ‘söz’ünün mehcur bırakılması geleneği devam ediyor. Gerçek bir yönelişle yönelenler için ise hidayet ve mutmainlik kaynağı olmaya devam ediyor, elhamdülillah.

Kur’an mevzubahis olunca ister istemez bir yandan bazı ilahiyatçılar, bir yandan da vakıf ya da dernek merkezli çalışma yürüten hocalarla bazı bağımsız isimler ülke gündeminde öne çıkabiliyor. Kur’an merkezli bir okuma ve söylem içinde olduğunu savunan bu isimlerin oluşturduğu genel tablo sizce verimli mi, derde derman olabilecek bir potansiyel taşıyor mu?

Bence verimli.  Müslümanlar “sözü dinleyip doğrusuna uymak” ilkesine göre hareket ederler, dolayısıyla birtakım ifsad edici söylemler dahî, iman sürecindeki kişiler için, çözdüklerinde kafalarını netleştiren unsurlar olacaktır. Çözemez, takılı kalırlarsa da içtenlikle dua etmeleri, gizli ajandasız bir yönelmeye kendilerini taşımaları faydalı olacaktır. Kalplerinde maraz olanlar için ise maalesef yapacak bir şey yok.

Ülkede Kur’an’a dayalı bir sosyal, siyasal söylem tespit edebiliyor musunuz? Böyle bir söylemin ülke sosyolojisinde yeterli bir karşılığı var mı?

Maalesef hayır, belki İhsan Eliaçık’ta buna rastlamak mümkün ama o da Kur’an merkezli olmak gibi bir kaygıdan ziyade, söylemini destekleyecek her türlü din argümanını kullanmaktan geri durmayan bir anlayışa sahip. Bu durumda Kur’an da bu materyallerden biri oluyor.

Böyle bir söylemin ülke ve dünya sosyolojisinde bir karşılığı olup olmamasından bağımsız olarak biz müslümanlar, Kur’an, “Tâğût’a kulluk etmeyin!” diyorsa, “Sabrı ve hakkı tavsiye edin!” diyorsa, “Allah’ın size verdiklerinden siz de ihtiyaç sahiplerine verin!” diyorsa, “İçinizden zulme karşı duranlarınız olsaydı ya!” diyorsa, bizler “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak”la mükellefiz. Halk, derdine deva olacak olanın İslam olduğunu bilmeyebilir, tıpkı “insan”ın bilmediği gibi. “Biz”lere düşen ise hatırlatmak, vahyin mesajını insanlara ulaştırmak, daha fazlası değil.

İnsanların Kur’an’la buluşmalarının önünde hangi engeller var? Kur’an’la buluşmak için hani yol takip edilmeli?

Önce “insan”ın kendisi buna engel. Hadsiz hazlarından vazgeçip “din”e yönelmek istemeyen için yapacak pek bir şey yok. İkinci olarak, Kur’an’ın sesi duyulmasın diye gürültü çıkaranların bugünkü temsilcileri olan din adamları, din tüccarları… Ayrıca, vicdanlara ve camiye hapsedilmiş mevcut kurumsal din bu konudaki en büyük engellerden.

Kendi engelini aştıktan sonra, Allah’ın dinini gerçekten en saf haliyle bulma aşkıyla yanıp tutuşan için yol açıktır; Allah, hakk’ı üzerine yazandır, vesselam.

Son olarak buraya kadar okuyan değerli okurlardan, bu tip konuları işlediğim Youtube kanalıma bir bakmalarını, uygun görürlerse abone olmalarını rica ediyorum.

Söyleşi için teşekkür ediyoruz.

Ben de size tekrardan çok teşekkür ediyorum bana bu fırsatı verdiğiniz için, Allah razı olsun.

*Şükrü Çelebi, 1976 Samsun Havza doğumlu. 1984 yılından beri İstanbul’da ikamet ediyor. İmam-Hatip Lisesi ve bilgisayar programcılığı mezunu. Ticaretle uğraşıyor.

Söyleşi: YeniPencere

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Aliya: Teori ile Pratiğin Birlikteliği

Yayınlanma:

-

Aliya İzzetbegoviç üzerine yazdığı yüksek lisans tezi sebebiyle Oğuz Bingöl ile konuştuk.

Aliya İzzetbegoviç, ne türlü eksiklik ve kusurumuzdan bizi yakalıyor ki gönül ve idrâkimizin vazgeçilmez müstesnâ kişilerinden biri olabiliyor?

Aliya öncelikle “Güzel olan her şeyin adıdır İslam!” diyerek teslimiyetini ifade ediyor. Zor şartlara rağmen samimiyetinden ve dürüstlüğünden ödün vermiyor. İslam onun için bir ideoloji veya atalar dini değil bizzat hayatın kendisidir. Müslümanların tarihi, yönetici konumunda olanların kendi emelleri için dini koçbaşı olarak kullandıklarına dair sayısız örnek içeriyor. Aliya açısından İslam bir nesne değil öznedir. Gençlik dönemi, ordu komutanlığı ve devlet başkanlığı derken yaşamına baktığımızda düşünce ile eylem arasında bir bütünlük görürüz. Zor bir coğrafyada, acımasız bir savaşta inandığı ve dile getirdiği düşüncelerinden taviz vermemiştir. İşte samimiyeti ve dürüstlüğü onu müstesnâ kişilerden biri kılıyor.

Türkiye’de Aliya İzzetbegoviç’in iktidar ve çevresi tarafından ikonlaştırılmasını nasıl açıklayabiliriz?

Evet, böyle bir gerçeklik var ama bu ikonlaştırma sadece iktidar ve çevrelerinde değil her kesimde mevcut. Çünkü Türkiye’de popülizm, pragmatizm gereği bu kolay yola hep başvurulur. Muhafazakâr çevrelerin belli kişileri ikonlaştırmasını Kemalizmin dayatmalarına bağlıyorum.

Tezinizde milliyetçilikle ilgili kuram ve fikirlere ek olarak İbn Haldun’un “asabiye” kavramından söz ediyorsunuz. “Asabiye” milliyetçilik tartışmalarında ne yana düşüyor?

Ortaya atılan milliyetçilik kuramlarını tatmin edici bulmuyorum. Milliyetçiliğin ortaya çıkmasına dair savlarda haklılık payı olsa da mesele bütüncül değil parçacı ele alınıyor. Aradığım bütüncül bakışı İbn-i Haldun’un “asabiye” kavramında görüyorum. Düşünüre göre halkı bir araya getiren şey asabiyettir. Aralarında kan bağı olanların bir hedef üzerinde birleşmeleri daha kolay ve fıtrîdir. Bu temel üzere inşa edilen bina farklı asabiyetleri de içine alarak bir teşekkül meydana getirir ve böylece tek bir milletin tahakkümü ortadan kalkar. 19. yüzyılın sonlarında başlayan ve günümüze dek uzanan ötekileştirici milliyetçilik anlayışının sebep olduğu zararlar göz önünde tutulduğunda düşünürün ne demek istediği daha iyi anlaşılmaktadır. Tüm farklı kesimler için ortak bir değerin olması gerekir ki bu, İbn-i Haldun’un döneminde “din” idi. Günümüzde Avrupa Birliği ortak değer üzere bir araya gelme konusunda örnek olarak verilebilir. Geçmişte birbirlerini katletmiş milletler bir hedef doğrultusunda birleşmeyi başarmışlardır.

Savaştan yeni çıkmış bir ülkenin iktidarını elinde bulunduran Aliya İzzetbegoviç’in muhalefete bakışı nasıldır?

Aliya İzzetbegoviç muhalefete rakip gözüyle bakmazdı. Muhalefet onun için olmazsa olmazdı. Çünkü muhalefet iktidarı frenleyen, kontrol eden ve otoriterleşmenin önüne geçen bir settir. O, iktidardakilerin ancak karşılarında muhalefet olursa kendilerine çekidüzen verebileceklerini düşünür. Şu bir gerçek ki kanunlarla ve muhalefetle kontrol edilemeyen her iktidar kaçınılmaz olarak otoriterliğe kayar. Bu sebeple Aliya, hiçbir muhalif yapıya baskı uygulamamıştır. Sanılmasın ki onun döneminde muhalif yapıların hepsi yapıcı rol üstlenmiştir aksine bir kısmı askerî bilgileri karşı tarafa verecek kadar ileri gitmiş ve ailesine iftiralar atmıştır. Bunlara rağmen Aliya, muhalefete bir yasak getirmemiş ve onların devlet imkanlarından eşit şekilde faydalanmalarını sağlamıştır.

Tezinizde “Adil Savaş Hukuku”ndan söz ediyorsunuz. Hayatın olağan akışında bile adil hukuk işletilemezken Aliya İzzetbegoviç’in düşünce ve pratiğinde bu, nasıl cereyan etmiştir?

Günümüzde en iyi demokrasiye sahip ülkeler, bir savaş veya saldırı söz konusu olduğunda bırakın adil savaş kurallarına uymayı en orantısız şekilde karşılık veriyorlar. Başta belirttiğimiz gibi Aliya’nın hareket noktası İslam’dır ve İslam savaşta esirlere, yaşlılara, kadınlara, çocuklara ve esirlere davranmanın ölçülerini belirlemiştir. Ölçülere uyunca o kadar kirli bir savaştan ancak temiz çıkmak mümkün olabiliyor. Aliya “Biz Avrupa’ya giderken başımız öne eğik gitmiyoruz çünkü biz kadın, çocuk öldürmedik, ibadet yerlerini yıkmadık.” diyebiliyor.

Aliya İzzetbogoviç, Bosna’nın İslamî bir yönetime hazır olmadığına dair mâkul sebepler sunsa da onun demokrasiye bakışı sizce eleştiriyi hak etmiyor mu?

Bosna-Hersek farklı dinler, milletler ve kültürlerden oluşuyor. Böyle bir çoğullukta İslamî bir söylemden ziyade demokrasi vurgusu makûl duruyor. Aliya İzzetbegoviç’in Bosna-Hersek’te bir İslam devleti kurma amacında olduğuna dair Sırp, Hırvat ve muhalif liderler tarafından aleyhinde çok propaganda yürütüldü. Burada asıl mesele söylem değil uygulamalardır. Bugün yönetim şekli şeriat olup da batı demokrasilerinin çok gerisinde olan Müslüman ülkelerini görüyoruz. Aliya’nın pratiklerine baktığımızda İslam’ı görüyoruz. İslami söylemleri ileri sürüp adaletsiz davranmaktansa demokrasiyi dile getirip adil davranmak daha makûl ve İslamîdir. Onun demokrasiye bakışı ezbere veya taklidi değil. Adalet, hukuk, ahlâk ve özgürlük ilkeleri evrensel olduğundan bunlara göre davranmayı demokrasi olarak görüyorum.

Aliya İzzetbegoviç “Süregiden otoriter sistemlerde şartların değişmesi ve onlara direniş ihtimallerinin en aza indiği yerlerde uysallık ortaya çıkar ve zamanla bu türlü bir varlık hâli kabul görür.” diyor. Kendisi komünist rejimin baskılarına maruz kaldı ve asimetrik güç dengesinin olduğu bir savaşın en çetin zamanlarını yaşadı ancak uysallaşıp direnmekten vazgeçmedi. Aliya’nın doğrulukta sebat etmesi hakkında neler söylemek istersiniz?

Aliya İzzetbegoviç; krallık, komünizm ve ulus devlet sürecinin adaletsizliklerine şahit oldu. Mücadelesinin temelindeki İslamî bilinç baskılar karşısında onu diri tuttu. Ona göre vazgeçip uysallaşmak sürüleşmektir.

Aliya İzzetbegoviç; Mevdudi, Seyyid Kutup veya Ali Şeriati gibi müslümanların çoğunlukta olduğu bir yerde yaşamadı. Bu durum onun düşünsel dünyasını nasıl etkilemiştir?

Aliya’nın yaşadığı coğrafya beş yüze yıla yakın Osmanlı’ya bağlı kaldı. Burada İslam’ın izleri yoğun olarak hâlâ görülse de müslümanlar çoğunluğu oluşturmuyor. Aliya’nın farklı yönetim modellerine şahit olması onun İslamî bilincini besledi. Şöyle bir örnek verirsem sanırım abartmış olmam: “Hz. İbrahim, bir Tanrı arayışı içerisindeyken güneş, yıldız derken hakikate ulaşıyor. Aliya da farklı siyasal sistemleri görüp bunların insanlığı kurtaramayacağına şahit oluyor. Bu durum onu İslam’a daha da bağlıyor ve yakaladığı İslam’ı bırakmamacasına iliklerinde hissediyor.”

Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerde yaşayan düşünürlere nazaran batılı eserlere ulaşma imkânı kolay oluyor. 19 yaşına kadar batının düşünsel kaynaklarını okuyor. Bu durum yukarıda anılan düşünürler için pek mümkün olmuyor. Müslüman coğrafyada yaşamanın avantajlarının yanında birtakım handikaplar da mevcut. Geleneksel veya mezhep odaklı eğitimin kalıplarını aşmak zaman alıyor. Aliya’nın İslam dünyasına Avrupalı biri olarak bakması ve bir müslüman olarak da Avrupa’yı değerlendirebilmesi takdire şayan.

Oğuz Bingöl Kimdir?

İstanbul Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden 2003 yılında mezun oldu. Dönüşümlü olarak yıllarca ticaretle uğraştı ve öğretmenlik yaptı. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Tarih ve Medeniyet  Araştırmaları Anabilim Dalı Yüksek Lisans Programını “Milliyetçilik ve Adil Savaş Perspektifinden Aliya İzzetbegoviç’in Evrensel Ahlâka Dayalı Siyaset Anlayışı” başlıklı tez konusuyla 2021’de bitirdi (Tez pek yakında erişime açılacak.).

Söyleşi: Halil Toprak

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Hapsetme Onur Kırıcı Bir Cezalandırma Biçimi”

Yayınlanma:

-

Hapishaneler Türkiye’nin güncel ve yakıcı sorunlarından biri. Tarafsız, bağımsız, adil bir yargının bulunmadığı Türkiye gibi bir ülkede herkesin her an hapsedilebileceği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Gazeteci yazar Münker Odabaşı ile Hapishanesiz Toplum Arayışı’nı konuştuk. Milyonlarca insanın hayatını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen teşhis ve tedavi içeren sıkı bir ilk kitapla karşı karşıyayız.

Türkiye’deki cezaevi sisteminin, mahpusa ceza içinde ceza çektiren bir nitelik arz ettiğinden şikâyet ediliyor. Bu tespit ne derece doğru?

Aslında fazlasıyla yerinde bir tespit çünkü Türkiye’deki cezaevi sistemi özellikle de kampüs “cezakent” sistemi fıtrata ters olan kapatılmayı daha da ceza içinde cezaya dönüştürüyor. Örnek vermek gerekirse, 3-5 kişilik olan oda sistemi koğuşa göre daha dar bir tecrit mantığıyla inşa ediliyor ve zaten toplumdan soyutlanan mahpus hapishane içerisinde de ikinci bir tecrite maruz kalıyor. Sadece mahpusu değil, mahpus yakınlarını da cezalandıran bir sistem bu. Çünkü, şehrin çok uzağına inşa edilen bu kampüs “ceza infaz kurumları”na görüş günlerinde ulaşım sağlayan aileler ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Ayrıca, çok konuşulmayan ama ciddi bir emek sömürüsünün olduğu iş yurtlarında da işçi mahpuslar asgari ücretin çok çok altında bir ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. Velhasıl, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalan bir sistem.

Cezaevlerinin mahpusları “ıslah amacı” taşıdığı, onların “topluma kazandırıldığı” gibi iki temel tez, ceza infaz sisteminin meşruiyet ayaklarını oluşturuyor. Öte yandan, bu tezlerin süslü laflardan öte pek bir anlam ifade etmediği de toplumda belli düzeyde kabul görmüşe benziyor. Cezalandırma işinin esasında ne murad ve elde ediliyor?

Esasında ceza infaz sisteminin meşruiyetini sağlayan üçüncü bir ayağı daha var. Bu da ceza infaz kanunlarıdır, ki sistem, kanunlar ile “hastayı” buluyor, teşhisi kendisi koyuyor ve tedaviye yönelik “reçete”yi de yine kendisi sunuyor. Böylelikle kapatılma mekânlarına kanunlarla meşru bir zemin oluşturuluyor aslında. Toparlayacak olursam, hapishanelerin bireyi ıslah etmediği, topluma sağlıklı bir şekilde kazandırmadığı ele ayağa düşen bir gerçek. Hatta birey, içeri girdiğinden daha gerilemiş bir şekilde çıkıyor. Yani kapatılma mekânları mahpusu hem bedenen hem de ruhen sakatlıyor. Dolayısıyla tüm bu sorunlara rağmen kapatarak cezalandırmada ısrar edilmesi anlaşılır bir durum değil. Ayrıca, hapsetmenin giderek “öteki”ye karşı birer susturma/sindirme aracına dönüştüğü de söylenebilir. Nitekim 300 binlere ulaşan bir mahpus nüfusundan bahsediyoruz.

Şu an kendisi de hukuk dışı bir kararla cezaevinde bulunan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “cezaevlerinde çıplak arama” konusunu meclise taşımış, o dönem ciddi bir tartışma yaratmıştı. Cezaevlerinde “onur kırıcı” muameleler oluyor mu? Bunlar ne derece sistematik veya münferit vakalar?

Hapsetme zaten başlı başına onur kırıcı bir cezalandırma yöntemidir. Çünkü hür yaratılan insanın fıtratına ters olan ve biricik olan özgürlüğüyle sınayan bir yöntem bu. Ve bu dört duvarın arkasında nelerin olup bittiğini “dışarıdakiler”in tam manasıyla bilemediği, bir kara kutudur bu mekânlar. Dolayısıyla bir bilinmezlik olan bu durum, “içerde” her şeyin olabilmesine, yapılabilmesine imkân tanıdığı gibi her onur kırıcı davranışı da “mümkün” kılar. Gergerlioğlu da hak savunucusu olarak bunu dile getirdi ve maalesef Demokles’in kılıcı ona da gösterildi. Sadece bugün değil, dün de öyleydi. Sinop’a, Bayrampaşa’ya, Metris’e, Diyarbakır 5 No’luya, Ulucanlar’a, Mamak’a vs. baktığınızda ve bugünle kıyasladığınızda değişen pek de bir şeyin olmadığı söylenebilir. Bugün insan dışkısı yedirilmiyor belki ama plastik sandalyelerde, sesini duyurmak için açlık grevlerinde olan insanlar öl(dürül)meye terk ediliyor.

Türkiye’deki cezaevlerinde ne gibi hak ihlalleri söz konusudur? En yaygın ve ağır olanlarından başlamak üzere açıklar mısınız?

En yaygını giderek artan kapatılma ki cumhuriyet tarihi boyunca 50 binlerde olan mahpus sayısı son 15 yılda 300 binlere ulaştı. Bu artan kapatılma ile birlikte kapasite üstü doluluk oranları yaşanmaya başlandı ve bu da zaten var olan mevcut ihlallere yenilerini eklemiş oldu. Bu nedenle aslında her biri yaygın ve ağır ihlaller içeren uygulamaları aklıma ilk gelenler şeklinde sıralamış olayım: mesela, 500 civarı mahpus bebek ve 2 bin civarında çocuk mahpusun olması, işçi mahpusların emek sömürüsü, hücre cezası, keyfi sınırlamalar, hamile mahpuslar, LGBTİ+ mahpus bireylerin tecriti, öğrenci mahpusların eğitim hakları, suların kesilmesi, hasta mahpusların geciktirilen tedavileri, engelli mahpusların yaşadıkları zorluklar, ayakta sayım dayatması, psikolojik-fiziksel işkence veya darp/kötü muamele, kötü veya yetersiz yemek çıkarılması, aşırı doluluk nedeniyle yerde yatmalar, kitap-gazete-mektup yasağı veya bunların keyfi sınırlandırılması, çıplak arama vs. gibi bir dizi ihlalden söz edilebilir.

İnsanın var olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde ceza gerektiğine göre, kitabınızın adı olan “hapishanesiz toplum arayışı” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?

Çok derin bir soru ama kısaca söyleyecek olursam, elbette insanın olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde de kuşkusuz ceza gerekir. Hapishanesiz toplum arayışının ortaya attığı tez cezasızlık veya cezalandırmamak değil, tam aksine bireyi kapatmadan cezalandırmaktır. Başka bir ifadeyle, hapishanesizlik cezasızlık demek değildir. Bireyi toplumsal yaşamdan koparmadan, sakatlamadan, özgürlüğüyle “terbiye” etmeden cezalandırmak ve seçenek yaptırımlar uygulamaktır. Aslında şu soruyu da sormak gerekiyor, suç üreten toplumsal zemin yok edilmeden suç önlenemeyeceğine göre, suçlu olduğu varsayılan birini fıtratına ters olmasına rağmen kapatmanın, hapsetmenin suçun yaygınlaşmasını veya tekrarlanmasını önleyici bir etkisi var mıdır?

Dolayısıyla suç varsa ceza da olmalı, nitekim Yaratıcı da Âdem ile Havva kıssasında insanlığa şu iki mesajı verir. Birincisi cezasızlık ile ilgili olan, yani Yaratıcı tarafından konulmuş olan kuralın ihlali neticesinde yaptırım gerçekleşmiş ve cennetten çıkarılmışlardır. İkincisi ise hapsetmeme ile ilgili olan, yani Yaratıcı kapatmadan cezalandırmıştır. Çünkü hapsetme özgür yaratılan birey için ceza olamayacak kadar ağır bir yaptırımdır ve insan onuruyla bağdaşmayan, gayriinsani bir yöntemdir. Hatta kapatma, idam ve işkence de olduğu gibi kişiyi bedenen ve ruhen sakatladığı için de insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü bu, türün sakatlatılması demektir.

Türkiye’de basının cezaevlerine bakışını eleştiriyorsunuz. Bu ülkede yaşayan ortalama bir vatandaşın bakışı ile kıyaslayarak açıklar mısınız, sorun nedir?

Türkiye basınında özellikle de ana akım medyada kapatılma mekânları haberlerde çoğunlukla olumlanarak yüceltiliyor ve hapishaneler “fabrika gibi cezaevi”, “modern cezaevi”, “ev tipi cezaevi” vs. gibi söylemlerle okuyucuya sempatikleştirilerek aktarılıyor. Dolayısıyla “fabrika gibi” metaforu okuyucuda yanlış bir algının oluşmasına neden oluyor. Yaşanan ihlaller, sorunlar görmezden gelindiği gibi üretim vurgusuyla da bu mekânlar deyim yerindeyse haklılaştırılarak/meşrulaştırılarak kitlelere sunuluyor. Yani sonuç olarak sorun, bu yanlış dil ve söylem neticesinde egemen iktidar bakış açısı medya aracılığıyla yeniden üretiliyor.

Devamını Okuyun

GÜNDEM