Connect with us

Haberler

KHK’lıların Mücadelesinde Son Durum Nedir?

Yayınlanma:

-

Ömer Bilal KARAKAYA

KHK meselesinin, KHK’lıların mevcut durumuna göz atalım istedik. Bunun için yakın zamanda açıklanan  “OHAL’ in Toplumsal Maliyetleri -3” adlı rapora bakalım.

Rapor bilimsel yöntemlerle, yüksek güvenlik metodu ile, katılımcıların ifadeleri korunarak yapıldı. Yaklaşık 3.500 KHK’lı ve yakınının katılımıyla gerçekleşti.

OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu -3  / Durum Tespiti :

Bu çalışma 15 Temmuz 2016 tarihli menfur darbe girişimi sonrasında, hükümet tarafından, muhtemelen, 3 ay bile sürmesine gerek kalmadan kaldırılacağı beyanları ile ilan edilen OHAL’in 7 (yedi) sefer daha uzatılıp iki yılını doldurduktan sonra, 25 Temmuz 2018 tarihinde TBMM’den geçirdiği 7145 sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ve bazı ilave mevzuat değişiklikleri ile neredeyse fiili olarak kalıcı hale getirdiği OHAL’in sosyal etkilerinin bulgularını içermektedir.

Yaşanan bu süreçte KHK’larla işlerinden atılan, birçok sosyal, siyasal ve ekonomik hakları gasp edilen ve hak mücadelesi vermek zorunda bırakılan insanlara halen bağımsız ve tarafsız mahkemeler değil, kararları keyfi ve tartışmalı olan OHAL icadı kurumlar adres gösterilmeye devam edilmektedir.

OHAL’in –sözde- bittiği bugünlerde Türkiye sosyal, siyasal, ekonomik olarak hâlâ OHAL’in gölgesinde puslu bir zeminde, her tür baskıcı ve totaliter müdahaleye açık bir şekilde varlığını sürdürmektedir.

KHK lar Soykırım olarak Tanımlanabilir mi?

Rapor öncesi soykırım teriminin kullanılması konusunda bir tartışma dönmüştü. Elbette gaz odaları görmedik ama modern çağda ölüme götüren sebepler oluşmuştu. Kendi vatanında resmi olarak terörist ilan edilen, çalışma, vatandaşlık haklarından bile mahrum edilenler, tutukluluk halinde, cezaevlerinde kötü muamele ve tavan cezalar verilmesi, linç riskleri gibi hayati riskler nedeniyle ya bir köşede ölmesi ya da yurtdışına çıkma girişiminde boğularak ölme, taciz, dışlanma, günlük yaşamını devam ettiremediğinden kanser olarak ölmek gibi modern soykırım yöntemleri uygulanmaktadır.

KHK’lılara yapılanlar için “sivil ölüm” terimi olduğu genel kabul görmüştü. Ancak soykırım tabiri evrensel tanımındaki Soykırım, bir grubun varlığını ortadan kaldırma amacıyla gruplara karşı işlenen şiddet içeren suçlar ve sürecin adıdır.” şeklinde tam bir karşılığı olmadığı söyleniyordu. Ancak raporda açıklanan modern soykırım tanımlarına uyduğu kanaatine varabiliriz.

Raporun ilgi çeken başlıklarından bir tanesi, OHAL Soykırımında Hedef Seçilenlere Karşı İşlenen ‘İnsanlığa Karşı Suç’ Uygulamalarının 111 Yöntemi” bence tarihin benzer dönemlerine bakılırsa tekerrürün devamını ispatlıyor. Buradaki ince nokta ise KHK’lıların 111 uygulamanın hepsinin hedefinde olması ama bazılarının herhangi bir insani yurttaşlık hakkınızı kullanmak istediğinizde başınıza gelmesidir.

“Sağlık Hizmetlerine Erişim Engellemeleri” başlığındaki modern soykırım yöntemi hasta olunduğunda; malınıza/paranıza el konulması, iş yeri açtırtmama/engelleme bunun için başvuru yaptığınızda başınıza gelmektedir.

Rudolph Joseph Rummel, SteveJ.Stern, Barbara Harff, Ted R. Gurr ve Claudia Falconer Card gibi bilim adamları, “soykırımların (genocide); sadece etnik bir grubu yok etme gerekçesiyle değil bir “politikayı”, bir “siyasi otoriteyi” veya “siyasi rejimlerini” toplumlarına hakim kılmak” gerekçesiyle de yapılabileceğini” ifade ederler. Bu görüşlere göre soykırımların, etnisite (ırk) gerekçesiyle olması gerekmediği gibi, otokratik bir idarenin, kendi ideolojisini, yönetim anlayışını, politikalarını halklarına dayatabilmek için; kendi otoritelerinde veya siyasi ideolojilerinden kaynaklanan gerekçe veya motivasyonlarla birtakım sosyal veya siyasal toplulukları yok edebilecekleri, kendi keyiflerine göre hedef seçtikleri birtakım kişi ve grupları genel popülasyondan ayrıştırıp soykırıma tabi tutabilirler.

KHK’lılara yapılan kötü muamelelerden olan ülke içerisinde, kamuda ve özel sektörde çalışmalarının yasaklanması, çalışma lisanlarının iptalleri, işyeri açmalarının engellenmesi, toplumdan yardım almalarının engellenmesi, yurt dışına çıkmalarının engellenmesi, emekliliklerinin engellenmesi, sağlık güvencelerinin verilmemesi, miras haklarının engellenmesi, vekâlet alıp vermelerini engellenmesi gibi birçok yol ve yöntemlerle yapılan uygulamalar “onların yaşam koşulları, tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek şartlarda tutacak nitelikte” olduğundanRudolph Joseph Rummel’in veya Claudia Falconer Card’ın “politik-kırım, halk-kırım, sosyal-kırım” “soykırım” tanımlarına tamamen uymaktadır. Yapılanları “Politik-Kırım, Halk-Kırım ve Sosyal-Kırım” terimleri özetleyen ana terimler diyebiliriz.

Google’da https://www.khkliplatformlaribirligi.org/cok-yakinda-yayinlanacak-olan-onucuncu-yilinda-ohalin-toplumsal-maliyetleri-raporu-uzerine-khkli-sosyolog-doc-dr-bayram-erzurumluoglu-ile-yapilan-carpici-roportaj-2  yazarak soykırım tartışmasının detaylarına bakabilirsiniz.

Rapordaki “Sonuç” ifadesi bence mevcut durumun en kısa özetidir:

OHAL/KHK’lar ve devamında yürürlüğe konulan uygulamalar Türkiye’yi Hukuk Devletiolmaktan tamamen uzaklaştırmış ve hiç kimsenin hukuk güvencesinin olmadığı bir devlet statüsüne getirmiştir. Hukuk Devleti olamamanın ülkeyi iki yılda getirdiği nokta, yalnızca, 250.000 birincil mağdur, 1.500.000 ikincil mağdur üretme sınırlarını çoktan aşmış ve 80.000.000 üçüncül mağdur üretme noktasına doğru hızla yaklaşmaktadır.

KHK lı ifadelerinden örnekler / röportajlardan alınmıştır:

Sosyalist KHK’lı: Öğretmen olarak çalışırken öğretmenlerin kendi öğrencilerine özel ders vermesi – okulların dershane vs. paralı eğitime yönlendirme yapılan yerler olmasını protesto ediyordum. Bu nedenle bazı öğretmen arkadaşlarımla ve okul idaresiyle çatışmak durumunda kaldım. Oysa özel sektörde çalışmamız dahi engellendi. Hayatımızı devam ettirmek için özel ders vermeye başladım. Benim için hayatımın en olumsuz bölümü oldu. Ancak daha önceki zamanlarda iktidar uygulamalarını sokakta basın açıklamaları gibi eylemlerle protesto etme alışkanlığımızdan meydanlara çıktık. (Alttaki bölüme değil de buraya yazmak istediğim grup ise öznel İslamcı kimliği ile bizim de itirazlarımızı aynı şekilde yaptığımızdır. Bu nedenle Müslüman kimliği ile küresel kapitalizme itiraz eden duruşumuz kurum soruşturmasında, ibadet edip de kendi partilerine yanaşmayanlara etiket yapıştıran amirleri şaşırtmış hatta kızdırmıştı. ‘Hem namaz kılıyorsun hem de iktidarın, devletin aleyhine yazmışsın!’ diye tepki göstermişlerdi. Bu ifadeler OHAL komisyonundan bana ret cevabı olarak dönmüştü: Devlete sadakati şüphelidir!)

Dindar – mütedeyyin çevresinden KHK’lı:

1-İlk yaşadığımız şey, ne yapacağımız bilememek oldu. Nasıl davranacağımızı, nasıl yapacağımızı soracağımız kimseler yoktu. Bizi savunmak, korkulacak bir şeydi o günlerde.

2- İdare Mahkemesi ‘Herhangi bir terör örgütü ile irtibatınız olmayabilir ama idarenin bu süreçte bir tasarruf yetkisi var!’ diyerek idareyi hakkı buldu, davayı istinafa taşıdım. İstinaf garip bir karar verdi. Davayı bozdu ama aleyhime karar verdi, davayı Danıştay’a taşıdım. Bu sefer 2. kez ihraç olduğumdan OHAL KHK’sına karşı dava açtım. Danıştay, İstinaf’ın kararını bozdu ve tekrar İstinaf’a gönderdi. Davanın Danıştay’a gitmesine karar verdi. 15 Temmuzdan önce etliye sütlüye karışmayan birisiydim. Eski mesai arkadaşlarımın beni arayıp sormamalarını bile doğal karşıladım. Korkmuştular, onları anlıyordum. Ben de korkmuştum. Bakanlığın davada yaptığı kurumsal savunmasında “Devlete sadakat görevini yerine getirmemiştir.” Oysa ki bu benim kabullenebileceğim, aklımdan dahi geçiremeyeceğim bir şeydi. “Belki birilerinin beklentisini karşılayamadım herhalde!” diye düşündüm.

BİR BAŞKA ANKET:  “Avrasya Araştırma Başkanı Kemal Özkiraz’ın KHK üzerine çarpıcı anketi”

KHK kısaltmasının anlamını bilenler: % 41.5

KHK’lılar kimlerdir: İşten atılan memurlardır: %56

Fetöcülerdir: %14

Bilmiyorum: %17

Teröristlerdir: %4

Atılan askerlerdir: % 3,6 (Diğer memurlardan haberleri yok.)

Mahkeme olmadan görevden alınma doğru mudur?

Doğru değil %50,  Kararsızım: %22, Devlet güvenmediği kişilerle çalışmayabilir: %34

En çarpıcı yer:

 KHK’lıların ekonomik durumları nasıldır? (Bu soru sadece KHK’lı tanıdığı olanlara soruldu)

Bilmiyorum: %25  diye cevapladı. (Yani tanıyor ama ne yaptıklarını  bilmiyor.)

Son durumu özetleyen tablolar:

600 bin soruşturma, 300 bin gözaltı, 100 bin tutuklama, 130 bin ihraç, 2.761 kurum kapatıldı, 200 bin işsiz, 100’den fazla intihar yaşandı, 500’e yakın kanser, ihmal, kazalar sebebiyle can kayıpları yaşandı.

Son durum nedir:

Hem hukuki uygunluk hem de sağlık nedeniyle tahliye edilmediği için ölen tutuklular için ülke gündemine oturan isyana kulak tıkayan iktidar, özellikle tutuklamalarda en son bu hafta kadınlara çıplak arama, göstericilere kameralar önünde orantısız güç kullanımını da aşan insan onurunu ayaklar altına alınan uygulamalar… Önce hedef gösterip sonra 1 günde 60 avukatı tutuklamak, kendisi için geri dönülmez durumu açık ediyor.

İç hukuk bitti; peki AHİM ne yapıyor? Hepimizin bildiği mülteci pazarlığı, ağır dosya yükünden kurtulma istemesi nedeniyle hükümetle anlaştığıdır,  OHAL komisyonu gibi bir oyalamayı kabul ettiğidir. AİHM Başkanının Türkiye ziyareti, 4 yıllık AİHM politikalarının yansıması oldu. Bu ziyaret 4 yıldır devam eden sosyal soykırımı seyretmekle kalmayıp, ona sessizce hukuki bahane ve kaçış yolları üreten AHİM’in maskesini indirdi.

Sadece bu kadar mı? Ülkede evrensel hukuk normları yerine devlet erkinin yasalarını teslim olmuş bir yargı sisteminin kurulduğunu görmüyorlar mı?

Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, hazırlanan raporları 12 ülkenin büyük elçiliğine verdi. Başka bir büyükelçiyle yarım saat planlanan görüşmede sürecin dehşetini gösteren açıklamaları yapınca görüşme 2 saate uzuyor ve elçinin gözleri yaşarıyor.

Peki, 10 yıl öncesine kadar tek bir gazetecinin bile tutuklanmasına olayında üst perdeden Türkiye’yi azarlayan ve sonuç alıncaya kadar çabalayan AB ülkelerine ne olmuştu? Bugün belgeli işkencelere ve yargı bağımsızlığının yok edildiği çok açık olduğu halde neden kıpırdamıyorlar?

“Devlet kendini korumak için hukuku askıya alabilir.” hususuna  güçlü bir itirazda bulunmuyor. Mesele sadece AB’nin  veya Batı entelijensiyanın durumu eski kör günlerine mi düşüyor? Şöyle tarihe bakalım :

I. Dünya savaşı öncesi Japonya, Çin’in Mançurya bölgesini işgal etmişti. Bugünkü BM’nin karşılığı olan Milletler Cemiyeti pasif kalmıştı. Barut fıçısına dönen dünyada nasıl bir ateşin başladığını bilmelerine rağmen kıpırdayamamışlardı. Japonya da Batı’ nın artık fikir üretemeyen ve şok halindeki durumunu bildiğinden, ‘toplantıda istediğimi yaparım’ dediğinde apışıp kalmıştı. Buradan cesaret alan Almanya ve İtalya ateşi yakmaya daha bir cesaretlenmişti. O gün Batıda sadece kendi meselesini önemseyip uzaklarda, Asya’da yabani bir devlet başkasına saldırıyor, deyip ciddiye almamasının bedelini çok ağır ödemişti. Batı meselesine fazlaca girmemin sebebi ülkemizin organik bağı olduğundandır.

Bugün ise yükselen faşizm ve otoriter yönetim tarzlarının yaygınlaşması karşısında dağılmış ve somut refleksler üretemiyor. Her şeyin, insanların, yaban hayvanların, yer altı kaynaklarının, çocukların, kadınların, hakkı haykırmak isteyen avukatların,  öğretmenlerin, doktorların, itiraz eden işçilerin artık KHK’lı olduğu düzendeyiz. Kurulan düzenin insani olmadığını eşit-adil-barış toplumu yerine tek adam -tek ses-tek rejim kurulduğunu fark eden her canlının potansiyel KHK’lı olduğunu görmüş olduk. Önce 140 bin İhraç, aileler ve sonrasında devam eden KHK’sız işten çıkarmalar, açılan davalar ve KHK düzeninden doğrudan etkilenen 3 milyon civarındaki KHK’lı topluluğun kurumsal savunmasını yapması beklenen ana muhalefet partisi zaten yeni düzene eklemlendi, iktidarla bazen aynı jargonları kullanıyor, ‘millet ittifakı’ partileri siyaset üretemiyor.  Ancak Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sembolleşen çabası ve diğer birkaç destek veren vekiller seslerin duyurulmasını sağladı.

Yeni kurulan partilerden Gelecek Partisi ve Deva Partisi hukuksuz, adaletsiz düzenin durdurulması yerine müsamerede sırasını bekleyen oyunculara benzediler. En incitici olan ise bana göre. Babacan’ın “Mahkemelerden beraat alanların görevlerine döndürülmesi gerekir. Devlet onları eski pozisyonlarına döndürmeyebilir. Ama pasif görevlerde çalıştırabilir.” diye verdiği röportajdır. Burası yeri değil ama “Global finans kurumlarıyla görüşebiliyor!” diye yıldızı parlatılan bu liberal politikacının yüzüne söylemek istediğim şeyler var!

“İktidar hedef gösterdi!” diye bir günde 60 avukatın avukatlık mesleklerini ifa ettikleri için gözaltına alınmasında “Birkaç ilde Gülen yapılanmasına operasyon yapıldı.” diye iki tarafın birbirini yemesi şeklinde gören çevreler zaten KHK’lıların en büyük engeli oluyorlar. Bunlardan yeni bir düzen kurulduğunu, bütün muhalif çevrelerin bertaraf edilmesi olayını anlama süreçleri halen sürüyor. Neyse ki diğer çevrelerde olay kavranmış durumda. Ancak bu sefer de somut çıkışlar yapmak üzerine çökülmesiyle sonuçlandığından zorlaştı giderek durum.

Kendi ideolojik –sosyal/kültürel çehresinden çıkamayınca bizden olmayan iki tarafın kavgası olarak mı bakılıyor halen? İktidar tam zamanında müdahale ederek potansiyel tüm muhalifleri bertaraf edebilecek, en azından abandone etmeyi nasıl başardı?

İktidar, kuvvetler ayrılığını ve yargının bağımsızlığını ortadan kaldırırken, iç ve dış kamuoyunu yıllarca mücadele edilse de temizlenemeyecek devasa bir düşmana karşı savaştığına inandırdı. “Cadı Avı” ortamında istediklerini elde etti.

Sadece bu mu? Kendi hukukunu, kendine has yönetim tarzını dayatan tüm iktidarların en zayıf noktasının birlikte çıkarılan ses karşısında olduğunu bilmiyor muyuz? Baskıları durdurabilmek için bir araya gelmesi gereken muhalif yapılar, ideolojiler birleştirici bir metot, zemin mi arıyorlar? Kimliklerimizi bir kenara bırakıp ortak bir mücadele yapalım derken bir yanlışlık mı yapılıyor? Yoksa zemin herkes için doğru olursa başka “bir araya geliş modeline” gerek yok mudur? ‘Kendim sordum, kendim cevaplayayım!’ olmasın; insanlık tarihine bakarsak iktidar ve ona karşı mücadelelerle doludur. ‘Ânın fıkhı’ dediğimiz şey sadece Müslümanların konusu değildir. Sosyalistlerin, liberallerin, seküler veya başkalarının da mücadele fıkhını çıkarabilecekleri ve üstelik başlangıcındaki saf kaynağından ayrılmamışsa bahsettiğimiz zeminin kurulmasına katkısı kaçınılmaz olur.

‘KHK veya KHK’lıların şu anki durumu nedir?’ dediğimizde, 30’dan fazla ilde kurulmuş olan KHK’lılar platformlarına bakmalıyız. Şimdilik bir adres olmayı, KHK meselesini kamuoyuna duyurma konusunda önemli başarıları oldu. Asıl hedefi her alanı özgürleştirecek genel bir mücadele içinde, bireysel heyecanını koruyacak olan birlikte ses verme amacı olmalıdır. Platformlar kurumsallaşma konusunda aceleci olmamalıdır. Çünkü bu sorun ülkedeki bütün haksız-hukuksuz işlerin birleşim noktasıdır. Tersi olursa kimliklerin bir araya gelip yeni bir umutla, yeni bir kimlikle geleceğin dünyasını kuracak mücadele hattı kuracak imkân değerlendirilmemiş olur.

Tevhid-Adalet-Özgürlük açılımında Müslüman kitle içinde öznel bir zeminde toplumsal muhalefi yapan yapılar,  geçen yıllarda kurulan emek-adalet eksenli yapılar ve Mazlumder’den ayrılan bağımsız yapılar KHK meselesinde birer adrestirler. Ayrıca köklü kuruluşlardan İHD ve bazı sendikalar adalet mücadelesinin aktörleridir. Buralarda yer alıp hem genel bir adalet mücadelesi için olunabilir hem de platformlarda KHK mücadelesi yürütülebilir.

Bugün yaşam-vatandaşlık haklarımızın, toprağımızın suyumuzun tehdit altında nefes alamıyorsak, bu durum bize ‘bir araya gelme formülleri’ tartışmalarından önce uygun herkesi, teklifsiz katılabilecek zemin kurulmasına yönelmeye zorlamalıdır. Nefesi kesilen insanlar elbette bir araya geldiklerinde birbirlerinin ilkelerine rahatsızlık verecek tavırlarını bu zeminde isteyerek terk edecektir. Ya da eşit katılımcı, bütüncül bir siyasi programın çevresinde buluşanlar “insanlar konuşa konuşa anlaşırlar” sözünü gerçekleştirebilir.

Bugün bizi bekleyenin ne olduğunu vicdanı hür olanlar ve “Zulüm bizdense ben bizden değilim!” diyenler olarak biliyoruz. Yaşadığımızın çağın kapitalizminin, emperyalizminin, faşizminin, otokrasisinin, dünyayı talan etme, insanları köleleştirme ve hatta kul etme niyetlerinin nasıl tezahür ettiğini görüyoruz. Bizi bekleyen şeyi idealizme boğduğumuzda yanılırız. Elbette eleştirilecek yönleri de olsa ülkemizde Yüksel-Bakırköy-Düzce ve diğer yerlerde ciddi direniş örnekliği veren direnişçilerimiz de oldu. Elbette mücadele tek bir cenahta cereyan edemez. Ancak eninde sonunda kitleselleşebilecek siyasetin üretilebileceği hattın önemli bir kısmını oluşturuyorlar.

Şu üç belgeselde global düzende modern otoriterlik ve karşı  direniş adına seyredilebilir örnekler var:

Hong-Kong direnişini anlatan, “ Joshua: Süper Güce Direnen Genç”

Ukrayna direnişini anlatan: Winter on fire / Ukranie’s Fight For Freedom

Mısır’da Mursi ve Sisi dönemini işleyen: Bassem Youssef‘un “Devlerin Ayağını Gıdıklamak” (2016) örneklerini verebilirim. Ç

ağdaş direniş örneklerini olayların içinden ve tanıkların ifadesiyle yapılan belgeseller olduğu için tavsiye ediyorum. Bizden bir örnekle, 3 yıldan fazladır Ankara ve Düzce meydanlarda direnişi devam ettiren Acun, Alev ve Nazan hanımların  tutuklu oldukları cezaevinden gönderdikleri mektupla bitirmek istiyorum.

Konu ile ilgili diğer yazılarımın linkleri:

https://www.emekveadalet.org/notlar/kuresellesme-ve-yeni-sol-konferansi-izlenimleri

https://www.emekveadalet.org/notlar/ankaraya-giremeyen-khklilar

https://www.emekveadalet.org/notlar/oncesi-ve-sonrasi-ile-bir-khklilik

RAPORUN TAMAMI İÇİN: https://drive.google.com/file/d/1YyEnkCK_VH6O3ujOSuj9MuXxNGzuR7uJ/view

 

 

 

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Haberler

“NATO’ya Hayır” İmza Kampanyasına Engel: ‘Vicdan Çağrısı’ Sitesine Erişim Engellendi

Yayınlanma:

-

Ankara’nın ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi’ne karşı İslami ve antiemperyalist çevreler tarafından başlatılan “Vicdan Çağrısı – NATO’ya Karşı Hayır İmza Kampanyası“nın yürütüldüğü web sitesi mahkeme kararıyla erişime kapatıldı. Özellikle müslüman muhafazakar kamuoyunda geniş yankı uyandıran ve çeşitli ulusal haber organlarınca gündeme taşınan kampanya, yasak kararı gelmeden önce 3.000 imza barajına yaklaşmıştı.

Erişim Engeli Kararının Detayları

Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) üzerinden Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği kararıyla alan adı sağlayıcı şirkete iletilen resmi bildirimle vicdancagrisi.com adresi 6 Temmuz’dan itibaren askıya alındı ve site üzerinden yapılan yayınlar tamamen durduruldu.

Kampanya 3 Bin İmzaya Yaklaşmıştı

“NATO’ya Hayır İnisiyatifi” adlı bağımsız bir platform tarafından hayata geçirilen imza kampanyası, kısa sürede hızlı bir büyüme ivmesi yakalamıştı. Ulusal basında da haberleştirilen inisiyatif, muhafazakar ve İslami çevrelerden destek görerek kapatılmadan hemen önce 3.000 imza sayısına ulaşmak üzereydi.

‘Vicdan Çağrısı’ Neyi Savunuyordu?

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız” şiarıyla yola çıkan platform, NATO’yu bir güvenlik kalkanı olarak değil; küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının “kanlı bir askerî aygıtı” olarak nitelendiriyordu. Kampanya bildirisinde öne çıkan başlıklar şunlardı:

  • Gazze Vurgusu: Bildiride, NATO’nun Gazze’deki işgal ve yıkımın en büyük suç ortağı olduğu ifade edilmiş, İsrail’in cesaretini bu emperyalist zırhtan aldığı savunulmuştu.

  • Dini Referanslar: Hûd Suresi (11/113) ve Âl-i İmrân Suresi (3/160) gibi Kur’an-ı Kerim ayetlerine atıfta bulunularak, zulmedenlere meyletmemenin dini bir sorumluluk olduğu vurgulanmıştı.

  • Zirveye Tepki: 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleştirilen zirve “ihanet” olarak nitelendirilmiş ve emperyalist güçlerin Türkiye topraklarında ağırlanmasının kabul edilemez olduğu belirtilmişti.

İnisiyatif üyeleri, sitenin kapatılmasının ardından hukuki haklarını arayacaklarını belirtirken, karara Ankara 3. Sulh Ceza Hâkimliği nezdinde itiraz edilmesi bekleniyor.

İmza Kampanyası’nın Bildiri Metni

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Devamını Okuyun

Haberler

NATO’ya Hayır İmza Kampanyası Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ankara’nın 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde ev sahipliği yapmaya hazırlandığı NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye’deki antiemperyalist ve İslami çevrelerden itirazlar yükselmeye devam ediyor. NATO’ya Hayır İnisiyatifi tarafından başlatılan ve Vicdan Çağrısı sitesinde kamuoyuna duyurulan imza kampanyası, kısa sürede 2000 imza barajını aştı.

“Zulme Karşı Müslümanların Ortak Vicdanıyız”

Kampanya web sitesinde yer alan “Biz kimiz?” içeriğinde şu açıklamaya yer verildi: “NATO’ya Hayır İnisiyatifi, emperyalist savaşlara, işgallere ve mazlum halklara yönelik saldırılara karşı Müslümanların ortak vicdanını ve sorumluluğunu ortaya koymak amacıyla bir araya gelmiş gönüllülerin oluşturduğu bağımsız bir platformdur. İnancımız bize, zulme ortak olmamayı ve zalimlere meyletmemeyi emretmektedir. Nitekim Rabbimiz, “Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size de ateş dokunur…” (Hud, 11/113) buyurmaktadır. Bu bilinçle, zulmü meşrulaştıran ve savaş politikalarını besleyen yapılara karşı sesimizi yükseltiyor; adaletin, hakkın ve mazlumların yanında olduğumuzu ilan ediyoruz.”

İmza kampanyası bildirisi ise şöyle:

NATO’YA HAYIR!

NATO ZİRVESİ İHANETTİR!

“Zulmedenlere meyletmeyin, sonra size ateş dokunur! Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.” (Hûd Suresi, 11/113)

Bizler; adaleti, halkların özgürlüğünü ve ümmetin onurunu savunan, yeryüzündeki sömürü düzenine itirazı olan Müslümanlar olarak NATO’nun bir “güvenlik kalkanı” değil, küresel kapitalist sistemin ve ABD hegemonyasının kanlı bir askerî aygıtı olduğunu savunuyoruz. Kurulduğu günden bu yana dünyaya barış yerine işgal, darbe, sömürü ve bağımlılık ihraç eden bu ittifak, bugün başta Gazze’de yaşanan soykırım olmak üzere coğrafyamızdaki sömürü ve yıkımın en büyük suç ortağıdır.

Tarihsel gerçekler açıkça göstermektedir ki NATO; bir savunma paktı, güvenlik şemsiyesi veya barışın koruyucusu değildir. ABD’nin öncülüğünü yaptığı emperyalizmin jandarmasıdır. Bu jandarmalığın bölgemizdeki en stratejik karakolu ise Siyonist İsrail’dir. NATO belgelerinde açıkça “doğal ortak” ilan edilen İsrail, 7 Ekim’den bu yana başta Gazze olmak üzere Batı Asya’da yürüttüğü işgal ve soykırım savaşlarında cesaretini doğrudan bu emperyalist zırhtan almaktadır.

Türkiye’nin NATO içindeki rol ve konumu, bölgemizi küresel güçlerin stratejik hesaplarına mahkûm eden bir vesayet üretmeye ayarlıdır. Tarihsel olarak NATO; kontrgerilla yapılanmalarıyla cinayetler işleyen, katliamlar yapan ve iç siyasetleri dizayn eden uzantılarıyla açık bir kontrol örgütü ve baskı mekanizmasıdır.

Öncülüğünü, şefliğini ABD’nin yaptığı bu ittifak, egemenlerin çıkarlarına odaklıdır. Başta Batı Asya olmak üzere dünyada derinleşen yoksulluğun ve adaletsizliğin, savaşların ve soykırımların asıl kaynaklarından biri bu ittifak olmuştur. Unutulmamalıdır ki NATO, emperyalist hegemonyanın ve küresel sermayenin yerli işbirlikçileri aracılığıyla kurdukları bu neoliberal sömürü düzeninin sorunsuz işlemesine hizmet eden kolluğun ta kendisidir!

Ankara; Afganistan, Irak, Yemen, Filistin ve işgal edilmiş tüm coğrafyaların kanı ellerinde olan bu küresel zulüm şebekesinin 7-8 Temmuz 2026’da yapılması plânlanan zirvesine ev sahipliği yapmaya hazırlanmaktadır. Gazze soykırımını destekleyen emperyalist şeflerin bu topraklarda ağırlanacak olması, inancımız adına kabul edilemez bir utanç, başta Gazze olmak üzere emperyalizme direnen tüm halklara karşı bir ihanettir!

Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

“Allah, size yardım ederse hiç kimse sizinle baş edemez ama ya O sizi terk ederse kim, size yardım edebilir? O hâlde mü’minler Allah’a güvensinler!” (Âl-i İmrân, 3/160) Bu vahyî ilke nerede durmamız, izzet ve şerefi nerede aramamız gerektiğini beyan ederken hem katil ve mel’un NATO’ya hem Âlemlerin Rabbine aynı anda hürmet ve hayranlık yöneltmenin açık şirk olduğu izahtan vârestedir.

İmzamız ve eylemimiz; zulme karşı adaletin, bâtıla karşı hakkın, tahakküme karşı özgürlüğün ve emperyalizme karşı direnişin ilanıdır. İslam’ın bizlere yüklediği Emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker sorumluluğuyla, yeryüzünde fitne çıkaranlara ve onlarla masaya oturanlara karşı direniş bilincini kuşanıyoruz.

Zulüm üreten güç odaklarına yaslanmayı, onların gölgesinde güvenlik aramayı reddediyoruz! Emperyalist saldırganlık ve organizasyonlara, işbirlikçilik ve ihanete karşı Tevhid ve Adalet cephesinde duruyor ve direnenlerin yanında saf tutuyoruz!

Bu tarihî günlerde kesin bir dille NATO’YA HAYIR diyor ve halkımızı bu sesi yükseltmeye davet ediyoruz!

Vicdan Çağrısı sitesi üzerinden devam eden kampanyanın, zirve boyunca devam ederek kitlesel bir bilince dönüşmesi hedefleniyor.

İmza kampanyasına katılmak için www.vicdancagrisi.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yenipencere.com

Devamını Okuyun

Haberler

NATO Zirvesine Karşı Beşiktaş Nöbeti: NATO’nun Askeri Olmayacağız

Yayınlanma:

-

Ankara’da 36.sı yapılması plânlanan NATO zirvesine ve zirve nedeniyle Ankara’ya geleceği söylenen Trump’a karşı protestolar devam ediyor.

Eğitim İlke-Sen, TOKAD, Sağlık İlke-Sen ve Özgür Yazarlar Birliği de 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan söz konusu organizasyona karşı sürdürdükleri nöbetlerinin dördüncüsünü 01 Temmuz 2026 Çarşamba günü Beşiktaş İskele (Barbaros) Meydanında yaptılar. Eylemde, Türkiye’nin NATO üyeliğini sonlandırması, NATO zirvesinin iptal edilmesi talep edildi ve Kürecik Radarının ve İncirlik üssünün kapatılması istendi. Ayrıca Beykoz’a kurulacak NATO Deniz Unsurları Komutanlığı ile Adana’da konuşlandırılacak NATO kolordusu protesto edildi, bu üslerin işgali pekiştirdiği savunuldu.

İran ve Gazze’deki katliam ve yıkımın baş sorumlusu olan Büyük Şeytan ABD’nin başkanı katil ve sapkın Trump’ın Ankara’ya gelmesinin bütün bir memleket adına utanç verici olduğu dile getirilen açıklamada halkın bu utanca karşı ayağa kalkması istendi ve NATO zirvesi nedeniyle Ankara’nın yasaklarla bir hayalet kente çevrildiği kınandı.

Eylemde okunan açıklamada NATO zirvesi öncesi yapılan gözaltı ve tutuklamalara da değinildi ve şu sözlere yer verildi:

“Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde yapılması plânlanan 36. NATO Zirvesi öncesinde Ankara’da, sabah erken saatlerde çok sayıda eve baskın düzenlendi.

Ankara Valiliğinin zirve kapsamında aldığı yasak kararlarının ardından yapılan operasyonlarda NATO protestoları örgütleyeceği düşünülen 200’den fazla kişi gözaltına alındı.

Yine geçtiğimiz gün Dolmabahçe Sarayı’nda yapılan ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un da katıldığı NATO Parlamenter Zirvesi’ni protesto eden en az 100 NATO karşıtı, göz altına alındı.

Açıkça ifade etmek gerekir ki bu baskınlar, NATO’ya dikensiz bir gül bahçesi sağlama operasyonudur!

İnsanlığa ölüm, yıkım ve savaş dışında hiçbir şey vaat etmeyen NATO’ya karşı çıkanları susturmak istiyorlar. Efendilerine tek bir ses dahî yükselmesin diye ve halkların katillerini kırmızı halılarla karşılayıp rahatça ağırlayabilmek için baskı ve gözaltılarla ön almaya çalışıyorlar.

Ancak bilmeleri gereken bir şey var: Görülmemiş güvenlik tedbirleriyle, gözaltılarla, baskı ve operasyonlarla NATO karşıtı mücadeleyi durduramayacaklar.

Mazlum ve mustazaf halkların kanı üzerinden kurulan savaş politikalarına karşı mücadeleyi yükseltmeye devam edeceğiz. NATO’ya da onun işbirlikçilerine geçit vermeyeceğiz!”

Eylem boyunca, “NATO’cu AKP Hesap Verecek, Bu zirve yapılmayacak/ TRUMP-NATO defolacak/ ABD NATO üsleri/ Hemen şimdi kapanacak, NATO’nun Savaş Üssü Olmayacağız, Katil NATO-Katil Trump, NATO’nun Askeri Olmayacağız, NATO’dan Çıkılsın Üsler Sökülsün, NATO’yu Parçala NATO’dan Hemen Çık, NATO İşgal Örgütüdür, Katil NATO Beykoz’dan Defol, Katil Trump Türkiye’den Defol, Katil NATO Türkiye’den Defol, NATO Zirvesi İhanettir, Anadolu NATO’ya Mezar Olacak!”” sloganları atıldı, tekbir getirildi.

Eylemin video kaydı, linkten takip edilebilir.

Facebook bağlantı linki

Haber: Şilan Deniz

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x