Connect with us

Haberler

KHK’lıların Mücadelesinde Son Durum Nedir?

Yayınlanma:

-

Ömer Bilal KARAKAYA

KHK meselesinin, KHK’lıların mevcut durumuna göz atalım istedik. Bunun için yakın zamanda açıklanan  “OHAL’ in Toplumsal Maliyetleri -3” adlı rapora bakalım.

Rapor bilimsel yöntemlerle, yüksek güvenlik metodu ile, katılımcıların ifadeleri korunarak yapıldı. Yaklaşık 3.500 KHK’lı ve yakınının katılımıyla gerçekleşti.

OHAL’in Toplumsal Maliyetleri Raporu -3  / Durum Tespiti :

Bu çalışma 15 Temmuz 2016 tarihli menfur darbe girişimi sonrasında, hükümet tarafından, muhtemelen, 3 ay bile sürmesine gerek kalmadan kaldırılacağı beyanları ile ilan edilen OHAL’in 7 (yedi) sefer daha uzatılıp iki yılını doldurduktan sonra, 25 Temmuz 2018 tarihinde TBMM’den geçirdiği 7145 sayılı “Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ve bazı ilave mevzuat değişiklikleri ile neredeyse fiili olarak kalıcı hale getirdiği OHAL’in sosyal etkilerinin bulgularını içermektedir.

Yaşanan bu süreçte KHK’larla işlerinden atılan, birçok sosyal, siyasal ve ekonomik hakları gasp edilen ve hak mücadelesi vermek zorunda bırakılan insanlara halen bağımsız ve tarafsız mahkemeler değil, kararları keyfi ve tartışmalı olan OHAL icadı kurumlar adres gösterilmeye devam edilmektedir.

OHAL’in –sözde- bittiği bugünlerde Türkiye sosyal, siyasal, ekonomik olarak hâlâ OHAL’in gölgesinde puslu bir zeminde, her tür baskıcı ve totaliter müdahaleye açık bir şekilde varlığını sürdürmektedir.

KHK lar Soykırım olarak Tanımlanabilir mi?

Rapor öncesi soykırım teriminin kullanılması konusunda bir tartışma dönmüştü. Elbette gaz odaları görmedik ama modern çağda ölüme götüren sebepler oluşmuştu. Kendi vatanında resmi olarak terörist ilan edilen, çalışma, vatandaşlık haklarından bile mahrum edilenler, tutukluluk halinde, cezaevlerinde kötü muamele ve tavan cezalar verilmesi, linç riskleri gibi hayati riskler nedeniyle ya bir köşede ölmesi ya da yurtdışına çıkma girişiminde boğularak ölme, taciz, dışlanma, günlük yaşamını devam ettiremediğinden kanser olarak ölmek gibi modern soykırım yöntemleri uygulanmaktadır.

KHK’lılara yapılanlar için “sivil ölüm” terimi olduğu genel kabul görmüştü. Ancak soykırım tabiri evrensel tanımındaki Soykırım, bir grubun varlığını ortadan kaldırma amacıyla gruplara karşı işlenen şiddet içeren suçlar ve sürecin adıdır.” şeklinde tam bir karşılığı olmadığı söyleniyordu. Ancak raporda açıklanan modern soykırım tanımlarına uyduğu kanaatine varabiliriz.

Raporun ilgi çeken başlıklarından bir tanesi, OHAL Soykırımında Hedef Seçilenlere Karşı İşlenen ‘İnsanlığa Karşı Suç’ Uygulamalarının 111 Yöntemi” bence tarihin benzer dönemlerine bakılırsa tekerrürün devamını ispatlıyor. Buradaki ince nokta ise KHK’lıların 111 uygulamanın hepsinin hedefinde olması ama bazılarının herhangi bir insani yurttaşlık hakkınızı kullanmak istediğinizde başınıza gelmesidir.

“Sağlık Hizmetlerine Erişim Engellemeleri” başlığındaki modern soykırım yöntemi hasta olunduğunda; malınıza/paranıza el konulması, iş yeri açtırtmama/engelleme bunun için başvuru yaptığınızda başınıza gelmektedir.

Rudolph Joseph Rummel, SteveJ.Stern, Barbara Harff, Ted R. Gurr ve Claudia Falconer Card gibi bilim adamları, “soykırımların (genocide); sadece etnik bir grubu yok etme gerekçesiyle değil bir “politikayı”, bir “siyasi otoriteyi” veya “siyasi rejimlerini” toplumlarına hakim kılmak” gerekçesiyle de yapılabileceğini” ifade ederler. Bu görüşlere göre soykırımların, etnisite (ırk) gerekçesiyle olması gerekmediği gibi, otokratik bir idarenin, kendi ideolojisini, yönetim anlayışını, politikalarını halklarına dayatabilmek için; kendi otoritelerinde veya siyasi ideolojilerinden kaynaklanan gerekçe veya motivasyonlarla birtakım sosyal veya siyasal toplulukları yok edebilecekleri, kendi keyiflerine göre hedef seçtikleri birtakım kişi ve grupları genel popülasyondan ayrıştırıp soykırıma tabi tutabilirler.

KHK’lılara yapılan kötü muamelelerden olan ülke içerisinde, kamuda ve özel sektörde çalışmalarının yasaklanması, çalışma lisanlarının iptalleri, işyeri açmalarının engellenmesi, toplumdan yardım almalarının engellenmesi, yurt dışına çıkmalarının engellenmesi, emekliliklerinin engellenmesi, sağlık güvencelerinin verilmemesi, miras haklarının engellenmesi, vekâlet alıp vermelerini engellenmesi gibi birçok yol ve yöntemlerle yapılan uygulamalar “onların yaşam koşulları, tamamen ya da kısmen fiziksel yok oluşa götürecek şartlarda tutacak nitelikte” olduğundanRudolph Joseph Rummel’in veya Claudia Falconer Card’ın “politik-kırım, halk-kırım, sosyal-kırım” “soykırım” tanımlarına tamamen uymaktadır. Yapılanları “Politik-Kırım, Halk-Kırım ve Sosyal-Kırım” terimleri özetleyen ana terimler diyebiliriz.

Google’da https://www.khkliplatformlaribirligi.org/cok-yakinda-yayinlanacak-olan-onucuncu-yilinda-ohalin-toplumsal-maliyetleri-raporu-uzerine-khkli-sosyolog-doc-dr-bayram-erzurumluoglu-ile-yapilan-carpici-roportaj-2  yazarak soykırım tartışmasının detaylarına bakabilirsiniz.

Rapordaki “Sonuç” ifadesi bence mevcut durumun en kısa özetidir:

OHAL/KHK’lar ve devamında yürürlüğe konulan uygulamalar Türkiye’yi Hukuk Devletiolmaktan tamamen uzaklaştırmış ve hiç kimsenin hukuk güvencesinin olmadığı bir devlet statüsüne getirmiştir. Hukuk Devleti olamamanın ülkeyi iki yılda getirdiği nokta, yalnızca, 250.000 birincil mağdur, 1.500.000 ikincil mağdur üretme sınırlarını çoktan aşmış ve 80.000.000 üçüncül mağdur üretme noktasına doğru hızla yaklaşmaktadır.

KHK lı ifadelerinden örnekler / röportajlardan alınmıştır:

Sosyalist KHK’lı: Öğretmen olarak çalışırken öğretmenlerin kendi öğrencilerine özel ders vermesi – okulların dershane vs. paralı eğitime yönlendirme yapılan yerler olmasını protesto ediyordum. Bu nedenle bazı öğretmen arkadaşlarımla ve okul idaresiyle çatışmak durumunda kaldım. Oysa özel sektörde çalışmamız dahi engellendi. Hayatımızı devam ettirmek için özel ders vermeye başladım. Benim için hayatımın en olumsuz bölümü oldu. Ancak daha önceki zamanlarda iktidar uygulamalarını sokakta basın açıklamaları gibi eylemlerle protesto etme alışkanlığımızdan meydanlara çıktık. (Alttaki bölüme değil de buraya yazmak istediğim grup ise öznel İslamcı kimliği ile bizim de itirazlarımızı aynı şekilde yaptığımızdır. Bu nedenle Müslüman kimliği ile küresel kapitalizme itiraz eden duruşumuz kurum soruşturmasında, ibadet edip de kendi partilerine yanaşmayanlara etiket yapıştıran amirleri şaşırtmış hatta kızdırmıştı. ‘Hem namaz kılıyorsun hem de iktidarın, devletin aleyhine yazmışsın!’ diye tepki göstermişlerdi. Bu ifadeler OHAL komisyonundan bana ret cevabı olarak dönmüştü: Devlete sadakati şüphelidir!)

Dindar – mütedeyyin çevresinden KHK’lı:

1-İlk yaşadığımız şey, ne yapacağımız bilememek oldu. Nasıl davranacağımızı, nasıl yapacağımızı soracağımız kimseler yoktu. Bizi savunmak, korkulacak bir şeydi o günlerde.

2- İdare Mahkemesi ‘Herhangi bir terör örgütü ile irtibatınız olmayabilir ama idarenin bu süreçte bir tasarruf yetkisi var!’ diyerek idareyi hakkı buldu, davayı istinafa taşıdım. İstinaf garip bir karar verdi. Davayı bozdu ama aleyhime karar verdi, davayı Danıştay’a taşıdım. Bu sefer 2. kez ihraç olduğumdan OHAL KHK’sına karşı dava açtım. Danıştay, İstinaf’ın kararını bozdu ve tekrar İstinaf’a gönderdi. Davanın Danıştay’a gitmesine karar verdi. 15 Temmuzdan önce etliye sütlüye karışmayan birisiydim. Eski mesai arkadaşlarımın beni arayıp sormamalarını bile doğal karşıladım. Korkmuştular, onları anlıyordum. Ben de korkmuştum. Bakanlığın davada yaptığı kurumsal savunmasında “Devlete sadakat görevini yerine getirmemiştir.” Oysa ki bu benim kabullenebileceğim, aklımdan dahi geçiremeyeceğim bir şeydi. “Belki birilerinin beklentisini karşılayamadım herhalde!” diye düşündüm.

BİR BAŞKA ANKET:  “Avrasya Araştırma Başkanı Kemal Özkiraz’ın KHK üzerine çarpıcı anketi”

KHK kısaltmasının anlamını bilenler: % 41.5

KHK’lılar kimlerdir: İşten atılan memurlardır: %56

Fetöcülerdir: %14

Bilmiyorum: %17

Teröristlerdir: %4

Atılan askerlerdir: % 3,6 (Diğer memurlardan haberleri yok.)

Mahkeme olmadan görevden alınma doğru mudur?

Doğru değil %50,  Kararsızım: %22, Devlet güvenmediği kişilerle çalışmayabilir: %34

En çarpıcı yer:

 KHK’lıların ekonomik durumları nasıldır? (Bu soru sadece KHK’lı tanıdığı olanlara soruldu)

Bilmiyorum: %25  diye cevapladı. (Yani tanıyor ama ne yaptıklarını  bilmiyor.)

Son durumu özetleyen tablolar:

600 bin soruşturma, 300 bin gözaltı, 100 bin tutuklama, 130 bin ihraç, 2.761 kurum kapatıldı, 200 bin işsiz, 100’den fazla intihar yaşandı, 500’e yakın kanser, ihmal, kazalar sebebiyle can kayıpları yaşandı.

Son durum nedir:

Hem hukuki uygunluk hem de sağlık nedeniyle tahliye edilmediği için ölen tutuklular için ülke gündemine oturan isyana kulak tıkayan iktidar, özellikle tutuklamalarda en son bu hafta kadınlara çıplak arama, göstericilere kameralar önünde orantısız güç kullanımını da aşan insan onurunu ayaklar altına alınan uygulamalar… Önce hedef gösterip sonra 1 günde 60 avukatı tutuklamak, kendisi için geri dönülmez durumu açık ediyor.

İç hukuk bitti; peki AHİM ne yapıyor? Hepimizin bildiği mülteci pazarlığı, ağır dosya yükünden kurtulma istemesi nedeniyle hükümetle anlaştığıdır,  OHAL komisyonu gibi bir oyalamayı kabul ettiğidir. AİHM Başkanının Türkiye ziyareti, 4 yıllık AİHM politikalarının yansıması oldu. Bu ziyaret 4 yıldır devam eden sosyal soykırımı seyretmekle kalmayıp, ona sessizce hukuki bahane ve kaçış yolları üreten AHİM’in maskesini indirdi.

Sadece bu kadar mı? Ülkede evrensel hukuk normları yerine devlet erkinin yasalarını teslim olmuş bir yargı sisteminin kurulduğunu görmüyorlar mı?

Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, hazırlanan raporları 12 ülkenin büyük elçiliğine verdi. Başka bir büyükelçiyle yarım saat planlanan görüşmede sürecin dehşetini gösteren açıklamaları yapınca görüşme 2 saate uzuyor ve elçinin gözleri yaşarıyor.

Peki, 10 yıl öncesine kadar tek bir gazetecinin bile tutuklanmasına olayında üst perdeden Türkiye’yi azarlayan ve sonuç alıncaya kadar çabalayan AB ülkelerine ne olmuştu? Bugün belgeli işkencelere ve yargı bağımsızlığının yok edildiği çok açık olduğu halde neden kıpırdamıyorlar?

“Devlet kendini korumak için hukuku askıya alabilir.” hususuna  güçlü bir itirazda bulunmuyor. Mesele sadece AB’nin  veya Batı entelijensiyanın durumu eski kör günlerine mi düşüyor? Şöyle tarihe bakalım :

I. Dünya savaşı öncesi Japonya, Çin’in Mançurya bölgesini işgal etmişti. Bugünkü BM’nin karşılığı olan Milletler Cemiyeti pasif kalmıştı. Barut fıçısına dönen dünyada nasıl bir ateşin başladığını bilmelerine rağmen kıpırdayamamışlardı. Japonya da Batı’ nın artık fikir üretemeyen ve şok halindeki durumunu bildiğinden, ‘toplantıda istediğimi yaparım’ dediğinde apışıp kalmıştı. Buradan cesaret alan Almanya ve İtalya ateşi yakmaya daha bir cesaretlenmişti. O gün Batıda sadece kendi meselesini önemseyip uzaklarda, Asya’da yabani bir devlet başkasına saldırıyor, deyip ciddiye almamasının bedelini çok ağır ödemişti. Batı meselesine fazlaca girmemin sebebi ülkemizin organik bağı olduğundandır.

Bugün ise yükselen faşizm ve otoriter yönetim tarzlarının yaygınlaşması karşısında dağılmış ve somut refleksler üretemiyor. Her şeyin, insanların, yaban hayvanların, yer altı kaynaklarının, çocukların, kadınların, hakkı haykırmak isteyen avukatların,  öğretmenlerin, doktorların, itiraz eden işçilerin artık KHK’lı olduğu düzendeyiz. Kurulan düzenin insani olmadığını eşit-adil-barış toplumu yerine tek adam -tek ses-tek rejim kurulduğunu fark eden her canlının potansiyel KHK’lı olduğunu görmüş olduk. Önce 140 bin İhraç, aileler ve sonrasında devam eden KHK’sız işten çıkarmalar, açılan davalar ve KHK düzeninden doğrudan etkilenen 3 milyon civarındaki KHK’lı topluluğun kurumsal savunmasını yapması beklenen ana muhalefet partisi zaten yeni düzene eklemlendi, iktidarla bazen aynı jargonları kullanıyor, ‘millet ittifakı’ partileri siyaset üretemiyor.  Ancak Kocaeli milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun sembolleşen çabası ve diğer birkaç destek veren vekiller seslerin duyurulmasını sağladı.

Yeni kurulan partilerden Gelecek Partisi ve Deva Partisi hukuksuz, adaletsiz düzenin durdurulması yerine müsamerede sırasını bekleyen oyunculara benzediler. En incitici olan ise bana göre. Babacan’ın “Mahkemelerden beraat alanların görevlerine döndürülmesi gerekir. Devlet onları eski pozisyonlarına döndürmeyebilir. Ama pasif görevlerde çalıştırabilir.” diye verdiği röportajdır. Burası yeri değil ama “Global finans kurumlarıyla görüşebiliyor!” diye yıldızı parlatılan bu liberal politikacının yüzüne söylemek istediğim şeyler var!

“İktidar hedef gösterdi!” diye bir günde 60 avukatın avukatlık mesleklerini ifa ettikleri için gözaltına alınmasında “Birkaç ilde Gülen yapılanmasına operasyon yapıldı.” diye iki tarafın birbirini yemesi şeklinde gören çevreler zaten KHK’lıların en büyük engeli oluyorlar. Bunlardan yeni bir düzen kurulduğunu, bütün muhalif çevrelerin bertaraf edilmesi olayını anlama süreçleri halen sürüyor. Neyse ki diğer çevrelerde olay kavranmış durumda. Ancak bu sefer de somut çıkışlar yapmak üzerine çökülmesiyle sonuçlandığından zorlaştı giderek durum.

Kendi ideolojik –sosyal/kültürel çehresinden çıkamayınca bizden olmayan iki tarafın kavgası olarak mı bakılıyor halen? İktidar tam zamanında müdahale ederek potansiyel tüm muhalifleri bertaraf edebilecek, en azından abandone etmeyi nasıl başardı?

İktidar, kuvvetler ayrılığını ve yargının bağımsızlığını ortadan kaldırırken, iç ve dış kamuoyunu yıllarca mücadele edilse de temizlenemeyecek devasa bir düşmana karşı savaştığına inandırdı. “Cadı Avı” ortamında istediklerini elde etti.

Sadece bu mu? Kendi hukukunu, kendine has yönetim tarzını dayatan tüm iktidarların en zayıf noktasının birlikte çıkarılan ses karşısında olduğunu bilmiyor muyuz? Baskıları durdurabilmek için bir araya gelmesi gereken muhalif yapılar, ideolojiler birleştirici bir metot, zemin mi arıyorlar? Kimliklerimizi bir kenara bırakıp ortak bir mücadele yapalım derken bir yanlışlık mı yapılıyor? Yoksa zemin herkes için doğru olursa başka “bir araya geliş modeline” gerek yok mudur? ‘Kendim sordum, kendim cevaplayayım!’ olmasın; insanlık tarihine bakarsak iktidar ve ona karşı mücadelelerle doludur. ‘Ânın fıkhı’ dediğimiz şey sadece Müslümanların konusu değildir. Sosyalistlerin, liberallerin, seküler veya başkalarının da mücadele fıkhını çıkarabilecekleri ve üstelik başlangıcındaki saf kaynağından ayrılmamışsa bahsettiğimiz zeminin kurulmasına katkısı kaçınılmaz olur.

‘KHK veya KHK’lıların şu anki durumu nedir?’ dediğimizde, 30’dan fazla ilde kurulmuş olan KHK’lılar platformlarına bakmalıyız. Şimdilik bir adres olmayı, KHK meselesini kamuoyuna duyurma konusunda önemli başarıları oldu. Asıl hedefi her alanı özgürleştirecek genel bir mücadele içinde, bireysel heyecanını koruyacak olan birlikte ses verme amacı olmalıdır. Platformlar kurumsallaşma konusunda aceleci olmamalıdır. Çünkü bu sorun ülkedeki bütün haksız-hukuksuz işlerin birleşim noktasıdır. Tersi olursa kimliklerin bir araya gelip yeni bir umutla, yeni bir kimlikle geleceğin dünyasını kuracak mücadele hattı kuracak imkân değerlendirilmemiş olur.

Tevhid-Adalet-Özgürlük açılımında Müslüman kitle içinde öznel bir zeminde toplumsal muhalefi yapan yapılar,  geçen yıllarda kurulan emek-adalet eksenli yapılar ve Mazlumder’den ayrılan bağımsız yapılar KHK meselesinde birer adrestirler. Ayrıca köklü kuruluşlardan İHD ve bazı sendikalar adalet mücadelesinin aktörleridir. Buralarda yer alıp hem genel bir adalet mücadelesi için olunabilir hem de platformlarda KHK mücadelesi yürütülebilir.

Bugün yaşam-vatandaşlık haklarımızın, toprağımızın suyumuzun tehdit altında nefes alamıyorsak, bu durum bize ‘bir araya gelme formülleri’ tartışmalarından önce uygun herkesi, teklifsiz katılabilecek zemin kurulmasına yönelmeye zorlamalıdır. Nefesi kesilen insanlar elbette bir araya geldiklerinde birbirlerinin ilkelerine rahatsızlık verecek tavırlarını bu zeminde isteyerek terk edecektir. Ya da eşit katılımcı, bütüncül bir siyasi programın çevresinde buluşanlar “insanlar konuşa konuşa anlaşırlar” sözünü gerçekleştirebilir.

Bugün bizi bekleyenin ne olduğunu vicdanı hür olanlar ve “Zulüm bizdense ben bizden değilim!” diyenler olarak biliyoruz. Yaşadığımızın çağın kapitalizminin, emperyalizminin, faşizminin, otokrasisinin, dünyayı talan etme, insanları köleleştirme ve hatta kul etme niyetlerinin nasıl tezahür ettiğini görüyoruz. Bizi bekleyen şeyi idealizme boğduğumuzda yanılırız. Elbette eleştirilecek yönleri de olsa ülkemizde Yüksel-Bakırköy-Düzce ve diğer yerlerde ciddi direniş örnekliği veren direnişçilerimiz de oldu. Elbette mücadele tek bir cenahta cereyan edemez. Ancak eninde sonunda kitleselleşebilecek siyasetin üretilebileceği hattın önemli bir kısmını oluşturuyorlar.

Şu üç belgeselde global düzende modern otoriterlik ve karşı  direniş adına seyredilebilir örnekler var:

Hong-Kong direnişini anlatan, “ Joshua: Süper Güce Direnen Genç”

Ukrayna direnişini anlatan: Winter on fire / Ukranie’s Fight For Freedom

Mısır’da Mursi ve Sisi dönemini işleyen: Bassem Youssef‘un “Devlerin Ayağını Gıdıklamak” (2016) örneklerini verebilirim. Ç

ağdaş direniş örneklerini olayların içinden ve tanıkların ifadesiyle yapılan belgeseller olduğu için tavsiye ediyorum. Bizden bir örnekle, 3 yıldan fazladır Ankara ve Düzce meydanlarda direnişi devam ettiren Acun, Alev ve Nazan hanımların  tutuklu oldukları cezaevinden gönderdikleri mektupla bitirmek istiyorum.

Konu ile ilgili diğer yazılarımın linkleri:

https://www.emekveadalet.org/notlar/kuresellesme-ve-yeni-sol-konferansi-izlenimleri

https://www.emekveadalet.org/notlar/ankaraya-giremeyen-khklilar

https://www.emekveadalet.org/notlar/oncesi-ve-sonrasi-ile-bir-khklilik

RAPORUN TAMAMI İÇİN: https://drive.google.com/file/d/1YyEnkCK_VH6O3ujOSuj9MuXxNGzuR7uJ/view

 

 

 

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Haberler

Geri Dönüşüm Emekçileri: Alın Terimizle, Çevreyi Koruyarak ve Yoksulluğa Karşı Dayanışarak!

Yayınlanma:

-

Geri dönüşüm emekçileri, son haftalarda kendilerine dönük valilik ve polis baskısına, yaptıkları işin mahiyetine dair açıklamalar yaparak ses ve taleplerini duyurmaya çalışıyorlar.

Yapılan açıklamalarda çevreyi kirlettikleri, haksız kazanç temin ettikleri iddialarını karşı çıkan geri dönüşüm emekçileri aksine çevreyi koruduklarını, hatta bir dönem cumhurbaşkanının bile bunu dile getirip kendilerine teşekkür ettiğini vurgulayıp haksız kazancın başka yerlerde aranması gerektiğine dikkat çekerek yaptıkları işin zorluğunun, alın terinin gerçek karşılığının ne olduğunun bir gün kendilerine eşlik ederek öğrenilebileceğini beyan ettiler.

Göçmeni, Kürt’ü ve Türk’üyle dayanışma içinde olduklarını ifade eden geri dönüşüm emekçileri ekmek ve onurların için sonuna kadar mücadele edeceklerini söyleyerek açıklamalarında ilgili bütün tarafları sorumluluk almaya davet ettiler:

Geri Dönüşüm İşçileri ve Kâğıtçılar imzalarıyla yapılan basın açıklamalarının tam metinlerini yayımlıyoruz:

GERİ DÖNÜŞÜM İŞÇİLERİ BASIN AÇIKLAMASI:

Değerli Basın Emekçileri,

İstanbul valiliğinin yayınlamış olduğu   bir genelge ile  Ümraniye ve Bakırköy belediyeleri ve emniyet görevlilerince çekçek araçlarına el konulmuş, içlerinde 145’i Afgan göçmeni olan 246 kişi hakkında idari işlem uygulanmış, depolarımızdaki geri dönüştürülebilir atıklara el konulmuş ve bazı depolar yıkılmıştır.

Bu uygulama sonrasında Valilik tarafından yapılan basın açıklamasında hakkımızda çok ağır ithamlarda bulunulmuştur. Bizler de bu iddialara cevap vermek ve sorunlarımızı kamuoyu ile paylaşmak için bu basın toplantısını düzenlemek zorunda kaldık. Bizim hikâyemizi bizim dışımızda anlatan insanlar ve kurumlar dışında bir de bizden dinleyin istedik.

Halk arasında “çekçekçi” olarak tanınan biz emekçiler, insanların artık kullanmadığı ve kendi gönül rızası ile çöplere attığı atıkları(pet, plastik, karton) topluyoruz. Böylelikle  hem geçimimizi sağlıyor, hem de topladığımız atıkları geri dönüşüme kazandırarak çevrenin korunmasına destek oluyoruz.

Bizim Çalışmamız Çevreyi Kirletmez, Aksine Çevreyi Korur

Bizim çalışmamız Valiliğin basın açıklamasında iddia edildiği gibi çevre kirliliğine yol açmamakta, tam tersine çevrenin korunmasına katkı sunmaktadır. İstanbul’un lağım ve kanalizasyon sularının yeterli arıtma sağlanmadan Marmara denizine bırakılması, İstanbul araç trafiğinin egzoz gazları, çarpık kentleşme, endüstriyel atıklar gibi birçok faktör çevre kirliliğinin asıl nedenidir. Biz çekçekçilerin çalışmadığı dönemlerde çöplerin nasıl dolup taştığını hatırlamanızı istiyoruz. Çekçekçiler sayesinde belediye çöp araçları günde 2-3 yapmak yerine tek seferde çöpleri kaldırabiliyor. Bu, bizlerin sağladığı bir kamu yararı değil midir?

Bugün bir geri dönüşüm bilinci oluştuysa, geri dönüştürülebilir atıkların çevreye verdiği zarar ve bu alandaki ekonomik değerin bizler sayesinde farkına varılmıştır. Bu bilincin oluşması bizlerin sağladığı bir kamu yararı değil midir?

Özetle, Valilik açıklamasında iddia edildiği gibi mahallelerde toplamış olduğumuz pet plastik  gibi malzemelerin çevreye olumsuz etkisi yoktur. Bu malzemelerin toplanılıp işlenmesi tersine çevre kirliliğini azaltmaktadır. Diyelim ki Valilik haklı olsun. Çevreye olumsuz bir etkimiz varsa bunu çözmenin yolu bizim çalışmamızı engellemek mi, diyalog yoluyla ve ortak akıl geliştirerek birlikte çözüm üretmek midir?

Yoksul Göçmen Arkadaşlarımız Hedef Alınamaz

Gene Valilik açıklamasında yabancı (Afgan) uyruklu kişilerin geri dönüşüm işinde çalışmasını yaptığı uygulamanın gerekçelerinden biri olarak öne sürüyor. Yabancı uyruklu kişileri ülkemize biz çağırmadık. Eğer  sorun göçmenlerse niçin tüm çalışanlar cezalandırılıyor? Göçmenlerin geri dönüşüm sektöründe çalışması bizim de gelirlerimizi aşağıya çekiyor. Ama biz yoksul insanlarız, göçmenler de bizim gibi yoksul insanlar. Yoksulun halinden en iyi yoksul anlar. Göçmenlerin bu alanda çalışmasının sorumlusu biz değil, mevcut göç politikalarıdır.

Ayrıca göçmen işçiler bahane edilirken çöpte çalışanların çoğunun bu ülkenin vatandaşları olduğu gerçeği gözden kaçırılıyor. Biz bu ülkenin yoksullarıyız, Ne doğduğumuz yerleri, ne milliyetimizi, ne de yoksul ailelerin çocukları olmayı biz seçmedik. Dünyaya böyle geldik. Yaşadığımız tüm çilelere ve zorluklara rağmen doğduğumuz topraklarla da, yoksul ama namuslu ailelerimizle de gurur duyuyoruz. Çalıp çırpmadan, kimseye avuç açmadan onurumuzla yaşamak için bulabildiğimiz tek iş olan bu işi yapıyoruz.

Haksız Kazanç Değil, Alın Teri

Valiliğin iddia ettiği gibi bizim bir kazancımız haksız kazanç değil, alın teridir. Bizim ekmeğimizin hamuru alın terimizle yoğrulmuştur. Bir düşünün, önünden geçerken burnunuzu kapattığınız çöplerin içinde mecbur olmasa kim en önemli şeyini, sağlığını bile tehlikeye atarak sigortasız-güvencesiz yarı aç, yarı tok çalışır?

Bizim Yoksulluğumuz Cebimizdedir, Gönlümüz Göçmeni, Romanı, Kürdü, Türkü’yle Bir Ekmeği Bölüşecek Kadar Zengindir

Valilik, uygulamanın nedenlerinden birinin de huzur ve güvenliğin sağlanması olduğunu söylüyor. Huzur ve güvenliği bozduğumuza dair hangi delilleri öne sürüyorlar? Üstümüzün, başımızın, elimizin kirine bakarak mı böyle önyargılı bir önermede bulunuyorsunuz? Şunu bilesiniz ki, bizim kirli olan ellerimizdir, yüreğimiz ise herkesten daha temizdir. Bizim yoksulluğumuz cebimizdedir, gönlümüz göçmeni, Romanı, Kürdü, Türkü’yle bir ekmeği bölüşecek kadar zengindir.

Siz değerli basın emekçileri aracılığıyla başta İstanbul Valiliği olmak üzere belediyelere, Çevre Bakanlığına ve tüm muhataplara seslenmek istiyoruz. Bu tür uygulamalar yaşanan sorunları çözmüyor, aksine daha da derinleştiriyor. Bizleri daha fazla mağdur etmeden bir an önce bu uygulamalardan vazgeçin! Sorunlar varsa bu sorunların giderilmesi için biz geri dönüşüm işçileri elimizi taşın altına koymaya hazırız. Sizler de kamu idarecisi kimliğinizle, bizim de bu halkın bir parçası olduğumuzu ve herkes kadar yaşam hakkımızın olduğu bilinci ve sorumluluğu ile yaklaşın.

Ekmeğimizden ve Onurumuzdan Vazgeçmeyeceğiz

Geri dönüşüm işçileri olarak ama her şeyden önce insan ve yurttaş olarak sorunlarımızın çözümü için görüşmek üzere İstanbul Valiliği ve Belediyeler ile randevu talep ediyoruz. Bizim insan olduğumuzu kabul ediyorsanız sesimize kulak verin. Ama bizi insan yerine koymaz ve bu çağrımıza kulak vermezseniz siz hakkımızda ne düşünürseniz düşünün biz insanız. İnsan olduğumuz için de ne ekmeğimizden ne de onurumuzdan asla vazgeçmeyeceğiz.

KÂĞITÇILAR BASIN AÇIKLAMASI:

BASINA VE KAMUOYUNA

Aylardır Valilik kararı ile süregelen kâğıt depoları baskınlarına bir yenisi eklendi. 04.10.2021 tarihinde Esenkent bölgesinde yapılan depo baskınlarında kâğıt toplayıcısı arkadaşlarımız bir kez daha mağdur edildi. Daha önceki baskınlarda Valiliğin yaptığı basın açıklamalarında toplayıcılar “çevre ve halk sağlığını tehlikeye sokmak, kayıt dışı ve sağlıksız koşullarda istihdama yol açmak, kamu zararı ve haksız kazanç elde etmek, güvenlik sorunu yaratmak, kayıt dışı göçmen çalıştırmak” iddiaları ile suçlanıyordu.

Dün yapılan baskınlar sonrasında yapılan basın açıklamasında Valiliğin dilinin değiştiğini görüyoruz. Valilik tarafından yapılan basın açıklamasında denetimlerinin hedefinin mevzuat hükümlerine uygunluğunun sağlanmasından ibaret olduğu ifade ediliyor.

Valiliğin yaptığı iki basın açıklamasındaki dil farklılığı daha önceki yaptığı uygulamaların ve yarattığı yıkımların kamuoyu tarafından kabul edilmediğini, halkımızın bu zorbalığı onaylamadığını açıkça gösteriyor.

Siyasi Partiler ve Belediyeler Topu Valiliğe Atarak Sorumluluktan Kaçıyor

Dikkat çeken bir nokta da tüm baskınlar sonrasında sadece Valiliğin açıklama yapmasıdır. Bu mesele kriminal bir meseleymiş gibi durmadan Valilik açıklama yapıyor. Sorunun diğer muhatapları ise derin bir sessizliğe boğulmuş durumdalar. Bu baskın kararları sadece Valiliğin kararı mıdır, yoksa bu kararlarda belediyelerin onayı var mıdır? Ümraniye Belediye başkanı bizzat kendisi toplayıcılara Kadosan bölgesinde yer göstermedi mi? Ümraniye bölgesindeki kâğıt depolarının Kadosan’a taşınmasını kendisi istemedi mi? Şimdi kendisinin kâğıtçılara gösterdiği bölgeye Valilik müdahale ederken sessiz kalmaya devam ediyor!

Bu zulme sessiz kalan siyasi partiler, seçmenleri olan kâğıtçıların yaşadığı bu mağduriyet karşısında daha ne kadar sessiz kalacaklar? Yoksulların vatandaşlık haklarını beş yılda bir kimin ensesinde boza pişireceğini seçmesinden ibaret mi görüyorsunuz?

Kâğıtçılara yönelik bu operasyonların açıkça yoksul insanların yaşam hakkını hiçe saymak olduğunu bilen siyasi partiler ve belediyeler topu valiliğe atarak kendilerini kurtaracaklarını düşünüyorlarsa çok yanılıyorlar.

Belediye ve siyasi parti temsilcileri ile görüştüğümüzde bize Valiliğin yaptığı uygulamalardan kendilerinin de rahatsız olduğunu söylüyorlar. Kapalı kapılar ardında bize ilettiğiniz üzüntülerinizi ve rahatsızlıklarınızı kamuoyu önünde de açıkça ifade etmenizi bekliyoruz. Eğer yüz binlerce insana yaşatılan bu mağduriyeti doğru bulmuyorsanız yanımızda olun! Doğru buluyorsanız çıkın ve söyleyin. Suskunluğunuza devam ederseniz bu suça ortak olduğunuza dair kanaatimiz artık kanaat olmaktan çıkıp somut bir ispata dönüşecektir.

Valilik bu baskınların tek gerekçesinin mevzuata uygunluk sağlamak olduğunu söylüyor. Bahsettiğiniz mevzuat, çıktığı 2004 yılından bu güne kadar bizim sayabildiğimiz kadarıyla 17 kere değişikliğe uğradı. Daha mevzuatı çıkaranlar ne istediğini bilmiyor! Siz hangi mevzuata uygunluktan bahsediyorsunuz? Yarın mevzuat bir kere daha değişirse bugün yaptığınız zulümden dolayı acı çektirdiğiniz yüz binlerce insana “pardon” mu diyeceksiniz? Bizim yaşadığımız maddi ve manevi kaybın karşılığı bir özürden mi ibaret olacak?

Düne Kadar En Yetkili Devlet Görevlileri Biz Kâğıt Toplayıcılara “Gönüllü Çevreciler” Diyerek Teşekkür Ediyordu

Siz istediğiniz kadar basın açıklamaları yaparak, yapılan baskınların kamu yararı olduğu için halkı ikna etmeye çalışabilirsiniz. Bu halk neyin kamu yararı, neyin sermayenin yararı için yapıldığını görüyor. Düne kadar en yetkili devlet görevlileri biz kâğıt toplayıcılara “gönüllü çevreciler” diyerek teşekkür ediyordu. Hatta Van depreminde Sayın Cumhurbaşkanı bizzat kendisi Meclis kürsüsünden kâğıt toplayıcılara teşekkür etmişti. Daha düne kadar “gönüllü çevreci” dediğiniz insanlara bugün bu kadar ağır ithamlarda bulunuyorsunuz!

Bu halk yaşananları görüyor, değerlendiriyor. Halkın iddia ettiğiniz gibi size mi, yoksa kendisi gibi yoksul kâğıtçılara mı destek verdiğini hep beraber göreceğiz.

Bizler çektiğimiz tüm acılara rağmen hayata tutunabilmek ve onurlu yaşamak için bu işi yaptığımızı defalarca belirttik. Bizim haksız kazanç sağladığımızı söylemek kimsenin haddine değildir. Haksız kazanç elde ettiğimizi söyleyenler gelsinler ve sadece bir gün bizimle çalışıp bizimle yaşasınlar. O zaman kazancımızın helal mi, haram mı olduğunu anlayacaklardır.

Basın aracılığı ile buradan sorunun muhatabı olan belediyelere, valilik ve çevre bakanlığına sesleniyoruz.

Bizi Yaşamın Kıyısı Olan Çöplere Kadar Sürükleyenlerin Bizi Buradan Uçuruma Yuvarlamalarına İzin Vermeyeceğiz

Derhal gözaltına alınan arkadaşlarımızı serbest bırakın!

Bir an önce bu baskınlardan vazgeçin. Bir sorun varsa bu sorunu konuşarak çözmek için kâğıt toplayıcıları muhatap alın.

Siyasi partiler, belediyeler seçmenlerinden ve yoksullardan yana taraf olun ve Valiliğin bu yasadışı uygulamalarını engellemek için gerekli girişimleri başlatın. Ya da bu uygulamaları onaylıyorsanız, yoksulların tarafında değilseniz bunu çıkın ve açık açık kamuoyu ile paylaşın!

Daha yasal mevzuatlar bile yokken bu işin cefasını çeken kâğıtçıları yok etmek için değil, sisteme entegre etmek için projeler üretin.

Biz kâğıt toplayıcıları olarak tüm bu baskılara, haksızlıklara karşı uluslararası mahkemeler de dâhil olmak üzere tüm anayasal, demokratik haklarımızı kullanmaya devam edeceğiz ve bizi yaşamın kıyısı olan çöplere kadar sürükleyenlerin bizi buradan uçuruma yuvarlamalarına izin vermeyeceğiz.

Devamını Okuyun

Haberler

Ayşe Özdoğan İçin Tahliye Çağrıları Sürüyor

Yayınlanma:

-

Ağır kanser hastası Ayşe Özdoğan’ın cezaevinde tutulması ile ilgili olarak Hak İnisiyatifi Derneği bir açıklama yayımladı ve süreci “düşman ceza hukuku uygulamaları” olarak niteledi.

Açıklamanın tam metni şu şekilde:

Ayşe Özdoğan Tahliye Edilmelidir

Türkiye kamuoyu aylardır ulaşabildiği her yerden derdini anlatan Ayşe Özdoğan’ın yardım çağrılarına sahne olmaktadır.

Özdoğan’ın oğlunun kalbinde delik vardır ve bundan dolayı düzenli desteğe ihtiyacı mevcuttur, eşi cezaevinde bulunmaktadır, babası Alzheimer hastasıdır, annesinde de kanser hastalığı ortaya çıkmış durumdadır. Özdoğan’ın kendisi ise Maxciller Sinüs tabir edilen bir kanser türüyle mücadele etmektedir.

Şu anda hastalık son evre olan dördüncü evresinde bulunmaktadır. Hastalık sonucunda Özdoğan’ın yüzünün görüntüsü ve konuşması bozulmuş durumdadır. Üstelik yemek yerken aldığı gıdalar yüzündeki yaralardan dışarı çıkmaktadır ve bu durum sürekli iltihaplanmaya sebep olmaktadır.

Özdoğan’ın %72 engelli olduğunu gösterir raporu mevcuttur. Ameliyatlar sonucunda sol üst diş, sol damak, elmacık kemiği, lenf bezleri alınmıştır. Gözyaşı kanalları alındığından dolayı gözyaşları hiç durmamakta, sürekli akmaktadır. Toza maruz kalma, hava sıcaklığının değişimi veya başını 3-4 dakikalık bir süre boyunca ön tarafa eğmesi durumunda ameliyatlar sonucunda yapılan değişikliklerden dolayı büyük ızdıraplar çekmektedir.

Tedavisini planlayan hekimler tekrar ameliyatlara girmesi gerektiğini ifade etmektedirler. Özdoğan, hayatını cezaevinde yalnız başına idame ettiremeyecek olmasından hareketle ve önündeki ameliyatlara girebilmek için cezasının infazının ertelenmesini talep etmektedir.

Özdoğan’ın başvurusu üzerine, gerekli tetkikatların yapılmasıyla Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi tarafından cezaevinde kalamayacağına yönelik bir rapor düzenlenmiştir. İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı ise bu rapora istinaden yaptığı değerlendirme sonucunda Özdoğan’ın cezaevinde yalnız başına hayatını idame ettirebileceğine kanaat getirerek infaz erteleme talebinin reddedilmesi yönünde görüş bildirmiştir. Bu görüşün sonucu olarak Maxciller Sinüs kanserinin dördüncü evresinde bulunan Ayşe Özdoğan kolluk kuvvetleri tarafından 2 Ekim 2021 günü cezasının infazı için cezaevine yerleştirilmiştir.

Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı tarafından düzenlenen raporda, Özdoğan’ın dördüncü evre kanser hastası olduğu, konuşmakta ve yiyip içmekte zorluk yaşadığı, hastalığının tedavisi için yeni ameliyatlar geçirmesi gerekliliği reddedilmemektedir. Fakat yine de bu haliyle cezaevinde tek başına hayatını idame ettirebileceği kanaati hasıl olmuştur. Öte yandan kamuoyuna yansıyan görüntü ve videolardan Özdoğan’ın çok ağır bir hastalığın pençesinde ızdırap içerisinde olduğu aşikar görünmektedir.

Türkiye’de uzun yıllardan bu yana düşman ceza hukuku uygulamaları sergilenmektedir. Özellikle terörle ilgili suçları işlediği öne sürülen kişilerle ilgili özgürlükleri kısıtlayıcı nitelikte dar yorumlar ve keyfi uygulamalar egemen olmaktadır. Özellikle, sosyal ve ekonomik gücü olanların olmayacak işi “çözülürken” böyle olmayanların “çözülecek” işlerinin kangrene dönüşmesi kamu vicdanını yaralamaktadır. İşbu sebepten ötürü İstanbul Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın düzenlediği raporun bilimsel görüşe dayandığı ve gerçekliği temsil ettiği hususunda kamuoyunda yaygın bir şüphe bulunmaktadır.

Öte yandan hapis cezası hürriyeti bağlayıcı bir cezadır. Hürriyeti bağlayıcı cezaların ortak özelliği mahkumların özgürlüklerinden yoksun bırakılarak cezalandırılmasına dayanmasıdır. Fakat Özdoğan’ın yaşadığı hastalıktan dolayı zaten fiilen hürriyeti bağlanmış haldedir. Bir de hapis cezasının infaz edilmesi Özdoğan’ın yaşadıklarını insani sınırların ötesine taşıyarak işkence ve kötü muamele yasağının ihlali anlamına gelecektir.

Anayasa’nın 104/16. maddesinde yer alan düzenlemeye göre cumhurbaşkanının sürekli hastalık sebebiyle cezaları kaldırma yetkisi bulunmaktadır. Daha önce en ağır suçlardan mahkum olmuşlar dahil pek çok kişi için işletilen bu kurumun Özdoğan için de işletilmesinin kamu vicdanını teskin açısından hayati bir sorumluluk olduğunu vurguluyoruz.

Eğer herhangi bir şekilde bu mümkün olmayacaksa, Özdoğan’ın cezasının infazının en azından hastalık süreci sona erene kadar ertelenmesi tüm siyasi mülahazalardan bağımsız insani bir temel sorumluluk mahiyetindedir. Adli Tıp Kurumu Başkanlığının bu yöndeki talebi evrak üzerinden ivedilikle yeniden değerlendirerek görüşünü infazın ertelenmesi yönünde revize etmesiyle kamu vicdanını derinden sarsan bu durumun ortadan kaldırılması tarihi bir sorumluluktur.

Hak İnisiyatifi Derneği olarak, bütün tartışmaları aşarak anlamsızlaştıran bazı insani durumlar olduğunu hatırlatma gereği hissediyoruz. Eşi cezaevinde, oğlu kronik ve ağır hasta, annesi kanser, babası Alzheimer hastası ve kendisi dördüncü evre kanser olan Özdoğan’ın durumu bu tip durumların örneklerinden biridir. Bu gibi durumlarda artık diğer tartışmalar bir kenara bırakılarak vicdan, empati, anlayış ve merhamet egemen olmalıdır. Hak İnisiyatifi Derneği olarak yetkilileri Özdoğan’ın tahliye edilmesi için gerekeni yapmaya, tüm halkımızı ise bu konunun takipçisi olarak yapılanları takip etmeye davet ediyoruz. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

Kaynak: hakinisiyatifi.org

Devamını Okuyun

Haberler

Üniversite Öğrencilerinin Barınma Problemi İle İlgili Tepkiler Sürüyor!

Yayınlanma:

-

Üniversite öğrencilerinin barınma problemine karşı mücadelesiyle ilgili tepkiler artarak devam ediyor. Eğitim İlke-Sen de yaptığı açıklama ile meseleyi değerlendirdi. Açıklama şu şekilde:

Öğrencilerin Barınma Problemi Mevcut Politikaların Açık İflasıdır!

Üniversitelerin açılış tarihleri yaklaşırken öğrenciler ciddi bir barınma krizi ile karşı karşıya!

4 milyona yaklaşan üniversite öğrencisi için KYK yurtları sadece yüzde 20’lik bir oranda barınma imkânı sağlamaktadır. Bu durum öğrencilerin sahipsiz bırakıldığının ve başka koşulların insafına terk edildiğinin açık göstergesidir!

Pandemi koşullarının üzerini örttüğü acziyet, hazırlıksızlık okulların açılmasıyla birlikte kendini açık etmiştir. Okulların, üniversitelerin kapalı olduğu sıralarda sonrası dönemler için hiçbir tedbirin alınmadığı ortaya çıkmıştır. Bu, affedilemez bir sorumsuzluktur!

Evlerinden uzakta, başka şehirlerde üniversite eğitimi almak durumunda olan öğrenciler ve onların aileleri için ürkütücü bir dönem başlıyor. Derinleşen ekonomik kriz, geniş yoksulluk baskısı halkın belini bükmüşken öğrencilerin ve ailelerin karşı karşıya olduğu bu yeni travmatik aşama kolaylıkla aşılacak gibi görünmüyor.

Saray düzeninin israfçılığı sınır tanımaz boyutlara ulaşmışken üniversite öğrencilerinin sokaklarda kalması, barınamaması ibretamiz bir tablo sunmaktadır.

Aylık 2 bin 500 liralara varan özel yurt ücretlerinin yanı sıra akıl almaz seviyelere ulaştırılan ev kiralarına karşı da uyarı vazifemizi yerine getirmeliyiz. Krizi fırsata çevirmeye çalışan piyasa ahlaksızlığına teslim olmuş zihin ve tutumların yoksulluğun pençesinde kıvranan halkımıza son darbeyi indirmeye çalışması kabul edilemez! Buna karşı kesin ve net itirazımızı her koşulda sürdüreceğiz!

Sınırsız masraflarla tamamladıkları üniversite eğitimleri sonunda işsizlik baskısıyla yüzleşen öğrencilerin okul aşamasında maruz kaldıkları bu zulüm ülkede yaşanan ağır tablonun açık bir kanıtıdır.

Salgın döneminde KYK, vakıf ya da özel yurtlarda kontenjanların üzerinde sağlıksız koşullarda barınmaya zorlanan öğrencilerin herhangi bir özene lâyık görülmemesi ülkedeki politik iradenin ciddiyetini ele vermektedir.

Lüks, israf, şatafat ve adaletsizliğin yiyip bitirdiği ülkede bir bütün hâlinde yokluk ve yoksulluğa teslim edilen halkımız ve onların evlatları için hakkın ve adaletin şahitliğine durmak temel yükümlülüğümüzdür. Allah’ın bütün kulları için vâr ettiği nimetleri gasp edenlerden bu dünyada hesap sorulmadığı sürece adalet tecelli etmeyecektir.

Şüphesiz ki Allah’ın hesabı daha çetindir!

EĞİTİM İLKE-SEN YÖNETİM KURULU

Devamını Okuyun

GÜNDEM