Connect with us

Köşe Yazıları

Palantir’i Konuşmadan İslamcılığı Tartışmak – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Asıl Sorun Dün Değil, Yarının Egemenliği

“Palantir’in Dünyası: Anlamı Öldür, İnsanı Yönet” başlıklı yazım üzerine kaleme alınan eleştiri, önemli sorular soruyor. İslamcılığın tarihsel tecrübesini, Mehmet Âkif’in düşüncesini ve modern İslamcı hareketlerin açmazlarını tartışıyor. Yazarın teşhislerindeki zarafet ve Mehmet Akif’ten bu yana gelen modernleşme parodimize tuttuğu ayna için gerçekten teşekkür ederim. Bu yönüyle yazı dikkate değerdir.

Bununla birlikte yazının temel problemi, benim metnimi kendi tartışma eksenine çekerek okumaya çalışmasıdır. Yazıyı okurken Palantir’i değil, İslamcılığı; algoritmaları değil, Mehmet Âkif’i; veri sömürgeciliğini değil, Müslümanların tarihsel muhasebesini merkeze alıyor. Durum böyle olunca yazının merkezindeki mesele ıskalanmış oluyor.

Bugün CIA’nın, Pentagon’un, NATO’nun, İsrail’in ve büyük teknoloji şirketlerinin birlikte kurduğu veri egemenliğini anlamadan ne İslamcılığı eleştirebiliriz ne de liberalizmi, sosyalizmi savunabiliriz.

Benim yazımın merkezi İslamcılık değildi.

Daha doğrusu yalnızca İslamcılık değildi.

Benim meselem, insanlığın yeni bir iktidar biçimiyle karşı karşıya olmasıdır, “veri sömürgeciliğine” insanlığın ve İslamcılığın hazırlıksız yakalanmasıdır!

Artık egemenlik yalnızca tanklarla, parlamentolarla ya da ulus devletlerle kurulmamaktadır.

Egemenlik; veriyle, algoritmayla, yapay zekâyla ve dijital altyapılarla yeniden inşa edilmektedir.

Palantir, bu dönüşümün yalnızca bir şirketi değil, sembolüdür!

Bugün Gazze’de kullanılan hedefleme sistemlerinden göçmen hareketlerinin izlenmesine, finansal davranışların analizinden seçim kampanyalarının yönetilmesine kadar uzanan geniş bir alanda yeni iktidar dili veri üzerinden kuruluyor.

Böyle bir çağda hâlâ yalnızca “İslamcılık neden başarısız oldu?” sorusuna sıkışıp kalmak, yangın çıkan binada duvar boyasının rengini tartışmaya benziyor!

Elbette İslamcılık eleştirilebilir, eleştirilmelidir çünkü son yarım asır bize gösterdi ki birçok İslamcı hareket, iktidarı amaç hâline getirdi.

Devleti dönüştürmek isterken devlet tarafından dönüştürüldü.

Adalet iddiasıyla yola çıkanlar, çoğu zaman bürokrasinin diliyle konuşmaya başladılar, adaletin kasabı oldular.

Tevhid söylemi, seçim söylemine; ümmet ideali ise parti sadakatine dönüştü!

Bunlar inkâr edilemez gerçeklerdir fakat buraya saplanıp kaldığımızda daha büyük resmi kaçırıyoruz.

Bugün yalnızca İslamcılık krizde değildir.

Liberalizm de krizde!

Milliyetçilik de krizde!

Sosyalizm de krizde!

Modernizm de krizde!

Bu ideolojilerin tamamı, dijital çağın kurduğu yeni egemenlik biçimini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Yirminci yüzyıl boyunca devletler vatandaşlarını nüfus kayıtlarıyla yönetiyordu.

Bugün ise şirketler insanları davranış kalıplarıyla yönetiyor.

Eskiden vatandaş, devletin dosyasında yer alıyordu.

Bugün devletler de şirketlerin veri tabanlarında yer alıyor.

İşte bunları konuşmalıyız çünkü artık Google, Palantir, OpenAI, Microsoft, NVIDIA, Amazon, Starlink, Anduril, BlackRock gibi şirketler devletlerden bağımsız güç merkezleri hâline geliyor!

İşte benim yazımın merkezinde duran soru buydu.

İnsanlık, tarihte ilk kez insanı tanımaya değil, onu hesaplamaya çalışan bir medeniyetin içine mi giriyor?

Palantir‘in temsil ettiği dünya, yalnızca Amerikan dış politikasının yeni aracı değil aynı zamanda anlamın tasfiyesidir.

İnsan artık hakikati arayan bir varlık olarak değil; tahmin edilebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir veri kümesi olarak görülmektedir.

Burada mesele Batı düşmanlığı değildir.

Mesele, insanın mahiyetidir.

Eleştiride dikkatimi çeken noktalardan biri de Mehmet Âkif’e ilişkin değerlendirmedir. “Âkif nerede yanıldı?” sorusu elbette sorulabilir ancak belki daha doğru soru şudur:

Biz, Âkif’in hangi uyarılarını duymadık?

Âkif’in bütün çabası, Müslüman toplumun yeniden ahlâk, ilim ve irade ekseninde ayağa kalkmasıydı. O, teknolojiyi reddetmedi; bilâkis çağın bilgisini almayı savundu ancak bu bilginin ahlâkî bir zemin üzerinde yükselmesini istedi.

Bugün ise elimizde teknoloji var fakat hikmet yok.

Veri var fakat anlam yok.

Yapay zekâ var fakat adalet yok.

Dolayısıyla sorun, Âkif’in düşüncesinin eskimesi değil; onun “ahlâk ile bilgi arasındaki ilişki” konusunda söylediklerinin daha da görünür hâle gelmesidir.

Yazıma yöneltilen eleştirilerden biri de ümmet fikrinin artık işlevsiz olduğu imasıdır.

Buna kesinlikle katılmıyorum çünkü bugün sermaye küreseldir, veri küreseldir, gözetim küreseldir, şirketler küreseldir.

Eğer sömürü küresel ise adalet arayışı neden ulusal sınırlara mahkûm olsun?

Özgürlük ve direniş talebi neden küresel olmasın?

Ümmet fikrini yalnızca romantik bir özlemi olarak okumak büyük bir indirgemedir.

Ümmet, her şeyden önce adaletin etnik, mezhebî ve millî aidiyetlerin üzerine çıkarılmasıdır.

Bugün bu ilkeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

Tabii burada da bir özeleştiri yapmak gerekir.

Müslümanlar uzun zamandır ümmeti inşa etmiyor -edemiyor- sadece ümmet üzerine konuşuyor.

Tevhidi yaşamıyor, tevhid hakkında konferans veriyor.

Adaleti kurmuyor, adalet sloganları üretiyor.

Bilgiyi üretmiyor, üretilen bilgiyi tüketiyor.

Belki de asıl kriz burada yatıyor.

Bu nedenle benim yazım, İslamcılığı aklama metni değildir.

Tam tersine, Müslümanların yeni çağın meydan okumalarını anlamakta ne kadar hazırlıksız olduğunu anlatan bir uyarıdır!

Artık savaşlar artık yalnızca cephede yapılmıyor; insan zihninde yapılıyor, anlam üzerinde yapılıyor, algoritmalar üzerinde yapılıyor.

Bu savaşta sadece askerî olarak değil, fikrî olarak da hazırlıksız olan toplumlar, kendi iradelerini fark etmeden teslim ediyor.

Son olarak şunu söylemek isterim:

Bugün en kolay iş, geçmiş hareketlerin hatalarını saymaktır.

Zor olan ise geleceğin hangi tehditlerle şekillendiğini görebilmektir.

İslamcılığı eleştirmek elbette mümkündür.

Fakat Palantir’i, yapay zekâyı, veri sömürgeciliğini ve algoritmik iktidarı konuşmadan yapılan her İslamcılık eleştirisi, geçmişin muhasebesini yaparken geleceğin sömürge düzenini gözden kaçırma riski taşır.

Asıl soru artık “İslamcılık neden başarısız oldu?” değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanın iradesi, anlamı ve özgürlüğü; algoritmaların, veri tekellerinin ve dijital imparatorlukların karşısında nasıl korunacağıdır?

Bu soruya cevap veremeyen hiçbir siyasal teori;

ister İslamcı olsun,

ister liberal,

ister muhafazakâr,

ister sosyalist;

yirmi birinci yüzyılın gerçek sorunlarına cevap üretemeyecektir!

Son olarak şunu söylemeliyim: İslamcılık başarısız oldu diye Palantir’i görmezden gelemeyiz.

İnsanlık ilk kez algoritmalar tarafından yönetilen bir medeniyet inşa ediyor.

Bu yeni çağda eski ideolojik kavgaları tekrar etmek yerine yeni bir ahlâk, yeni bir siyaset ve yeni bir bilgi tasavvuru geliştirmek zorundayız!

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Köşe Yazıları

6-7 Eylül Ruhu Yaşıyor mu?

Yayınlanma:

-

6-7 Eylül olayları, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana yaşanan toplumsal cinnet örneklerinden yalnızca biri. Ulus-devletin, başka hiçbir kimliğin “görünürlüğüne” ve kamusal alanda varlığına tam olarak razı olmadığı bir aidiyet bilinci kitlelerde karşılık bulduğunda, en küçük kıvılcım bile topluca bir cezalandırma ve “diş gösterme” eylemine dönüşebiliyor.

Sorun şu ki, ulus-devlet reflekslerinin kısmen de olsa çözüldüğünü düşündüğümüz post-modern zamanlarda, bu tür hatıraların artık mahkum edileceğini, bu cinneti mümkün kılan motivasyonları aştığımızı varsayıyoruz. Oysa bugün hala “iyi ki yapmışız” diyen hatırı sayılır bir kitlenin varlığı, bu varsayımı boşa çıkarıyor. Masumiyet karinesi bir anda askıya alınabiliyorsa; kişi/cemaat/yapı/toplumun bir parçası yalnızca ait olduğu düşünülen kimlik nedeniyle kolektif bir cezalandırmanın meşru hedefi haline geliyorsa ulus devlet çok güçlü biçimde yaşıyor demektir.

Ulus devletin sürekli kullandığı, Agamben’in “istisna hali” üzerine düşüncesi tam da burada anlamlı bir soru ortaya koyuyor: Hukukun ve ortak ahlaki sınırların askıya alındığı anlarda, kimler korunmaya değer bir hayat olmaktan çıkarılıyor? Bir topluluk “içerideki yabancı” olarak kodlandığında, ona yönelen şiddet nasıl oluyor da sıradan insanlar açısından meşru, hatta gerekli görülebiliyor? İnsanların somut varlıkları ve hikayeleri silinip birer “Rum”, “Ermeni”, “azınlık” , “alevi”, “cemaatçi”, “khklı” ya da “öteki” kategorisine indirgendiklerinde, karşılarındaki insan olmaktan çıkıp kolektif bir kimliğin temsilcisine dönüşüyor.

Modern devlet açısından egemen, istisnaya karar verebildiği ölçüde egemendir; istisna kalıcılaştığında, “hukukun dışına çıkarılan” insanın statüsü de sıradanlaşır.

Belki de bu yüzden 6-7 Eylül’ü yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal cinnet olarak hatırlamak yeterli değil. Bugün KHK’larla binlerce insanın tek tek eylemlerinden bağımsız biçimde bir kategori içinde değerlendirilmesi, cemaatlere / toplumsal örgütlenmelere yönelik operasyonlardaki siyasal görünüm, 6-7 Eylül yaratan istisna halinin korunduğunu gösteriyor. Bireysel suç ile kolektif aidiyet / mensubiyet arasındaki sınırın silikleşmesi, farklı dönemlerde “terörist”, “hain”, “işbirlikçi” ya da “yabancı” kategorileri üzerinden toplu cezalandırma reflekslerinin yeniden üretilmesi, bu kanıyı destekliyor. Elbette bütün örneklerin birbiriyle tümüyle örtüştüğünü söyleyemeyiz; fakat ortak bir siyasal refleksi hepimiz görüyoruz: Önce bir topluluk tehdit olarak tanımlanıyor, ardından o topluluğa mensup olmak bireysel sorumluluğun önüne geçiriliyor ve cezalandırma, hukuki bir süreç olmaktan çok toplumsal bir arınma gibi sunulabiliyor. (Devlet otoritesini sarsan güç odakların / şeriklerin tasfiyesi)

6-7 Eylül’ün bize bıraktığı asıl soru da belki burada duruyor: Bir insanı yaptıklarından dolayı değil, ait olduğu kimlikten dolayı cezalandırmayı ne hakla meşru görmeye başlıyoruz? Eğer bu soruya vereceğimiz cevap “devletin takdiri” üzerinden gelişiyorsa 6-7 Eylül ruhu hala yaşıyor demektir.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Seyyid Kutub ve Cahiliyeyi Yeniden Düşünmek

Yayınlanma:

-

Bugün 29 Ağustos, Seyyid Kutub’un şehadetinin yıl dönümü. 1966’da asılarak idam edilmesiyle birlikte Mısır’dan başlayarak dünyanın her köşesindeki İslamî hareketleri etkileyen Kutub, çağının dayattığı hegemonyaya karşı mücadele etti. Yeniden Kur’an’a dönüş ve Kur’an Nesli’nin doğuşu düşüncesinin Müslümanların zihninde yalnızca fikirleriyle ya da şehadetiyle değil; coşkulu inancı ve bitmeyen umuduyla da karşılık bulmasını sağladı.

Seyyid Kutub’un tefsirinde ve kitaplarında modernitenin (modern cahiliyenin) dayattıkları karşısında umutsuz bir karamsarlığın içinde olmadığını görüyoruz. O, hegemonyanın insanı takatsiz bırakan en büyük silahı “umutsuzluk” karşısında başka bir dünyanın mümkün olduğu inancına sıkı sıkıya bağlıdır.

Yazmanın ve eylemenin ötesinde ‘umut etme’nin bu yüzyıldaki örnekliğini sunan Kutub’u farklı kılan bir diğer nokta, cahiliyenin modern biçimini yok saymadan anlama gayreti gütmesi ve onunla yüzleşme cüreti göstermiş olmasıydı.

Her dönemin ve her coğrafyanın kendine özgü bir cahiliyesi olduğunu biliyordu Kutub. Cahiliyenin yalnızca geçmişte kalmış tarihsel bir dönem olmadığını, her çağın kendi cahiliyesini üretebileceğini görmüştü. Yoldaki İşaretler’de “İşte burası yolların ayrım noktası, yürünecek yolun başlangıcı” derken kastettiği ayrım işte bu yüzyılın cahiliyesiydi.

Cahiliyenin anlam alanını bütün hayata yayılacak biçimde bu denli genişletmek ilk bakışta umutsuzluk üretmek gibi görünebilir. Oysa Kutub açısından bunun tam tersi söz konusudur: Umudu yeniden kazanmanın ilk şartı, mevcut gerçeklikle yüzleşme cesaretidir. Kutub, “İslam’dan evvelki cahiliyenin aynısı hatta daha koyusu içinde bulunuyoruz!” derken düşünceden pratiğe bütün bir modern yaşamı kasteder. Ona göre “cahiliye toplumu pratiği” olarak yorumladığı bu durum anlaşılamadan ve “yol ayrımı”na girmeden vahye yönelmek mümkün olamaz. Cahiliye pratiği aşıldığında ise İslamî hareketi prangalayan tüm söylemler çözülür ve kaybedilen hafıza (Kur’an) ve hareket (Nebevî yöntem) yeniden kazanılmış olur. Kutub’un cahiliye teşhisini bu yüzden karamsar bir dünya okuması değil, umudu mümkün kılacak bir tespit olarak düşünmeli.

Belki de bu nedenle Seyyid Kutub’un söylemindeki itiraz Mısır’dan çıkıp dünyanın dört bir yanında yankı bulabildi. Kutub’un modern döneme ilişkin eleştirilerinin merkezinde bu sistemin -postmodern eleştirilerde de olduğu gibi- bütüncül bir kuşatmayı dayatıyor olduğudur. Bu kuşatma, modern öncesi dönemin ele geçiren, süpürücü ama yüzeysel denetimlerinin ötesine taşarak bireyi ve toplumu yeniden inşa etme durumunu yani zihinsel kolonizasyonu da içeriyor. Kutub’a göre çok katmanlı, simbiyotik bir ilişki biçimiyle birbirine mecburiyet derecesinde bağımlı olan böylesi bir sisteme karşı tek bir mevziden veya tek bir açıdan yürütülecek mücadele etkisiz kalacaktı.

Kutub’un cahiliye kavramıyla işaret ettiği bu çok katmanlı tahakküm biçimini, modern dünyanın işleyişi açısından Kojin Karatani’nin “sermaye-ulus-devlet” tanımı üzerinden daha anlaşılır kılabiliriz. Karatani, modern dünyanın (cahiliyenin) çok boyutlu ve çok katmanlı yapısına karşı mücadele stratejisini özetlerken şöyle ifade eder: “Demek ki sermayeye karşı girişilecek her eylem, devleti ve ulusu da karşısına almalıdır. Kapitalist ulus-devlet, oluşturduğu bu üçlü yapı nedeniyle sarsılmazdır. İçlerinden birini reddederseniz, diğer ikisinin gücü sizi sonunda yine bu iç içe geçmiş üçlüye çekecektir!” Marksist Karatani ile müslüman Seyyid Kutub’un düşüncelerinin örtüştüğü nokta, karşı karşıya oldukları sistemin genotipidir.

Karatani’nin tasvir ettiği bu “Sermaye-Ulus-Devlet” yapısı, Borromeo Düğümü gibi birbiriyle sürekli ilişkili bir halkalar bütünü olarak düşünülmeli. Modern sistemde devlet, şiddet ve yasa tekelini; sermaye, maddî tahakkümü; ulus ise meşruiyetin yayıldığı ve kitleleri sisteme bağlayan kolektif duyguyu temsil eder. Bu nedenle sadece sermayeyle mücadeleye yoğunlaşıldığında sermayeyi doğuran devlet aklı korunur, toplumsal yozlaşma görmezden gelinir. Yalnızca devlete itiraz etmek ise çoğu kez sermaye ve ulus kimlik lehine popülizmi onaylayan politik bir yozlaşmayla sonuçlanır.

İşte bu üçlünün birbiriyle olan simbiyotik etkileşimini gözetmeyen ve kapsayıcı bir itiraz geliştirmekten kaçınan her mücadele, eninde sonunda dönüştürülür, devşirilir ve eleştirdiği sistemin bir parçasına dönüşerek yeni bir tâğut hâline gelir. Seyyid Kutub, bu devşirilme tehlikesinin ancak bütüncül bir “cahiliye” teşhisiyle aşılabileceğini görmüştü. Bu yüzden o, cahiliye kavramı için lafızcı ve nostaljik bir okumayla yetinmedi. Kutub, cahiliyeyi geçmişe ait soyut ve sadece itikadî bir sapma olarak görmek yerine onu, itikadî düzlemden başlayarak ekonomiye, siyasete ve toplumsal kimliğe yani hayatın her alanına sızan bir “var olma durumu” olarak anladı. Cahiliyeyi tanımlama biçimi Seyyid Kutub’un önerilerini de netleştirdi. O; bâtıl ulus kimliğinin karşısına ümmet bilincini, sermaye tekeline etkin bir dayanışmayı ve egemenlerin tâğutî hegemonyası karşısına ise yalnızca vahye boyun eğen bir Kur’an Nesli’ni koyarak bu üçlü düğümü parçalamayı düşündü.

Seyyid Kutub’un “cahiliye toplumu” dediği aslında Karatani’nin kavramsallaştırmasındaki “sermaye-ulus-devlet” ya da postmodern eleştirilerdeki “modern devlet”tir. Modern dönemin devletini eski/klasikten ayıran ise bütün ara-kurumları felce uğratacak biçimde ulus ve sermayenin devletle koşulsuz paydaşlığıdır. Bu, devletin ayrışıp mutlak egemen rolüyle yüceleştiği panoptikon durumundan da çıktığı anlamına geliyor. Ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermaye artık suç ortağı: Kendinden olmayanı beraberce izledikleri ve hegemonyayı birlikte dayattıkları böylece yeniden ürettikleri bir sinoptikon durumu…

İşte Seyyid Kutub’un cahiliyesi de bir anlamda ulus (modern devletin tebaası), devlet ve sermayenin suç ortağına dönüştüğü yapıyı ifade ediyor. Hegemonya, sisteme dâhil olanların rızasıyla birlikte dayatılırken bu suç ortaklığı, Boétie’nin yüzyıllar önce Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev’de işaret ettiği durumun çok daha sistematik bir hâlini ifade ediyor: (Artık) kitleler zorla zincire vurulmamıştır; kendi esaretlerinin gardiyanlığını yapmakta, boyunduruklarını kendi rızalarıyla yeniden üretirler. Kutub’un cahiliye eleştirisi, tam da kitleleri bu “gönüllü kulluktan” ve günah ortaklığından ayrılmaya çağıran “radikal” bir uyanış hamlesini ifade eder.

Karatani’nin “ulus-devlet-sermaye” birleşimi, gücün yalnızca yukarıdan aşağıya işleyen klasik biçimiyle açıklanamayacağını da gösteriyor. Güç, bu üç yapının iç içe geçmesiyle/birbirini beslemesiyle doğrusal niteliğini kaybederek toplumun kılcal damarlarına kadar yayılır. Foucault’nun “iktidarın mikrofiziği” olarak tarif ettiği şey de tam burada anlam kazanır. Seyyid Kutub’un ‘cahiliye’ye yüklediği anlam da büyük ölçüde burada anlaşılır hâle geliyor. İlk bakışta tekfirci bir reddetme kolaycılığı olarak görülen cahiliye tanımı, tam aksine epistemolojik bir kopuş ve modern dönemin aldığı yeni biçime yönelik isabetli bir itiraza dönüşmüş oluyor.

Yeni (modern) ile eski (klasik) arasındaki ayrımın her zaman çok kesin olamayacağı bir gerçek ancak hegemonyayı tarif için geriye dönüp göz attığımızda belirgin bir “aşırılaşma” durumu içinde olduğumuzu görüyoruz. Yani devlet, onu tahkim eden sosyal sözleşme ve bunun bir parçası olan toplum, tarih boyunca her zaman vardı ancak ontolojik bir teslimiyeti de içerecek şekilde kapsamının genişlemesine yeni tanık oluyoruz.

Bunun açık bir örneğini 17. yüzyılda Hobbes’un kaleme aldığı Leviathan’da bulabiliriz. Hobbes, “ölümlü bir tanrı” olarak söz ettiği devletin ilahî yasalara boyun eğmesi gerektiğini düşünür. Öte yandan devlete mutlak itaatin de şart olduğunu yazar: “Devletin buyurduğu her şeyde devlete itaat etmemiz, Tanrı’nın da yasası olan doğa yasalarındandır ama buyurduklarına bir de inanmamız gerekmez.”

Modern dönemde aşılan o iki sınır, Hobbes’un bu tanımında saklı: Birincisi, modern devlet artık herhangi bir aşkın/ilahî yasaya boyun eğme mecburiyeti hissetmiyor. Schmitt’in Politik Teoloji tezinde belirttiği gibi; modern devlet kuramının tüm kavramları aslında sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Yani devlet, ilahi olanın vasıflarını (mutlak egemenlik, yasa koyuculuk) çalarak kendini ‘yeryüzü tanrısı’ ilan etmiştir. İkincisi ve daha tehlikelisi ise bizden, salt bedensel bir itaatle yetinmeyip ürettiği bu yeni düzene bir de iman etmemizi, onu zihnen içselleştirmemizi de bekler.

Seyyid Kutub’un cahiliye kavramını zihinlerde neden adeta ‘dirilttiğini’ ve lafızcı bir okumayla niye yetinmediğini böylece daha iyi anlıyoruz. O, cahiliyeden kopmadan ve bütünlüklü bir perspektife kavuşmadan mücadelenin anlamlı olmayacağını biliyordu. Yoldaki İşaretler’in girişinde okuyucusuna, Hz. Peygamber’in mücadelesinde neden ulus kimliğini, sınıf çatışmasını veya bürokratik kadrolaşmayı tercih etmediğini tam da bu bağlam üzerinden anlatır. Dönemin iktidarını devirmek için kullanılacak bu tür pragmatist yöntemler, günün sonunda bir zalimi (tâğutu) tasfiye etse bile yerine sınıf, ulus ya da devlet kılığında yeni bir tâğut ihdas edecektir.

Seyyid Kutub’un Kur’an’a dönüş ve Nebevî yöntem olarak tarif ettiği şey de budur: mesele iktidarın el değiştirmesi değil; hegemonyayı sermayeden, devletten ve yozlaşmış toplumdan ayırmadan cahiliyenin tüm katmanlarına karşı topyekûn direnmek ve yeni bir varoluşun mümkün olduğuna inanmak.

Şehid’in sözleriyle bitirelim:

“İslamî diriliş hareketi nasıl başlayacaktır? Öncelikle bu işe bütün benliği ile karar vermiş ve bu yola baş koymuş bir öncü toplulukla… Yeryüzünün tümünde zorbalığını bütün şiddeti ile uygulayan cahiliye egemenliğine son vermeye kararlı bir toplulukla… Yeryüzünü kuşatan bu cahiliyeden zihnen ve kalben uzak durmaya çalışırken, öte taraftan belirli bir biçimde onunla ilişkide olmayı savsaklamayan bir toplulukla…”

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

H. Mirza Aydın’la “Güçsüz” Filmi Üzerine

Yayınlanma:

-

“Kendini evinde bile yabancı hisseden işsiz bir adam, hamile eşi ve çevresinin beklentileri arasında sıkışır. Güçsüzlüğü, yalnızca iş bulamamak değil; artık hiçbir rolü oynayamayacak kadar yorulmuş olmaktır.”
 
H. Mirza Aydın’la ilk uzun metrajlı filmi “Güçsüz”ü konuştuk.
 
Filmin fragmanını izlemek için:

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x