Connect with us

Yazılar

Küreselci ve Kirli – Harun Özkarakaş

Yayınlanma:

-

Modern dünyanın doğrusal tarih yorumu, antik Yunan ve Hint felsefesinin döngüsel tarih yorumunu yerinden etmiştir. Ancak herhangi bir zevale uğramayan, uğramama konusunda da net bir görüntü sunan ve hepimizi yakından ilgilendiren bir döngü daha mevcuttur: modern Türkiye’nin siyasi tarihi.

Ne yazık ki Türkiye’nin siyasi tarihi, kirli vesayetler ve bu kirli vesayete karşı aynı şekilde kirli olan küresel işbirlikleriyle doludur. Türkiye siyaseti bu hâliyle bir döngü görüntüsü sunmaktadır. Bu döngü, bizi sürekli bir vesayetin ve vesayete itiraz sunan kirli işbirliklerinin içerisinde tutmaktadır. Yakın vakte kadar kendini bu döngünün dışında tutan farklı arayışlar olmakla birlikte, ne yazık ki bu arayışlar kendi toplumsallığını oluşturamamış, resmi ideoloji tarafından cezalandırılmış ve/veya topluma yabancılaştırılmıştır.

Bugünün vesayetinin ideolojisi olan Yerlilik ve Millilik (Cumhur ittifakı) bir önceki yazımızda kritik edilmişti ancak bu yazımızda bahsedilen döngünün görünür kılınması için tekrar değinilmesi gereken bölümler mevcuttur. Yerlilik ve milliliğin kurucu ideolojik partisi AKP kendi siyasallığına, bugün yine kendisinin itiraz sunduğu (gerektiğinde “anlaşan” şekilde) küresel emperyalizmle kurduğu işbirliğiyle başlamıştır. Ulusalcı vesayete karşı girdiği işbirliği, kendini Irak işgalinden Arap baharına kadar Ortadoğu’ya yapılan tüm emperyalist müdahalelerin ortağı yapmıştır. Nihâî olarak da bu süreçte kendi vesayetini kurmuştur. Gelinen nokta bize herhangi bir parti ve/veya ittifakın vesayet karşıtı olmasının oy vermek, kader birliği yapmak için yeterli olmadığını tarihsel olarak göstermektedir.

Yeni politik kültür, klasik emperyalizmin dönüşümünü de beraberinde getirmiştir. Modern dünya, yaptığı müdahalelerle yeryüzünde bakir bir coğrafya bırakmamıştır. Yeni emperyalizm bu aşamada fiziki müdahaleden daha çok, “kapalı toplum” olarak adlandırılan ve bunu besleyen düşünce yapılarına yönelmektedir. Yeni emperyalizmin bu görüntüsü, ne yazık ki antiemperyalist damara sahip İslamcılığın klasik dönemde gösterdiği tepkiyi yeniden üretememesi sonucunu doğurmuştur. Kimliği belirsizleşen yeni emperyalizm, karşıtında yüksek motivasyonun oluşmasını da engellemiştir.

Konuyu, Türkiye’nin güncel siyasal iklimine taşıdığımızda yeni politik kültüre angaje olan siyasallığa Millet ittifakının daha uygun bir model olduğunu söyleyebiliriz. Seçim sürecine Batıya yaptığı ziyaretlerle başlayan Kılıçdaroğlu, yalnızca küresel sermayeyi değil, küresel siyaseti, toplumsallığı, kimliği ve bilgi biçimlerini de Türkiye’ye çağırmış ve referans olarak kabul etmiştir. Bu referanslar “daha fazla özgürlük” temelinde sloganlaştırılmıştır. Peki, bu özgürlük toplumun hangi taleplerine karşılık gelmektedir? Kendine ait kimliği, merkeziyeti, gündemi ve müfredatı olan cemaat, tarikat vb. yapılara aynı özgürlük alanı sunulacak mıdır? Kur’an’a dayalı toplumsallıkları, kadın ve erkek rollerini, cinsiyet tanımlarını, haram ve helal ölçütlerini yapıbozumuna uğratan yeni politik kültür (neoliberalizm) itiraz sunacağımız bir emperyalizm üretmiyor mu?

Müslüman kimliğiyle bilinen birçok isim bizzat CHP aday listelerinde kendilerine yer bulabildiler. Bu kişilerin ortak noktası gerçekten Müslüman kimlikleri mi, yoksa neoliberal referansları mıydı? Millet ittifakında özgürlük, yalnızca neoliberal çerçeve içerisinde konuşmanın siyaset üretmenin özgürlüğüdür.

Bu minvalde yeni emperyalizmi gerçekleştirmede önemli bir rol de İskoçya örneğinde olduğu gibi LGBTİ’yi savunabilecek neoliberal Müslümanlara verilmiştir. “Yerli ve milli” çizginin ürettiği dini araçsallaştıran dil ve zihin burada tekrar karşımıza çıkacaktır. İnandığımız değerleri araçsallaştıran bu siyasallığa karşı seçim süreci sonrasında İslamcı camianın ilk eylemi, “yerli ve milli vesayet”le, “küreselci siyaset”e angaje olan bu iki yoldan kendisini ayırdığı bilgi, kimlik, toplum, kurumsallaşma gibi konularda yaklaşımını tekrar açığa çıkarmasıdır.

İslamcılar zemini kendilerine ait olmayan siyasallıkta kutuplaşmayı, oyalanmayı bırakıp tüm insanlığın ihtiyacı olan Rahmanî toplumsallığın arayışında birleşmelidirler.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Doğum Oranının ve Nüfusun Düşüşe Geçmesinde Kritik Dönem: 2014 ve Sonrası – Kadir Canatan

Yayınlanma:

-

Türkiye’de doğurganlık hızının 2014’ten itibaren sürekli düşüşe geçmesi, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir demografik dönüşümün sonucudur. Nitekim TÜİK verilerine göre toplam doğurganlık hızı 2014’ten sonra kesintisiz düşüşe geçmiş ve 2024 itibarıyla kadın başına yaklaşık 1,48 çocuk seviyesine kadar gerileyerek yenilenme eşiğinin (2,1) oldukça altına inmiştir. Bu durum Türkiye’yi klasik “demografik geçiş” sürecinin son evrelerine yaklaştırırken ekonomik, kültürel ve yapısal pek çok faktörün birleşik etkisini yansıtmaktadır.

Ekonomik faktörler bu düşüşün en belirleyici boyutlarından biridir. 2014 sonrasında özellikle 2018’den itibaren derinleşen ekonomik dalgalanmalar, yüksek enflasyon, işsizlik ve gelir güvencesizliği genç kuşakların evlenme ve çocuk sahibi olma kararlarını ertelemesine yol açmıştır. Ekonomik kriz dönemlerinde genç ve çocuksuz kesimlerin en fazla etkilendiği, gelir düşüşü ve maliyet artışı nedeniyle evlilik ve çocuk kararlarının geciktiği çeşitli çalışmalarda vurgulanmaktadır. Artan konut maliyetleri, eğitim ve bakım giderleri ile yaşam standartlarını koruma kaygısı da çocuk sayısını sınırlayan temel ekonomik unsurlar arasında sayılmaktadır.

Eğitim düzeyinin yükselmesi ve kadınların işgücüne katılımının artması da doğurganlık üzerinde güçlü bir dönüştürücü etkiye sahiptir. Kadınların eğitim süresinin uzaması evlilik yaşını yükseltmekte, kariyer plânları ve bireysel yaşam hedefleri çocuk sahibi olmayı ertelemektedir. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü olmayıp modernleşme ve kentleşme sürecine giren birçok toplumda benzer bir doğurganlık düşüşüyle birlikte görülmektedir.

Kentleşme ve yaşam tarzı değişimleri de belirleyici bir diğer boyuttur. Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşamaya başlamasıyla birlikte geniş aile yapısından çekirdek aile modeline geçiş hızlanmış; çocuk, ekonomik üretim birimi olmaktan çıkıp maliyetli bir “yatırım”a dönüşmüştür. Şehir yaşamının yüksek maliyetleri, konut darlığı ve kariyer merkezli yaşam biçimi çocuk sayısını azaltan bir sosyolojik zemin oluşturmuştur. Uzmanlar uzun vadeli doğurganlık düşüşünün arkasında kentleşme, eğitim ve kültürel değişimin bulunduğunu özellikle vurgulamaktadır.

Kültür ve zihniyet değişimi de göz ardı edilemez. Bireyselleşme, tüketim kültürü, yaşam kalitesi beklentisinin yükselmesi ve ebeveynlik anlayışının dönüşmesi çocuk sayısının “nicelikten niteliğe” kaymasına yol açmıştır. Aileler daha az sayıda çocuğa daha fazla eğitim ve yaşam yatırımı yapmayı tercih etmektedir. Ayrıca evlilik yaşının yükselmesi ve bekârlık oranının artması, doğrudan doğurganlığı düşüren bir demografik sonuç üretmektedir.

Psikolojik ve gelecek algısına ilişkin faktörler de önemlidir. Ekonomik belirsizlik, siyasal ve toplumsal risk algısı, gelecek güvencesine dâir kaygılar çocuk sahibi olma konusunda çekingenlik yaratmaktadır. Araştırmalar sosyolojik ve psikolojik etkenlerin ekonomik unsurlarla birlikte doğurganlık kararlarını belirlediğini göstermektedir.

Sağlık sistemi ve doğum pratikleri gibi özgül faktörler de tartışılmaktadır. Türkiye’de sezaryen oranlarının çok yüksek olması, tekrar doğum sayısını sınırlayan tıbbî ve sosyal etkilere neden olmakta; bu durum, dolaylı biçimde doğurganlık üzerinde etkili olabilmektedir. Bunun yanında pandemi, doğal afetler veya krizler gibi dönemsel olaylar da kısa vadede doğum oranlarını aşağı çekebilen geçici faktörler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak 2014 sonrası doğum oranındaki düşüş, Türkiye’nin klasik demografik geçiş sürecinin ileri evresine girdiğini göstermektedir. Ekonomik güvencesizlik, eğitim ve kentleşme, kadınların toplumsal rolündeki dönüşüm, kültürel bireyselleşme ve evlilik yaşının yükselmesi gibi yapısal faktörler bu sürecin temel belirleyicileridir. Bu eğilim yalnızca ekonomik bir kriz göstergesi değil, aynı zamanda Türkiye toplumunun aile, kariyer ve yaşam tasavvurundaki derin dönüşümün demografik yansıması olarak okunmalıdır. Bu nedenle doğurganlık düşüşü, kısa vadeli teşvik politikalarıyla değil, uzun vadeli sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşüm çerçevesinde ele alınması gereken yapısal bir mesele niteliğindedir.

Devamını Okuyun

Yazılar

Bir Çocuğun Ölümüyle Çöken Dünya – Faruk Yeşil

Yayınlanma:

-

Sizin hiç çocuğunuz öldü mü? Bir evladın yokluğunun insanın içine nasıl çöktüğünü bilir misiniz? Gazzeli babaların, Gazzeli anaların yüreğinde büyüyen bu acıyı hayal edebiliyor musunuz?

Ya siz “Garantör olduk!” diye caka satan İslam ülkeleri liderleri bu fotoğrafa bakabiliyor musunuz, gözünüz yaşarmadan?

Gazze bugün yalnızca bombalar altında değil, dünya vicdanının enkazı altında eziliyor.
Sözde “insan hakları” çağında, çocukların tedavi için sınırdan geçemediği, hastanelerin hedef olduğu, açlığın bir silah gibi kullanıldığı bir coğrafya var ve bu tablo karşısında dünya, bilinçli bir suskunluğu tercih ediyor.

Bu sessizlik cehaletten değil!

Bu sessizlik bilgisizliğin değil; bu, çıkarın ve korkunun sessizliği!

Bir çocuk öldüğünde adı bilinsin ya da bilinmesin, mesele artık istatistik değil, medeniyet iddiasının iflasıdır.

“Garantörlük” denilen şey, bugün kâğıt üstünde bir kelime, pratikte ise İsrail politikalarının diplomatik kalkanıdır.

Ateşkeslerin garantörü değiller,

Sivillerin garantörü değiller,

Çocukların garantörü değiller,

Kadınların garantörü değiller,

Hukukun garantörü hiç değiller,

Oldukları şey şudur:
Zaman kazandıranlar. Oyalayanlar. Unutturanlar.

Garantör ülkeler bugün İsrail’i durdurmuyor;
İsrail’e zaman satın alıyor.

Bu hâliyle garantörlük, barışın değil, cezasızlığın sigortasıdır.

Batı’nın ahlâk dersi verme yetkisi çoktan bitmiştir.
Epstein dosyaları sadece bireysel sapkınlıkları değil, sistemsel çürümeyi ortaya dökmüştür.

Medya susuyor,

Yargı ağırdan alıyor,

Siyaset koruyor!

Çünkü mesele birkaç “suçlu” değil;
birbirini kollayan bir elitler ağıdır.

Bugün Gazze’ye sessiz kalan yönetimler, dün Epstein suçlularıdır.
Çocuk bedenleri söz konusu olduğunda susan bir sistem, hiçbir konuda meşru değildir.

Bugün dünya halkları ile onları yönetenler arasında ahlâkî bir kopuş var.
Sokaklar “Gazze” diyor, saraylar susuyor.
Halklar “dur” diyor, yönetimler “denge” diyor.

Bu bir temsil krizi değil, meşruiyet krizidir.

Gazze bugün dünyanın aynasıdır.
Bu aynaya bakıp hâlâ kendini “medenî” görebilen herkes,
ya kördür

ya da suç ortağı!

Bu bir taraf meselesi değil.
Bu bir insanlık sınavıdır.

Ahlâkî meşruiyetini kaybeden hiçbir düzen sonsuza kadar ayakta kalmaz.

Ama bu iddia:

Hamâsî sloganla değil,

Kör öfkeyle değil,

Kabile refleksiyle hiç değil…

Ahlâkî üstünlük, tutarlılık ve açık bir adalet talebiyle dillendirilmelidir. Anlam bunalımındaki Batılı insanlar Müslümanlardan tam da bunu bekliyor.

Bugün zamanın ruhu açıktır.
Çünkü mevcut dünya düzeni artık kendini savunamaz hâle gelmiştir.

Batı, “özgürlük” dedi; Filistin’de sustu.
“Hukuk” dedi; güçlüyü akladı.
“İnsan hakları” dedi; çocukları, kadınları sivilleri sayıya indirgedi.

Bu çöküş, Müslümanlar için hem bir “fırsat” hem de çok büyük bir sorumluluktur.

İslam, tarihte hiçbir zaman yalnızca bireysel ibadetler dini olmadı.
O, adaletin kamusal bir ilke, merhametin siyasi bir ölçü, ahlâkın devlet işlerinin merkezinde olan bir dindir.

Bugün dünya tam da bunu arıyor.

Daha iyi bir dünya için mücadele etmek;

Daha çok güç istemek değil,

Başkasının zulmünü taklit etmek hiç değil,

Zulmün kendisini reddetmektir!

Müslümanların motivasyonu burada yatmalıdır.

Her Müslüman bilir ki

Güç varsa, sorumluluk da vardır.

Hukuk varsa, istisna yoktur!

Bugün Müslümanlara düşen bu iddiaları hayatın tam ortasında savunmak ve yaşamlaştırmaktır.

Daha âdil bir dünya istemek “romantizm” değildir.
Asıl romantizm, bu çürümüş düzenin düzeleceğine hâlâ inanmaktır. Bu aşağılık düzenin işlediği ahlâksızlık, hukuksuzluk ve yağmaya sessiz kalarak destek olmaktır.

Müslümanlar için umut;

Kör iyimserlik değil,

Tarih bilinciyle yoğrulmuş bir kararlılıktır!

Çünkü Müslümanlar bilir ki

Hiçbir zulüm ebedî değildir.
Hiçbir iktidar hesap vermeden kalmaz.

Bu bilinç, korkuyu değil sabırlı direnci doğurur.

Çünkü korku acele eder, hata yapar ve tükenir.
Sabır ise beklemez; hazırlanır.

Sabır, zulme razı olmak değildir.
Sabır, aşağılık ve adaletsiz bir düzenin seni öfkene mahkûm etmesine izin vermemektir.
Çünkü bu düzen, en çok öfkeyi sever; öfkeyi kontrol eder, yönlendirir ve sonunda boşa düşürür. Avare kasnağa dönüştürür, AKP’nin rüzgârına kapılan İslamcıları biraz da buradan bakarak değerlendirin

Direnç, bağırmakla değil;
geri çekilmeyi reddetmekle başlar. Bugün AKP’nin ya da AKP’nin rüzgârına kapılan ne kadar yazar, çizer, akademisyen varsa hepsinin geri çekilmediği tek bir nokta kaldı mı?

Bu dünyanın çarpık düzeni;
silahla değil yalnızca,
hukuk kılıfıyla, medya diliyle, normalleştirilmiş ikiyüzlülükle ayakta duruyor.
Onu ayakta tutan şey zorbalığı kadar,
insanların “başka türlüsü mümkün değil” yalanına inanmasıdır.

Direnmek;

Hafızayı canlı tutar,

Unutmayı reddeder,

İnsanı uyanık tutar,

Normalleşmeye karşı savaşır çünkü zulmün en büyük zaferi, alışkanlığa dönüşmesidir.

Sabır, her gün yeniden doğruda ısrar etmektir.
Her bedel hatırlatıldığında geri adım atmamak,
her tehdit gösterildiğinde inançtan, ahlâktan vazgeçmemektir.

Bu, bir günde devrim yapmak değil;
bir çağın yalanlarını sabırla çökertmektir.

Adaletsiz düzenler, karşılarında öfkeli kalabalıklar gördüklerinde değil;
kararlı, tutarlı ve vazgeçmeyen insanlar gördüklerinde çatırdar.
Çünkü onlar şunu bilir:
Bu insanlar satın alınmaz.
Bu insanlar korkutulamaz.
Bu insanlar unutmaz.
Bu insanlar inançlarından asla taviz vermez

Sabırlı direnç, insanın içindeki teslimiyeti öldürür.
Ve teslimiyet öldüğünde,
en güçlü imparatorluklar bile yalnızca gürültüden ibaret kalır.

Bu yüzden sabır, beklemek değil;
daha adil bir dünyanın mümkün olduğuna dair iddiayı her gün diri tutmaktır
.

Ve bu iddia bir kez kök saldığında,
hiçbir aşağılık düzen,
kendi ağırlığı altında ezilmekten kurtulamaz.

Siyonist-emperyal düzeni çürüten şey yalnızca karşıtlık değil,
onun yerine ne koyduğunuzdur.
İşte bunun için hazırlanmalıyız, yapıp ettiğimiz her şeyi bu bilinç ve kararlılıkla yapmalıyız.

Not: Resimdeki Gazzeli Enver el-Aşi hastaydı ve tedavi olması için Rafah sınır kapısından çıkması gerekiyordu fakat israil ordusu çıkışını engellediği için tedavisizlikten dolayı hayatını kaybetti! “Barış Kurulunda”ki İslam ülkeleri liderleri, görmezden gelip sustular, tıpkı diğer Gazzeli çocuklar, kadınlar ve siviller öldürülürken sustukları gibi!

Devamını Okuyun

Yazılar

ABD’nin Hizbullah’ı Silahsızlandırma Baskısı Lübnan’ı Uçurumun Kenarına Sürüklüyor – Paul Khalifeh

Yayınlanma:

-

“Washington, hareketin ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrar etmeye devam ediyor; bu, iç savaşı tetikleyebilecek bir hamledir.”

İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından talep edilen Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması meselesi, bir yılı aşkın süredir Lübnan siyasi hayatının temel meselesi olmuştur.

Ancak Ocak ayının başından bu yana gerilim keskin bir şekilde tırmandı; bu durum, Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile Hizbullah arasındaki bir kırılmayı gözler önüne sermiştir. Aoun, hareketin silahları gibi son derece hassas bir konuda daha önce sürdürdüğü temkinli ve dengeli tutumdan belirgin bir şekilde uzaklaşarak Hizbullah’a yönelik söylemini sertleştirmiştir.

Lübnan makamları resmi olarak, Hizbullah’ın artık Litani nehri ile sınır bölgesi arasında herhangi bir askerî varlık sürdürmediğini belirtmiştir fakat hem ABD hem de İsrail bunu yetersiz görmekte ve hareketin tüm ülke genelinde silahsızlandırılması talebinde ısrarcı olmaktadır.

Perşembe günü, Lübnan Genelkurmay Başkanı Rodolphe Haykal ile yaptığı fırtınalı görüşmenin ardından, İsrail’in sadık bir destekçisi olan ve bir keresinde Lübnanlı sivillerin öldürülmesinin “gerekli bir zayiat” olduğunu savunan ABD’li cumhuriyetçi senatör Lindsey Graham, Lübnan ordusunun “güvenilir bir ortak olmadığını” iddia etti.

Gerilimin Tırmanışı ve Lübnan Ordusunun Konumu

Graham’ın tutumu, ABD siyasi yapılanmasının belirli kesimleri içinde etkili olan bir görüşü yansıtsa da Lübnan ordusuyla ilişkiler konusundaki kararlar münferit çıkışlar yapan senatörler tarafından değil, Pentagon tarafından alınmaktadır.

İsrail, Hizbullah ile 66 gün süren savaşı sona erdiren Kasım 2024 ateşkes anlaşmasına hiçbir zaman tam anlamıyla uymadı. O tarihten bu yana yüzlerce hava saldırısı ve düzinelerce kara baskını düzenleyerek evleri ve diğer başka yapıları yerle bir etti. Bu saldırılarda yaklaşık 400 kişi hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı.

2 Şubat’ta İsrail uçakları ve insansız hava araçları, Güney Lübnan’ın çeşitli bölgelerindeki sivil yerleşimleri hedef alarak Kfar Tebnit ve Aïn Qana köylerinde onlarca konutu yerle bir etti.

Artan Gerilim

11 Ocak’ta Hizbullah’a açıkça muhalif bir gazeteciyle yaptığı televizyon röportajında Aoun, örgütün silahlarını “Lübnan üzerinde bir yük” olarak nitelendirdi. Cumhurbaşkanı seçilmesinin birinci yıl dönümünde konuşan Aoun, Hizbullah’ın silahlanmasını haklı çıkaran koşulların “artık mevcut olmadığını” belirterek bunun yerine “sağduyu ve devlet egemenliği” çağrısında bulundu.

Bir hafta sonra Cumhurbaşkanı, Lübnan’daki yabancı diplomatlara yaptığı açıklamalarda tutumunu daha da pekiştirdi. Lübnan ordusunun, “provokasyonlara, devam eden saldırganlığa ve karalama kampanyalarına rağmen doğası veya aidiyeti ne olursa olsun, geniş alanları tüm yasa dışı silahlardan temizlemek” için kapsamlı operasyonlar yürüttüğünü belirtti ve sözlerine şunları ekledi: “Görev süremin ikinci yılında da bu yolda ilerlemeye devam edeceğiz, böylece tüm ülke toprakları devletin münhasır otoritesi altına girecek.”

Bu açıklamalar, Aoun’un görevdeki ilk yılında benimsediği daha ölçülü tondan net bir kopuşu temsil ediyor. Aoun daha önce, silahsızlanma konusundaki ilerlemeyi defalarca İsrail’in Güney Lübnan’da işgal ettiği beş noktadan çekilmesine ve Lübnan egemenliğine yönelik ihlâllerin sona ermesine bağlamıştı.

Aoun, daha önce İsrail’i, Lübnan ordusunun güneyde konuşlanmasını engellemekle suçlamış ve 5 Eylül’de kabine tarafından resmen kabul edilen silahsızlanma plânını askıya almakla tehdit etmişti. Bu tutumun Washington’da yarattığı hayal kırıklığının o kadar yüksek olduğu bildiriliyor ki Genelkurmay Başkanı Haykal’ın Eylül sonu için plânlanan ziyareti ABD’li yetkililer tarafından âniden iptal edildi.

Amerikan Vesayeti

Aoun’un son dönemdeki üslûp değişikliği, bardağı taşıran son damla oldu. 16 Ocak’ta Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, dışişleri bakanına yönelik çok sert bir eleştiride bulunarak görevden alınması çağrısında bulundu.

Kasım, “Amerikan vesayetine boyun eğen ve İsrail saldırganlığını teşvik eden” siyasi partileri ve yetkilileri kınadı. Ayrıca, Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisi’ne yakınlığıyla bilinen Lübnan Dışişleri Bakanı Yusuf Raggi’yi “İsrail’in tutumuyla aynı hizada olmakla ve Lübnan’ı iç savaşa sürüklemeye çalışmakla” suçladı.

Kasım, açıklamalarına şu uyarıyla sürdürdü: “Lübnan’ın istikrarını ve ülkenin temel bir bileşeni olan Direniş’i sarsmak herkesi etkileyecektir. Hiç kimse bunun dışında kalamaz.”

Bu gerginlik hızla sosyal medyaya sıçradı ve farklı kampların destekçileri arasında sert tartışmalar patlak verdi. Tanınmış bir gazetecinin “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla savcılığa çağrılmasıyla tansiyon daha da yükseldi.

Siyasi tırmanış, Haykal’ın Kongre üyeleri ve Pentagon yetkilileriyle görüşmek üzere Washington’a yapacağı ziyaretten sadece birkaç gün önce gerçekleşti. Bu gezi, Lübnan ordusunun Şubat ortasında açıklaması beklenen Hizbullah’ın silahsızlandırılması plânının ikinci aşamasıyla aynı döneme denk geldi. Sayda’nın kuzeyindeki Litani ve Evvali nehirleri arasındaki bölgeyi kapsayan bu plân, beş aşamadan oluşsa da henüz bir takvim belirlenmiş değil.

General Haykal’ın Washington ziyareti, Cumhuriyetçi senatör Graham ile yaşanan gergin diyaloğun gölgesinde kaldı. Gerilim, Haykal’ın ABD’li senatörün sorusu üzerine Hizbullah’ı bir terör örgütü olarak nitelendirmeyi reddetmesiyle tırmandı. Görüşmeden kısa bir süre sonra Graham, X hesabından yaptığı paylaşımda, Hizbullah’ı terör örgütü olarak tanımlamayı reddettiği için Haykal ile olan “çok kısa görüşmeyi” sonlandırdığını yazdı. Graham, “Lübnan ordusunu güvenilir bir ortak olarak görmüyorum!” ifadesini kullandı.

Bilgi sahibi kaynaklara göre görüşme sadece beş dakika sürdü. Ordu komutanı herhangi bir kamuoyu açıklaması yapmadan ayrıldı. Graham’ın tutumu, siyasi yelpazenin her kesiminden siyasetçiler ve yorumcular tarafından geniş çapta kınansa da aralarında Hristiyan Lübnan Kuvvetleri Partisinin de bulunduğu bazı aktörler tarafından memnuniyetle karşılandı.

Lübnan hükümet kaynakları Middle East Eye‘a yaptığı açıklamada, “ziyaret programının plânlandığı gibi ilerlediğini” ve “General Haykal ile Amerikalı mevkidaşı Genelkurmay Başkanı Dan Caine arasında verimli bir görüşme gerçekleştiğini” belirtti.

Kırılma Noktası

Tüm bu kargaşanın ortasında, Hizbullah yetkilileri kapalı kapılar ardında Aoun’un bu tavır değişikliğine şaşırmadıklarını belirtiyor. İsminin açıklanmaması koşuluyla Middle East Eye‘a konuşan üst düzey bir parti yetkilisi, “Cumhurbaşkanı, dayanabileceği baskının sınırlarına ulaştı.” dedi. Yetkili ayrıca, “Zaten yetersiz olan manevra alanı daha da daraldı ve Amerikalılar hızlı sonuçlar talep ediyor.” diye ekledi.

Aoun’a yakın eski bir bakan ise durumu “iğrenç bir şantaj” olarak nitelendirdi.

MEE’ye konuşan eski bakan, “Ya Hizbullah’ın silahsızlandırılması İsrail’den hiçbir taviz alınmadan devam edecek ya da orduya yapılan askerî yardım askıya alınacak ve uluslararası mâlî destek dondurulmuş olarak kalacak.” dedi.

Milletvekili Cemil el-Seyyid’in de aralarında bulunduğu Hizbullah’a yakın bazı isimler, Cumhurbaşkanını “geri dönülemez bir şekilde Amerikalıların kucağına itmemek” için söylemlerin yumuşatılması çağrısında bulundu.

Seyyid, 23 Ocak’ta X üzerinden yaptığı paylaşımda, Aoun’un göreve geldiğinden bu yana Güney’deki direnişe karşı -ne tarafsız, ne destekleyici, ne de düşmanca- nesnel bir duruş sergilemeye çalıştığını belirtti. Paylaşımını bir itidal çağrısıyla bitiren Seyyid, “Aoun’un açıklamalarının yol açtığı bu derin manevî ve maddî yaraya rağmen ülke menfaatleri, bunun üstesinden gelmemizi gerektiriyor.” dedi.

Hizbullah’ın devlet içinde geride kalan müttefiklerinden biri olan Meclis Başkanı Nebih Berri de tansiyonu düşürmek için devreye girdi. Diyalog kanallarını yeniden açmak amacıyla 23 Ocak’ta Aoun ile görüştü.

Bu yumuşama çabaları başarılı olmuş gibi görünüyor. 4 Şubat’ta Aoun, Hizbullah parlamento bloku başkanı Muhammed Raad’ı kabul etti. Raad, görüşmenin ardından Aoun’un televizyon mülâkatında kullandığı kelimelerin aynısını kullanarak “diyalog ve sağduyu” çağrısı yaptı.

Bununla birlikte Hizbullah liderliğinin benimsediği bu uzlaşmacı yaklaşım parti içinde oybirliğiyle desteklenmiyor. Hizbullah’ın en yüksek karar alma organı olan Şûra Konseyi, geçtiğimiz günlerde İrtibat ve Koordinasyon Birimi’nin eski başkanı Vefik Safa’nın istifasını kabul etti. Bu birim; iç koordinasyon, Lübnan’daki siyasi güçlerle ilişkiler, devlet makamları ve güvenlik birimleriyle iletişimden sorumlu.

Hizbullah’ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah’ın yakın çalışma arkadaşı olan Safa, siyasî ve askerî tavizlere daha az sıcak bakan “sertlik yanlısı” akımın temsilcisi olarak görülüyordu. Hizbullah içindeki tartışmaların, partinin önümüzdeki dönemde izleyeceği yolu henüz kesin olarak belirlemediği açıkça görülüyor.

*Paul Khalifeh: Lübnanlı gazeteci, yabancı basın muhabiri ve Beyrut’taki üniversitelerde öğretim görevlisidir.

Kaynak: middleeasteye.net

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x