Connect with us

Köşe Yazıları

Kurucu Büyük Kopuş

Yayınlanma:

-

‘Hicret’le sistemin dışına çıkmak/çıkabilmek arasında yakın bir ilişki vardır.

Musa Peygamberin, Rabbimizin emri doğrultusunda ‘güzel’ sözlerle Firavun’u İslam’a daveti neticesinde Mısır’da yukarıdan aşağıya siyasal bir dönüşüm yaşanabilirdi.

Firavun, mevcut pozisyonunun kendisine ve sınıfına sağladığı avantaj ve imkânları kaybetmekten korkan bir nasipsizlikle hem kendini, hem de halkını ateşe sürüklemekte karar kıldı.

Musa ve arkadaşlarının kendilerine, rejim tarafından köleleştirilen İsrailoğullarına dönük baskılara karşı Mısır’da kıyasıya bir mücadele verdiğini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Rabbimizin emriyle Mısır’da örgütlenmişlerdir:

Biz de Musa ile kardeşine: “Şehirde halkınız için bazı evleri sığınak edinin” diye vahyettik, “ve [onlara deyin ki] Evlerinizi ibadet yerine dönüştürün; ve salâtta devamlı ve kararlı olun!’ Ve [sen ey Musa!] inananları [Allah’ın yardımıyla] müjdele!” (Yunus, 87)

Allah’ın buyrukları doğrultusunda sistemden, en azından lokal alanlarda kopmaya çalışmışlardır. ‘Salât’ı buralarda ikâme etmişler, sistemin bir bütün hâlinde hayata tasallut eden ağırlığına karşı içerde kalarak bir ‘hicret’ gerçekleştirmişlerdir.

Mü’min-muvahhid-müslim olunduğunda sistemden, gayr-i İslami düzenlerden doğrudan ve zorunlu olarak kopulur. Bu, sarsıcı bir kopuş/devrim olarak başlı başına büyük bir hâdisedir. ‘Hicret’, sistem ilişkilerinin dışına çıkıp bağımsızlaşabilmektir. ‘Hicret’in kalıplaşmış hâlini tekrar ededuran anlayışların artık bu çerçeveye odaklanmaları gerekiyor.

İçerde, yani Mısır’da örgütlenilerek oluşturulan mücadeleci yapı Firavun karşısında; benzer şekilde Mekke’de Dâr’un-Nedve’ye karşı yine bir sistem-dışı kurumlaşma olarak Dâr’ul-Erkâm aracılığıyla Müslümanlar Ebû Cehil ve yancıları karşısında red ve inşâ faaliyetine girişmişlerdir.

Bu kopuş, ‘hicret’in ilk hâlidir ve son derece etkili, devrimci bir hamledir; egemenlerin kurulu düzenlerine dönük çok boyutlu tehditler içerir.

Süleyman Peygamber aracılığıyla İslam’la tanışan Saba Melikesi Belkıs’ın ve yönetici zümrenin müslüman olmasıyla yukarıdan aşağıya doğru bir dönüşümün imkânlarını, tartışma repertuarımıza ekleyen modelin tekrarlanamaması ya da mustazafların Kur’an’da beyan edilen ‘öncüler kılınarak devrimin özneleri olmaları’ yoluyla (Kasas Sûresi, 5) zalim düzenlerin alt edilememesi durumunda kitlesel yer değiştirmelerle gerçekleşecek ikinci bir ‘hicret’ kaçınılmaz hâle gelebilecektir.

Musa Peygamber’le birlikte Mısır’ı terk eden kitleler, Mekke’den Medine’ye çıkılan kurucu yolculuk bunun açık örnekleridir.

İlk Hristiyanların Anadolu’nun ortasında, zalim Roma rejiminden korunmak için yer altı şehirlerinde kurdukları alternatif yaşamlar, doğrusu pek çarpıcıdır.

Sistemden kopuş, Mısır’da lokal alanlar/evler edinerek, Mekke’de Dâr’ul-Erkâm çevresinde örgütlenerek, Anadolu’da doğrudan yerin altında başka bir yaşam modeli örneklendirilerek gerçekleşmiştir. Eğer kuvvetli bir sıçrama yapılabilseydi zalim rejimler altüst edilebilirdi.

“Bu olmayınca ikinci aşama kaçınılmaz hâle gelir.” demiştik ama unutulmaması ve tekrar tekrar vurgulanması gereken şey, her iki kopuş/hicret hâlinde de ‘kurucu’ irade harekete içkin olmalıdır.

Mevcut dünya düzeninde, tahakkümün ve direnişin bütün bir yeryüzüne yayıldığı bir vasatta ‘hicret’in birinci aşamasına dâir niyet ve kararlılıkta büyük belirsizlikler ve şüpheler görülmekte, teorik kifayetsizliklerle irâdî malûliyetler öne çıkmaktadır. Bugünün küresel Firavun rejimi bu zaaflardan beslenmekte, yine bu zaaflar sebebiyle güçlü tehditlerden uzak bir eminlikte varlığını sürdürmektedir.

Sistemi besleyen dâhilî münasebetlerden kopamayan muhalif hareketlilikler ‘hicret’in birinci aşamasını zaten kuramadıkları, bu hususta bir iradeye tutunamadıkları için ister istemez ikincisinden bahsedemeyecekler, ancak tarihi bir zaman dilimindeki dondurulmuş imajları hasretle yâd edeceklerdir. Bu sûretle ‘hicret’ sistemden kopuşun yolu ve yöntemi olarak kurucu paradigma dolayımında model olma mâhiyetiyle tartışılamayacaktır.

Birinci aşamaya takılıp kalınan bir talihsizlikten de burada bahsetmeliyiz elbette: Yer altına kurulan şehirleri ya da Mısır’daki lokal ‘salât’ alanlarını kalıcı yurt sanmak; Dâr’ul-Erkâm’la Dâr’un-Nedve arasındaki ayrımı zamanla belirsizleştirerek aralarında transferi mümkün kılacak farklı yollar yapmak tehlikesi her dâim vardır. Onu da “manevi/içsel körleşme, kötürümleşme” diye adlandıralım bu durumda! Maalesef, bu kaybediş de az acıtıcı değildir, dağılma ve dağıtma potansiyeli yüksek bir yıkım ve hayal kırıklığıdır. Enerji soğuran boş gösterendir.

Hâl-i hazırda modern-kapitalist ilişkiler yumağından sıyrılmanın usullerine dâir minör-majör siyasetler karşıtlığında farklı modeller öneriliyor. ‘Büyük anlatılar’ denen imanî-ideolojik çerçevelerin gözden düştüğü ya da düşürülmeye çalışıldığı söylenebilir ancak Kur’an vahyinin en küçük insan davranışından en büyük küresel egemen/lik/e karşı tavra uzanan fiili yükümlülüğü sunan yelpazesi muhteşemdir; bütün tartışmaların ötesinde, başka bir yerde durmaktadır. Kötülüğe, çaresizliğe, zulümlere en küçük alandan ve ‘ân’dan başlayarak karşı koyuş emredilirken, az evvel dillendirdiğimiz evrensel pozisyon da Zülkarneyn’in, Muhammed’in, Musa’nın adımlarının izi sürülerek çok rahat bir şekilde görülebilir.

Dâr’ul-Erkâm ve Mısır’daki lokal alanlar (salât’ın ikâme edildiği, yani sadece Allah’a yönelen bir kulluk sisteminin inşa edildiği mescidler, kurtarılmış bölgeler)/evler zalim şirk düzenlerinden kopma iradesinin tam bağımsız örnekleri olarak bugüne taşınmalıdır. Bu taşınma, ‘hicret’in ilk aşaması olarak devrimci kopuş ve ahiretteki mutlak hesaplaşmayı zalimlere sürekli hatırlatan söylem üstünlüğü ile kendine alan açacak, Şûrâ Sûresindeki örgütlenme/dayanışma modeliyle bağlılarını diri ve kaynaşmış tutarak itiraz ettiği düzene karşı başka bir dünyayı somut bir örnek olarak ezilenlere ve egemenlere gösterecektir, göstermelidir.

Burada üzerinde en çok durulması gereken şey elbette evvel emirde düzenden bağımsızlaşan siyasal, ekonomik ve toplumsal her türlü ilişkidir, bu ilişkinin niteliğidir ancak bu süreç yukarıda bahsettiğimiz gibi amaç sanılıp kötürümleştirilmemelidir. Aksi hâlde nihâî ‘hicret/kurucu büyük kopuş’ gerçekleşemeyecektir.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022)

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Bir Halaydadır

Yayınlanma:

-

Kalabalık olabilir şehirler, çok sayıda insan birbiriyle temas kurabilir. Mesela İstanbul’da iseniz metrobüslerde, vapurlarda, otobüs ve tramwaylarda sayısız insanla yan yana, omuz omuza ve hatta ağız ağıza seyahatler edebilirsiniz ancak bir dost sûrete denk gelmeniz çok zordur. Bu durumu izah sadedinde herhangi bir oransal ifade kullanmaya bile gerek yoktur. Öylesine bir yalnızlık yani…

Makul ölçülerde bir şehirde yaşansa, eywallah…  Tanıdık esnafla, iş yeri arkadaşlarıyla, konu komşuyla denk gelinebilir; ayaküstü oturulup konuşulabilir. İki bardak çay içilir, biraz nefeslenilir. Oraya ait varlıklar olarak kök saldıklarını, orayı sahiplendiklerini, oranın bir parçası olduklarını hissederler. Hissettirirler.

Şimdi şehirler makul ölçülerde değil. Kendi şehirlerinde ya alabildiğine köleleştirilip fabrika ve atölyelerde tutsak edilmiş ya da yine kendi şehirlerinin turisti olmuşlardır. İnsan kendi şehrinin turisti, tüketicisi olur mu? Oldu işte, öylesine yabancılaştı.

Ah, toprağına, mahalline, komşusuna ve en nihayetinde kendine yabancılaşan insan!

Mesela ıssız bir köyde yaşasa… Şimdi bu kalabalıkta durup ıssız bir köy tahayyülü ile kim uğraşmak ister? “Bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.” diyordu “Sitare” şiirinde Dilaver Cebeci. Laf aramızda çok severdim bu şiirin akışını; hatıra ve hayalleri okşayışını… Hadi mevzuya dönelim: Mümkün göremez kalabalığın insanı bunu, yani bir köy ıssızlığında vâr olmanın anlamını düşünemez. Anlayamaz.

Sahneyi görmedim ama Habil anlatmıştı yıllar önce; Mirgün Cabas’ın, NTV’de idi sanırım, programından bir kesiti. Kuzeydoğu Anadolu’da ıssız bir mıntıkada, korkunç yeşilliğin ve göğe doğru uzanıp ayağa kalkmış ağaçların arasında yaşlı amcaya denk geliyor bunlar. Mirgün Cabas ve yanındaki arkadaşı. Konuşuyorlar amcayla, “Sıkılmıyor musun burada,” diyorlar panik hâlindeki şaşkın şehirliler olarak, “zamanını nasıl geçiriyorsun?” Amcamız bakıyor şöyle bir onlara, onlardan daha şaşkın belli ki! Habil de güzel anlatırdı; jest mimik, el kol hareketleri falan, görülmeye değerdi. “İnsan burada sıkılır mı yahu! Bu yeşilliğin içinde, bu ağaçların koynunda! Ben her gün gelir buralarda dolaşırım, oturur onlarla hâlleşirim.”

Ne bilsin Mirgün Cabas ve arkadaşı ki o amca kendi yurdunun turisti değildir. Oranın bir parçasıdır. Oraya benzemiştir. O ufkun içinde eriyip yok olmuştur. Çünkü “Ah güzel Ahmet abim benim/ İnsan yaşadığı yere benzer/ O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer/ Suyunda yüzen balığa/ Toprağını iten çiçeğe/ Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine” demiştir Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde. İşte orada, o ağaç okyanusunda, o yeşil denizde o amca/lar sıkılmaz. Onların yekûnu o amca olmuştur çünkü, hakikat bu. İnsan kendinden sıkılır mı? Neden sıkılsın? Şehirdekiler gibi yabancılaşmadı ise kendine, neden daralsın göğsü, neden koşturup dursun oraya buraya?

Şehirlerde, bahsettiğimiz meseleler nedeniyle kendine yabancılaşınca; her an turist, her an tüketici olarak sıkılmışlığına çare arayarak var olabileceğini sanan ya da köleliği kaçınılmaz kaderi olarak belleyip robotlaşmaya, bambaşka tutsaklıklara boyun eğen insan o özgürlüğü elbette peşinen reddedecektir. Hemen, paniğe kapılacaktır.

Hâlbuki nereden bilsin köyündeki, bağındaki, hemen yanı başında duran ormandaki her bir ağaç onun yakînî arkadaşı ve dostudur. Onların her biri bildiğin insan evladıdır. Metrobüsteki suratsız yabancılık o ağaçta yoktur. O kuşta, kurtta, börtü böcekte, rüzgârda, meyvede, derenin şırıltısında, gece çökünce ortaya çıkan çakal seslerinde, karanlıkta, siste, yağmur pıtırtılarında, ocaktaki ateş yalımlarında…

İnsan o nedenle orada sıkılmaz. Oranın turisti olmaz. Karşısına çıkanı insan ya da başkası diye ayırmaz. Bilir ki hepsi kendisiyle hâlleşip duran yoldaşlar vedahî sırdaşlardır. Bir halaydadır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

milletin gazinoda harcayacak parası yok

Yayınlanma:

-

1 Ağustos sabahı Türk Hava Yolları uçağıyla ailece İstanbul’a gitmek üzere Trabzon Havalimanı’na giriş yaptık, bavulları teslim edip son kapının önünde beklerken bir saat elli dakikalık gecikme olacağını gördüm ekranda. Sağ olsun THY, uçağın kalkmasına 15 dakika kala lütfedip mesaj atarak bizi bilgilendirme nezaketini gösterdi.

Biri 7, diğeri 3 yaşında iki çocuğu Trabzon Havalimanı gibi küçük kapalı bir alanda 3 saat boyunca nasıl oyalayacaksın? İçerde bir oyun alanı, etrafta bir ağaç gölgesi, dinlenme yeri de yok. Vatandaş 5 dakika geç kaldığında bedelini biletlerin zayi olmasıyla öderken kurumlar, şirketler şu kadarcık bir insani hassasiyet gösteremiyor, telafi yolunda bir kaç adım atmıyor, atamıyor. Fiyakalı reklamlara milyar dolarlar harcayıp fos diye sönecek imajlar oluşturmaya çalışacaklarına sahiden müşterilerin hak ve memnuniyetlerini gözeten insan merkezli politikalar uygulasalar ya.

Yapış yapış sıcak tepemizde, havalimanından çıktık. Dışarda vaktin canını almamız gerek, THY’nin başlattığı işi tamamlamak, iki çocuğu oyalamak zorundayız.

Kapıya çıktık ki bir ses, aşırı bir ses, göğü yırtıyor adeta. Ne olduğunu anlamak birkaç saniye aldı. Binaların hemen üstünden bir savaş uçağı geçti, ardından iz bırakarak yükseldi, yükseldi ve ta ilerden dönüş yaptı. Bir ihtimal Türk Yıldızları’na, çok büyük ihtimalle Solo Türk’e ait bir F-16’ydı. Solo Türk her Allah’ın günü bir yerlerde gösteri uçuşu yapıyor, odur.

Uçağımızın geç kalkmasında bu gösteri uçuşlarının ne kadar payı vardır bilemiyorum, resmi açıklama yapılmıyor, yapılsa bile güvenebilir miyiz? Resmi açıklamalardaki yalan dolan oranını hesap edip hakikate ulaşmak güç. TÜİK olsa açıklama yapan, yüzde 80 yalan da, ya başka kurumlardan gelen açıklamalardaki oran? Bu ülkenin vatandaşı olmak zor iş vesselam. Münafıklık veya alametleri her yerde. Ahir zaman diyerek işin içinden çıkıyor Müslümanlar. Zamanın içini dolduran da içine eden de biz insanlarız, onun bir suçu yok! Zamana rengini ve kokusunu biz veriyoruz. Şu esaslı nimete laf etmekten vazgeçsek artık…

Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı “gurur” ve “hamaset” kaynağı Solo Türk gökyüzünde şekiller yapar, etrafa ses efektleri yayarken çocukları ve çocukluk düzeyine raptedilen Milleti heyecanlandırıyor, etkiliyor, evet. Amaç vatandaşların ülkeleriyle gurur duymaları, kendilerini devletine, vatanına bağlı hissetmeleri, aidiyet bağlarını kuvvetlendirmeleri. “Güçlü Ordu-Devlet Güçlü Millet” algısının her daim mevcut olması gerekiyor, bilinç düzeyinde. Devletin ne denli güçlü olduğunun bilinçaltının derinliklerine nüfuz etmesi gerekiyor hiç değilse. Okullar ve kışlalar bu amaçla kaynakları tüketiyor değil mi zaten? (Artık yetmiyor mu yoksa bir süredir?) Saygı ve hayranlık duyan, söz dinleyen ve itaat eden, el pençe divan duran makbul vatandaşlar imal etmedikten sonra ne işe yarar bu devasa sistem, heybetli Leviathan?

Çocuklar “vaaavvv” diye nida ederken sözleriyle veya gözleriyle, ben yer yer öfkeyle bakıyorum bu gösteri uçaklarına, yer yer gülüp geçiyorum. Kimse kızmasın ama saygıya değer görmüyorum. Bir yangını söndürmeye gitmiyorlar, insani yardım için bir afet bölgesine intikal etmiyorlar.

80 yıl önce ortalama bir Afrika ülkesinde, bilmem hangi resmi günde, devlet erkanı önünde, dosta güven düşmana korku vereceğim ayağına, milleti etkilemek için 3- 5 ithal tankın yürütülmesi ne kadar sığ bir tiyatro gösterisiyse, bunlar da ancak o kadar. Bu kofluğu ve israfı kabul etmiyorum.

Bir insanın bir yere (kurum olur, şehir olur, ülke olur, devlet olur) kendini ait hissetmesi o yerde huzur ve güven içinde yaşamasına, kendini özgürce var etme imkanı bulmasına ve adil bir yönetim altında olmasına bağlıdır.

Siz bu ülkenin çocuklarına kamu imkanlarını adil bir şekilde sunun, fırsat eşitliği sağlayın, karşılığı olan bir gelecek umudu sağlayın, ehliyet ve liyakat sahiplerinin önünü açın, emeklerinin karşılığını alabilsinler, o vakit bu tür pahalı şovlara gerek kalmaz. İnsanlar kendilerini bu topraklara ait hisseder, kendileri ve ülkeleri için yüce bir ruh ve enerjiyle çalışırlar. Aidiyet bağları güçlü olur, ayakları yere sağlam basar. Biz buradayız ve buralıyız derler, ülkelerini, dağlarını, denizlerini sahiplenirler.

Bugün gençlerin büyük çoğunluğu umutsuz, fırsatını bulsa bu ülkeden kaçmak istiyor. Doktorlar Almanca kurslarını dolduruyorlar. Bu ülkede bir gelecek gören varsa babasının milletvekili maaşına veya miras kalan gayrimenkul gelirlerine baktığı içindir.

Bir yanda ele geçirilen ve ganimet malı gibi yağmalayan (devlet) kamu kaynaklarıyla, “kervana saldırı” neticesi nemalanan bir avuç azınlık, öte yanda yoksullaştırılmış, mülksüzleştirilmiş, barınma hakkına erişemeyen geniş bir halk kesimi, gözlerinin feri kaçmış halkın çocukları… Bir yanda “haram helal ver Allah’ım” diyerek köşeleri kapan ve “al gülüm ver gülüm” diyerek semirenler, öte yanda asgari ücret sularında kulaç atan, açlık sınırının altında hayatta kalmaya çalışan geniş halk kesimleri.

Simitle, çiğ köfteyle, tavuk dönerle karnını doyurmaya çalışan bu haklın çocuklarına yukardan bakarak şov yapmaya utanmıyor musunuz? Bu ne şımarıklık böyle?

Halkın parasıyla satın alınan, yakıtları da kendileri gibi milyar dolarlar tutan ithal oyuncaklarınızla gökyüzünde şov yapmayı bırakın da yere inin, ayaklarınız yere bassın. Meydanlara, ara sokaklara, arka sokaklara, yarısı kirada yaşayan, yevmiyesini çıkartmaktan başka hedefi kalmamış insanların yanına varın, yüzüne bakın.

Kof hamaset gösterilerinden bıktık artık. “Millete eğlence lazım” diyorsanız, bunca masrafa, israfa gerek yok. Bu milletin gazinoda harcayacak parası yok.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Fıtrata Yolculuk

Yayınlanma:

-

Kur’an ve Hz. Peygamber’in pratiğine birlikte odaklanıp ortaya çıkan hakikati tarihsel malzeme ile mukayese ettikçe bugün elde avuçta olanın çok da bir şey ifade etmediğini hatta saptırıcı bir mahiyete sahip olduğunu görebiliyorsunuz.

Bütün bir İslam tarihi denen toplam, devlet-egemenlik ekseninde meydana gelmiş durumda. Tarih, geriye doğru inşa edilen bir alan olduğundan geçmiş, egemenlik ilişkilerinin perspektifiyle illetlidir. Bu illet, bugün de yakamıza yapışık olduğundan lâyık-ı veçhile bir özgürleşme ve adalet arayışı biz Müslümanlardan yana maalesef ortaya çıkamıyor. Şûrâ sûresi 40. ayette buyurulan ifadeye dikkat etmeli: “Ama [unutma ki,] kötülüğü cezalandırma [teşebbüsü] de, bizâtihî bir kötülük olabilir.” İslam tarihinin çokça mühim bir kısmı bu ayeti kavrayamamaktan mülhem talihsizliklerle doludur.

O talihsizliği hâl-i hazırımızda yaşamadığımızı elbette söyleyemiyoruz. O nedenle bu yazı yazılmaktadır. Kavrayışlarımıza bugünden geriye doğru müdahil olunmak sûretiyle vurulan darbeyi görmek zorundayız.

Mü’min ve Müslümanların tarihsel ödevi nedir?

Şûrâ sûresi 40. ayetteki uyarıyı çok boyutlu algılarsak ufkumuz aydınlanabilir. Ne yapsak, nasıl yapsak da kaş yaparken göz çıkarmasak? Benzeri var mı? Örnek gösterilebilecek bir pratik, teorik bir zemin tecrübe edilmiş mi?

Evet, çok şükür; ayrıca olmaz olur mu? Zaten vahiy ve resuller ne için gönderilmiştir?

Müslümanın tarihsel ödevi zulme karşı çıkmaktır. Onun kimliğini inşa eden özün kendisine yüklediği en büyük sorumluluk zulüm mekanizmalarını parçalamak ve dağıtmaktır. Sonra hayat, akacak ve yolunu bulacaktır. Yeni zulüm organizasyonlarının ortaya çıkması durumunda mezkûr sorumluluğun mü’min ve Müslümanları harekete geçirmesi beklenir. Kulluğun gereği elbette budur.

Hayatın akıp yolunu bulmasının en iyi örneklerinden biri olarak Kur’an’da Zülkarneyn kıssasına bakılmalıdır.[1]  Zülkarneyn peygamberin belirtilen kıssanın özellikle 90-92. ayetlerde anlatılan temas ve tavrı çarpıcıdır:

Ve doğuya doğru yürüyerek] günün birinde güneşin doğduğu yere vardığında onu, kendilerini güneşe karşı bir örtüyle örtmediğimiz bir kavmin üzerine doğar buldu: [Biz onları] işte böyle [bir yaşama tarzı içinde, böyle bir düzeyde bırakmıştık ve o da onları öylece kendi hallerine bıraktı;] ve muhakkak ki sınırsız bilgimizle Biz onun zihninden geçenleri kuşatmış bulunuyorduk ve o [böylece, doğru bir amaca ulaşmak için] bir kere daha, doğru aracı seçmiş oldu.

Bu anlatı, Hz. Peygamber’in siyerine dâhil olsaydı bambaşka bir hâl alır, sondan başa doğru yazılırken yapı bozumuna uğrar ve o topluluğa bir vali atanır, sonra vergi memurları gönderilirdi. Dört halife döneminde olsa zaten egemenlik kapışması sürecinde kılıç çeken taraflardan biri olarak İslam tarihi kitaplarının sayfalarında kendilerine epeyce yer bulurlardı.

İslam tarihinde ganimet ve devlet ideolojisinin baskın bir yer tutuşu bütün hikâyemizi özetlemektedir. Câbirî’nin de üzerinde çalışıp işaret ettiği[2] bir bahis olarak “imanı henüz kalplerine yerleşmeyenler”in[3] bayraktarı olduğu akışın fetihçi ideolojisi özgürleşmeyi bütün tarafları olumsuz etkileyecek bir biçimde akamete uğratmıştır.

Hz. Peygamber ve arkadaşlarının mücadelesini modern devlet yapısı içinde yetişen, o çerçeveyi teorik olarak tartışıp besleyen kuram yığınlarını tedris ederek geçiren kuşaklarla tarihsel olarak Bizans-Sâsâni siyaset felsefelerini siyasetname[4] formunda içselleştiren asırların birlikte ürettiği neticenin İslam olmadığını idrak etmek gerekiyor.

İslam’ın hızlı ve mevcut yayılış biçiminin tarihi bir kırılmayı müslüman halkların bilincine acı bir armağan olarak sunduğu söylenebilir. Otonom bile değil, alabildiğine özgür küçük yerleşim ve toplulukların imani tercihlerinin inşa edeceği bir tarihsel yürüyüş yerine imparatorlukların, fetihçi ve hatta yağmacı/talancı devlet yapılarının felsefe olarak İslam’a transferi tevhidin toplam mahiyetine ağır bir darbe vurmuş ve özgürleşme çağrısı hâl-i hazırdaki egemen yapıların ağır siyasal-bürokratik işleyişine kurban edilmiştir.

Zengin Mekke ulularıyla fetihçi-ganimetçi süreçte yeni yeni boy veren diğer ticaret burjuvazisinin tarihsel ticaret kanallarının İslam sıfatlı yeni egemen devlet(ler) bünyesi içinde boy veren görülmemiş çeşitliliği dudak uçuklatıcıdır ve yeni yönelimin istikameti hakkında yeterince fikir vermektedir.[5] Hâlbuki Hz. Peygamber ve arkadaşlarının izleği bambaşka bir dünya içindi, bunu Kur’an’dan ve dikkatli bir siyer okumasından kolayca tespit etmek mümkündür. [6]

İçinde yaşadığımız (boğulduğumuz da denebilir) dünyaya alternatif olabilecek şey egemenlerin tasallut ettiği ahir zamanların sosyal yapılarını tekrar etmek değildir.[7] Şûrâ sûresi 38. ayete göre “şûrâ” bütün mü’minler için yakınî ve doğrudan emir olduğundan başka bir siyaset biçimi çıkmıştır ortaya. Çok fazla dallanıp budaklanıcı, gelişip yayılıcı, dolayısıyla da imparatorluk ya da diktatörlükle birlikte hanedanlık biçimlerini zorunlu olarak peşi sıra sürükleyici bir usûl tevhidin tarihsel perspektifiyle bağdaşmaz.

Saydığımız olumsuz yönetim biçim ve organizasyonlarının İslami kılıfları bulunabilir, tarih boyunca çokça da bulunmuştur. Modern dönemlerde bunun yeni örnekleri elbette vardır ancak bütün bunlar derdimize deva olabilmiş midir?

Özellikle son dönemlerde İslami hattın bu açmazlardan çıkmak için teklif ettiği çıkış kapıları çaresizlik kaynaklıdır. Devasa devlet ve toplum yapıları kaçınılmaz kabul edilirse demokratik, adil, tarafsız devlet önerileri havada uçuşacaktır çünkü “başkalarının başkalarına tahakkümü” meselesini çözmek başka türlü mümkün olmamaktadır, bu durumda da kimse kendi hukuku/şeriatıyla var olamayacaktır.

Küçük topluluklar hâlinde vâr olmaya bakmak, savunma ve gıda gerekleri gibi muhtemel bütün problemli durumlarda îlâf(lar)la yol almak mümkündür. Zalim(ler)in “öteki” olarak kodlanacağı ve bütün müntesipleriyle tevhid ilkeleri doğrultusunda bireysel ve toplumsal bir hayatı ikâme edecek ve “şûrâ”yı[8] esas alarak başka topluluklarla “sözleşme” temelli bir birlikte yaşamı hayata geçirecek bu model için Medine Sözleşmesi coşkun bir ilham kaynağıdır.[9] O ilhamın söylediği şey esasen şudur: İnsanları rahat bırakın, kimseye musallat olmayın!

Özellikle siyerin problemli yazımı[10], İslam tarihinin hanedancıAllah’ın gölgesi’ci-saltanatçı oluşturucularının, ganimet ve fetih iştihasının tevhidin mesajını gömen karakteri ile hesaplaşmak mümkündür. Vahyin gayesi insana ve tabiata musallat olan kötülükleri bertaraf etmektir. Zülkarneyn örneği, açıklığıyla bu meyanda fazlasıyla anlamlıdır. Muhakkak ki bütün resullerin sünnetleri de oraya doğru ilerlemektedir.

Osteopat bir arkadaşın “Bizim yaptığımız vücudu olması gereken hâle getirmek, gerisini o hâlleder.” değerlendirmesi bana bu çerçevede ilham vermişti. Mühim olan zulmü def etmektir, insan ve tabiat işleri yoluna koyacak, tam bu özgür aşamada fıtrata yolculuk[11] başlayacaktır. Zulmün ve ifsadın tekrarı hâlinde aynı çevrime tanık olmuştur zaten tarih, en fazla biz de ona tanık oluruz.

Devrimler mutlak ve değişmez bir sonuç vâr etmezler mesela. İnsan yapımı her şey bozulur. O nedenle korumacı dev bürokratik yapılar, egemenliği pekiştirici kurumlar ve kutsalca korunan sınırlar anlamsızdır, vahyî mesajın akışkanlığına en büyük darbeyi onlar vurur ve kapıyı muhafazakâr intihar çalar.

Bu yazı, değindiği mevzulara ancak giriş mahiyetindedir. İşaret edip kapalı bıraktığı yerleri açmak da bizim zamana yayılan ödevimiz olsun.

[1] Kehf sûresi, 18/83-98

[2] M. A. el-Câbirî, Arap Siyasal Aklı, Mana Yay.

[3] Hucurât sûresi, 49/14

[4] Siyasetname: İslami Bir Devlet İdaresi Teorisi, Ed.: Mehrzad Boroujerdi, alBaraka yay.

[5] Tüccar Sermayesi ve İslam, Mahmood İbrahim, alBaraka yay.

[6] İlk Bahar, Wadah Khanfar, Vadi yay.

[7] Wael b. Hallaq, İmkânsız Devlet, Babil kitap

[8] İslam ve Siyaset, Ümit Aktaş, Mana yay.

[9] Medine Sözleşmesi, Ali Bulaç, Çıra yay.

[10] Mukayese için bkz: Siyerin Gölgesinde 1-2-3, Hüseyin Alan, Beyan yay; Hz. Muhammed Mekke’de – Hz. Muhammed Medine’de, w. Montgomery Watt, KURAMER yay.; Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutup, (muhtelif yay.)

[11] Devlete Karşı Toplum, Pierre Clastres, Ayrıntı yay.

Devamını Okuyun

GÜNDEM