Connect with us

Köşe Yazıları

Kurucu Büyük Kopuş

Yayınlanma:

-

‘Hicret’le sistemin dışına çıkmak/çıkabilmek arasında yakın bir ilişki vardır.

Musa Peygamberin, Rabbimizin emri doğrultusunda ‘güzel’ sözlerle Firavun’u İslam’a daveti neticesinde Mısır’da yukarıdan aşağıya siyasal bir dönüşüm yaşanabilirdi.

Firavun, mevcut pozisyonunun kendisine ve sınıfına sağladığı avantaj ve imkânları kaybetmekten korkan bir nasipsizlikle hem kendini, hem de halkını ateşe sürüklemekte karar kıldı.

Musa ve arkadaşlarının kendilerine, rejim tarafından köleleştirilen İsrailoğullarına dönük baskılara karşı Mısır’da kıyasıya bir mücadele verdiğini Kur’an’dan öğreniyoruz.

Rabbimizin emriyle Mısır’da örgütlenmişlerdir:

Biz de Musa ile kardeşine: “Şehirde halkınız için bazı evleri sığınak edinin” diye vahyettik, “ve [onlara deyin ki] Evlerinizi ibadet yerine dönüştürün; ve salâtta devamlı ve kararlı olun!’ Ve [sen ey Musa!] inananları [Allah’ın yardımıyla] müjdele!” (Yunus, 87)

Allah’ın buyrukları doğrultusunda sistemden, en azından lokal alanlarda kopmaya çalışmışlardır. ‘Salât’ı buralarda ikâme etmişler, sistemin bir bütün hâlinde hayata tasallut eden ağırlığına karşı içerde kalarak bir ‘hicret’ gerçekleştirmişlerdir.

Mü’min-muvahhid-müslim olunduğunda sistemden, gayr-i İslami düzenlerden doğrudan ve zorunlu olarak kopulur. Bu, sarsıcı bir kopuş/devrim olarak başlı başına büyük bir hâdisedir. ‘Hicret’, sistem ilişkilerinin dışına çıkıp bağımsızlaşabilmektir. ‘Hicret’in kalıplaşmış hâlini tekrar ededuran anlayışların artık bu çerçeveye odaklanmaları gerekiyor.

İçerde, yani Mısır’da örgütlenilerek oluşturulan mücadeleci yapı Firavun karşısında; benzer şekilde Mekke’de Dâr’un-Nedve’ye karşı yine bir sistem-dışı kurumlaşma olarak Dâr’ul-Erkâm aracılığıyla Müslümanlar Ebû Cehil ve yancıları karşısında red ve inşâ faaliyetine girişmişlerdir.

Bu kopuş, ‘hicret’in ilk hâlidir ve son derece etkili, devrimci bir hamledir; egemenlerin kurulu düzenlerine dönük çok boyutlu tehditler içerir.

Süleyman Peygamber aracılığıyla İslam’la tanışan Saba Melikesi Belkıs’ın ve yönetici zümrenin müslüman olmasıyla yukarıdan aşağıya doğru bir dönüşümün imkânlarını, tartışma repertuarımıza ekleyen modelin tekrarlanamaması ya da mustazafların Kur’an’da beyan edilen ‘öncüler kılınarak devrimin özneleri olmaları’ yoluyla (Kasas Sûresi, 5) zalim düzenlerin alt edilememesi durumunda kitlesel yer değiştirmelerle gerçekleşecek ikinci bir ‘hicret’ kaçınılmaz hâle gelebilecektir.

Musa Peygamber’le birlikte Mısır’ı terk eden kitleler, Mekke’den Medine’ye çıkılan kurucu yolculuk bunun açık örnekleridir.

İlk Hristiyanların Anadolu’nun ortasında, zalim Roma rejiminden korunmak için yer altı şehirlerinde kurdukları alternatif yaşamlar, doğrusu pek çarpıcıdır.

Sistemden kopuş, Mısır’da lokal alanlar/evler edinerek, Mekke’de Dâr’ul-Erkâm çevresinde örgütlenerek, Anadolu’da doğrudan yerin altında başka bir yaşam modeli örneklendirilerek gerçekleşmiştir. Eğer kuvvetli bir sıçrama yapılabilseydi zalim rejimler altüst edilebilirdi.

“Bu olmayınca ikinci aşama kaçınılmaz hâle gelir.” demiştik ama unutulmaması ve tekrar tekrar vurgulanması gereken şey, her iki kopuş/hicret hâlinde de ‘kurucu’ irade harekete içkin olmalıdır.

Mevcut dünya düzeninde, tahakkümün ve direnişin bütün bir yeryüzüne yayıldığı bir vasatta ‘hicret’in birinci aşamasına dâir niyet ve kararlılıkta büyük belirsizlikler ve şüpheler görülmekte, teorik kifayetsizliklerle irâdî malûliyetler öne çıkmaktadır. Bugünün küresel Firavun rejimi bu zaaflardan beslenmekte, yine bu zaaflar sebebiyle güçlü tehditlerden uzak bir eminlikte varlığını sürdürmektedir.

Sistemi besleyen dâhilî münasebetlerden kopamayan muhalif hareketlilikler ‘hicret’in birinci aşamasını zaten kuramadıkları, bu hususta bir iradeye tutunamadıkları için ister istemez ikincisinden bahsedemeyecekler, ancak tarihi bir zaman dilimindeki dondurulmuş imajları hasretle yâd edeceklerdir. Bu sûretle ‘hicret’ sistemden kopuşun yolu ve yöntemi olarak kurucu paradigma dolayımında model olma mâhiyetiyle tartışılamayacaktır.

Birinci aşamaya takılıp kalınan bir talihsizlikten de burada bahsetmeliyiz elbette: Yer altına kurulan şehirleri ya da Mısır’daki lokal ‘salât’ alanlarını kalıcı yurt sanmak; Dâr’ul-Erkâm’la Dâr’un-Nedve arasındaki ayrımı zamanla belirsizleştirerek aralarında transferi mümkün kılacak farklı yollar yapmak tehlikesi her dâim vardır. Onu da “manevi/içsel körleşme, kötürümleşme” diye adlandıralım bu durumda! Maalesef, bu kaybediş de az acıtıcı değildir, dağılma ve dağıtma potansiyeli yüksek bir yıkım ve hayal kırıklığıdır. Enerji soğuran boş gösterendir.

Hâl-i hazırda modern-kapitalist ilişkiler yumağından sıyrılmanın usullerine dâir minör-majör siyasetler karşıtlığında farklı modeller öneriliyor. ‘Büyük anlatılar’ denen imanî-ideolojik çerçevelerin gözden düştüğü ya da düşürülmeye çalışıldığı söylenebilir ancak Kur’an vahyinin en küçük insan davranışından en büyük küresel egemen/lik/e karşı tavra uzanan fiili yükümlülüğü sunan yelpazesi muhteşemdir; bütün tartışmaların ötesinde, başka bir yerde durmaktadır. Kötülüğe, çaresizliğe, zulümlere en küçük alandan ve ‘ân’dan başlayarak karşı koyuş emredilirken, az evvel dillendirdiğimiz evrensel pozisyon da Zülkarneyn’in, Muhammed’in, Musa’nın adımlarının izi sürülerek çok rahat bir şekilde görülebilir.

Dâr’ul-Erkâm ve Mısır’daki lokal alanlar (salât’ın ikâme edildiği, yani sadece Allah’a yönelen bir kulluk sisteminin inşa edildiği mescidler, kurtarılmış bölgeler)/evler zalim şirk düzenlerinden kopma iradesinin tam bağımsız örnekleri olarak bugüne taşınmalıdır. Bu taşınma, ‘hicret’in ilk aşaması olarak devrimci kopuş ve ahiretteki mutlak hesaplaşmayı zalimlere sürekli hatırlatan söylem üstünlüğü ile kendine alan açacak, Şûrâ Sûresindeki örgütlenme/dayanışma modeliyle bağlılarını diri ve kaynaşmış tutarak itiraz ettiği düzene karşı başka bir dünyayı somut bir örnek olarak ezilenlere ve egemenlere gösterecektir, göstermelidir.

Burada üzerinde en çok durulması gereken şey elbette evvel emirde düzenden bağımsızlaşan siyasal, ekonomik ve toplumsal her türlü ilişkidir, bu ilişkinin niteliğidir ancak bu süreç yukarıda bahsettiğimiz gibi amaç sanılıp kötürümleştirilmemelidir. Aksi hâlde nihâî ‘hicret/kurucu büyük kopuş’ gerçekleşemeyecektir.

8 Şubat 1974’te Niksar’da doğdu. Niksar İmam-Hatip Lisesi’nden ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Kurucu ve yöneticilerinden olduğu TOKAD, Özgür Yazarlar Birliği, Eğitim İlke-Sen bünyelerinde yer almakta ve 2004 yılında yayımlanmaya başlayan Tasfiye edebiyat-düşünce dergisinin editörlüğünü yürütmektedir. 2020 yılında kurulan YeniPencere.com sitesinde editörlük ve yazarlık çalışmalarını sürdürmekte ve 1996’dan bu yana edebiyat öğretmenliği yapmaktadır. Eserleri: Yüzümüzü Ağartan (öykü, 2006), İlim Yayma’nın Penceresi (anı, 2012), Kar Kesilen (öykü, 2020), Kiralık Meydan (öykü, 2020), Ferhat’ın Şemsiyeleri (öykü, 2020), Halkada Duranlara (şiir, 2022)

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Düşene Değil, Düşürene Vurarak!

Yayınlanma:

-

İbn Haldun’un vaktiyle çözümlediği gibi seyrediyor birçok hâdise. Sermaye, dünya düzenini evirip çeviriyor. Coğrafyalara ve insanlığa rahat yok. Yaşlı kıta ve toplumlar, köleleştirilen genç ve enerjik insanlarla, kitlelerle takviye olunuyor. Suriye örneğinde olduğu gibi kapitalizme açılıyor araziler, insan kaynakları.

Evet, insana “kaynak” dediler, sürdüler onu sermayenin namlusuna, tetiği kıldılar bir yandan. Belki de tamamen silahı… Şimdi koşturup duruyorlar onu dikenli tellere doğru, sonra sürüyorlar denizlere, binlerce ve binlerce ölümleri pahasına…

İşte bu hengâmeden kimse huzurlu, mutlu çıkamayacak, biliyorsunuz değil mi? Yeryüzünün her bir yanına vaziyet etmek isteyen şeytanîliğin küresel kapitalizm şeklinde vücut bulmuş güncel hâli bu mekanizmayı kurup durmaktadır. İnsanlık, hadi diyelim insanlığın biraz kuzey ve batı taraflarında meskûn olanları bir ulus devlet korunaklığı yanılsamasına maruz kaldı bir müddet. Kutu gibi, ne hoş… Dünya yansa kendilerine bir şey olmaz! Tel örgülerle çevrelenmiş kutsal vatana ne sirayet edebilir ki! İşte öyle olmadı, olamazdı da. Birkaç sıra dikenli tel, birkaç gözetleme kulesi çağlar boyunca akıp durmuş göçler karşısında ne kadar direnebilirdi?

Nasreddin Hocamız merhumun evine hırsız girmiş. Ne var ne yok yüklenmiş, vurmuş sırtına hırsız, çıkmış evden. Hocamız da kalanı omuzlamış, düşmüş peşine hırsızın. Hırsız, yükünü atınca kendi evinin avlusuna, bir de ne görsün! Hoca, sırtında yatak ve yorganıyla orada öylece dikiliyor. “Ne yapıyorsun burada be adam!” diye efelenecek olmuş hırsız, Hocamız gayet sakin… “Ne yapması var mı yahu,” demiş, “biz buraya taşınmadık mı?”

Londra’dan New York’a, Paris’e kadar her bir batı memleketi, soyup soğana çevirdiği coğrafyaların insanlarıyla dolu değil mi? Onca insan Hocamızı takip etmiş pek tabii olarak. Bugün de öyle bir süreç var bir yandan lâkin bir yandan da İbn Haldun’u andık ya yazının başında, hem Hocamızın nüktesi, hem İbn Haldun’un gerekçeli beyanı birlikte işliyor gibi ancak sonuç tek ve ortada. Hepimiz ayn’el-yakîn şahidiyiz üstelik.

“Dünya küçük bir köy oldu.” hikâyesiyle büyüdük biliyorsunuz. O zaman öyleyse, Afganistan’a düşen bombanın en azından kokusundan rahatsız olacaktır köyün üst başındaki komşular! Suriye’deki, Yemen’deki savaşlardan her bir ev etkilenecektir, etkilenmelidir. Çocuk oyunundan değil, savaştan bahsediyoruz. Küçük köyde savaş olur da etkilenmeyen hane mi kalır! Hangi akl-ı evveller itiraz ediyor buna!

O hâlde haneler mırın kırın etse de, homurdanıp dursa da şimdi Doğu Avrupa’ya da sıçrayan, bütün bir Ortadoğu’yu harlayıp geçen savaşlar esasen yakıp duracak yeryüzünün dört bir yanını! Ne kadar ırkçılıkları köpürtse de birileri sonuç değişmez. Bilinen bütün eski göç hikâyeleri, hareketlilikleri güncellenecektir. İnsan göçle büyür. Göç, insanın kaçınılmaz kaderidir. Zaten yeryüzünde bulunuşu bir göç halidir, kısa bir yolculuktur ancak çoğu gafil unutmuştur bunu! Unutmuştur da racon kesmektedir şimdi. Garip gurabayı incitmektedir, kalpler kırmaktadır.

Hâlbuki bütün insanlık ikrar etse şu hakikati ne güzel olur: “Yeryüzü Allah’ındır! Kimseye yasaklanamaz! (özelde mültecilere)” Temellük etmese bazı mıntıkaları! Mülk Allah’ın değil midir? İnsan, ne ara el koydu arza!

İşte kırılan kalpleri daha da kıran bu mülkiyetçi arzu, arzı ifsad etmektedir. Düşene bir tekme de o arzu vurmaktadır. İfsad derinleşip kök salmaktadır. Şeytan ve adamları, yani tağutlar cihanı mazlum ve mustazaflara dar eylemektedir. İyilerin nefesi çoğu zaman yetmemektedir ıslaha, güzelliğin yayılmasına. Göç yolları dikenli tellerden, Akdenizlerden geçmektedir. İnsan insana çokça sığınamamaktadır. Canı, Akdeniz ya da dondurucu ayazlar teslim almakta; emeği, patronlar çalmaktadır. Kin ve nefretin paratoneri varlığıyla yersiz-yurtsuz kılınan bu âdem evladı, boşlukta sallanmaktadır.

Oysaki Rabbimizin düzeninde yolda kalmışa omuz vermek, yani dayanışma vardır. İnsanlık yolda kalmışsa ilâhi emir bellidir. Köyün bir mahallesi bombalanıp işgale maruz kalmışsa yapılacaklar açıktır. Kendini kurtarmaya ayarlı duruşlar açıkça kınanmakta, ifsad olarak tanımlanmaktadır.

Sancılı bir dönüşüm olacağa benziyor. Dünya düzeni, kontrolü ne kadar koruyabilecek, ulus devlet korunaklılıkları ne kadar dayanacak, çoktan mülke ulaşıp çürümüş medeniyetler bu hareketliliği ne kadar tolere edebilecek,  Allah bilir ancak şüphe hâsıl olmuştur bir kere. İnsanlığın uzun tarihinde ne çok örneklikler vardır ibret alınası!

Kısa göçmenliğimizde şu dünyada, doğru tarafta durmaya bakmalı. Adaletten, dayanışmadan yana… Darda ve yolda kalmışın saflarında ısrar ederek… Kötülüğü üretenlerin tam karşısında durarak; düşene değil, düşürene vurarak!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Gezi Davası’nda İlk Perde

Yayınlanma:

-

Gezi Davası’nda karar dün açıklandı.

1637 günlük tutukluluğun ardından Osman Kavala hakkında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Tutuksuz sanıklar Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi ve tutuklanmalarına karar verildi.

Tiyatroda ilk perde kapandı. Sanıklar, adil yargılanma ve adalet talep etse de müsamere tadında bir kukla tiyatrosu izlediler. Hep birlikte izledik. İşgalcilerin, işgal ettikleri ülkede kurdukları mahkemede yerlileri yargılamalarını hatırlatan bir süreç yaşandı. Orta doğudayız, yabancısı olduğumuz şeyler değil!

Gezi, yargılanamazdı, yargılanamadı da. O yüzden, yaşananlar yasa dışı ve gayri meşru. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 

Olayın Adalet Sarayı’nda, bir mahkeme salonunda, hakimler ve savcı huzurunda cereyan etmesi, hukuka uygun sayılması için yeterli mi? Elbette ki hayır. 

Karar fena halde yassı ada kokuyor! Neyse ki idam kaldırıldı. Yoksa Osman Kavala’yı asacaklardı.

Milyonlarca insanın katıldığı şiddet içermeyen barışçıl protestolara ceza kesilmiş oldu. İntikam ve ibret olsun diye.

Gazeteci Banu Güven’in aktardığına göre, 2018’de Samsun’dan AKP’den milletvekili aday adayı olmuş bir avukat 4 yıldan kısa bir süre içinde ağır ceza mahkemesi hakimi olup bu yasa dışı karara imza atmış. (Derhal istifa etsin! Adalet Bakanı olmak için fazla vakti kalmadı.)

Türkiye’de siyasi davalarda normal hukuk değil düşman ceza hukuku uygulanır. İstiklal Mahkemeleri’nden bu yana, bu böyle. Önce biri veya birileri öcü ve suçlu ilan edilir. Ardından onu mahkum edecek deliller icat edilir. Delil yoksa, dert değil, derhal üretilir. (Fetöcüler bu işin atölyesini kurmuşlardı!) Üretmek de mümkün değilse, sıkıntı yok, vatandaşlar delilsiz de mahkum edilir!

Sanıklar son sözlerini söylerken sağa sola, önlerine, cep telefonlarına bakan hakimlere, “ben konuşurken gözümün içine bakın, yüzüme bakın” diye uyarıda bulunmuşlar. Normal bir yargılama ya da sadece bir yargılama yapılıyor olsa ortalama bir hakimde, birazdan cezaevine yollayacağı sanığın yüzüne bakacak yüz, gözüne bakacak göz olur.

Dedik ya, sanıklar insan veya vatandaş değil imha edilmesi gerekli düşmanlar. Amaç gerçeği ortaya çıkarmak, Anayasaya uygun davranmak, hukuku tesis etmek değil, ne pahasına olursa olsun intikam almak.

Gezi Davası’nda emir komuta zinciri içinde kurulan bir “mahkeme”den siparişle alınan rezil bir kararla kapandı ilk perde. Perde yeniden açılana kadar atı alan Üsküdar’ı geçer mi bilinmez. Yoksa Meksika Sınırı mı?

Nasıl ki savaş ve sınır dışı operasyonlar, siyasi ranta tebdil edilmek için harika araçlardır, yargı kararları da öyle; hamasi ve şovenist söylemlerle oy devşirmeye yarar.

Hukukun dışındaki karanlıkta çıkarlarınız için sonuna kadar tepinin! Allah görmüyor, tarih şahit değil, devlette kayıt kuyut yok ve bu devran hep böyle sürüp gidecek!

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

1 Mayıs’a Doğru

Yayınlanma:

-

Günler döndü dolaştı, 1 Mayıs’a geldi.

1 Mayıs’a değin yılın her günü, her ânı elbette direnişin, adalet arayışının tanığı olmalıdır; kimileri için olmuştur, olmaktadır. Buna tanığız.

Küresel ölçeğe her boyutuyla yayılmış bir zulüm düzen ve işleyişi var. Buna da hayatın bütün kademelerinde tanık olmaktayız. Özellikle dijital takip sistemlerinin dudak uçurtacak seviyelere varması hem klasik köleliği pekiştiriyor hem de insanlığın ufkunu belirsiz bir karanlığa mahkûm ediyor.

İnsanın bu karanlıkta debelendiğini içimiz acıyarak gözlemliyoruz. Tam da bu noktada “İnsan; seni savunuyorum, sana karşı!” sözüyle Nuri Pakdil’i anmadan edemiyoruz. İnsanın yitimi gibi bir aşamaya gelindiğinde direnişin bütün vâroluşsal dinamiklerle sahada, göz önünde olması gereği, zorunluluğu önümüzde durmaktadır.

Şeytanın küresel hegemonyasınının temsiliyetine adanan tâğûtî düzenlerin görünür görünmez saldırganlıklarının farkına varılmalıdır. Bu farkındalık, klasik köleciliğin devamı ile insan sonrası diye tartışılan ve hatta fiiliyata aktarılan tasavvurları fotoğraflayıp insanlığın önüne koymalıdır.

Modern kapitalist medeniyetin açık şeytani karakterinin insanı ve tabiatı teslim alışından bu yana hızla küreselleşen direniş halkalarının 1 Mayıs suretiyle de ortaya çıkmasına şaşmamalıdır. Kullandığımız “de” bağlacı mühim bir köprü vazifesi görüyor. 1 Mayıslarda insanlığın ortaya koyduğu iradeyi, çığlığı bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlayan o “de” bağlacı, direniş hâlinin şeytani düzenlere teslim olmamakta kararlı oluşunu vurgulamaktadır. O nedenle kıymetlidir. Bağlanılan ve tüm gün ve saatlere yayılması gereken direniş hâlleri de mutlak kurtuluş için kula kulluğa meydan okuyup âlemlerin Rabbi Allah’a kulluğu beyan eden bir imana yönelmelidir.

Açlık sınırının altında ve ekonomik kriz ortamında nefes alamayan geniş emekçi yığınlarla insanın bir öz olarak imhası arasında salınan şeytanîliğe karşı yükselen seslere ses vermek ve vahyin hakikatini bir model ve çıkış olarak sunmak mü’minlerin vazifesidir.  Güçlü ve küresel bir adalet arayışı geleneği olarak 1 Mayıs en nihayetinde bu imkân ve fırsattır. Zalim, soyguncu ve yağmacı düzenlerin; emperyalizmin taşeronluğuna soyunan işbirlikçiliklerin mahkûm edileceği, problemlerin kaynaklarının gösterilip işaret edileceği bir imkân ve hatta sorumlulukların anılacağı bir günden bahsediyorum.

Tabiatın can çekiştiği ve insanın Gregor Samsa modeline dönüştürüldüğü bir evrede insanı savunan arayışların kıymeti daha bir anlaşılır olmaktadır. Bugün atölyelere, göçmen teknelerine, nefes alınamaz şehirlere, dijital ağlara, cezaevlerine, savaş alanlarına hapsedilip nefessiz bırakılan insanlık için atılacak ve tevhid-adalet-özgürlük çizgisini tahkim edip alternatif olarak sunacak güçlü manifesto ve beyanlara ihtiyacımız var.

Egemenlerin karşısında işte o vâr olma çabasıyla çırpınan, bu yolda doğru-yanlış birtakım tecrübelerle düşe kalka yol alan insanın yanına koşmak temel sorumluluğumuz olarak görülmeli, bu çırpınışlar vahiyle temaslandırılmalıdır.

1 Mayıs gösteri ve eylemlerinde epeyce pratik hak ve talep dillendirilmektedir. Pek tabii olarak bu taleplerin dillendirilmesi zorunludur. Çünkü insan üç öğün beslenmesi, giyinip kuşanması, barınıp gezmesi gereken bir varlıktır. Bunları yeterli seviyede sağlayacak bir donanım temel ihtiyaçları bahsindendir. Dolayısıyla bu alanda ses verilmesi kaçınılmazdır.

Diğer yandan da 1 Mayıs, yazının pek çok yerinde dillendirmeye gayret ettiğim temel paradigmatik hususları çok daha sofistike ve derinlemesine tartışmaya davet edecek göndermelere fırsat tanıyacaktır. İşte bu hattın işleyiş ve ilerleyişine bigâne kalmak İslami çevreler için temel ve büyük bir yanılgı olacaktır.

Tevhid, adalet ve özgürlük hattının insanlığın gidişâtına el koyması zorunludur. Bunun ilk adımlarından biri 1 Mayıslarda ete kemiğe bürünen feryatlara kulak vermek, onunla yan yana gelmek, o enerji ve öfkeyi vahyin dirilticiliği ile buluşturabilmektir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM