Connect with us

Yazılar

Hayır ve Dayanışma – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

İnsan varoluşu kompleks bir ilişkisel durumun ürünü ve insan kendi yalın arzusu ve imgelemi üzerinden bir varlık kavrayışı ürettiği zaman bu ilişkisellik dışsal olduğu varsayılan öğeleri dışlıyor. Yani kurulan kendilik algısı, sadece öznel bir durumun parçası oluyor.

Öznelliklerin ise ilişkisel durumumuz içindeki yeri tartışmasız olsa da bütünün kendisini buna indirgemek mümkün değil.

Şimdi tematik bir hal üzerinden tartışmayı somut olarak açalım ve kavramsal dilin curcunasının dışına çıkalım. “Yoksulluk, yetimlik, terk edilmişlik” gibi durumları ele almanın biçimleri vardır. Kimi yok sayar, kimi öznel bir çaba ile “hayırsever” bir tutum içine girer ve kimi de bu durumun politik doğasını kavrar ve politikleştirir. Yok sayan aşırı bireyselci oluşu burada es geçip diğer iki durum arasındaki çatışma ve tezata bakacağız.

Hayırseverlik, kültürel-tarihsel bir oluş olarak da, toplumsal gerçekliğin dayatması ile de    toplumlarda var olan bir fenomen. Bu fenomen nasıl göstergeler içeriyor? Bir eylem olarak yetimhaneye yapılan aylık, yıllık yardımların “yetimlik” gerçeğine etkisi ne? Hâlâ aynı yurtlarda kalan çocuklar, ciddi mali açığı olan kurumlar, eğitimsiz-yetersiz aynı zamanda düşük ücretle çalıştırılan kamu personeli, istismar ve ihmal gibi gerçeklikler bunun neresinde kalıyor? Evet, gönderilen bir oyuncağın, giyilen bir palyaço kostümünün o çocuklar için o günlük bir anlamı olabilir fakat bir iyiliğin doğası ansal mıdır? Bu eylemler yalınlaştırıldığında (indirgendiğinde) anlamsızlaşır. Süslü bir gösterişe dönüşür çünkü “hayır” egoistik bir temele dayanır. Benlik her süreci kendisi işlettiği kanaatindedir. Narsistik bir öz ile yapılanır. Dini tutumlar bu yüzden hayırsevere sıklıkla hayrını unutma ve böbürlenmeme telkini yapar. Hayır, eşitsiz toplumsallıklarımız içinde hep var olagelmiştir. Aynı zamanda hayır, hiyerarşik ilişkisellik içinde eşitsizliğe rızanın efektif bir aracıdır. Tarihin büyük “hayırseverleri”nin eşitsizliğin temel müsebbibi olan sınıfsal hiyerarşilerin üstündeki kesimlerden çıktığı da ortadadır.

Biraz dini bir literatürde “hayır” nasıl kavranıyor bakalım; İsa peygambere atfedilen “Verdiğiniz sizden bir şey götürmüyorsa vermemiş sayılırsınız.” sözü ya da Müslümanların meşhur “Bir elin verdiğini diğeri görmeyecek.” prensibi gibi hayra dair yaklaşımlar aslında bu eylemin doğasının ne kadar iyi kavrandığını gösteriyor. Çünkü hayırsever, genellikle sınıfsal bir patronaj ilişkisinin ürünü olarak çaldığı artığın bir kısmını tahakkümüne rıza üretmek için geri dağıtandır. Dinler insanlara hayrı/iyiliği telkin ederken mevcut hayrın durumunu keskince görüp betimleyebilmiştir. Fakat tarihsel tecrübemiz bu ilişkiselliğin ne İslam ile ne de başka bir din ile fazlaca değişmediğini gösterir. Yine de belki bir ayrım açısından belirtilmesi gerek ki pek çok küçük insanın yardımları ve yardımlaşma güdüsü tahakkümü üreten diğer hayır türünden farklı ama apolitik palyatif bir çabadır.

Hayırseverliğin narsistik özünden, mevcut üretim ilişkilerini sağlayıp ondan beslenmesinden ve onu beslemesinden ve dinlerin de bu özü esasında gördüğünü ve “hayırseverliği” eleştirdiğini belirttik. Peki, bu başlıca bireysel/egoistik, kendilik etrafında üretilmiş ve bir adım daha götürüp egemen sınıflara ait olduğunu belirttiğimiz fenomenin dikotomik karşıtı nedir: Dayanışma ve örgütlenme!

Hz. Muhammed, Ali bin Ebu Talip, Ebuz-Zer Giffari veyahut Musa ya da İsa peygamberler büyük hayırseverler değillerdi. Aç görünce el uzatmak ya da yoksullarla varının bir kısmını paylaşmaktan farklı olarak bu temel insani dayanışmayı politik bir celseye çıkarmak cesaretine sahip idiler. Apolitik hayrın temeli pasifizme ve kendiliğinden ötesini yadsımaya dayanır. Var olduğu ilişkiselliği zulüm, sömürü ve tahakküm sistemlerini yadsır ve toplumsal fayda üretmesi pek beklenmeyecek girişimlerle benliğini bu sistemik günahlardan arındırmaya çalışır.

Dayanışma ve örgütlenme ise nefsimizi tüketecek bir yoğunlaşmayı ve varlık bilincini içerir. Her an her zulme, çaresizliğe, sömürüye gerekli tepkiyi “kendimiz” olarak vermemiz mümkün değildir fakat kolektif bir organizma ile kendimizden geçerek bu potansiyele erişebiliriz.

Dayanışma aynı zamanda rıza talep eden bir durumun değil, eşitleyen ve paylaşan bir iradenin ürünüdür. Belki de en keskin ayrımı dayanışma fenomenin bir hiyerarşik sistemi sağlamlaştırmak ya da apolitik bir yadsıma ile mevcut ilişkiselliği görmemek gibi bir yönü olmamasıdır. Dayanışma, tepeden bir birikimin kırıntılarının aşağı dökülmesi durumu değil, varlıklarımızın mutualist karşılıklı bağımlılığa dayanır. Örgütlenme ise bizi sadece nefsimiz ile anlamanın ötesine götürür. İşte bu hâl, tahakküm araçlarını yitirecek olmalarından dolayı sınıfsal hiyerarşilerin üstündeki hizipler için hep kabul edilemez olmuştur. Yine bu yüzden hakim ortodoksi hep hayrın apolitik, narsistik formunu telkin etmiş ve hakikaten bizi eşitler olarak yeniden üretecek gerçeklikten uzaklaştırmak istemişlerdir.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Köşe Yazıları

Aynı Hikâye

Yayınlanma:

-

Zamanlar ve nesiller değişiyor elbette ama hikâye aynı. Aktörler farklı, kurgular benzer. Kurgu da denebilir mi, emin değilim doğrusu. Mutlak bir kurgunun farklı vakitlerde biraz farklı biçimlerde arz-ı endam edişi, ötesi yok gibi.

Habil ile Kâbil’in misyona dayalı soyları her dönem yanımızda, karşımızda duruyorlar. İttifak ve karşıtlıklarımız onların o mutlak kurgudan mülhem pozisyonlarına göre değişiyor ama hikâye devam ediyor, özünü koruyor.

Genç kuşakları heyecanlandıracak, onların havsalalarını yeni anlam alanları ile muhatap alacak bir çizgi ve akışın yokluğundan yakınılabilir. Bu tarz sızlanmaların iyi niyeti mündemiç niteliklerine saygı duyulmalıdır ancak yakınmanın “ne”liğine dâir tartışmalara ihtiyacımız var.

Dönemsel heyecanları tetikleyen yasaklamalar, baskı ve yıldırma politikaları, egemenlerin yaşamların bambaşka taraflarına dönük kuşatmaları gençleri, ideolojik cenahları harekete geçirme potansiyeli vardır mutlaka.

Gençlere dâir bu yazıda da öne çıkan vurgular muhakkak büyük beklentilerin, onların yokluğunda oluşan hayal kırıklıklarının yansımasıdır, bunu da ‘hikâye’ benzetmesiyle dile getirmek tabii karşılanmalıdır.

Genci-yaşlısı ile hakikat yolculuklarında adalet mücadelesi vermeye azmetmiş bir toplam hangi hikâyenin ardından yürüyecektir ya da hangi hikâye onların derlenip toparlanmasına, davranmasına vesile olacaktır?

Hikâye orada öylece duruyor.

Devasa büyüklükte bir destan demeli belki de. Hikâye, görece kısa anlatımlar için daha uygun bir adlandırma.

Orada öylece duran hikâye, üzerinde vâr olduğumuz coğrafya ile yakın zamanlar birlikteliğiyle uzak coğrafyalar ve ciğer paralayan vaziyetler arasında gezinip duruyor: Halk hikâyelerinde olduğu gibi enstrümanlarla buluşan yanık seslerle feryatlarını bütün bir âleme, halklara, coğrafyalara salıyor.

Dijital varlıkların hakikat hedefli kavrayış alanlarında boy verme iddialarından Anadolu’da kuruyan göllerin dudakları çatlatan kuraklıklara uzanan zihinsel altüst oluşlara, Ceylan kızımızdan Aylan bebeğimize kesiksiz ilerleyen zulümlere, alın terinin ayaklar altına alınmaya çalışılan haysiyetine, yıldızlardan cadde ve sokaklara değin hayal edilemez büyüklükteki alanlara tahakküm eden egemenlik biçimlerine, börtü böceğin çığlıklarına, insanın türlü çeşit kuşatmayla nefessiz kalışına kadar aynı hikâye destan olma yolunda emin adımlarla ve gözümüzün içine baka baka devam ediyor.

Hikâye, kendini arayanlar için orada duruyor.

Az evvel dediğimiz gibi, kolayca görünebilmek için kendini büyüterek, azmanlaştırarak. Okuyucu, hadi dinleyici diyelim, esasen yabancısı olmadığı bu kurguya muttali olduktan sonra ne yapacak? İhata imkânlarını aştığı için o çerçeveyi yabancılayıp kendisinden uzak mı duracak?

Hikâye aynı… Muhatapların dönemsel zayıflıkları, alınamayan pozisyonlar onun aynılığını etkilemiyor. Sanırım, İsmet Özel’in “Aynı Adam” şiirindeki “aynılık” eksik olmalı.

Devamını Okuyun

Yazılar

Sermayenin Tahakkümü Ne Zaman Bitecek? – M. Murat Muratoğlu

Yayınlanma:

-

Tahakküm, verili bir hiyerarşik yapının üstünün alttakilerin sınırlarını ve rollerini belirlediği ve dışına çıkmaya çalıştıklarında cebrî ve gayri cebrî araçlara başvurduğu ilişki biçimidir. Mevcut dünyamızdaki ilişkisellikler kompleks tahakküm ilişkilerinin ve kopuşların bir akışıdır. Tarih de böyledir, toplum da. Vâr olan toplumsal ilişkilerin merkezinde ise “mal-hizmetler” üzerinden tanımlanan ama günümüzde kapitalizmin geç evre formasyonlarının ortaya çıkması ile her şeyin bir değişim değeri ürettiği sürece metalaşabileceği bir ilişkisel teşekkül halini almış olan “neoliberal kapitalizm” vardır. Artık değişim/mübadele her an her yerdedir. Demek ki sermaye görünmez olmuş ve her yere sızmıştır.

Mübadele ve meta, kapitalizme ruhunu veren iki temel kavramdır. Meta, temel olarak değişim/mübadele için üretilen, sonuçta sermayeye dönüşüp yeniden üretilebilen herhangi bir ürün, hizmet ve artık günümüzde şeydir. Mübadele ise sermaye birikiminin ve sermayenin yeniden üretimin temel aracı olan toplumsal ilişki biçimidir. Açlık, giyinme, ısınma, barınma gibi ihtiyaçlar ya da moda, sosyal statü, zevk, haz gibi insani ve sosyal durumlar insanları mübadeleye meyl ettirir. Kapitalist “pazar” mübadelenin yapıldığı yerdir. “Sermaye -> Meta -> Sermaye” döngüsü buradaki başat döngüdür. Günümüzde pazar en küçük bir “chatleşmeye” kadar genişlemiş durumdadır.

Kapitalist toplumsal oluşla ile ilgili bir diğer temel kavram ise “emek”tir. Emek, tabiri caizse kapitalist ilişkilerin ruhunun var olmasının temel koşulu olan bedendir, maddedir. Kapitalist üretimin ön koşulu kompleks emek süreçlerine katılacak geniş yığınları oluşmasıdır. Bu da ancak bir mülksüzleştirme, üretim araçlarından geniş kitleleri uzaklaştırmak ile mümkündür. Bu mülksüzleştirme dalgaları “proleter” işçi sınıfını oluşturur. Proletarya terimi,  Roma Hukuk Sisteminde mülkü olmayan ve oyları en değersiz olan “vatandaş” grubundan gelmektedir. Proleterler, yaşamak için emeklerini pazara bir meta olarak sunmak zorunda olan emekçilerdir. Böylece temel yaşam gereçlerini elde ederler. Günümüzde her türlü ekonomik spekülasyona, ideopolitik saptırmalara rağmen dünyayı ayakları üzerinde taşıyan beden, emekçi sınıfların bedenidir.

Neoliberalizm ise sermaye için uçsuz bucaksız sınırsızlaşma tahayyülüdür. Bu sınırsızlaşma özellikle sanayi-sonrası toplumlarda üretilen arzın karlılığının sınırlılar içinde daralması riskine karşı elzemdir. Toplumların ve insanların “sınıfsal” sınırlar içinde davranmasının karlılık için oluşturduğu risklere karşı elzemdir. Bu yüzden Şikago Oğlanlarının Şili’de Pinochet darbesiyle beraber iktidara geldiklerinden bu yana “neoliberal iktidar”ın ve tahakkümün kurulumunu iki ana ayak izlemiştir. Birincisi yapısal, keskin hatlarıyla ekonomik olan ayak; diğeri ise tüm neoliberal fantezilerin ve ütopyanın aksi olan ideopolitik ayak.

Yapısal adımların muhtevası; sermayenin hareketini sınırlayan her faktörün ortadan kaldırılmasını, kamunun ekonomik faaliyetinin sınırlandırılmasını, kamu maliyesinde yük olarak görülen sosyal haklara yönelik harcamaların kesilmesini, özelleştirmeleri, emeğin örgütlülüğünün kırılmasını, güvencesiz esnek çalışmanın yaygınlaşmasını, su/sahiller/otoparklar gibi müştereklerin bile özelleştirmesini içeren kapsamlı “ekonomik reformları” içerir.

Ve ideopolitik tutumu ise katı, keskin bir anti-kolektivist, toplum karşıtı, toplumsal dayanışmanın ve ağların tamamına karşı yıkıcı bir zorbalık ve diktatörlüktür. Neoliberal programcılar, programlarındaki  “özgürlük”, “bireyselleşme ve kendini gerçekleştirme”, “Açık ve Şeffaf Bir Toplum” gibi vaatlere ve bazen fazlasıyla gülünç olabilen derin inançlarına karşın gerçekte Milton Friedman gibi fikir babaları otoriter diktatörlükler olmadan neoliberal programlara karşı oluşacak toplumsal direnci kıramayacaklarının farkındaydılar ki, neoliberal dönüşümler dünyanın her yerinde zorbalıkla -zorbalık yasal süreçler de olabilir- ve genelde güçlü anti-demokratik rejimlerin eliyle olmuştur. Thatcher ya da Pinochet ya da Kenan Evren arasında fark eden şey siyasetin sahnesiydi ve siyasal kültürün araçlarıydı. Thatcher’ın ya da Reagan’ın bu zorbalıkları, saldırılarının nasıl ve neden seçmen desteği aldığı ayrı bir başlığın tartışma alanı olmalıdır.

Kaldığımız yerden devam edelim. Otoriter baskıcı rejimlerin yerleştirdiği kanunların yanında neoliberal bir ideopolitik kurulum için yeni kültür politikaları da gerekliydi. Neoliberal kültür “atomizasyonun” kültürüdür. Kişiler sınıfsal ya da kimliksel herhangi bir varoluşun dışında sadece “kişidirler.” İnsanının mevcûdiyetini bağlamsızlaştıran bu yaklaşım yoksulluğun ya da zenginliğin yine “birey” ile ilgili olduğu mitinin bir devamıdır. Aslında klasik liberalizmden daha radikal ve mitik bir bireyciliğe sahiptir. Herkes kendisinin “patronu” ve “efendisidir”. Herkes bir “girişimcidir.” Girişimci ideal tipi “birey” en iyi şekilde açıklar. Bu söylem içinde girişimci fırsatları okuyan, risk alan, yeni şeyler üreten ve bunun üzerinden toplumsal ve bireysel fayda üreten kişidir. Toplumsal refahımızın ve mutluluğumuzun kaynağıdır. Öyleyse bir girişimci olamadıysanız bu sizin sorununuzdur. Ama yine de efkârlanmayın, bu cömert ve hayırhah insanların “yarattığı” işlerde çalışıp sizin için ürettikleri mutluluğu ve refahı satın alabilirsiniz.

Elimizdeki yapıya bakarak diyebiliriz ki sermaye neoliberal kapitalist toplumda tahakkümün esas aracıdır. Toplumsal dinamikleri dayatan ve belirleyen yapının can suyudur. Ve bugün en küçük ilişkimize bile sızmış durumdadır. Peki, bu tahakküm daha ne kadar sürecek? Tarih, toplum, insan, doğa heyecan verici bir akış içinde diyalektik yapılardır. Bugün bu tahakkümün sona ereceğini bilmemizin bir “kehanet” ortaya atmamızın nedeni bir “mehdilik” ve ulûhiyet iddiası değildir. Sonu gelmez sanılan krallıkların ve imparatorlukların yattığı tarihin mezarlığında toplumsal ilişkilerin sürekli dönüştüğü ve tahakküm sistemlerinin sürekli yıkılıp yenilerinin kurulduğu ortadır. Önemli olan bu tahakkümün çöküşünün bize neler getireceği ve buna hazır olup olmadığımızdır. Çünkü tahakküm sistemleri politik yapılardır. Politik bir varoluşu olan insanın ve insan toplumlarının ise politik doğası ilişkisel bir zorunluluktur. Yani yıkılan, eriyen, çöken her yapıyı yeni ya da eski yapılar takip eder. Politika boşluk kabul etmez ve etmiyor. Bugün neoliberal ilişkilere karşı tepkisel olarak yükselen hareketler özellikle milliyetçi ve kimlikçi kolektivizmler hatta bazı koşullarda neo-faşist hareketler olarak politik alana dair yeni tahakküm ilişkileri ve yeni sermaye ilişkileri getiriyor. Burada hem eski hem de yeni şeyler var. Belli neoliberal kavramlar hala norm olarak ele alınıyor ama özellikle “ulusal burjuvazinin” yeniden güçlendirilmesi ve yeniden sanayileşme temel bir gündeme dönüşüyor. İşsizlik-güvencesizlik yeniden toplumsal sorunlar olarak ele alınırken genelde bu hareketlerin yanlış aktarımı yabancı düşmanlığıyla bu konuları bir arada anıyor. Sermaye yapısının keskin şekilde ulus-ötesi şirketler lehine değiştiği son 40-50 yılda bu tepkisel sağ milliyetçi popülizm gerileyen neoliberal tahakkümün yerini doldurmaya hevesleniyor. Artık neoliberaller sınırları istediği gibi çizemiyor ama burada umut görebilmemiz için sınırları kimin zorladığı gerçeğine de bakmalıyız? Cevabımız maalesef  “bu fetret devrinin canavarlar doğurduğu…”*

Ek olarak neoliberalizmin gerilemesinden bahsetsek de tamlamanın tamlanan kısmına fazla değinmedik: “Kapitalizm.” Kapitalist ilişkilerin dönüştüğüne dair emarelerimiz olsa da kapitalist tahakkümün dinamik yapısı ve sınırları ne kadar dirençli olduğunu ortaya koyuyor. Yine de “tarihin sonunun” kapitalizm ile gelmediği artık geniş kesimlerce biliniyor. Bugün kapitalist ilişkilerin gerginleştirdiği pek çok krizin mevcudiyeti kapitalizmin ürettiği tahakküme karşı en yakın değişim olasılığı gibi duruyor. Burada yalnızca eklenmesi gereken şey kapitalist köhne tahakküm sadece kendi sonunu değil insan türünün de sonunu yaklaştırıyor. Ekolojik kriz, finans sistemindeki olası çöküş ya da gergin toplumsal yapılardaki akut patlamalar… Ama insanlığın tarihi bize yine beklenmedik sıçramaların varlığının farkında olmak gerektiğini hatırlatıyor. Bugün dünyanın her yerinde insanlar mevcut ilişkiselliğin basıncına karşı her gün daha fazla ayaklanıyor. Occupy Hareketinden İklim Hareketine, Küresel Çiftçi ve İşçi Örgütlerine kadar dünyada alternatif bir arayış sürüyor. Politik arayışlar daha fazla hareketin ortaya çıkmasını sağlıyor. Bu hareketler ne kadar bugün dünyamıza hâkim tahakküm biçimini değiştirmeye muvaffak olamayacak durumda olsa da değişim her an varoluşu bize bir gerçeği hatırlatmalı. Varlık, bir akış ve süreklilik içinde dönüşen bir yapıdır. Sabit ve mutlak bir tahakküm ve ilahlık iddiasını hiçbir insan ve insandan neşet eden yapı savunamaz.

Ayrıca bir gerçeği daha hatırlamamız gerekiyor: Sermayenin ulus-ötesi tahakkümüne karşı ulusal talepler ve hareketler sadece ağrı kesici etkisi yapıyor. Yarın için bu hodbin, kof ve narsist tahakküme karşı adil, hakkaniyetli, eşitlikçi bir geleceği savunacak isek bu temelde uluslarası ilişkiler üzerinden de hazır olmamız gerekiyor. Yeryüzünde adaletsizlik ve çelişkiler her geçen gün derinleşiyor. Eğer uyursak geleceği de kaçırırız.

*Antonio Gramsci’ye atfedilen “Eski ölüyor, yeni ise doğamıyor. Bu fetret devrinde ise zaman canavarların zamanıdır.” cümlesine atıf.

Devamını Okuyun

Yazılar

Yeni ve İlerlemiş Taliban: Amerika’nın Afganistan’a Veda Hediyesi – Hamid Dabaşi

Yayınlanma:

-

Demokrasi vaatlerinden sonra kargaşa ve yıkım getiren ABD, Afganları yönetmesi için traşsız “Proud Boys’u”* bırakıyor.

Taliban’ın “yıldırım savaşı (blitzkrieg)” Afganistan’daki 20 yıllık neo-con ve liberal emperyalizmine ve her türlü bahane ve sahtekârlığa rezilce bir son verdi.

20 yıl önce ABD Afganistan’a Taliban’ı lağv edip el-Kaide’yi de yok ederek barış, refah, liberal demokrasi ve hukukun üstünlüğünü götüreceği palavrası ile girdi. Her şeyden de öte Afgan kadınları “burka”larından kurtarıp tıpkı Amerikalı kadınlar gibi görünecekleri bir “özgürleştirme” için işgal ediyormuş gibi davrandı.

Tahmin edileceği gibi işler böyle gitmedi. ABD’nin ne böyle bir niyeti, ne de becerisi vardı. Afganistan’daki esas niyeti tamamen militaristik ve stratejik idi. Askerî, istihbârî ve güvenlik unsurlarını Rusya, İran ve Çin’in sınırlarına kadar konuşlandırılması gerekiyordu. Bu açıdan bakıldığı zaman ABD’nin Afganistan’ı işgali olağanüstü bir başarı oldu. Bunun Afganistan ve Afganistan halkı için bir felaket olması Amerikan askeri stratejisi ile doğrudan alakalı değildi.

“Yeni ve İlerlemiş” Taliban Geri Döndü

Şimdi, “yeni ve ilerlemiş” Taliban Afganistan’da iktidara geldi. Bu ABD’nin tüm Afganlara bir veda hediyesi. Doha’da aylardır Taliban ile müzakerelerini sürdüren Amerikalılar, tabii ki, birliklerini çeker çekmez Taliban’ın tüm ülkede hâkimiyeti ele geçireceğinin farkındaydılar. Neredeyse her şey planladıkları gibi gitti, sadece merceklerin fazlasıyla Kabil Havaalanına dönmesi kısmını biraz hatalı yönettiler.

Bu yeni Taliban, 20 yıl önceki Taliban’dan anlamlı ölçüde farklı. Bu sefer liderleri bölgesel ve küresel politikaların parçası olmak istiyor. Görünüşe göre Doha konferanslarında yeniden iktidara gelmeleri için uluslararası tanınmaya ihtiyaçları olduğunu, hayatta kalmak için terörize etmeye değil yönetmeye ihtiyaçları olduğunu fark ettiler.

İlk basın konferansları Doha’daki şatafatlı otel odaları ve lobilerde oyalanıp aylaklık ederlerken bol bol BBC, CNN ve Al-Jazeera izlediklerini gösterdi. Artık Barack Obama kadar becerikli ve “candan” bir şekilde yalan söyleyip şakalaşabiliyorlar ve Donald Trump, Boris Johnson ve Emanuel Macron’un kombinasyonundan daha inandırıcı duruyorlar.

Bugün Amerikalı ve Avrupalı liberaller Taliban’ın Afganistan’da hızla iktidara gelmesinden ve Amerika ve müttefiklerinin Afganistan’daki askeri maceralarının ortada -ama yanıltıcı da olan- acizliğinden utanıyorlar. Utançlarının kökünde George W. Bush’a Afganistan’ın işgalinin Taliban ve İslamcı ideolojisinin yenilmesi ve Afganlara barış ile refah getirmek için olduğu yalanını satmak için yardım etmiş oldukları gerçeğinde yatıyor. Ancak acınası utançları Taliban’ın neler yapabileceğine dair gerçekçi değerlendirmeler için de “önleyici” olmamalıdır.

İslamofobik bir öcü olan; 11 Eylül’den sonra medyanın yarattığı Taliban, dünyaya Afganların belki de kendi yakından bildikleri şeytanları ile Amerikan işgalinden ve yapılmış onca yıkım ve katliamdan daha iyi durumda olduklarına dair sakin bir tefekküre izin vermiyor.

ABD, Afganistan’daki misyonunu tamamladı. 20 yıllık işgal boyunca askeri-sanayi komlekslerine para akıttı. 20 yıllık işgalin neticesi olan asimetrik savaştan öğrendi ve rakiplerine de kapasitesini gösterecek alanlar buldu. Böylece Amerikan Başkanı Joe Biden, ABD’nin askeri hesaplarında harcanabilir görülen 40 milyon insana ne olacağını bir kez bile düşünmeden Amerikan kuvvetlerini Afganistan’dan çekti.

Taliban şimdi geri döndü ve ülkesinde dilediğini serbestçe yapmakta. Fakat Afganistan’ın kontrolünü yeniden ele geçiren ve Amerikan kuklalarını başarıyla yerinden eden silahlı grup şimdi ne yapacak? Bu, şu anlık belirsiz. Fakat şimdi yapılması gereken Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri gücünü artırmak ve ilerletmek için gittiği yere götürdüğü ölüm, yıkım ve aşağılamanın izlerinin dikkatlice çalışılmasıdır.

ABD ordusunun gittiği her yerde terör ve kargaşa dışında bir şey götüreceğini düşünmek delüzyoneldir. Bush’un “Teröre Karşı Savaş”ının adiliğini ve yeni-muhafazakar (neo-con) militanlığının yükselişini yaşamış olan bizler, Amerikalı Müslümanların hayatlarının en karanlık dönemlerinden biri olan bu dönemde İslam’a ve Müslümanlara karşı terörize edici propagandadaki ani artışı çok iyi hatırlıyoruz.

Korku ve Nefretin Emperyal Politikası

Deepa Kumar, öncü çalışması “İslamofobi ve İmparatorluğun Politikası”nda Müslümanlara duyulan korkunun ve nefretin 11 Eylül’den sonra başlayan ve Afganistan’ın işgali ile devam eden “Teröre Karşı Savaş” retoriğinin emperyal soykütüğünde nasıl belirleyici olduğunun haritasını çok detaylı bir şekilde çıkardı.

“Amerikan İslamofobisi; Korkunun Yükselişini ve Kökenlerini Anlamak” Kitabında Khalid Beydoun bu psikopatolojik müslüman nefretinin eleştirel değerlendirmesine güncel katkılarda bulundu. Bu iki ufuk açıcı kitapta Afgan savaşının müslüman nefretinin yükselişi için ne anlama geldiğine dair kati kayıtlar mevcuttur.

Afganistan, ABD işgali altında ne başardı? ABD askerî ve siyasî hegemonyasının sahte vaatlerine boyun eğmiş, kendi halkına tamamen yabancılaşmış bir komprador siyasi seçkinler sınıfı! Afganlar şimdi kendi araçlarına yeniden bindiler. Başlarına ne gelecekse gelsin Taliban askerî olarak yayılırken içi boş kumdan kale gibi hafif hafif un ufak olan komprador politikacılar sınıfı yaratan 20 yıllık askerî işgalin onursuzluğundan daha iyidir.

Taliban’ın militanları da Afgan. Aydan gelmediler. Bu onların da ülkesi. On milyonlarca Trump destekçisi, aşı karşıtı, QAnon müridi, Proud Boys* üyesi ya da diğerlerinden ne daha eksik, ne de daha fazla komplo odaklı ve fanatikler! İnsanlar, Taliban liderleri Heybetullah Ahhunzada, Muhammed Yakub,  Sirajüddin Hakkani veya Abdul Gani Baradar’dan korkuyorsa, Marjorie Taylor Greene, Marine Le Pen, Stephen Miller, Geert Wilders veya Steve Bannon’a yeterince dikkat etmiyordur. Şeker oranı aynı olan farklı ambalajlar sadece.

Afganların ezici çoğunluğunun Taliban ile yaşamaktan başka seçeneği yok. Tıpkı İranlıların, Suudilerin, Filistinlilerin, Suriyelilerin ya da Mısırlıların kendi mücrim rejimleriyle uğraşmak zorunda oldukları gibi. Hepsi şu an kaderin onlara sunduğundan daha fazlasını hak ediyor. Fanatik, reaksiyoner ve gerici ya da değil, Taliban bölgede evinde.

Yirmi yıllık Amerikan İşgali bu ülkeye ne getirdi? Barış, refah, demokrasi? Amerikalılar dünyadaki herhangi bir ülkeye böyle bir armağanı verebilecek kabiliyette ya da duyarlılıkta mı; en azından “demokrasi”yi? Donald Trump’ın ülkesi ve Cumhuriyetçi Parti’nin evi, bırakın bir başkasına hediye etmek şöyle dursun, kendi ülkeleri için demokrasiyi sağlamayı bile düşünebilir mi?

ABD nüfus sayımı verileri ortaya çıktıkça ve sayılarının gittikçe azaldığı da ortaya çıkınca ırkçı beyaz Cumhuriyetçiler en ufak bir demokrasi iddiasını dahi ortadan kaldıracak sistematik bir saldırıya başladılar.

Bu ülkenin dünyanın geri kalanına vermek istediği tam olarak nedir? Dick Cheney, Ronald Rumsfeld, Sarah Palin, Marco Rubio, Mitch McConnell, Kevin McCarthy’nin Afgan versiyonları mı?  Afganların kendi tıraşsız Proud Boys “Fraternite Kulüpleri”¹ ve kardeşlikleri var, bunları ABD’den ithal etmek zorunda değiller.

Krozedeki Taliban

Afganlar 20 yıllık ABD işgalinden sonra ne kazandı? Zenginleştiler mi, huzurlu bir günleri mi geçti? Taliban, Afganistan’a kendisinin ve ABD’nin ve Avrupalı müttefiklerinin şimdiye kadar yapmadığı ne yapabilir? Ne kadar değerli Afgan kadın, çocuk ve erkek Taliban ve ABD’nin militan haydutluğunda hayatını kaybetti?

En sonundan Doha’da bir masada oturdular ve Afganistan’ın Amerikan ordusundan Taliban’a devrini ve detaylarını ayarladılar ve Eşref Gani ve Hamit Karzai gibi acınası Afgan liderler görüşmelerin parçası bile değildi. Bundan sonra Gani’nin nasıl kendine saygısı olabilir? Tabii ki, girmesine izin verilen en yakın Amerikan üssüne kaçtı!

Afgan kadınlarına ve kızlarına gelince… Onlar Taliban’ın fanatikliği ve aptallığıyla ABD kışlalarının gölgesi altında değil de kendi başlarına mücadele ederken çok daha iyi durumdalar. İranlı, Pakistanlı, Türk ve Arap kadınları, özdeş olmasa da benzeyen, kendi mahallelerindeki ataerkil haydutlukla savaşıyorlar, Afgan kadınlar da farklı değil. Hintli kadınlar memleketlerinde kök salmış tecavüz kültürüne karşı mücadele etmiyor mu? Afgan kadınlar da Taliban ile mücadele edecek.

Üreme hakları Amy Coney Barett gibi Hristiyan köktendincilerin kürsüsünde yer aldığı Yüksek Mahkemenin insafına kaldığı Amerika, Afganistan’a kadın hakları konusunda vaaz verebilecek durumda mı?

Amerika sayesinde “Yeni ve İlerlemiş” bir Taliban, Afganistan’da iktidarda. Her iktidar düşkünü gibi iktidarda kalmak isteyecekler. Bunun için yakında BM’nin toplantılarına ve diğer küresel toplantılara ne kadar medenileştiklerini uluslararası topluluğa göstermek için katılmayı talep edecekler.

Eğer Taliban’dan farklı düşünen Afganlar memleketlerinde kalır ve gün be gün bu fanatizmle mücadele ederlerse Afganistan eninde sonunda İran, Pakistan, Hindistan ve hatta belki Türkiye gibi bir hale gelebilir. Eğer kalır ve direnirlerse, işgalci bir güce yaslanmadan, Taliban- bu mücrim ve fanatik güç düşkünleri- çok daha kötü barbarları medenileştirmiş olan bu onurlu antik milletin barışçıl asaletiyle yüzleşecek ve çözülecektir.

Afganistan dünyaya Rumi’yi (Mevlana Celaleddin Rumi Afganistan kökenlidir.), Herat Sanat ve Mimari Okulunu; sayısız filozofu, şairi, mistiği, tarihçiyi ve bilimciyi vermiş olan topraklardır. Peştunluğunu kuşanmış kendi “Proud Boys” çetesinin üstesinden gelebilir.

Yazı, Al-Jazeera International’ın Görüş kısmında yayınlanmıştır. Hamid Dabaşi ise Columbia Üniversitesinde İran Çalışmaları ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünde öğretim üyesi olup dünyanın pek çok farklı ülkesinde çalışmıştır. Belirtilen görüşler yazara aittir.

(Çev: M. Murat Muratoğlu)

——————————————————————————————————————————-

*ABD’de Trump destekçisi aşırı sağcı, beyaz üstünlükçü, QAnon gibi komlo teorilerine de inanan grup.

1)Anglo-Sakson kültüründe yaygın olan üniversitelerdeki erkek öğrenci birlikleri. Genelde sınıfsal bir kültürleşmenin ve sosyalleşmenin alanı olmaları ile meşhurdurlar. Ayrıca fazlasıyla ırkçı ve ayrıştırıcı bir temele sahiptirler.

Devamını Okuyun

GÜNDEM