Connect with us

Yazılar

Büyüme Toplumundan Çıkış, Küçülme Üzerine Düşünmek – Alaattin Uras

Yayınlanma:

-

Çevre ile ilgili bütün raporlar bize gezegenimizin tükenmekte olduğunu, hatta birkaç dünyayı şimdiden yok ettiğimizi söylemektedir. Etkilerini küresel olarak yaşadığımız bu olgu, kuşkusuz belirleyici bir hâl almakta, artık durumun görmezden gelinecek ya da küçümsenecek bir gerçek olmadığını, bizi yok oluşun eşiğine getirecek bir süreç olduğunu bilimciler de çoktandır uyarmaktadır. Mevcut düzen sürdürülmeye devam edilirse ortaya çıkacak felaketlerin öncüllerini çoktandır hâl-i hazırda yaşıyoruz.

Başta küresel ısınma, şimdilerde etkisi süren salgınlar, mevsimsel değişimlerle gelen sellerin yok ettiği kentler, kuraklığın etkilediği tarımsal faaliyetler, hız kesmeden inşa edilen HES’lerle kuruyan sular, açılan maden ocakları, altın çıkarmak için kullanılan siyanür gibi örnekleri çoğaltmak mümkün. İnsanın ekosistem üzerinde oluşturduğu talebi karşılamak için dünyanın kapasitesinin 1,6 büyüklüğünde bir gezegene ihtiyaç duyulduğu [1] düşünüldüğünde ve dünyanın taşıyabileceğinin üzerinde bir sömürme biçiminin hâlâ devam ettiği görüldüğünde durum çok daha acil bir hâl almaktadır. Artık şu gerçek yine acil bir şekilde kavranmalıdır: Doğaya ve gezegenin tükenişine yol açan egemenlik kurma biçimleri ve araçsal akıl gün geçtikçe gezegeni yaşanılabilir bir yer olmaktan çıkarmaktadır.

Geçtiğimiz yıl nisan ayında Hollanda’da sekiz üniversiteden 170 bilimci çok ilginç bir manifesto yayımladı. Manifestoda konu Kovid-19 olsa da yukarıda kısaca özetlediğimiz fenomenlerin nedenlerine dair izler bulmak mümkün. Kovid-19 salgının yarattığı derin ekonomik sonuçların bir yanıyla son 30 yılda uygulanan baskın ekonomik modelden kaynaklandığına dikkat çeken bilimciler, büyümeye endeksli ekonominin, üretmiş olduğu ekolojik problemleri ve eşitsizliği göz ardı ettiğini belirtmişlerdir. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre böyle devam ederse yılda 4.2 milyon insan hava kirliliğinden dolayı yaşamını yitirecek, iklim değişikliği 2030 ile 2050 yılları arasında yılda fazladan 250 bin insanın ölümünü beraberinde getirecektir.

Bu verileri aktaran bilimcilerin Hollanda için getirdikleri öneriler ise çok sıra dışı isteklerden oluşuyor. Hakim ekonomik modelin sorgulanamazlığını sarsacak önerilerinde, bilimciler başta Gayri Safi Milli Hasılanın (GSMH) gelişmesini hedefleyen ekonomik modelin değiştirilmesini, kamu sektörü, temiz enerji, eğitim ve sağlık sektörüne yatırımların yapılmasını; petrol, gaz, madencilik ve reklam sektörü alanlarının ise ‘küçülmesini’ önermişlerdir. [2]

Bilimcilerin saptamış olduğu gibi, büyümeye ve kalkınmaya odaklı ekonomik modelin çevreye, doğaya ve küresel ölçekte bütün bir yeryüzüne geri sarılamaz zararlar verdiği bilinen bir gerçek. Kalkınma ve büyüme saplantısının nasıl geriletileceği de insanlığın önünde duran büyük bir problem. Bu bağlamda bir öneri olarak küçülme teklifinin şiddetli bir şekilde incelenmesi ve gündeme taşınması elzem hale gelmiştir.

Küçülme terimi iktisadi içerimlerinin yanında hakim ekonomik modelin güçlü bir sorgulamasına dayanan aynı zamanda ekolojik ve toplumsal bir çerçeveden eleştiriler getiren post-yapısal bir kuram ve hareket olmuştur. Bu bağlamda küçülme kavramına yakından bakmak için, Serge Latouche’un, Türkçeye çevrilen ve alt başlığı Küçülme Üzerine Yanlış Yorumlar ve Tartışmalar olan Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru isimli eseri, önümüzü aydınlatacak bir rehber niteliğinde ve konuyu ilk defa işitenler açısından başlangıç mahiyetinde ele alan bir muhtevaya sahip. Yazarın da belirttiği gibi meraklı ancak konuya yabancı olan okuyucular için özgün bir giriş kitabı teşkil ediyor.

Latouche, son derece kışkırtıcı olan küçülmeyi anlattığı kitabının birinci bölümünde küçülme projesi hakkındaki yanlış yargıları ele alıyor. Bu yargılar aslında büyümenin sarsılmaz gücü etrafında gelişen mitlerdir. Yazar, klasik ekonominin tezlerini tartışarak küçülmenin ne olmadığını anlatıyor. Küçülme, büyümenin karşıtı değildir. Yani bir ekonomik gerçeklik olarak değil, tamamen tüketim toplumundan çıkışı ima ediyor. Ve oksimoron görünüşlü kanaatkâr bolluk toplumuna geçiş, gönüllü olarak zaruri olandan bile feragat etme projesidir:

Yeniden kanaatkârlığa dönmek tam olarak, Ivan Illıch’in ‘modern asgari geçim’ diye adlandırdığı temelin üzerine yeniden bir bolluk toplumu inşa etmeye olanak verir. Başka bir deyişle, insanların piyasaya bağımlılıklarını azaltmayı başardıkları ve buna, teknik ve araçların öncelikle profesyonel ihtiyaç üreticileri tarafından nicelleştirilmemiş ve nicelleştirilemez kullanım değerleri üreten bir alt yapıyı, politik vasıtalar aracılığıyla koruyarak ulaştıkları post-endüstriyel ekonomideki yaşam biçimi. (s. 36).

Küçülme projesi düşünsel olduğu kadar imgelemsel olarak da ekonomizmden ve büyümeden çıkışı ifade ediyor. Kanaatkâr bolluk, insanlığın prodüktivist saplantıdan kurtulmasıyla gelecektir:

Kanaatkâr bolluk, tüketim toplumundan çıkış için bir anlam ufkudur, ancak aynı anda bugünün sert bunalım koşullarında neo-liberal terapilere karşı ileri sürülecek, kısa vadede ulaşılacak politik bir hedeftir. Böyle bir put kırıcı proje elbette ki yanlış anlamalar ve itirazlara toslayacaktır. (s. 36).

Küçülmenin ana tezi, ekonomik büyümenin gezegenin sınırlı oluşuyla bir zaman sonra sürdürülemez duruma gelerek küresel bir krize ve ekolojik felâketlere neden olacağıdır. Kaynakların sınırlı oysa ihtiyaçların sınırsız olduğu düşünüldüğünde gezegenin fiziksel sınırlarının, mevcut ekonomik büyümeyi kaldıramayacağı gerçeğiyle karşılaşırız. Bu açıdan fosil yakıtların ve madenlerin tükenmesi sonsuz büyümeyi imkânsız hale getirmektedir. Bu tez kitapta termodinamik ve entropi yasaları bağlamında tartışılarak biyosferin sınırlılığı üzerine, büyümenin belli bir limiti aşamayacağı iddia ediliyor:

Gezegenin maddi sınırlarının ve dünyadaki kaynakların akıl dışı bir biçimde kullanılmasının trajik neticelerinin bilincine varılmasının, bizi hem insanların davranışlarına hem de ardından da bir bütün olarak günümüz toplumunun yapısına yönelik bir temel revizyona götürecek olan yeni düşünce biçimlerinin ortaya çıkması için vazgeçilmez olduğu kanaatindeyiz. (s. 47)

Büyümenin herkesin meselesi olduğu düşünüldüğünde küçülme projesini savunmak kolay değil. Sürekli refah artışı beklentisiyle hareket eden insanlar, ekonomik büyüme rakamlarını her zaman büyük bir coşkuyla karşılamış, ekonomik durum her zaman toplumu yakından ilgilendirmiştir. Çünkü ekonomik büyümenin eşitsizlikleri ve yoksulluğu ortadan kaldıracağına dair inancı besleyen yalanlar büyüme yandaşlarınca topluma sürekli zerk edilir. Bu açıdan küçülme projesi de büyüme yandaşlarınca kimi yanlış yorumlarla küçümsenerek büyüme olan inanç pekiştirilmeye çalışılır. Latouche, bu yanlış yorumları ele alarak küçülmenin ne olmadığını maddeler halinde anlatmaya çalışır. Küçülmenin bilim karşıtı olduğu, muma geri dönüş olduğu, sıfır büyüme olduğu, geleneksel düzene dönüş olduğu, işsizlik olduğu, küçülmenin demokrasi ile uyumsuz olduğu gibi yargıları tek tek tartışır.

Serge Latouche küçülme projesini anlattığı kitap, esasında batının maddi standartlarına ciddi saldırılar içeriyor. Küçülme projesinin sadece zenginleşmiş Kuzey ülkeleri için olmadığını belirtiyor ve Güney ülkelerine dayatılan büyüme modeline de karşı çıkıyor. Sonsuz kalkınma ve büyümeyi Güney’e dayatmak bir tür kolonyalizm, onları sömürme biçimi olan batının evrensel bir politikasıdır. Yazarın bir başka eseri olan Dünyanın Batılılaşması da Batılıların dünyaya dayattıkları batılılaşma probleminin altında yatan nedenlere odaklanır. Kitap, batılılaşmanın bir tür ideoloji olarak bütün dünyaya yayılan sömürme biçimi olduğunu ve yerel kültürleri nasıl kültürsüzleştirdiğini açıklamaya çalışır.

Küçülme kavramı başta ekonomik büyümenin sorgulanmasına dayanan toplumsal ve politik bir eleştirel harekettir. Sınırlı doğal kaynakların olduğu gezegende sınırsız bir şekilde büyümenin olamayacağını savunan hareket, bunun ekolojik, ekonomik ve toplumsal bir yıkım üreteceğini ortaya koyar. Küçülme projesi mevcut büyümeci ekonominin dışına çıkıp, kanaatkâr bolluk toplumunun inşa edilmesini önerir. Bu ise zorunlu ihtiyaçtan bile kısan bir anlayışın getirilmesini gerektirir.

Günümüzün kamçılanan tüketim toplumunda, ne kadar ütopik görünse de küçülmenin bir alternatif olarak düşünülmesi ve küçülme toplumunun inşası siyasal ve toplumsal olarak herkesin meselesi olması gerektiği su götürmez bir gerçek.

Serge Latouche, Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru (çev: Tahir Karakaş), İletişim Yayınları, İstanbul.

[1] Büyümemek Mümkün mü? “Ekonomik Küçülme Fikri Üzerine Tartışmalar”, Kalkınma İktisadının Penceresinden Türkiye’ye Bakmak: Fikret Şenses’e Armağan, 175-196, 2017.

[2] https://www.evrensel.net/haber/401966/hollandada-170-bilim-insani-korona-krizi-radikal-reformlar-icin-olanak-sunuyor

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Köşe Yazıları

Kendini Kandırmayı Sevdiren Döngü

Yayınlanma:

-

Bir seçimin insanları, hele de onca problemi üst üste, iç içe yaşayan bir halkı heyecanlandırması pek tabiidir. Geniş kitleler hemen bir mucize olsun bekler, insanlığın uzun tarihi bunun sayısız örneği ile doludur ancak  hakikat başka bir zaviyeden seslenmeye devam ediyor.

Problemlerin birden çözüme kavuşturulduğu görülmüş şey midir? İdeolojik bir perspektiften bakıldığında bunun cevabı net ve kesindir ancak insanız işte, bir mucize gerçekleşmeli ve gelecek günler için güneş bir an evvel yüzünü göstermelidir.

Bütün güzel temennilere kapımız ve gönlümüz açık. Ayaz bıçak gibi keserken bu ılık beklentiye kim kapısını sımsıkı kapatabilir ki?

Gelin görün ki hayat başka hatlardan akıyor. İnsanlığın en temel çelişkilerindeki en mühim aktörler öyle yerli yerinde duruyor. Kavi ve muhkem duruşlarını tehdit edecek, meydan okuma cesareti gösterecek bir seda işitmiş değiller.

Köşe başları tutulmuş hatta köşeler keskinleştirilmiş! Bu durumda köşeyi, başlarıyla alt üst edecek; okumayı, bağlantılı olarak çözümlemeyi, akabinde de sökümü azimle ve istikamet dairesinde yapacak bir süreç gerekiyor.

Ekonomi, Kürt meselesi, kapitalist tahakküm, küresel çevreleme, bütün boyutlarıyla resmi ideoloji, adalet, ekoloji, eğitim… Kabarıp duran bir listemiz var.  Önümüze sunulan krokide bütün çerçeve ayrıntıları ile belirlenmiş, sınırlar çekilmiş. Enerjimize yazıktır. “Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur.” tekrar ve aymazlığına düşmek uzak durmamız gereken birinci tehlikedir.

Kur’an ve siyerin birlikte okunmasından devşirilecek rota bilgisi ve hikmetlerle yol almak temel İslami sorumlulukken bu güzergâhın adının şeklen olması dışında umumiyetle anılmaması kaybın başlangıç noktası ve yeni kaybedişlerin teminatıdır.

Misâk-ı milli sınırlarına hapsedilen, eleştirel siyasal hatlara onun dışında bir alan izni çıkmayan bir oyundan çıkmak hakikatten yana olanların boynuna borçtur, ısrarla tekrar edelim. İşin ucunda ahiret ve en nihayetinde âlemlerin rabbine teslimiyet varsa kurulacak siyasetin her bir parça ve aşaması mevcutların dışında ve bambaşka olmalıdır.

Yerel ve küresel, hangi alan ya da merkez esas alınırsa alınsın “tağutu red ve inkâr” esası “tevhid” ilkesinin tüm teorik ve pratik boyutlarıyla mü’minlerce rehber edinilmelidir. Mütehakkim bir gelecek tasavvurunun bütün tarafları hakikat ve hikmet zemininden ihraç edeceği bilgisi, çıkılacak yolun niteliğine dair taliplisi için mühim ipuçları vermektedir.

İnsanın aceleci tabiatı nice tuzakları davet etmektedir; türümüzün tarihi, İslami bütün çağlar ve aşamalar yine bunun sayısız kanıtıyla dolu iken başka projelerin ıslahına yönelmek büyük nasipsizliktir.

Hakikate davet ve bu davetin eş zamanlı olarak ürettiği direniş bilinciyle zulüm yapılarından çekilmek, tehditler karşısında kenetlenmiş binalar gibi saf tutmak ve Zülkarneyn gibi mazlumların çağrısına yetişmek şiarı çıkılacak yolculukların ışığıdır.

Kendini kandırmayı sevdiren döngü en büyük tuzaktır.

Devamını Okuyun

Köşe Yazıları

Firavun’un Adamlarının Karşısına ve Büyük Kalabalıkların Önüne Çıkan Musa

Yayınlanma:

-

Sözün cazibesine kapılmamak mümkün değildir çoğu zaman, bir şey diyemem lâkin söz bir yerden sonra boş gösterene dönüşürse artık ihtiramını kaybeder. Lafazanlık bu manada son derece tehlikeli bir evredir, uzayıp gider. Eylemden kopuktur. İman, salih amelle anlam kazanır, ete kemiğe bürünür. Lafazanlıktaki maharetin büyüsel bir karşılığı yok değildir ancak eylemden kopukluğu nihayetinde imhasına sebebiyet verecektir.

Eylemin teorik çerçeveden, ilmî-usûlî derinlikten kopuk oluşu bir müddet sonra yavanlığı ve kaba tekrarı beraberinde getirecektir. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi’nde bu tehlikeye dikkat çeker. Kuran’ı Kerim’in iman-amel bütünlüğüne, sözün somut karşılıklarına dair uyarıları iman edenler için çok daha geniş bir çemberi daha başından çizer.

İslamcılık tartışmalarına müdahalede bulunan bir yazımda[1] İslamcılığın sahada üretilen bir şey olduğunu vurgulamaya çalışmıştım. Evet, İslamcılık sahada üretilen bir şeydi. Bütün siyasal çalışmalarda, taban örgütlenmelerde, tebliğ-dayanışma çabalarında, kültür-sanat faaliyetlerinde, eylem ve yürüyüşlerde, yoksula uzanan elde kendini somutlamaktaydı. Kitlelerle, hayatla temas kuran İslamcılık teorik tartışmaları da beraberinde büyütüyor, yayın ve diğer tartışma zeminlerini güçlendirip çeşitlendiriyordu.

İslamcılığın AKP iktidarı tarafından rehin alınmasıyla bu bereket imha edildi, devlet imkânları safına geçen belediye, stk ve türlü çeşit bakanlıklar tarafından finanse edilen sempozyum ve benzeri faaliyetlerde İslamcılık bir kadavra muamelesi gördü. Öldürülmüştü, hakkında konuşmaya iştahlı ücretli ağızlar tarafından işlendi, işlendi ve kullanım ömrü tümüyle dolduruldu. Az evvel bahsettiğim yazı doğrudan bu hakikate dönük bir isyandı aynı zamanda. İslamcılık sahada olan bir şeydi ve arsızca kadavra muamelesine tabi tutulamazdı. Gece gündüz çalışan kadınların, malını mülkünü bu uğurda harcayan fedakârların, uzak İslam coğrafyalarında can veren yiğitlerin, dergi-gazete satırlarına nefes veren gayretkeşlerin omuzlarında yükselmişti. Saf değiştiren ücretli koronun haddine değildi onu tartışmak, bereketinden rant devşirmek!

İslami hareket de denilebilir, hatta denilmelidir, sahada olan bir şeyse eğer bu, bugün için de geçerlidir. Her zaman geçerlidir muhakkak ama elde avuçta ne varsa, yani nerede ne kadar bağlısı kaldıysa artık, işte o kitle şaka götürmez hakikatle yüzleşmelidir: Lafazanlıkla eylemcilik arasındaki dengeyi sağlamaya ayarlamalıdır kendini. Sosyal medya çağının tembelliği ve tarafını belli etme imkânını oturduğu yerden belli etme yanılsamasını körüklediği bir zamanın büyüsünden sıyrılmalıdır. Problemli teorik tutumlarla az evvel değinmeye çalıştığım büyüsel yanılsamaların birlikte ürettiği tavırsızlık İslamcılığın son unsurlarını da sahnenin dışına itmek üzeredir.

Emek mücadelesinin türlü çeşit cephelerine, ekoloji savunusundan antiemperyalist-antisiyonist tutumlara uzanan geniş yelpazede halkın ve egemenlerin önünde fiili olarak boy gösteremeyen siyasi-İslami kimlik ilan edilmeyen bir iflas halindedir. Lafazanlığın iştiha ile zirve yaptığı ve sözün meydanlarda, direnişlerde sınanmadığı; Firavun’un adamlarının karşısına ve büyük kalabalıkların önüne çıkan Musa’nın rehber edinilmediği bir mücadele söylemi karşılıksızdır, boş gösterendir. İzahı yapılamaz bir gerçek dışılıktır.

Yerelden küresel direniş ağlarına uzanacak fiili bir perspektiften uzak, sözün çekim alanına hapsolmuş siyasal tavır(sızlık)dan tevbe etmek yeni bir ilk adım olmalıdır. Bunun için eli tutulacak örneklikler dünyanın her tarafında vardır. Sahih bir niyete bakar.

[1] https://www.tasfiyedergisi.net/islamcilik-sahada-olan-bir-seydi/

Devamını Okuyun

Yazılar

Türkiye ile Mısır: Normalleşmenin Seyri – İslam Özkan

Yayınlanma:

-

AKP’nin ekonomi gündemi diğer alanlardaki fiyaskoları ciddi ölçüde arka plana itti. Örneğin Müslüman Kardeşler’e -ki AKP’nin siyasi müttefikidir- sahip çıkmaması hakkıyla değerlendirilmedi.

Son dönemde yapılanlar, iktidarın Sisi darbesi ve hemen sonraki süreçlerde Müslüman Kardeşler’in davasını sahipleniyor görünmesinin en önemli nedeninin, Mısır’da İhvan karşıtı gösterilerle neredeyse eş zamanlı yaşanan Gezi olaylarının iktidara yönelik tehdidi olduğu algısını güçlendiriyor.

İktidarın Rabia meselesini bu kadar sahiplenmesi, aslında bütünüyle koltuk mücadelesinden ve kendisini iktidarda tutma gayretinden ibaret kavgasını, sanki İslami-ideolojik bir kavgaymış gibi kamuoyuna sunma gayreti olarak açıklanabilir. Bu şekilde Müslüman dünyanın desteğini arkasına alarak hem dışarıda, hem içeride konsolidasyon amaçlanmıştı. Şayet sahiplenme fikri duruş ve dini inançlardan kaynaklanan ideolojik bir tutum olsaydı, aynı tavrın bugün de sürmesi gerekirdi. Ancak iktidarda yıllandıkça tıpkı bir Leviathan gibi taraftarlarını dahî yutan, kendisine daha çok kurban isteyen doymak bilmez güç arayışı inanç, itikat, fikri hedef gibi herhangi bir yüce değerle ilgisinin kalmadığını gösterir niteliktedir.

Önce Müslüman Kardeşler’e yakın kanallardaki siyasi programlar kaldırıldı. Ardından Nisan ayında doğrudan İhvan’ın kanalı olan “Mükemmilin”i kapattılar. Şimdi de birçok İhvan üyesi, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyor. En son gazeteci Husam el Ğamri, Mısır’a iade edilmek üzere gözaltına alındı. Muhtemelen talimat en üstten gelmiş ve “Sisi yönetimi ne istiyorsa yapılsın, İhvan yetkililerinden Türkiye’de siyasi faaliyet yapmayacaklarına dair belge imzalatılsın!” denmiş. Arap basınına göre bütün İhvan yetkilileri taahhüt içeren belgeyi imzalamışlar.

Türkiye’nin Mısır’la ilişkileri normalleştirme konusundaki bu ısrarının arkasında Libya’da giderek etkisizleşen Ankara’nın, Mısır’la barışarak yeniden orada etkin hale gelme arayışlarının yattığı belirtiliyor. Bu arada Husam Ğamri’nin tutuklanma nedeni, Şermu’ş Şeyh’te yapılacak iklim toplantısı önünde gösteri yapılması çağrısında bulunması olduğu tahmin ediliyor. Zira Ğamri bu çağrıyı yaptıktan sonra oğlu Yusuf el Ğamri, Mısır polisi tarafından kaçırılmıştı.

Devamını Okuyun

GÜNDEM