Connect with us

Yazılar

Bir Ortadoğulunun After Life Denemesi – Mücahid Sağman

Yayınlanma:

-

After Life 2019 yılında başlayıp 2022 yılı başında 3. sezon ile finale eren İngiliz yapımı bir dizi. Dizi, eşi vefat eden bir adamın hayattan kopuşunu kara mizah bir dille ele alıyor. Dram-komedi tarzında çekilen dizide Ricky Gervais (Tony) oldukça başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Eşi öldükten sonra topluma olan uyumsuzluğu daha da artan Tony, aynı zamanda çevresindeki derin yalnızlığı da keşfetmiş oluyor. Bir İngiliz kasabasında kendi kişisel sorunları ile uğraşan bu küçük topluluk için bazı temel öncelikler mevcut. Örneğin neredeyse herkes iyi bir ilişki kuramamaktan şikayetçi. Aradıkları ideal eş tipini bir türlü bulamayan Tony’nin çevresindeki küçük mutsuz azınlık onun eşine olan özlemini de artırıyor. Tambury isimli bu küçük yerleşim yerinde müthiş bir sükûnet hissedersiniz. Bu sükûnet, mûkimlerinin bireysel yaşamına sinmiştir. Tony’nin agresif davranışları ve alaycı imaları etrafındaki insanlar açısından depresif bir problem olarak algılanır. Çevresindekiler için onun, onun içinse çevresindekilerin temel problemi kendi gerçekliklerine yabancılaşmış yalnızlıklarıdır. Tony yas tutma halini bir hayat tarzı olarak benimseyecektir artık. Hayatın tadı onun için kaçmış ve geri gelmesi de artık mümkün değildir. Tony için artık çalışmak, sosyalleşmek gibi toplumsal sorumluluklar anlam ifade etmez. Onun için eşinin anıları ile örülmüş bir hayatın ‘yas’ı vardır artık.

Eşi ölen bir adamın yas tutma hikayesi eminim herkesi etkiler. Gel gör ki dünyanın başka bir tarafında insanlar henüz yas tutmaya zamanları olmayacak acılar yaşıyorlar. Yas kültürü kadim toplumların hayat ile öteki hayat arasında kurdukları bir köprü aslında. Ortaya konulan ritüeller o topluma ait olan hem dini hem de kültürel öğeleri müthiş şekilde betimler. Her hareketin her rengin bir sembolik karşılığı vardır. Acılar adeta birer şiire döner ve yas, ölümü kutsayan bir törene dönüşür. Ama bununla beraber ölümler o kadar yoğun yaşanılır hale gelir ki matem ile hayatın sürekliliği arasındaki kesin çizgiler ortadan kalkar. Özellikle de yıllardır savaşın eşiğinde yaşayan toplumlarda ölüm arzulanır hale bile gelir ve insanlar yas tutmaya vakitleri olmadan her an hareket etmek durumunda kalırlar. Ağıtlar, türküler, masallar durmadan devam eden bir menzilde yürür. Yüzyıllardır aynı insanların oturduğu aynı insanların yaşadığı sokakları bulmak zordur. Göçmek, kaçmak, başka coğrafyalarda maziyi kaybederek ayakta durmaya çalışmakla geçen ömürde insanlar yanlarına ağıtlarını, türkülerini, masallarını almışlardır. Artık hafızayı canlı tutan tek şey anılardır ve anılar ancak bu eserlerin içine saklanabilir.

After Life hep Tony’nin eşi ile çekilmiş bir videoyu izlemesi ile başlar. Hep kabullenişe karşı içsel bir karşı koyuş yaratmak ister. Kabullenmesi gereken şey ise yalnızlıktır. Çünkü bu küçük İngiliz topluluğunda yalnız kalmak bir anlamda hayata karşı yenilgiyi kabullenmek olarak algılanır. Yalnız kalmamanın tek yolu ise hayatı tüm yönleriyle paylaşabilecek bir partner ile tanışabilmektir. Ortadoğu halkının yalnızlık ve sahip olma dürtüsü daha çok Sophokles’in Antigone eserinde yarattığı sürece benzer. Antigone kardeşlerinden Eteokles kahraman sayılmış, Polyneikes ise hain ilan edilip cesedi gömülmemiş, kurda kuşa yem edilmek üzere lanetlenerek açıkta bırakılmıştır. Antigone’un tüm mücadelesi kardeşine yapılan bu muameleye karşılık onu gömerek yasını tutma hakkını elde etmektir. Bunun için devlete karşı çıkar. Karşı çıktığı şey sadece devlet değil aynı zamanda bir koca veya tanrısal otoritedir. Ağabeyini toprağa gömmek Antigone için en büyük onurdur. Sonrasını düşünmez. Ölümü çoktan göze almıştır. Yalnızlaşmayı dert etmez. Antigone nefret etmek için değil sevmek için yaratılmıştır. Tony olabildiğince agresiftir. Acısını çatışmalarla bastırır. Oysa savaşın koynunda büyüyen bir çocuğun nefret etme hakkı bile elinden alınmıştır. Yola düşmek ve arkada bırakmak başka bir hayatın ellerine sürüklenmek tek çaresidir. Sevdiklerine tekrar dokunabileceği tek yer hayal dünyasıdır. Anılar hayal dünyasında her an yeniden yaratılır. Tek mesele ölüm olmayacak kadar da karmaşıktır durum. Daha kötüsü kaybolanların her an bulunma ihtimaline karşı yaratılan ümitle ruha atılan tohumlardır. Yaşamak zorundasınızdır çünkü her an başka bir acının ya da ümidin eşiğinde olabilirsiniz. Yas tutma hakkınız dokunduğunuz başka hayatların size bakan gözlerinde en gerçek halini alır. Bir acının türkülere dökülmüş hali olan İpek Mendil türküsü devam eden akışı, acının başka hayatların sorumluluğunda yürüyen mekanizmasını özetler: “Evimizin önü yonca, Yonca gahmış dam boyunca. Bu yoncayı kim biçecek, Celal oğlan olmayınca”. Evet, Celal ölmüştür ama yonca tüm gerçekliği ile kapının önünde durur. Yas tutmanın bir yönü de yoncayı kaldırıp devam eden akışa katkı sunmaktır. Tony için ne yonca vardır, ne de Kreon, ne de yası ile anıları arasına girecek başka meşguliyetler… Eşi ile çekilmiş onlarca video kaydı iki alem arasında olmasa da hatıraları somutlaştırır. Henüz anne ya da babası ile tanışmadan uzak mesafelere gitmek zorunda kalan ve buralarda sömürülen çocuklar için hatıralar ne anlam ifade eder?

Antigone’un tüm mücadelesi abisini defnetmektir. Tony her sabah yürüyüşünü eşinin mezarı başında bitirir. Berfo Ana’nın hikayesi Antigone ile benzer. Bir mezar başında durabilmek ve mezar taşı ile konuşabilmek bile Ortadoğu halkları için bir lütuf olabiliyor çünkü. Berfo Ana oğlunun hasretini bir mezar taşının, bir miktar toprağın üzerine akıtacağı gözyaşlarına saklamıştır. Aradan geçen bin yıllara rağmen Kreon hala hayattadır ve devletin lanetlediği ölülerin mezar yerlerine göz diker. Dünya, Ortadoğulu çocukları lanetlemiştir. Lanetlilerin ölüleri bedenlerine mekân bulmamalıdır. Çünkü o zaman anıları laneti yıllarca devam ettirecek ve toplumsal bir hastalığa dönüştürerek otoriteyi sarsan sembollere dönüşecektir. Kayıp evlatları için bir mezar talep eden anneler kazandığında otoritenin kirli yüzü yenilgiyi tadacaktır. Mezar yerleri ritüelleri veya ağıtları ile bir direnişi de simgeler. Mezar taşı yası canlı tutmanın da bir boyutudur. Ölen bedenin artık somut hali mezarın üstündeki topraktır. Bireyin topraktan geldiğine dair inanç gereği yaşamın ve sonrasının tüm yolculuklarını simgeleyen süreçler tamamlanmalıdır. Derrida’ya göre yas tutma süreci yaşamın gerekliliğine ve aynı anda da kayıpla başa çıkmanın sorumluluğuna işaret eder.[1] Burada iki kritik ifade dikkati çekiyor: Gereklilik ve sorumluluk. Ekonomik olarak belirli düzeyin üzerinde olup refaha ermiş toplumlardaki bireylerin ‘başa çıkma’ sorunu After Life dizisinin ana teması. Ama bir Ortadoğulu için başa çıkmanın temel aşamaları gereklilik ve sorumluluk üzerinden ilerler. Hele de eşini kaybetmiş kişi bir kadınsa o zaman kötücül olanın gerçekliği ile yüzleşmeniz daha hızlı ve hissettirici olur. Çünkü Ortadoğulu bir kadının yalnız kalabilme ihtimali oldukça korkutucudur hatta lüks sayılır. Eğer eşi vefat ettiyse kısa sürede başka bir erkeğin gölgesinde olmak zorundadır. Onun yas süreci başkaca egemen zorluklara kurban edilir. Tek başına ayakta kalma direnci o kadar şaşkınlıkla karşılanır ki takdirler havada uçuşur. Zamandan ve mekândan soyutlanıp yasına tutunacağı rüyalar için eziyet çekmek veya bedeller ödemek zorundadır. Yas tutmak ve bir mezar taşına bakmak kimliğine bahşedilen bir ödülden başka nedir artık! Evladını toprağa koyabilmenin huzur veren bir ritüel olması şaşkınlıkla karşılanmayacak acıların yaşandığı bir coğrafyaya özgü olacaktır elbette. Mezar yeri çocuğunun veya eşinin sembolik mekânı olarak yas tutanı sükûnete erdirir. Bir yerde ikamet edene oranın ‘sakini’ denilmiştir çünkü. Beden toprakla karıştığında kendi evine yani özüne dönmenin sükûnetine erişir. “Geride kalanlar” denilir bir ölümün ardından, asıl olan gitmektir insanlığın inanç örgüsünde.

“Yol canlılıkla mukayyet

Gitti deriz

Ölenler için

 Yalnız yaşayanların işidir

Yola çıkmak, yolu kat etmek.”[2]

Kalan henüz gidemediği için gideni uğurlamak görevini üstlenir. En çok da uğurlanmak ve hayırla yad edilmek için üstlenir bu görevi. Beden nasıl bir mekânda huzura kavuşursa ruhun da bir mekân ile huzura kavuşacağına inanılır. Son görev onu huzuruna kavuşturmak ve özüne ulaşabilmesi için ritüelleri yerine getirmektir. ‘Toprağa vermek’ ‘defnetmek’ gibi ifadeler hep ölümle yaşam arasındaki bağın esrarengiz büyüsünde üretilmiştir. Toprağa vermenin büyüsü ritüelin coşkun eylemlerinde saklıdır biraz da. Her hareket, binlerce yılın inancı ile harmanlanır. Mezarın şekli, ölünün duruşu, mezar taşında yazanlar hep bir geleneğe işaret eder. Ama elbette bir mezar yeri olanlar içindir tüm bunlar. Geride kalanlar için mezar yeri bünyeye sükûnet verecek ritüellerin ikamesi için gereklidir. Geride kalırlar elbette ama artık olduğu gibi kalamaz hiç kimse. Ama en çok da Ortadoğu’da eskisi gibi kalamaz insanlar. Çünkü mezarı olmayan bir ölünün ruhu gibidir insanlar burada. Her an başınıza yıkılması mümkün olan evinizi bir savaşla terk edip yazgısı muğlaklık olan bir dünyaya doğru gitmek zorundasınızdır.

 

[1] İbrişim, Deniz G. (2019). Yasın Antroposantrik Olmayan “Öteki” Hali: Sürgün’de Şiddet ve Acının Beden-ötesi Yolculuğu. Edebiyat Eleştirisi Dergisi ISSN 2148-3442 2019/11: (82-98).

[2] İsmet Özel, Bir Yusuf Masalı, Üçüncü Bab: Şivekarın Yolculuğudur.

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Yazılar

Cumhuriyet Başarılı Bir Proje mi? – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

Cumhuriyet’in bir proje olduğu hep söylenegeldi. Mustafa Kemal ve çevresinin buna dair ön hazırlıkları bilinmekte. Modernleşmeci, seküler, ulusçu ve cumhuriyetçi bir proje. Bununla birlikte totaliter, otoriter, Batıcı bir proje. Batıcılığı, bu yöndeki bir çağdaşlaşmayı amaçlaması anlamına gelmekte. Sekülerliği ise din ile devleti ayırmaktan çok, dini bastırmayı ve kalkınmacı bir seferberlik yaratmayı hedeflemekteydi. Cumhuriyetçiliği ise Fransa modelinde bir ulus yaratmak ve bununla birlikte demokratik bir çoğulculuğu reddetmek anlamına da gelmekte. Müzakereci bir çoğulculuğu reddeden, halkı buna uygun görmeyen bir otoriterliğin kılavuzluğuyla çıkılan yolda ahlâkın değil de başarının önemsendiği bir tutum ise toplumu giderek nihilist bir çıkarcılığa sürükleyecekti.

Oldukça şaşırtıcı ve inanılmaz şeyler de gerçekleşmedi değil. Sözgelimi padişahlıkla birlikte hilafetin de kaldırılması. Burada kalmayıp dünyada pek de cesaret edilmemiş ya da lüzum görülmemiş bir kültürel köktencilikle, Derrida’nın deyimiyle bir harf darbesi yapılması ki bu yolla aslında Türkiye, dünya üzerinde bulunduğu yerden başka bir kıtaya geçmeye azmetmekteydi. Asya’dan Avrupa’ya bu geçiş, gerçekte tam olarak toplumsal bir geçişi sağladı mı, yoksa bu arada kalışı ebedî bir tereddüte mi dönüştürdü bu, hâlâ tartışılmakta!

Bu beklenmedik tarihsel durum, bir yazgı değildi kuşkusuz. “Şayet Osmanlı, kendi istikrarı doğrultusunda devam etseydi, ne olurdu?” konusu üzerinde de düşünülmedi değil. Çünkü köktenci sıçramalar kimi açılardan yolu kısaltıyor olsa da yarattığı sarsıntılarla toplumsal insicamı altüst ettiği de bir gerçek. Türkiye ise bu süreçte Doğu’dan uzaklaşsa da Batı’ya da kabul edilmedi. Daha doğrusu o kritik eşiği aşıp Batılılaşamadı! Kimileri bunu bir doku uyuşmazlığı olarak da görüyor. Öyle ki bu belirsizlik, içsel gerilimleri de besliyor.

Derken aradan yüz yıl geçti. Kuşkusuz ki bir zaman tüneli olsaydı oldukça farklı bir Türkiye manzarası her iki tarafı da epeyce şaşırtırdı. Bu, sadece Türkiye’ye ve sadece bu tip değişimlerin içerisinden geçmiş toplumlara özgü bir şaşırtıcılık değil. Bu süreçte, tüm dünyada da öyle veya böyle tarihin en hızlı dönüşümü yaşandı. Belki hızlı, acımasız ve umulmadık bir değişim süreciydi bu ama hayat, özellikle de insani ve toplumsal hayat zaten değişim anlamına gelir ve hiçbir toplum da buna karşı ilânihâye direnemez. Önemli olan, bu değişimin olumlu yönlerden ivmelendirilebilmesidir.

Günümüz açısından en şaşırtıcı olan kuşkusuz ki yüzyılın ardından Türkiye’nin Kemalizm’e muhalif bir toplumsal kesim tarafından yönetilmesi. Kimileri için bu, Cumhuriyetin başarısızlığı olarak görülebilir ama bir başka bakış ise buna, toplumsal yarılmışlığı bütünleyen bir imkân olarak da bakabilir. Ne var ki Cumhuriyet, olumlu çabalarını da tartışılır kılacak bir biçimde, daha en başından itibaren toplumsal gerçekliği pek de dikkate almayan bir köktencilikle malûldü. Verili gerçekliği umursamayan bir ülkücülük, buna hiç de uyarlı olmayan yüzeysel değişimlerle topluma, öze nüfûz edebileceğini varsaymaktaydı.

Bu bakışın yüzeyselliği bir ölçüde inkılâpçıların asker kökenli olmasıyla, tıpkı askerdeki buyrukçuluğun etkileyiciliği gibi toplumun da kendi buyrultuları/söylevleri doğrultusunda kolayca değiştirilebileceğine dair iyimserliklerinden kaynaklanmaktaydı. Çünkü bu yönetici kuşak, toplumu hukuk ve yasa yerine doğrudan buyruklarla, belli bir yönetimsellikle idare edecektir ki bu muğlaklığın içine Fransız devriminden askerî talimatlara, sömürge yönetimlerinden saray alışkanlıklarına kadar birçok çelişki sızmıştı.

Oysa toplum, zannedildiği gibi öyle her biçimin kolayca verilebileceği bir hamur olmadığı gibi rastgele doldurulabilecek bir tekne de değildir. Askerî buyurganlıkla siyasal müzakerecilik ise oldukça farklı şeylerdir ki tam da burada cumhuriyetle demokrasi farkı da ortaya çıkmaktadır. Ne var ki süreç içerisinde o zorlayıcı “Batı’ya aitlik endişesi” Cumhuriyetçileri, kritik bir noktada seçimlerini demokratik dünyadan yana yapmak zorunda bırakacaktır. Bu durumda ise ister istemez o zamana değin görmezlikten geldikleri toplumsal derinliklerle, dindarlarla, ırklarla, mezheplerle karşılaşmak ve yüzleşmek zorunda kalacaklardır. Onların varsayımlarına göreyse bu tip farklılıklar, Cumhuriyetin o üstün enerjisiyle şimdiye değin çoktan eritilmiş olmalıydı. Hâlbuki tam aksine karşılarında biçimlerini değiştirseler de oldukça bilenmiş, hınçlı ve birikimli kitleler bulacaklardı. Bu nitelemelerde Cumhuriyetin olumlu ya da olumsuz yoldan katkıları da vardı kuşkusuz.

Cumhuriyet seçkinleri bir ulus yaratmaya çalışırken farklı uluslar yaratıldığının farkına varmamıştı çünkü toplumsala dair oldukça naif bir bakışa sahiptiler. Sonunda imparatorluğun büsbütün dağıldığı o Dünya Savaşı sonrası manzarası, aslında ne denli askerî yetkinlikten uzak olduklarını ortaya koyduğu gibi yüz yıllık bir Cumhuriyet süreci de toplumsal derinliklere nüfûz etmekten ne denli uzak olunduğunu da ortaya koyacaktı. Devasa bir toplumun salt buyruklarla veya iyi niyet temennileriyle ya da Cumhuriyet baloları ve halkevleriyle değişmeyeceğini pek de düşünmüş değillerdi. Beri yandan Cumhuriyeti derinleştiremedikleri gibi demokrasiyi de bir türlü içselleştiremeyeceklerdi.

Tüm bunlara rağmen ve iktidar biçimsel olarak ellerinden kaçmış bile olsa, yirmi dört yıldır iktidarda olan karşı kesimin varlığı bir açıdan bir başarısızlık olarak da görülse bu, Cumhuriyetin bir başarısı olarak da kabul edilebilir çünkü son tahlilde sistem, Kemalist ilkelerin üzerinde sürdürülmekte! Bu ilkelerin aşılamadığı, Kürtler ve Aleviler karşısında takınılan ayak sürümeler ve tereddütlerden de anlaşılmıyor mu?  Ak Parti, bu anlamda sistem dışı bir parti değil ve hâlâ Batı ittifakı çerçevesindeki bir stratejiye dahil. Siyasete ve sosyolojiye bakışı da temel Cumhuriyetçi stratejinin dışına çıkabilmiş yani sahici anlamdaki bir demokratik çoğulculuğa yönelebilecek bir cesaretten ve niyetten yoksun.

Sistemin bu yönde çatallanması temel bir sorun değil kuşkusuz. Asıl sorun, sistemin kurucusu olan CHP’nin içerisine düştüğü sefalet! Uzun zamandır esaslı bir yol ve yordam üretmekten uzaklaşan bu parti, şimdilerde ise yolsuzluk sorgulamalarıyla boğuşmakta. Bir dönem CHP’nin muhaliflerine karşı uyguladığı yargı silahıyla terbiye, şimdilerde kendisine karşı uygulanmakta. Şayet ilkeli bir tutum içerisinde kalabilseydi, toplumun içerisinde bulunduğu çaresizlikler ve zorluklar karşısında bir toplumsal rıza yaratması oldukça kolaylaşabilirdi. Gerek şaibeli kongre meselesi gerekse belediyelerdeki yolsuzluklar, bu kolaylığı oldukça zorlaştırmış durumda. Son tahlilde giderek daha da kirlenen, yoksullaşan ve toplumu da umutsuzluğa sürükleyen bir manzara karşısındayız.

Ne dersiniz: Cumhuriyet başarılı bir proje mi?

(19.05.2026)

Devamını Okuyun

Yazılar

Tarımda Ezberleri Bozma Vakti: Patojen Tohum mu, Yok Edilen Toprak mı? – Mehmet Tülüce

Yayınlanma:

-

Her yıl tarım bürokrasisinden ve konvansiyonel tarım savunucularından aynı tekdüze nakaratı dinliyoruz: “Atalık tohumlar ev yapımıdır, sertifikasızdır, bünyesinde hastalık barındırır ve emeğinizi boşa çıkarır. Bu yüzden hibrit tohum kullanmalı, tarlanızı da bolca kimyasalla ilaçlamalısınız!”

Tarımı sadece laboratuvar tüplerinden ve agro-kimya şirketlerinin ürün kataloglarından ibaret sanan, toprağı ise bitkiyi ayakta tutan kuru bir saksıdan ibaret gören bu indirgemeci anlayışa karşı, ekolojinin kadim dilini hatırlatmanın vakti geldi. Gelin, o çok korkulan “tohumdan gelen hastalıklar” efsanesinin arkasındaki gerçek ekolojiyi konuşalım.

1. Toprak cansız bir saksı değildir: Sertifikalı tohum çelişkisi

Sertifikalı tohum savunucularının en büyük yanılgısı, toprağı biyolojik olarak ölü bir materyal sanmalarıdır. Oysa yapılan birçok güncel saha deneyi ve agro-ekolojik çalışma, asıl sertifikalı ve hibrit tohumlarda hastalık riskinin uzun vadede çok daha yüksek olduğunu ortaya koyuyor.

Laboratuvar sterilliğinde, adeta fanus içinde büyütülen ve bağışıklık sistemi doğanın gerçek zorluklarıyla hiç tanışmamış bu hassas tohumlar, gerçek tarlaya çıktıklarında en küçük bir çevresel streste havlu atıyorlar. Hâlbuki organik yapısı güçlü bir toprakta, milyarlarca mikroorganizmanın yönettiği muazzam bir savunma ekosistemi çalışır. Bilim dünyasında “Baskılayıcı Toprak” (Suppressive Soil) olarak adlandırılan bu canlı organizma, tohumun olası genetik zayıflıklarını örten en büyük kalkandır.

2. Canlı toprakta hastalık ilerleyemez

Bitki patolojisinde “Hastalık Üçgeni” denen bir kural vardır: Bir hastalığın salgına dönüşmesi için patojenin varlığı yetmez; hassas bir konakçı (zayıf bitki) ve buna uygun stresli bir çevre (ölü toprak) gerekir. Dolayısıyla, velev ki atalık tohumdan bitkiye bir virüs ya da bakteri bulaşmış olsun; organik maddece zengin, yaşayan bir toprakta bu hastalık ilerleyip tarlayı kurutamaz.

Böyle bir toprakta köklerin etrafını saran faydalı mantarlar (Trichoderma) ve yararlı bakteriler (Bacillus), kök çevresinde adeta bir siber güvenlik duvarı örer. Zararlı patojenlere üreyecek ne bir alan ne de tüketecek bir besin bırakırlar. Üstelik canlı toprakla beslenen bitkinin uyarılmış bağışıklık sistemi (ISR) o kadar tetiktedir ki bünyesinde virüs taşısa bile semptom gösterip hastalanmadan büyür ve meyvesini verir.

3. Salgını yaratan tohum değil, modern uygulamalardır

Bugün tarlaları ve bağları çökerterek küresel gıda krizlerine yol açan şey; tohumların sertifikasız oluşu değil, toprağı çöle çeviren modern tarım uygulamalarıdır: ağır pestisitler, fungisitler, sentetik gübreler, toprağın yapısını patlatan aşırı işleme ve kilometrelerce tek tip bitki ekimi (monokültür)…

Biz kimyasal ilaçlarla topraktaki zararlıyı öldürürken aslında bitkiyi koruyacak o muazzam “yerli mikroorganizma ordusunu” da katlediyoruz. Biyolojik olarak ölmüş, bağışıklığı sıfırlanmış bir toprağa dünyanın en kusursuz sertifikalı tohumunu da ekseniz, oraya düşecek en küçük bir patojen kıvılcımı tüm tarlayı küle çevirir çünkü bitkinin arkasında duracak bir toprak ekosistemi kalmamıştır!

4. Atalık tohum, bir coğrafyanın hâfızasıdır

Atalık tohumlar, yüzyıllardır bu coğrafyanın iklim krizlerine, kuraklıklarına, yerel böcek ve hastalıklarına karşı direnç geliştirerek bugüne ulaşmış canlı birer kütüphanedir. Onları “hastalık kaynağı” ilan edip yasaklamaya çalışmak, doğanın evrimsel dehasına ve insanlığın ortak mirasına hakarettir. Tarımda asıl risk; tohumun sertifikasız olması değil, biyoçeşitliliğin yok edilmesi ve tohumun küresel şirketlerin tekeline bırakılmasıdır.

Sonuç olarak;

Çiftçinin emeğini korumak ve sürdürülebilir bir gelecek inşa etmek istiyorsak çözümü laboratuvar kapılarında veya tekelci şirketlerin dayatmalarında aramayı bırakmalıyız. Doğaya karşı savaşarak değil, doğayla iş birliği yaparak tarım yapılır. Tohumu suçlamaktan vazgeçip toprağı kompostla, organik maddeyle beslediğimizde yani toprağa destek çıktığımızda göreceğiz ki güçlü bir toprak, kendi ilacını da kendi bağışıklığını da üretecek eşsiz bir bilgedir.

Ezberleri bozma, toprağı ve tohumu özgürleştirme vakti gelmiştir!

Devamını Okuyun

Yazılar

“Sömürgeciliğin Aşılması” Üzerine – Ümit Aktaş

Yayınlanma:

-

11 Mayıs’ta başlayan World Decolonization Forum, NUN Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından, “Hollywood hegemonyasına karşı İstanbul perspektifi” sloganı minvalinde düzenlendi. Açılış konuşmasında Esra Albayrak, “Batı’sız bir dünyayı değil de Batı’nın ‘efendilik kompleksi’nden arınmasını amaçladıklarını” söyledi.

Gelgelelim bu amaç, daha tanıtım cümleleri ve başlığıyla meselenin derinliğine vukûfiyetle gerçekleşebilecek bir girişim olmaktan uzaklaşmakta değil mi? Zira öncelikle sömürgen/kolonyal bir geçmişten arınmak, efendiliğe râm olmaktan kurtulmak, özellikle de dile özen göstermek gerekmiyor mu? Aksi hâlde edilen onca söz ve düzenlenen forum, Frantz Fanon’un Siyah Deri Beyaz Maske(ler) kitabında dile getirdiği gibi bir “maske” veya “taklit” olmaktan öteye gidemez. Beyaz sömürgeciye karşı o siyah benliğin kapatılmaya çalışıldığı maskeler ile süregidecek olan ise yazgısal yenilgiler veya razı olunan partnerliklerdir.

Sömürgeciliğin üstüncülüğüyle ırkçılığın tepkiselliği arasında gidip gelen bir düşmanlık hâli, Haiti Devriminden bu yana, Beyazlar kadar Siyahların da bir türlü kabullenemediği bir belirsizliğe yol açar. Öyle ki Haiti’de 1804’de gerçekleştirilen devrime bile ne Fransızlar ne de Haitililer inanabilmiştir. Sömürgelerde gerçekleşen bu ilk siyahî devrim, sömürgeciliğe dair o temel sorunsalı, sömürgecinin gücünün saymacalığı yanında, sömürge halklarının güçsüzlüğünün de bir türlü aşılamayan o madûniyetlerine dayandığı gerçeğini açığa çıkarması açısından oldukça önemlidir.

Sömürgecilik uzun bir tarih ve el’an da sonuçlandırılamamış katmanlı bir süreç! Askerî ve teknolojik üstünlüğün kültürel ve bilimsel açıdan takviye edildiği bir tahakküm! Öyle ki neden sonra bu sömürgeci tahakküm sona erdirilse de sömürgecinin üstünlüğünden, yine onun dili ve kültürü karşısında duyulan o ezilmişlik hâlinden bir türlü çıkılamaz. Sömürgeciyi kovanların maruz bırakıldıkları bu derin yaralanmışlık, baş edilemeyen o madûniyet hissiyatı, sömürgelerin bir türlü üstesinden gelemedikleri travmatik bir ezilmişliğin hikâyesidir.

Sömürgecilikten kurtuluş için 19. yüzyılda başlayan mücadeleler yoğunluklu olarak 20. yüzyılda da devam etti. Bütün bu süreç içerisinde teşhis edilen en acı gerçeklik ise sömürgecinin kovulmasından öte, içselleştirilmiş olan madûniyetten kurtuluşun zorluğuydu. Bunun da ötesinden, sömürgeliğe hazır oluş hâlinden söz eden de Malik bin Nebi değil miydi? Öyle ki yüzyılın en büyük mücadelesini veren Gandi, işte bu katmanlı sorunu aşabilmek için ortaya koyduğu sivil itaatsizliğe dayanan bir özgürleşme çabası içerisindeyken kendi halkından ırkçı bir fanatik tarafından katledilmedi mi? Madûniyet Mektebi ise işte bu derin yaralanmışlığın aşılabilmesi için ancak 1980’li yıllarda ve Türkiye de dahil birçok ülkenin sorunsallaştır(a)madığı bu sorunu aşabilmek, en azından konuşabilmek için, Gayatri Spivak, Ranajit Guha, Dipesh Chakrabarty gibi Hindistanlı bir grup aydın tarafından kurulacaktı. Ülkemizde bu çalışmaya ilgi gösteren ise sadece Atasoy Müftüoğlu oldu. 1985’te “Mekteb”i ziyaret ederek bilgi aldı ve meseleyi Türkiye’ye de taşımaya çalıştı. Tabii -sağcısı ve solcusu ile- ülke kamuoyuna bakarsanız Türkiye, sömürgecilik gibi bir süreçten geçmediği veya bunu üstüne alınmadığı için böylesi bir hissiyattan da yoksundu. Aslında uzun yıllar fiilen bu durumda yaşanıldığı hâlde, hiç kimse bu alçaltıcı durumla anılmak istemiyordu. Oysa Osmanlının son dönemlerinde en az tüm sömürge ülkeleri kadar aşağılanmış ve Cumhuriyetten sonra da adeta yerelleştirilmiş bir kolonizasyon şartlarında yaşanılmıştı!

Günümüzde bu durum, bir ölçüde aşılmış olsa da yerel düzeyde tutulan bir çakma efendilikle Batılılığı içselleştiren bir sömürge hâli, doğrudan ülke içinde üretilerek aslî sorunun örtbas edilmeye çalışıldığı bir kandırmaca sürdürüldü. Çünkü bu mesele yani sömürgeleştirilmişlik, hiçbir zaman sorunsallaştırılmadığı gibi ondan kurtuluşa dair de sözgelimi dilin, kültürün, siyasal tâbiliğin aşılamadığı sahici bir dekolonizasyon mücadelesine hiç kimse gönül indirmedi. Sömürgecinin dilinin, biliminin, kültürünün aşılamadığı bir özgürleşme sahihleştirilemedi. Sözgelimi böylesi bir toplantıda kullanılan İngilizce terimleri ve kavramları kaç kişi yadırgatıcı bulmuştur? Aslında ilk adımın tam da bu tumturaklı lâflardan kopmakla başlayacağını hatırlatma duyarlılığı gösterebilen kaç kişi çıkmıştır?

Öyle garip ve utanç verici bir ikiyüzlülük sürdürülmekte ki World Decolonization Forumu’nun bir hafta öncesinde SAHA EXPO adı altında bir silah fuarı düzenlenmişti (Zamanlama manidar!) ve bu fuara katılanlar arasında İsrail’e, yani sömürgeciliğin bölgedeki fiilî temsilciliğine silah tedariki yapan firmalar da bulunmaktaydı. Kısacası, bırakın o epistemolojik kopuşu, teknolojik bağımlılık bile aşılabilmiş değil! İşe silahla başlamak ise sömürgecinin terk ettiği (etmek zorunda kaldığı) hikâyeye yeniden başlamak değil mi? Hâlbuki asıl yapılması gereken, sömürgecilikle hesaplaşılması yani mevcut bilimin, teknolojinin, siyasetin, iktisadın, felsefenin Batı’ya özgü bir sömürü tutumu oluşu ve sömürgeciliğin doğrudan bundan beslendiğinin sorgulanabildiği bir hakikat ve adalet arayışını başlatmak değil mi?

Gerçek bir sömürgecilik karşıtı mücadele, öncelikle dilini ve kültürünü arındırmalı ve “emperyal” sözcüklerden kurtulmaya çalışmalı değil mi? Ancak bundan sonradır ki sömürge halkların kimlerle iş birliği içerisinde olunduğuna bakılır ve ilişkiler, sömürgeci kirlerden arındırılır. Daha da önemlisi, öncelikle kendi duruşunu, dilini ve hayatını şu efendilik pozlarından arındırmaktır. Gerçek bir decolonization yani sömürgecilikten arınış, öncelikle kendi uygulamalarını sömürgeci tutumlardan ve köle-efendi mantığına dayanan ilişki biçimlerinden arındırmayı gerektirmektedir.

Ülkemiz, her ne kadar uzun süren bir doğrudan sömürgeleştirilme süreci yaşamamış olsa da farklı toplumsal yaralanmışlıkların yol açtığı madûniyet durumundan kurtulunmuş değil. Bunun en bariz emaresi ülke içerisindeki Kürtler, Alevîler gibi halkların madûnlaştırılması ve ötekileştirilmesi; dahası ise bunların etnik, dilsel ya da dinsel özgürlüklerinin kabullenilememesi değil mi? Birlikte yaşanılan halklara karşı takınılan bu aşağılayıcı tutum, sömürgeciliğin yarattığı travmayı atlatabilmek için başvurulan bir ödünleme mekanizması olsa da esasında tipik bir kendini aldatıştır. Bu aldatışın belirtileri Kürt sorununun çözümüne dair son girişimdeki o bir türlü elden bırakılamayan taklitçi efendilik hâllerinde sırıtmakta değil mi? Bunun Batılı sömürgeci ülkelerin tutumundan farkı nedir ki? Kaldı ki bu ülkelerin çoğu, geçmişleriyle yüzleşmekte ve kendilerini bundan arındırmaya çalışmaktalar ama bu konudaki yüzsüzlüğünü sürdüren ABD, Türkiye’nin en önemli dostu ve müttefiki! Öte yandan ABD’nin bölgedeki sömürgeci üssü ve müttefiki olan işgalci İsrail’in de en önemli ihtiyaçları Türkiye tarafından ya da aracılığıyla tedarik edilmekte!

 

Bu konu hakkında Yeni Şafak’ta yazan Yasin Aktay’a göre ise Forum’un en önemli tarafı, dekolonizasyonun yalnızca siyasi bağımsızlık değil, zihinsel bağımsızlık olduğu vurgusu. Ona göre Türkiye’nin burada oynadığı rol yalnızca eleştirel, tepkisel ve ağlak bir dil geliştirmek değil, alternatif üretme çabasıdır. Savunma sanayiindeki yerlileşme hamlelerinden medya ağlarına, eğitim kurumlarından kültürel üretime kadar birçok girişim aslında epistemolojik bağımsızlığın parçalarıdır çünkü kendi teknolojisini, kavramlarını ve anlatısını üretemeyen toplumların siyasal bağımsızlığı da eksik kalır.

Ama Türkiye’de resmî tarih ve kimlik söylemi bile hâlâ kolonizasyonun izlerini ağır biçimde taşıyor. 120 yıl önce kolonizasyonun bir halkası olarak Türk-Arap-Kürt halkları arasına konulmuş olan ırkçı sınırlar bugün bizzat bu halkların zihinlerinde sömürgecilerin epistemolojik bekçileri veya gardiyanları olarak işlevlerini yerine getirmeye devam ediyor. Bu konuda kat edilecek hâlâ çok mesafe var!

Bir türlü aşılamayan bu verili durumun başlangıcını 120 yıllık bir tarih öncesine atfeden Aktay, yönetiminde olduğu Ak Parti’nin 24 yıldır buna karşı ne yaptığı konusunda ise hiçbir şey söylemiyor. Sadece silah üretmekle varılacak yer ise bir taraftan müştekî olunan ama öte taraftan da özenilen küresel sistemin bir parçası olma arzusundan başka neyi ifade ediyor? Buradan devşirilmek istenilen İsrail yerine sömürgeciliğin bölgedeki temsilciliğini üstlenmek ise bu, sorunun çözümünü değil de üç yüz yıldır yaşanmakta olan krizin neden bir türlü aşılamadığının bariz bir işareti olacaktır.

Gerçi toplantıya bu konuda söz sahibi olan tumturaklı isimler çağrılmış olsa da mesela toplantıya iştirak eden Salman Sayyid’in en temel sömürgecilik eleştirisinin bu konuda Kemalizm’in işlevleştirilmesi bâbında olduğu hâlde, K. Atatürk imzasının SAHA Expo fuarında sergilenen füzelerden birisine verilmiş olması nasıl izah edilmekte? Yoksa bu da tıpkı din ve dünya ayrılığı gibi silahlanma ve decolonization ayrılığı gibi bir ikicilik mi?  Oysa sömürgeciliğe karşı ilk savaşımı verenlerden biri olan Türkiye’nin yöneldiği Batı menşeli ulusçuluk (Kemalizm) ideolojisinin izleğinde yürüyen tüm sömürge ulusçuluklarının birbirlerine düşmanlıkları, gerçekte geriye çekilen sömürgecilerin sahayı mayınlamasından başka bir anlama gelmez. Yunanistan-Türkiye, Hindistan-Pakistan, Çin-Tayvan, Rusya-Ukrayna… Peki, bu ülkeler ve onları taklit eden tüm öteki ulusalcılıkların kaçı bunun farkında?

Toplantının bir başka katılımcısı, Walter Mignola’nın sözünü ettiği sadece insanların değil, bilginin de madûnlaştırılması meselesinin, dahası sadece tarih yazımı ve tercümeye indirgenmiş bir epistemolojik bağımlılığın aşılma mecburiyetinin ne kadar farkındayız? Gerek “Doğu”dan gerekse “Batı”dan yapılan tercümelerde kaynak dillere olan kavramsal bağımlılıktan kurtulabilmek için bu konuda adı var ama kendisi turizme emanet edilmiş Kültür Bakanlığı veya üniversiteler ne gibi çaba içerisindeler? Özellikle de kavramsal çevirilerin yapılamamasının acı sonucu, düşünsel ve bilimsel bağımlılığın sürdürülmesi değil mi? Madûniyetin ve özerkleşememenin en önemli nedeni ise bu düşünsel ve kültürel bağımlılıktan kurtulamayıştır. Bütün yatırımlarını silahlanmaya yapan iktidar, zihinlerini kaybettiği bir kuşakla kime ve ne için savaşım vermeyi düşünmekte? Bu savaşım verilse bile kazanılacak olan ne?

Sorunun en çetrefilli tarafı ise Spivak’ın dillendirdiği “madûnun konuşabilmesi” meselesi. Bu, madûnlaşmış kesimlerin dilden yoksunlaşması bir yana, söylediklerinin duyulmaması veya dikkate alınmaması gibi sorunlarla da malûl! Mesela bir Kürt ananın ya da bir Alevî dedenin yakınmaları ne kadar dikkate alınmakta? İstanbul’un merkezinde her hafta konuşan Cumartesi annelerinin sözünü kaç kişi duyuyor ve duyanlar bundan ne anlıyor?

Daha ötesine gidelim: Neredeyse tüm Batı Asya ülkelerinin bir silah deposu hâline getirilmesi kimin işine yarıyor? Roberto de Monticelli’nin Filistin’de çiğnenenin insanlık onuru oluşu tespitini kim umursuyor? Buradaki irili ufaklı Arap devletlerine stoklanmış silahlar kimin için kullanılıyor? Dost ve düşman kavramlarının bir kavram kargaşasına kurban edildiği bu petrodolarların stoklanma havzasında çanlar kimin için çalıyor?

Doğrusu merak ediyorum, World Decolonization Forum’da, uzaklarda yankılanan İspanyol liderinin çığlığı ne kadar duyulabildi? Ya İran’ın İsrail karşısındaki mukavemetinin sadece füzelerinin gücüne bağlı olmayan direncinin; Şirazî, Şeriatî ve Humeynî’den beri gelen bir çizgiye bağlılığı üzerinde de konuşulabilindi mi? Yoksa yerli ve millî hassasiyetler kadar emperyal tavsiyelerle ilgili o nezaket çizgisinin aşılmaması mıydı temel duyarlılık? Epistemolojik bir kopuş muydu üzerinde durulan o kritik nokta yoksa yerel bir inisiyatifin pekiştirilme kaygısı mı?

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x