Connect with us

Videolar

Demokrasiden Medine Sözleşmesi’ne Yeni Bir Yönetim Modeli Arayışı 

Yayınlanma:

-

Özgür Yazarlar Birliği’nin pandemi arasından sonra düzenlediği ilk etkinliğin konuşmacısı “Demokrasiden Medine Sözleşmesine Yeni Bir Yönetim Modeli Arayışı” başlığı ile Ali Bulaç’tı.

Programdan notlar şu şekilde:

*Müslüman Dünyanın Krizi:
-Bütün Müslüman dünyası derece farkıyla da olsa bir kriz içinde. Bu İslam’ın değil Müslümanların krizi. Entelektüel, ahlaki ve sosyo-politik krizler…
-Fikri ve entelektüel krizi hikmet ile aşmak mümkün.
-Takvayı yeniden tanımlamakla ahlaki krizi aşmak mümkündür.
-Aslında sadece İslam dünyası değil tüm insanlar küresel bir kriz içinde: nüfus artışı, gıda, enerji kullanımı krizi… Ülkelerin anlaşmazlığı gibi bir sonuçla tüm dünyayı yok edecek bir nükleer tehdit söz konusu.
-Çin doktrinine göre tüm halkın refah içinde yaşaması mümkün değil. Belli bir kısmı refah içinde yaşar, geri kalan köledir.
-Taoizm’in temelinde sükûn vardır. Hâlbuki ekonomiye dayalı (iktisadi düzen) bir düzen durmaksızın bir hareketi ister. Budizm’de de ıstıraba dayalı bir düzen vardır. Bu da reddedilir.
-Tüketim, gösteriş ve teşhir kültürü baskın durumda. Yalancı mesih ve mehdiler ortaya çıkıyor. Dünyada 64 bin mesih ve peygamber var tımarhanelerde.
-Nüfusu durdurmaya çalışıyorlar: LGBT, ev hayvanları…
-Dünya nüfusu: %3 düşünen/tasarlayan, %13 yönetiyor, gerisi yalnızca yaşıyor (Ne Sosyalizm, ne Komünizm çözüm…)
-İslam dünyası 1 milyar 600/800 milyon. 56 ülke.
Siyasi rejimler:
*Dini monarşi
*Diktatörlükler
*Otokrat rejimler
Özgürlükler kısıtlı, kuvvetler birliği, bağımlı-güdümlü, yönetici ölünceye kadar başta…
-İslam dünyasının sosyal hayatı kutuplaşma hâlinde… Nepotizm yaygın. Ahlaki yozlaşma her şeyi içten içe çürütüyor. Kitleleri mahveden bir siyasi rejim… Çalışmaya bağlı olmayan zenginlik (petrol ülkeleri)… Hiçbiri tek başına ayakta kalabilecek durumda değil/dışarıya muhtaç. Ulusal mücadeleler had safhada(İran-Irak/Yemen)… Ülkeler küresel gücün himayesi altında, ancak böyle ayakta kalabiliyor.
-Eğer bir ülke İslami yönergelerle yönetilse kim daha İslami?
*Yeni Zelanda, İsveç, Hollanda, Kanada, Almanya, İngiltere… Arabistan, Türkiye son sıralarda.
-İslam dünyasında çatışmalar had safhada. Mezhepsel, etnik, yöneten-yönetilen, yoksul-zengin, laik-anti laik, kadın-erkek, mülteci-ulusal çatışmalar. Bunların elbette sebepleri var. Hakikatin tevellüdü (her grup hakikati kendi safhasına çekiyor, kendisinde biliyor: Vatan sevgisi) mutlakiyetçilik doğuruyor. Bunun sonucunda birbirimizle bile konuşamıyoruz, müzakere edemiyoruz. Dolayısıyla kendi aramızda sözleşme de yapamıyoruz. (Irak Saddam örneği. Kürt-Arap, Şii-Sünni) Ancak bizi bir tiran/bir mutlak ayakta tutabilir, o durumdayız.
-Gündelik dilimizde fark etmediğimiz kavramlar var. -> İmam-ı Azam Ebu Hanife, Şeyhul Ekber, Bediüzzaman Said Nursi vs.
Küçümsemek için değil fakat bizim onlara yüklediğimiz sıfatlarla onları mutlaklaştırıyoruz. Dolayısıyla kendimizi de.
-1789 Fransız “İhtilali” / Bolşevik “İhtilali” / İran’da “Devrim” -> halk devrimi
Fakat orada da mutlak bekleniyor. Verili şeyler aşılamıyor. “Milyonlarca insan orada “Kahrolsun Amerika!” diye bağırıyor. Fakat korkma. Çünkü Peugeot, Sony hâlâ yerinde.” Bu devrimde Şii (mezhep-milli) bir tarafa da çekilmek zorunda kalındı.
-(Müslüman buysa, ben yokum.) Deist-agnostik bir temayül oluştu. Hâkim sahne yüzünden. Bu çatışma derinleştikçe İslam’ın ortak düşmanıyla anlaşma yapılıyor. İran meselesinde Arabistan’ın İsrail tarafında yer alması gibi.
-Temel prensip iyilik ve takva olması gerekirken kötülük ve düşmanlık üzerine yaşıyor Müslümanlar.
-Müslümanlar yenilebilir, mağlup olabilir. Hz. Nuh “Mağlup oldum Allah’ım!” der. Bu yenilgi devanın çürük olduğu anlamına gelmez.
-Moğol ve Haçlılar karşısında iki büyük yenilgi yaşanıyor. Yeniden ayağa kalkıldı.
-Üçüncü büyük yenilgi 19. yüzyıl. Fakat bu sefer “Bu yenilginin sebebi dinimdir.” dediler, “Allah’ın izniyle ayağa kalkacağız!” denmedi.
-Sovyet sonrası pek çok ülke belli bir seviyeye gelirken sekiz İslam ülkesi hâlâ mafyatik davranıyor.

-Bu krizin sebebi, 56 ülkenin ortak suçu Müslümanlıktan mı kaynaklanıyor? Yoksa din anlayışından mı? Tarihi mirasımızdan mı kaynaklı? Muazzam bir batı uygarlığıyla karşı karşıya olduğumuz ve meydan okuyamadığımızdan mı kaynaklı? Ya da hepsinden biraz biraz. Fakat kesin olan şu ki bu durum devam ettirilemez!
-> Bu konuda neler yapılabilir?
*Kaynak birden fazla olsa bile çözüm tek, siyasettir.
Pozitif-> Kanuni
Negatif-> Terör, silahlanma
-Bizim için söz konusu olan pozitif siyasettir.
-Bazıları çıkış yolunu demokrasi olarak belirtiyor.
-Sünni ve Şii kaynaklar yardımcı olmuyor. Çünkü ikisi de ehlibeyt-Kureyş etnik meseleye indirgiyor. (halife-sultan-padişah-şah)
-Önemli bir bölümü demokrasi ile uzlaştırmalıyız diyor. Laik çevreler dini tamamen ortadan kaldıran bir anlayış sunuyor. Dindar muhafazakârlar ise ancak rejimi yozlaştırıyor. Ne İslami ne demokratik.
-Müslüman dünyası homojen değil. Müslüman müşrikler(uzlaşanlar)/mümin müslümanlar ayrımı yapıyor peygamber. (Hucurat Suresi/Bedeviler dediler ki biz iman ettik. Siz iman ettik demeyin…)

TESEV araştırmasına göre Türkiye’de ancak %20’lik kesim şeriat istiyor. (hırsızın eli kesilsin deyince %4’e iniyor.)
-Bir de gayrimüslimler var. Onlar ise zımni olmayı reddediyor.
-İmam arıyoruz.
-Pragmatik-dogmatik sünni sistem.-> fiili durum: kim başta olursa imam odur (kılıçla olunur).
-Sünnilere göre ortalama olsun yeter.(namaz vs)
-Yöneticinin referansı kimdir? zümre, sınıf, çoğunluk, toplum, üst hukuk…
-Demokrasiyi eleştirenler “demokrasi kötüdür ama en az kötü olanıdır” diyorlar. Eleştiri en temel haktır fakat totaliter rejimlere pas vermemek gerekiyor. Demokrasinin kavramlarını alıp ileriye taşımak gerek. Aksi halde havada kalır ve amacından çıkar.
-Niçin yönetim? İnsan medenidir, bir arada yaşar dolayısıyla yönetim gereklidir. Resulullah seyahatte 3 kişinin 1’i yönetici olsun, diyor.
-Toplumun ve insanların önündeki engelleri kaldıran şey olarak demokrasiyi kabul etmek gerekir. Her halükarda bir din ya da yaşama biçimi değildir.
-Kim yönetecek, nasıl yönetecek?
1. Parlamento
2. Siyasi partiler
3. Anayasa (İngiltere-örfi hukuk)
4. Sivil toplum kuruluşları
5. Kolluk kuvvetleri

Bunlar demokrasiyi oluşturur.
-Ancak demokrasi bir araç olduğu halde (özellikle sol ve laik kesim tarafından) bir din/yaşama biçimi olarak algılanıp amaç haline getiriliyor.
-Müslümanların siyasette yapamadığını batı yaptı.
1. İktidar şiddet kullanılmadan değiştirildi. (Halife öldürüldü/öldü/isyan çıkarıldı)
2. Kuvvetler ayrılığı ilkesi getirildi. (Yargı-yürütme-yasama ayrı. Bir arada olursa otokrasi olur/bu da yetmez ittifak kurulabilir.)
(28 Şubat’ta iş birliği yapıldı mesela)

Buna engel olarak da kamuoyunu bilgilendirecek BASIN, “dördüncü kuvvet” olarak kabul edildi. Basın ifade özgürlüğünün teminat altına alınmasıdır.
-Bütün bunların bizimle ilgisi ne?
Tunus ve Osmanlı’da anayasa meseleleri…
“Demokrasi denen halk yönetiminin İslam’la alakası olamaz.” deniyor. (Abdülhamid’e sunulan rapor)
-Demokrasi konusunda da muhtelif tartışmalar hep olmuş. Bazıları cevap veriyor fakat katılımın mümkün olmayacağını söylüyor mesela. Bazıları direkt karşı çıkıyor.
-Şii ve Sünni doktrinler tarihsel birer gerçek olabilir yalınca.
-Malik b. Nebi “Demokrasi köle ile despot arasında dengedir. İslam ne köle ruhunu ne tiranı tasvip ediyor. Demokrasinin İslam’da var olup olmadığını Müslümanlara bakıp anlayamayız.
Kur’an’a ve tatbikata bakmak lazım”
-Kimileri demokrasi yerine hilafeti koyuyorlar. Kimileri (Selefiler) demokrasiyi seküler-din dışı bulur. Merkeze halkı koyar. Çoğunluk yönetimi gibi gözükse de kararları azınlık verir. Hele katılım az olduğunda bu daha da açık olur. Baskı ve çıkar grupları partileri finanse ediyor. Anayasa kime-neye göre hazırlanıyor? İçsel inanç ve özgürlük şahsi özgürlüktür demokraside, bu da İslam’da yoktur, diyorlar. İstişare caiz fakat vacip değil diyorlar. Yönetici kayd-ı hayat şartıyla seçilir, ölene kadar. Yönetici namaz kılsın, zulüm etse bile sıkıntı yoktur.
-İslam adına demokrasiyi eleştirenleri 3 noktada toplayabiliriz.
1. Din dışı-seküler
2. Kanun yapma hakkı Allah’ındır
3. Çoğunluğu esas alır
-Yerine önerdikleri şey şûra. Fakat bunun mekanizması nedir?
Ebubekir seçildi, Ömer işaret edili-seçildi, Osman ve Ali seçildi fakat bize mekanizma
bırakılmadı.
-Kanuni’nin Fermanı: Padişah Allah’a karşı sorumludur. Hukuk (hangi durumda nasıl) ihlal edilirse alaşağı edilmeli ama bunu kim yapacak?
-İslam fıkhının bir kanun hukuku (ceza, vergi, devletler -> saltanat) yok. Muaviye’den bu yana saltanat rejimleri olduğu için. Bugüne söyleyeceği imam nasıl seçilir, dışında herhangi bir şey yok.
-Kur’an’dan hareket edersek bir kamu hukuku oluşturabilir miyiz?
-Din dışı-seküler eleştirisi:

Avrupa’da tek bir demokrasi yok.
“özgürlük”  “kardeşlik”  “eşitlik”  “laiklik”  (kıta Avrupası)
-Bir demokrasinin iyi olabilmesi için yalnızca siyasi değil içtimai bir şeyin olması gerekir. (Amerika örneği)

Fransa din dışı-laik
Almanya seküler
İngiltere kral-kraliçe

ABD serbest

Hollanda teokratik

Çin modeli (kalkınmayı özgürlüklerin önüne geçiriyor, grev-eylem hakkı bu modelle elden alınır.)
-Eğer biz Müslüman olarak yeni bir şey söyleyeceksek iktidar kavramından başlamalıyız.
-Demokrasilerin çok büyük bir zaafı var. Göbeğinde bir anlam/amaç/emel yok. Anlamdan ve amaçtan yoksun bir siyaset oluşur. Din de ayrıldığı zaman siyaset vahşileşir. O halde başarmak için her şey mübah haline gelir. Çünkü önemli olan başarıdır.
NİÇİN SİYASET?
Demokrasinin Problemleri
-Demokrasilerde en büyük problemi siyasi çoğulculuğa açık olduğu halde sosyokültürel çoğulculuğa açık değildir. Halkı kolayca manipüle etmek mümkün. Farabi hiçbir zaman demokrasiyi değil erdemli yönetimi istiyor.
1. tiran
2. demokrat
3. erdemli
-Siyasi partiler var fakat onlar sentetiktir, doğal değildir. Çok partili sistemin sıkıntısı %51 alan bir parti iktidarı ele alınca diğer partiler aslında bu yönetimin (yasa yapma, iktisadi ve beşeri paylaşım) dışında kalıyor. Az oylu partiler iktidar şartı olduğu için istediklerini/haklarını asla alamayacaklar.
-Bireyin esas alınması. Felsefi değil siyasi olarak insanın birey olarak adlandırılması… (Felsefi olarak da büyük sıkıntı. Birey tanrıyı, halkı tanımaz özerktir.) İnsan gözünü topluluğun içinde açıyor. Bir yanda birey, bir yanda devlet var. Demokrasi bunları karşı karşıya getiriyor. Bireyin tek başına devlete karşı çıkma imkânı yok. Birey ile devleti birleştiren grup hakkı (cemaat, stk, topluluk) olmalıdır.
-Parti “parça” demek. Rekabette bir grubu yukarıya taşır. Ayrıştırır, çatıştırır bunlar onun için en iyi şeylerdir. Hâlbuki İslam’da toplum mümkün mertebe bölünmez. Musa, Harun’un perçeminden tuttuğunda Harun’un savunması da “Kavmin bölünmesinden korktum!”dur.
-Siyasi partiler muhalefet ediyorlar. Fakat iktidara gelince unutuluyor. Eski iktidarların yaptıklarının aynısını yapıyorlar. Monolitik yapıyı çoğulculaştırmak lazım. Modern ulus devletin kendinden gelen bir problem bu.
-Siyasi partiler kendi fikirlerini mutlaklaştırıyor.
-Vekili tayin ediyoruz.
-Toplum, topluluklardan ibarettir. (aşiret–>kabile–>kavim–>coğrafya ortak paydadır.)
-Ümmet (müslüman birlikteliği & grup)
-Medine’nin sınırları bellidir. Sonrasında nüfus sayımı. Toplamı ümmettir.
-Sentetik partiler olmaya devam etsin fakat organik topluluklar kendi adaylarını koymalılar. Adayları bu mevcut sistemde halk tanımıyor.
-Demokrasi: Allah’ın insana bahşettiği beşeri potansiyeli ortaya koyabilmesi için özgür bir ortamda yetilerini sunduğu sosyopolitik bir yöntemdir.
-Neden yaratıldık? (Amel bakımından daha iyi olanı ortaya çıkarmak için…)
-Dinde zorlama yoktur.
-Artık dileyen inansın dileyen inkâr etsin.

-Allah dileseydi hepsi inanırdı.
-Allah dileseydi bir ümmet olarak yaratılırdık. Renk rengiz.
-Selefiler: Kanun yapma hakkı Allah’ındır.

-Temel prensipleri va’z etmek Allah’a, pratikteki yasa Allah’a aykırı olmayacak şekilde insana aittir. (Hükmün kaynağı Allah, kanun yapma insana aittir.)
-Halk istediği yasayı yapar demokraside. Yanlıştır. Evrensel insan hakları beyannamesi anayasanın üstündedir. Dolayısıyla sonsuz bir şeye sahip değildir. Müslüman da Kur’an’a aykırı yasa/anayasa yapamaz.
-Peki, Allah’ın iradesi nerede tecelli eder?
Devlet elle tutulmaz, gözle görülmez.
İnsanın takvasında tecelli eder.
(Vahiy + müçtehitlerin yaptığı içtihatlar)
-Demokrasi (batılı felsefe içinde gelişimi durdu, yeni bir kültürde zenginleşmesine ihtiyaç var) gelişen, değişen, zenginleşen, siyasi rejimdir.
-Sözleşme insanlar arasındaki ilişkileri inşa eden tek şeydir. Ticaret, seçim, biat hepsi sözleşmedir.
-Önce toplumsal sözleşme sonra anayasa.
Toplumsal sözleşme:
1. Muarefe (tanıma ama tanımlama değil) toplumsal gruplar müzakere eder, hukukçular teknik bilgiye döker. (Anlamaktır, tanımlamak değil. Tanımlamak müdahale etmektir.)
2. Müzakere (pazarlık/hatırlatma/alışveriş)
3. Muahede-sözleşme (Peygamber herkesin tek tek kimliğini tanıyor. Anlaştıkları maddelerde sıkıntı yokken anlaşamadıklarında birbirlerine kılıç çekmiyorlar. Bekleyerek konuşuyorlar. Peygamber kimseyi zımmî sınıfa almadı hepsi siyasi ortaktı.)
-Az kişiyle yapılmış bir sözleşmeyi bu nüfusa taşımak mümkün değil fakat temel kaideleri alabiliriz.
-Azınlık–>toplumun çoğunluğuna göre az sayıda olduğu için mazlûmiyet maruz kalır. Bu İslam’da yoktur.
-İslam imamın vazifeleri dışındakileri sivile bırakır. Despotça her şeye müdahale etmez.
-Mezarlık ve mescit dışında her kamusal alan herkese ortak açıktır. Mardin örneği.
-Ortak iyi ve ortak çıkar, sözleşmenin zemini temsil eder.
-Her grubun ismi zikredilir. Bir kazanda eritilir gibi kimse homojenleştirilmez.
-İslamcılığın 5 şartı:
1. Herkese özgürlük
2. Ahlak
3. Hukuk ve adalet
4. İhtiram (sosyolojik, dini, etnik)(saygı)
5. Toplum sözleşmesi
-Halk kimdir? Demokraside hem yönetilen hem yönetendir. Peki, halkın manipüle edilmesi dolayısıyla bu ikisi mümkün müdür?
-II. Akabe biatinde Resulullah “Aranızdan nakip seçin, onlarla muhatap olayım.” diyor. Bu seçilen temsilciler organiktir. Sıkıntı olursa topluluk tarafından değiştirilir.
-Peygambere sözleşme konusunda yapılan eleştiri şuydu: “Peygamber ‘zayıfken’ iktidar olana kadar anlaşma yaptı, güçlü hale gelince de diğerlerini kovdu!” Oysa peygamber bunu geçici olarak düşünmedi, bir ideal sistem olarak tasarlamıştı.
-Medine’de müslümanlar rahat rahat namaz bile kılamıyordu. Peygamber alkışlarla karşılanmadı. Evs-Hazreç Arapları çatışıyor, Yahudiler kendi aralarında çatışıyor. 120 senedir süren kaos hali var Medine’de. Tıpkı bugünkü gibi. Hatta bir yönetici arıyorlardı. Peygamber bu çatışmayı ve anlaşmazlığı ortak iyi ve ortak çıkar ile çözmeye çalıştı. Maruf ve münker… “Sizin için de, benim için de iyi ve güzel.”

Medine’nin sınırları belirleniyor önce. Ahali belirleniyor, dâhil olmak istemeyenler gidiyor. Sonra egemenlik. Peygamber hâkim değil hakem. Yahudiler de Araplar da hakemliğini kabul ediyor. Dışarıdan geliyor yani kavgada taraf değil. Çözüm üretiyor. Her ne söylüyorsa doğru söylüyor. O kaotik durum Allah’ın peygamberine lütfuydu.
-Avrupa kendine demokrat.
-Batı demokrasisinin kaynağı Magna Carta’dır. İmzalayan kral birkaç yıl sonra iptal ettirdi. Oysa Medine Sözleşmesi peygamber ölene kadar ayakta kaldı. Batı, Magna Carta’dan muazzam bir demokrasi çıkardı da biz Medine Sözleşmesinden mi yeni bir siyasi model öneremeyeceğiz?

Notlar: Nazlı Nesibe Kılıçoğlu

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Videolar

TOKAD, 15 Yıl Programı: Tevhid, Adalet ve Özgürlük Hattının Ufukları

Yayınlanma:

-

Kuruluşundan bu yana 15 yıl geçen TOKAD (Toplumsal Dayanışma Kültür Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Derneği),  “Direniş Mektebi 15 Yaşında!” başlıklı bir program düzenledi. Ahmet Örs’ün açılış konuşmasıyla başlayan etkinlik kapsamında Mustafa Özeke’nin hazırladığı ve 15 yılı özetleyen bir slayt gösterimi yapıldı.

Slayt gösteriminden sonra sabah ve öğleden sonra olmak üzere “Tevhid, Adalet ve Özgürlük Hattının Yerel ve Küresel Ufku” başlıklı iki oturumlu bir panel yapıldı. Dilaver Demirağ’ın katılamadığı panelin sabah oturumunda Kadrican Mendi ve Fatma Akdokur konuşurken öğleden sonraki oturumda Yıldız Ramazanoğlu, Ahmet Kaya, Sedat Doğan ve Murat Kurtuldu söz aldı.

Forum bölümüyle sona eren program konuşmalarından notlar şu şekilde:

AHMET ÖRS:

  • TOKAD ne söylemeye çalıştı, nasıl söylemeye çalıştı?
  • TOKAD, kapitalizm karşıtı duruşuyla tanınmıştır. Asgari ücret protestoları vardır her sene. Emekçi direnişleri ve grevlere desteği ile bilinmiştir. Sömürü ve kölelik düzenine vurgu yapar. Bu düzenin değiştirilmesine vurgu yapar.
  • Anti-emperyalist duruşuyla ortaya çıkan bir hareket olarak değerlendirilmelidir.
  • Düzenli olarak yaptığı kampanyaların başında NATO eylemleri, bizzat üslere giderek kapatılmaları için eylemler yaptı.
  • Ekolojik yıkım ve tahribata karşı bir söylem geliştirmeye çalıştı. HES eylemleri, ormanların maden aramalarına karşı protestolar gerçekleştirdi.
  • Özelleştirmelere, tabiatın yağmalanmasına, kamu varlıklarının zenginlere transfer edilmesine karşı çıktı.
  • Şöyle bir misyonu görev ittihaz etmiştik kendimize: Biz bir işaret fişeği olalım. İnsanlara hangi alanlarda mücadele edilmesine dair bir işarette bulunalım.
  • Tokat gibi küçük bir yerde neşet eden bir hareket olarak, bu meselelere gücü yettiğince dikkat çekmeye çalıştı.
  • Sendikal mücadele alanları bir diğer mücadele alanıdır.
  • İslami hareketlerin kadını özneleştirmesi başlığı/vurgusu vardı buradaki bir konuşmasında Alev Erkilet hocamızın, bizim hareketimiz için Anadolu’da bir noktada bu önemli bir adımdır.
  • Doğrudan iç siyasete müdahale etmeye çalıştı. Mesela iç güvenlik yasasına karşı eylemler, Kürt meselesi, Roboski eylemleri… KCK savunmalarında Kürtçe ifadelerle ilgili açıklamalar…
  • Bunlar önemli tanıklıklardır.
  • Ama toplamda, İslami hareketin bütünü anlamında ileri gitmek yerine geri düştü maalesef bu seviye.
  • TOKAD’ın bu mücadele mirasının, geleneğinin, başlığımıza bir çerçeve sunduğunu söyleyebiliriz.
  • Önemli olanın düşünsel dinamizmle bu eylemliliği sürdürmek olduğunu düşündük. Hem sokağa çıkıp düzenle hesaplaşmak, hem tartışmalar yürütüp derinleşmek.

KADRİCAN MENDİ:

  • TOKAD, İslami uyanış olarak adlandırdığımız, 80’lerde başlayıp 90’larda zirve yapan, sonra da düşen bir uyanışın yapısıdır.
  • Yerelden çok az sayıda örnekten biri.
  • Geldiğimiz nokta olarak, maziden almak lazım. Geçmiş ve gelecek çerçevesi olarak.
  • Türkiye’nin biricikliği eleştirilen bir şey ama bir noktada doğru. Cumhuriyet tecrübesinden bahsedeceksek bu doğru. Biz otantik bir topluluk değiliz. Türkiye’de yaşayan Müslümanlar yani otantik değil. Yüzlerce yıllık bir beraberlikten gelmiyoruz. Ne düşünsel ne politik gelenekler var. Böyle bir zeminde konuşuyoruz.
  • Bundan öncesi hayırlı mıydı? Osmanlı bir imparatorluktu. Bütün imparatorluklar da sömürü üzerine kurulur.
  • Hititlerden itibaren aynı mekanizmayla işliyordu.
  • İçinde gayrimüslimlerin de yaşadığı coğrafyada bir geleneğe dönüştü imparatorluk.
  • Fransız devrimi bu imparatorluğu kopardı mesela. İngiltere’de kaldı ama adıyla oynadılar. Commonwealth oldu.
  • Anadolu’da 1915’e kadar olan süreçte nispeten imparatorluktan parlamenter sisteme geçiş yaşandı. Yani bir kırılma yaşandı.
  • Politik araçlar kullanılarak politik gruplar kullanılarak, sisteme katarak, devam eden bir güzergâh vardı. Bu da İttihat Terakki ile kesintiye uğradı. 1 DS kullanılarak bir soykırım yapıldı Anadolu’da. Otantik halklar kaldırıldı ve yerine yekpare bir halk oluşturuldu. Çünkü yerleşmiş gelenekleri ve toplumu yönetemeyeceklerini fark etti ittihat ve terakki. 1. DS da bir fırsat olarak doğdu. Yönetemeyeceğimiz bütün unsurları kaldıralım dediler. Nasıl yaptılar? Büyük oranda Balkanlardan çekilen nüfusla. Bunun üzerine bir Türk devleti oluşturuldu.
  • Bu radikal bir kesinti bugünü anlamamız açısından.
  • Akif’ten bahsediyoruz. Ama buna Osmanlı İslamcılığı diyebiliriz. Bu, cumhuriyete intikal etmedi. Burada kesintiye uğradı. Hatta tasfiye edildi diyebiliriz.
  • Aktarılanlar oldu, Şemsettin Günaltay mesela. Akiflerin ekolünden gelen, Osmanlı İslamcısı bir adam ama CHP parantezine girmeyi kabul ederek işler yaptı. Türk devletini kabul ederek.
  • Zemin budur yani. Cumhuriyetin tartışmasız bir şekilde Türklük zeminini kabul ederek.
  • Modernizmin İslam dünyasına girmesiyle hayatın her alanına girmeye çalışan, modern tarihsel bir şey olarak kabul ediliyor ama biz bunu kabul etmiyoruz. Bu bir süreçtir insanlık tarihinde. Farklı görüntüleri vardır. Bazen mezhepler, tarikatlar, modern dönemde de sendika dernek gibi. Ama özünde tevhit ve adalet vardır. Tarihsel bagajlardan İslami söylemi ayırt etmek gerekir.
  • Adalet iddiası devlet tarafından olmaz. Halkın tarafından iddia ediliyorsa olur.
  • Türkiye İslamcılığı, ister altın nesil vs. hikâyesi, özünde Türk olan Müslümanların öze dönüş mücadelesi. Yani Türk olmak zorunda olan. Türklerin İslamcılığı, Türklerin tevhidi hareketidir. Böyle bir yerden ilerledi.
  • 28 Şubat’a kadar da sürdü bu Türkiye İslamcılığı dediğimiz şey.
  • Diğer etnikleri sorduğumuzda, suçlanma riskini almak istemeyeceğimiz bir şekilde savundu Türkiye İslamcılığı tevhidi.
  • Hiçbir tehlikeli alana girmeden, Kürt, emek, Alevi, katliam meselelerine girmeden yaşadığımız bir süreçti bu. 28 Şubat döneminde de bu patladı. Neydi o yaşanılan şaşkınlık? Biz ne yaptık ki devlete, niye bizi engelliyorlar, diye bir şaşkınlık vardı.
  • 28 Şubat Müslümanlara karşı bir şey değildi. Dindar bir camianın desteklediği bir ekole karşı, cumhuriyet elitleri arasındaki Ergenekoncu tabanın çekişmesiydi bu.

Natocu kanatın etkisiyle de… AKP geldi sonra da.

  • Bireysel gruplar, dergi çevreleri, küçük gruplar, bunları görebilmesi için zaman geçmesi gerekiyor, anlaması için.
  • Böyle bir çerçeve var ve biz hala tosluyoruz burada.
  • Kürt meselesi mesela… İslamcı camia hala konuşamıyor.
  • Kesinlikle oy vermeyeceğiniz parti hangisi diye soruyorlar ankette. HDP’ye kesinlikle oy vermem diyen en yüksek oranlı parti Saadet tabanı. Bunu devletin beka sorunundan, çıkar sorunundan ayrıştırılmaması gereken bir İslami hareket olarak görülüyor. Devletin menfaatleri ile hiçbir noktada çelişmemeli. Milli görüş bu camiayı temsil ediyor diye demiyorum. Ama temsil ettiği noktada diyorum.
  • İktidarı kimseyle paylaşamayız diyorlar. Ama Türk cumhuriyeti olarak kalacak. Yeni anayasa da ilk üç madde tutularak yapılabilir, diyorlar.
  • İçinde bulunduğumuz sorun bu.
  • Altta da bir dönüşüm var. Türkiye’nin kapitalist dünyaya eklemlendiği bir süreç de var. Hızla kapitalistleşmesi. Ekonomik bir faktör olarak dünyanın parçası haline gelmesi. Bunu dayatan bir süreç. İçinde yaşadığımız dönüşümün nabzını daha iyi yakalayacağımız bir mesele bu. Markete gidince hissedilir çünkü. Bu dönüşüm alanı, tevhit ve adalet dediğimiz meselenin aslında neyle alakalı olduğunu doğru olarak gösterebileceğimiz zemin bu. Asgari ücretin 9 bin olması değil mesele. Ülkenin kaynaklarının nasıl paylaştırıldığı, kullanıldığı mesele.
  • Düzenli işi olmayanlar mesela? Hiçbir yerde olmayacak ileride düzenli iş. CB demişti, üniversite mezunlarına iş bulma yükümlülüğümüz yok. Adaleti buradan tartışmayacaksak nereden tartışacağız?
  • Niye emekli olmayacak insanlar? İş güvencesi?
  • Diyor ki iş var. Kafede, A101’de. Ama kırk yaşına kadar. Sonra ne olacak?
  • Çünkü öznesi insan değil, öznesi şirketler bu sistemin. İnsanı insan olarak yaşama imkânı verecek haklar, sorumluluklar kaynakların israfına (!) yol açıyor. Hâlbuki bu kaynakların sağlığa, eğitime harcanması yerine şirketlere harcanması lazım! Yoksa israf olur gider! Küresel sistemde aktör olmamız lazım! Şirketler özne. Çalışamazsanız emeklilik haklarınız da olmaz. Bir şekilde ömrünüzü geçirirsiniz!
  • Burada nasıl konuşacağız tevhit ve adaleti?
  • Bunun dışındaki bütün yaklaşımlar bizi bir yere götürmez. Binlerce yıllık tecrübesi olan devlet karşısında, biz adaleti nasıl örgütleyeceğiz? Adaletten, tevhitten bahsettiğimiz şey ne olacak? Bundan bahsetmemiz gerekiyor.
  • Gençlerin önce deist olması lazım. Önce içinde bulundukları durumdan uzaklaşıp, düşünüp öyle gelmeleri gerek. Zaten vicdanı olan herkes Müslüman olur.
  • Türkiye’de Türkçü bir parti yok. Devletçi parti hepsi.
  • Türkiye komünizmi de ittihatçıdır. Cumhuriyetin aydınlanmasını esas alırlar.
  • Bu karadeliğin dışında alternatif bir şey oluşturamazsak, ufak grupların korumaya çalıştığı marjinal yapılar olarak kalır bu mücadele. Bizim halkın içinde yollar açmamız gerekir hâlbuki.

FATMA AKDOKUR – İSLAMCI KADIN HAREKETİN SERENCAMI:

  • Kadın konusunu konuşmak, Türk mahallesinde Kürtleri konuşmak gibi oluyor.
  • Türk devletinin nasıl kendisinin egemenliğini korumak için, başta Müslümanlar olmak üzere, paydaşlarının bulunduğunu ifade eder.
  • Nedir bu kadın meselesi?
  • İslam’da kadın erkek eşittir, böyle bir meseleyi ayırt etmeye ne gerek var? diyorlar.
  • Nasıl Kürt-Türk egemenlik çatışmasıysa, kadınla ilgili egemenlik çatışmasının farklı bir boyutu.
  • Türkiye’deki bir Türk kadın hareketiyle ilgili konuşmam. Bahsedeceğim hareketin diğer kadın hareketlerinden farkı var.
  • Son yıllarda tasvip görmeyen bir tanım “İslamcı”.
  • Benim de “İslamcı kadın hareketi” başlığım bir sorun teşkil ediyor.
  • İki esas üzerinden: literatürde Müslüman kadın hareketi, İslami kadın hareketi, dindar, muhafazakâr kadın gibi isimlere sahip. Çokluk ve çeşitlilikten kaynaklanıyor. Peki, neden İslamcı?
  • Her bir kadın hareketinin İslam’la ilişkisini hedef alarak.
  • Bahsedeceğim hareket tek bir hareketten oluşmuyor. Farklı coğrafyalarda farklı karakterlere sahip.
  • Kadınlar, ait oldukları cemaatlerin sunduğu kapsam içinde bir hayat sürüyorlar. Düşünsel dünyaları da öyle sınırlanış oluyor.
  • O çerçevede, İslamcı kadın hareketini, başörtüsü mücadelesiyle başlatıyorlar.
  • Biz kendi kuşağımızın macerası üzerinden
  • “Şulebaş” biçimi oluşturacak şekilde hayata geçen Şule Yüksel’in, şehirli kadın inşası.
  • Mektepli, şehirli, modern kadın hareketleri… Başörtülülükler, onları diğer kadınlardan ayırt ediyor.
  • Başörtülülük, doğrudan doğruya sisteme bir direnişi, hayırı vurguluyor. Bir yandan da gardrop devrimleriyle sunulmaya çalışılan, dinle mesafeli bir kimliğe itirazı dile getiriyor. Yani iki cepheyi karşılarına almış oluyorlar başörtülü kadınlar.
  • Yani sisteme ve modern kadınlara karşı bir muhalefete olarak algılanıyor.
  • Ancak görünmeyen bir tarafı da: dindar Müslüman erkeklere dönük bir cephe.
  • Yani tek bir cephe değil, çok yönlü bir cephe.
  • Yola çıkarken bu kadar çoklu cepheyle mücadele etmek yerine daha emin adımlarla gitmeyi tercih ederek kendi mahallelilerinde kendilerini ilmi olarak geliştirmeye çalışarak kendilerini ilerletmeye çalıştılar.
  • Uzlaşmacı bir kadın hareketi görüyoruz başta.
  • Kız çocuklarının gelişimini, onların toplumsal gelişimine katkı sağlamak için ablalık ve hoca olarak rol alacakları bir örgütlenmeye gittiler. Anadolu’daki bu kadar çok örgüt, toplumun sağlıklı bir varlık bulmasını sağlayan ortamlar geliştirmeye çalıştı.
  • Yetmişli yılların sonuna doğru İslamcı erkeklerin yayınladıkları bir kadın kimliği görürüz. O dergilerde İslamcı, tevhidi bir direniş hareketini temsil eden çağrılar, sloganlar görülürken, başörtüsünü bir bayrak gibi kullanıldığını görüyoruz. Yani başörtüsü, erkek İslamcı hareketin kendisine bir lokomotif olarak kullandığını görüyoruz. Bağımsız olarak vâr olmaya çalışan kadınlar karşısında ise onları ötekileştiren, onları araçlaştıran tavırları vardı.
  • 80 ihtilali ile herkeste durulma olurken, başörtüsünün hayatta görünürlülüğünün artmasıyla…
  • İran devrimi, bir kadın devrimi olarak dünyamıza dâhil oldu. Bugün de yine bir kadın ayaklanmasıyla o devrim o devrim büyük bir sınav veriyor. Erkek egemen bir anlayışın ve erkek zihnin, İslamcılık kavramının kullanılması sürdürmesinin sebebi, İslam’ı kendi egemen anlayışın içerisinde bize sunmaya çalışan, kadın hareketi olarak da sanki kendilerinin oldukları yerde hiçbir farklı beslenme kaynakları yokmuşçasına davranmalarına karşı, ısrarla beslendiğimiz kaynak İslam ve feminizm olarak, İslamcı feminist demekten gocunmuyorum kendime.
  • Seksenlerden sonra çeşitli sorgulamalara girdik. Kadınsal olarak, toplumsal olarak, Müslümanlara dair…
  • Yayın dünyasına dâhil olmaya başladı kadınlar sonra. Karşı atışlar da başladı bunlara.
  • “Kadınların kaleminden, kadın-erkek herkes için” Mektup dergisinde. Kendine özgü ve özgür bir kadın kimliğini ortaya koydu.
  • Kadınların giyinişi de değişti. Çarşaf, siyah ve pantolon giyilmeye başlandı. Bu bile büyük bir işaretiydi değişimin.
  • Feminist kadınların “aklı kısa” olarak adlandırılması. Bizim geçtiğimiz sınırları geçemezsiniz, aklı, kadınları provoke etti.
  • Başörtülü kadın yoksa oy da yok kampanyası ile aynı kalem tarafından oyunlara gelmekle suçlandı. Bu kalemler, İslamcı erkek anlayışının, İslamcı erkek hareketinin öncüleri.
  • İslamcı erkekleri rahatsız eder hale geldi İslamcı kadın hareketleri.
  • Ayrı olarak gelişme nedeni: 1. İslamcı erkek dünyasının dini duyarlılık kaygısıyla kadınları zaten ötelemesi. İster istemez bunlar iki bünye olarak beslendi. 2. Müslüman kadınlar, Müslüman erkeklerin sloganlarından kurtulmak istediler. Kendilerini değilim dönüşümünü göstermek istedikleri için bu kapıyı kapattılar. Yazın dünyası, dernekler, platformlarla kendilerini göstermeye başladılar. Bunlar kurulurken hem Müslüman kimliklerini sahiplenerek hem de feminist literatürden yararlanarak ilerlediler. Bu hareketlerin içindeki kadınların birçoğu kendisine feminist denilmesinden de rahatsız oluyor. Kadın bakış açısına sahip Müslüman kadınlar olarak kendilerini sunuyorlar. Çünkü bu kadın hareketlerinin içerisinde erkeklerden bağımsız olamamaları…
  • Başkent Kadın Platformu, “Ne paşaya ne hocaya ne kocaya itaat edeceğiz!” sloganıyla özne kadın varlığını göstermek için direnişin odağı oldu. Çünkü başörtüsü mücadelesini vermek durumunda kaldık.
  • İlahiyat fakültesindeki eylemlilikler, Ankara ilahiyattaki kadınların başlattığı hareket olmasına rağmen, erkek arkadaşların kendilerine pay çıkardığı bir hareket olarak dile getirildi ama öyle değildi.
  • 28 Şubat süreci, devlet kendi içerisindeki kavgaları kitleleri hedef tutarak, onları sömüren bir sorunla baş başa bıraktı. Bu sorun Müslüman kadınların çabalarının sorunuydu.
  • “Bize kimse ne yapacağımızı söyleyemez” dedik. Başörtüsünü çıkarmak ya da takmak, ne olursa olsun.
  • Bütün güç odakları, bireylerin alanlarına bu kadar dâhil olma gücü bulamamalı.
  • 2000li yıllara geldiğimizde, kendisi İslamcı gömleğini çıkarmış olduğunu beyan etmesine rağmen,
  • Çeşitli isimlendirmeler bizim değişim dönüşümümüzü de gösteriyor. Artık gelinen noktada herkes muhafazakâr ve dindar oldu. 28 Şubat sürecinde bizi muhafazakâr olarak adlandırmalarına itiraz ettik.
  • Biz İslamcı kadınlarız.
  • İslamcı kadının ve İslamcı erkeğin, kendilerini laik ve Atatürkçü adlandırdığı günlere geldik.
  • Bir tarafta bu kimlikler, bir tarafta başörtüsünden vazgeçen genç kadınlar, bir tarafta bunların ortasında kendini yazmaya verenler… İslamcı kadın hareketi özünü kaybediyor mu? sorusuyla noktalamak istedik.

YILDIZ RAMAZANOĞLU:

  • TOKAD’ın iktidarla mesafeli durarak, eleştirel bir tutum içinde, doğru yolun çizgisini muhafaza etme çabasının bir parçası olmak çok kıymetli.
  • Edebiyat alanında da çok çalışmalar oldu. Siyasi atmosfere çok katkı verildi.
  • Neler oldu bu zamana kadar? Kronolojik olmayan bir sunum yapmak istiyorum. Neler yapıldı? Neler olup bitti? Tartışmadan ziyade bunlara odaklanmak istiyorum.
  • Yazarlar Birliğinin pek çok yerde çalışmalarının yapıldığını görüyoruz.
  • Edebi konuların daha ayrıştığını görüyorum bu süreçte.
  • Birçok camiadan yazarın davet edildiğini hatırlıyorum.
  • Edebi kamu bu kadar polarize olmamıştı. Edebiyatın temel hedefi düşmanlıkları kaldırmak, birbirimizin hikâyelerine eğilmemizi sağlamak. O zaman biz nasıl bu kadar savruluyoruz ve kimse birbirini okumuyor?
  • Bizim camiamız herkesi okuyordu.
  • Necmiye Alpay “farklı bir kesimden bir insanı okumaktan ödü kopmayan insanlar okusun.” Demek ki bizden olmayan bir insanı okumak o kadar problemli.
  • Zamanla biz de bunu derinleştirdik. Solcuların kitap günleri, bizimkilerin günleri. Kimse kimseye gitmiyor doğru dürüst.
  • Bu ayrışmalar nasıl aydınlanabilir, bunlara kafa yordum.
  • Sezai Karakoç sempozyumunda, bizim kuşaktan bir edebiyatçı ile yakın kuşaktan biri arasında, öykü mü, hikaye mi demek lazım tartışması çıktı. Garip.
  • Modern bir zamandayız ve kısa hisse çıkarılacak bir zamanda değiliz.
  • Sait Faik’in Dülger Balığının Ölümü hikâyesi. Balığın yavaş yavaş ölürken pullarındaki değişiklikler. Olay yok, mesele yok gibi görünüyor. Gibi diyorum bakın. Fakat ölümle ilgili o kadar sakin ve yalın bir anlatım var ki. Öykü demeliyiz buna. Yıllardan beri tartışılıyor bu.
  • Geleneğe yaslanmak şöyle bir şey olmamalı: şimdi ben geleneğe yaslanıyorum. O bir deniz. Kendisini nerede tanımlarsan tanımla, o formların içinde yüzüyoruz zaten içine doğduğumuz için. İlla alıntılar yaparak bunu açıkça belirtmemize gerek yok.
  • Eğer bir şey yükseltiyorsan zaten İslam’dan da etkilenmişsindir başka bir şeyden de.
  • Uzun zamandan beri akademi ve edebiyat çatışması var. Antagonizma mı denmeli ya da.
  • Yitik Cennet kitabı mesela, şimdi kimseye hediye etmek istemediğini, ilmi verilere aykırı bir içerik olduğunu söyledi bir kişi? Bir yerde edebiyatçılar, sanatçılar, şairler, öte yanda akademik çalışmalar üretmesi. Düşüncenin geri kalmışlığı bu “gelenek” hamaseti yüzünden.
  • Asım Gültekin’i kaybettik. Kendisi öğretmenken ve sadece sınıfına hitap edecekken, tüm Türkiye’ye hitap edip, insanların Karakoç’la tanışmasına mesela vesile oldu.
  • Sinema konusunda da gelişmeler oldu.
  • Fecr Film Festivali, Kahire Film Festivali, Taşkent FF, Korkutata FF
  • Bizim camiada uzun metrajlı film çeken kadın yönetmen yok.
  • For Sema, Suriyeli kadın yönetmen.
  • Sinema alanında geriyiz.
  • Gerçek ve imge arasındaki bağlantılar, Müslümanların film yapma kapasitesi…
  • Çağrı filmine Türkiye’de büyük tepki verildi. Yönetmen neye uğradığını şaşırdı.
  • Bu Bir Pipo değildir kitabındaki açıklama: andırmak. Aynısı değil, hissettiren bir şey yapıyoruz demek.
  • İstanbul Trienali: ilk defa dindar kesimin yaptığı bir şey. Yeni Şafak’ta yapılan bir eleştiri yazısı vardı, trienali değersizleştiren.

AHMET KAYA:

  • İslamcılık ve İslamcıların Kürt sorununa yaklaşımı. Uzun ve derin konular. Ama ana başlıklarına değinmeye çalışacağım.
  • Türkiye’deki İslamcılığın kökeni neredeyse 200 yıla yakın bir süreç
  • Osmanlıcı İslamcılığın amacı imparatorluğu kurtarmak.
  • İşin özünde, ele geçirme mevzusu olması. İnşa ve ihya hareketi olması gerekirken konu, iktidar hevesli bir ihya ve inşa hareketi oldu. Bir müddet sonra devam edemedi bu da.
  • Seksenlerden sonra İslamcılığın dünyadaki yaşanan gelişmelerden sonra, söylediği yeni şeyler: tarihsel birikimimiz içerisinde ortaya konan külliyatın bundan sonraki inşa için yetersizliği.
  • İslamcılık, ihya ve inşa için yeni bir bakış koyuyordu. İnsanlık birikiminin hepsinden yararlanmayı da koydu. Bunda da yeterince başarılı olamamanın nedeni de, örgütlü ve organizasyonu aynı oranda yapma zaafı vardı. Düşünsel açılımcı kesim, örgütü daha gelenekçilere bıraktı.
  • Devrimci İslamcılık ufuk açma konusunda öncülük yapıyordu ama örgütsellik konusunda yapamadı.
  • Seksenli yıllarda Kürt hareketlerinde ideolojik olarak PKK hareketiydi. Ama hepsi, onca ideolojik güçlülüğüne rağmen hepsi tasfiye ediliyor, PKK kalıyor çünkü örgütlülüğü ve organizayonu iyi yapmak… Tabii şiddeti, dışsal yardımlarını da belirtiyorum.
  • Düşünsel zaafları neydi? Mesela ulus devlet mantığı karşısında alternatif bir projeksiyon sunulamadı. Ümmetçilik denen kavram içerisinde bildiğimiz bir geleneksel alanda üretim yapıldı. Büyük çoğunlukla ulusçuluk mantığındaki tekçilik savunuldu. Özellikle Kürt meselesi bağlamında.
  • Kürt meselesi etrafında konuşulmaya başlandığında, ulusçuların verdiği tepki verildi. Bu ümmeti böler, dendi. Neden dil üzerindeki baskılar kalkmasın dendiğinde de ümmeti böler dendi yine. Ulusçuluk akımının paylaştığı endişeler gibi yani.
  • Maslahat nerede? “Kürt meselesinin mevcut problemlerinden kaynaklı bir sürü insan öldü. Neden öldü? Bu sorunun varlığından.” Eğer ki Kürtlerin ulus devleti Iraklılar, Suriyeliler gibi olsaydı, maslahat bu muydu yoksa bölünme üzerine kurduğunuz maslahatın mevcut faturasının bize çıkardığı sonuç gibi mi olurdu?
  • Ulus devlet mantığı da bir sorundan çıktı. Durup dururken çıkmadı.
  • Vakadan yola çıkarak bakarsak, vaka bize işin perde arkasındaki mantığı sorgularken, ciddi bir ezberle yüzleşmeyi zorunlu kılıyor.
  • Ulus devleti biz, ortadan kaldırıp daha üst perdeden, yanına koyacağımız yeni bir proje yoksa…
  • AB projesi, bu yönüyle kurulmuş bir proje en azından.
  • Medine Sözleşmesi gibi belgelerden yola çıkarak, çok uygulanabilir bir şey ortaya çıkarabilirdik.
  • Yıllardır bize dayatılan tekçilik mantığını,
  • Resmi bir din, dil, mezhep dayatması var her imparatorluğun. Bu bize din olarak dayatılınca, biz diğer her şeyi İslamsızlık olarak tanımladık.
  • Neden aklı bir rezerv olarak kullanmaktan kaçıyoruz? Aklı kullanmaktan kaçıyoruz. Neden? Çünkü gelenek çok ağır basıyor. Pozitivizme kaçış gibi görüldü vs.
  • Koyacağımız tavır, İslami olacak mı olmayacak mi diye korktukları için ve sadece geleneğe dayanmak istediği için de bu sorunu gündeme alamadı.
  • İslamcıların duyarlılığı vardı. Oranında meseleye yaklaşım konusunda sistem ve yöntem zaafı vardı. Yani meseleyi gördükten sonra ona yaklaşırken yetersiz kaldı. Örgütsüzlük meselesi de burada geçerli. Ciddi bedeller ödenmesi gerekti, bunun için de örgütsel bir organizasyon gerekliydi. Bunlar eksik olduğu için İslamcılar sorun yaşadı.
  • Biraz cesaretle işlememiz gerekiyor bu mevzuyu.
  • Farklı cemaatlerle temas konusunda ürkektik. Temas kurdukça insanlar etkileşiyor. Etkileştikçe insanların akıllarında yeni şimşekler çakıyor.
  • Özgüven eksikliğimiz, aslında çok şeye müdahil olma imkânı varken olmama sonucu oluştu. Sonra da bunu eleştirdik. Yapmadığımız şeyleri başkaları engelliyormuş gibi yaptık. O sahada ben de olacağım özgüvenini ortaya koyarsanız, başkalarının onu engellemesine rağmen girersiniz. Ayrıca, bu temaslarla beraber, yaşanan sorun insanlık sorunuysa, o rekabeti ortadan kaldırıp hep birlikte o oyunu götürme kararı alırsınız.
  • İktidar endeksli düşünmeden, inşa endeksli, sivil baskı mekanizmaları oluşturarak, iktidarlara böylesi sapmamalara ulaşmamaları için denetim mekanizması oluşturma imkânı bulduk.

SEDAT DOĞAN- DÖRDÜNCÜ ÇAĞA VAHYİ TAŞIMAK:

  • Meseleye çok fazla siyasal siyasal yaklaşıyoruz, sosyolojiyi hiç okumuyoruz.
  • Köyden kente erken gelen ve geç gelenler arasındaki makasla alakalı.
  • Bizim gibi köylü kalamamış, kentli olamamışın sürekli kendini ispatlamaya çalışma durumu var.
  • Türkiye sosyolojisi geç aydınlanma kompleksi içerisinde.
  • Kadın meselesi zaten işçi sınıfı ekseninde oturuyor. Biz hala tuzla hıyar yerken Avrupa’da işçi kadınlar mücadele veriyordu.
  • Güncel meselelerden boğulmaktan,
  • Binlerce kadın şehit verildi. Kürt halkı sayısız şehit verdi.
  • Merkeziyetçilik yavaş yavaş çözülüyor. Kendimizi hiper bireyciliğe hazırlamalıyız.
  • Kendi kendini idame ettirecek kadar, yeme, içme, barınma ihtiyaçlarını tek bir yerde karşılayacak kadar.
  • Gençliğin isyanı orta sınıfa olacak. Niye bu kadar öğretmen var? Niye bu kadar maaş alıyor doktorlar?
  • Türkiye feminizm hareketi, geçmişin ilerisine götürebiliyor en çok. Batı Avrupa 18. yy. ilerisine götürebiliyor.
  • Hiçbir peygamber ezilen bir sınıftan gelmez. Orta ve orta-üst sınıftan gelir.
  • Gençlerin de yapmaya çalıştığı şey bu niteliğe sahip olmak. Kendini geliştirmek…
  • Nemrut düzeninden çıktı mı, çıktı İbrahim. O düzen neydi? Birbirinden bağımsız özerk yapılardı Nemrut düzeni. Tek tanrıcılığı, tek bir bayrak altında toplamak içindi halkı. İbrahim çıktı buradan. “Naim cennet ile ödüllendir”: doğada var olan şeye insanın hiçbir şeye ihtiyaç duymadan ulaşabilmesi.
  • Musa peygamber. Çıktı mı firavun rejiminden? Çıktı. Nuh a.s? Çıktı. İsa a.s? Çıktı. Bizim hikayemiz ne? Girdi hikayesi. O yüzden sosyolojik olarak vahyi anlayacak seviyede değiliz.
  • İspatı aşıp imana kapı açmamız lazım.
  • Bizim planımız ne? Kaçış planı. Şehirde bir yere gelecek. Sonra köye dönecek. Bu kaçış planı.
  • Çıkışın daha iyi bir planı yok. Sadece kaçış. Vahyin peygamberlere öğrettiği şey sadece çıkış.
  • Musa’nın, İbrahim’in yaptığı hep çıkıştı.
  • O kadar merkeziyetçi bir yerden İslam’ı anladık ki.
  • Nasıl o kadar Müslüman oldu? Üç büyük dinin krallığın dini olmasından kaynaklanıyor. Eğer İslam krallığa evrilmeseydi, Roma Hristiyanlığı kabul etmeseydi, dönemin küçük bir uyarıcısı olacaktı. Ama modern dünya bize büyük anlatılar ortaya koymayı aklımıza koydu.
  • Eğer geleceğimizi belirlemek yerine belirsizliğe gidersek İslam’a yaklaşırız.

MURAT KURTULDU:

  • İki Şehrin Hikayesi ve Tanpınar alıntısı.
  • Her şeyin birbirine karıştığı, kadim düşüncelerin ve inançların yerlerinden edildiği bir dünyadayız.
  • Modern öncesi dönemin ortak zemini olan inanç aşınmış durumda. Bu durum bizi öz eleştiriye zorladığını düşünüyorum.
  • İkna etmek ve inandırmak arasında modernlikle beraber bir kırılma olduğunu düşünüyorum.
  • İkna etmek için önce anlamak, aradaki farkları ve tutarsızlıkları belirlemek, eleştirel bir akıl ile daha nesnel olmayı gerektirir.
  • Biz toplumu ve tüm insanlığı sürekli “inandırma”ya çalışıyoruz. Hafızalarının derinliklerinde hakikatle bağın hala diri ve her şeyi başa aldırabilecek efsunlu gücüne inanıyoruz. Ancak kabul edelim ki dünyayı şu an paylaştığımız insanların büyük bir bölümü başka zihin kodlarıyla örülmüş bir bilinç düzeyini yaşıyor.
  • Geleceğin “süper nazik, ölümsüzmüş gibi uzun yaşayan ve müthiş akıllı bireyinin artık bir insan olamayacağını kavratmalıyız.
  • Gençlere erişemediğimizden, onlara İslam’ın yüksek nizamını anlatamadığımızdan yakınıyoruz. Ancak karşımızda geleneğin bütün meta öyküleri yani üst anlatıları yerle bir olan ve bütünüyle kişiyi bağımsız kıldığı iddiasına yaslanan yeni bir kültürlenme çemberi var.
  • Modernitenin iktidar ve devlet’inin sorunun sadece meşruiyet sorunu olmadığını devletin kendisinin büyüyüp bütün sosyal hayatımızı kuşatan ve kendini sürekli hissettiren bir leviathan’a dönüştüğünü tartışmıyoruz. Bu haliyle devletin el değiştirse bile zulüm üretmeye devam edecek devasa bir panoptikana dönüştüğünü; vatandaşının doğumundan ölümüne tüm yaşamını programlamaya çalıştığını yeterince anlatmıyoruz.
  • Ben, tevhidi geleneğin insanı aşan bilgeliğine inanıyorum. Ancak bunu bizimle aynı atmosferi paylaşan, modernitenin yaldızlı anlatısına ikna olmuş bireylere bir inanç konusu olarak sunamayız. Anlamalı, çelişkileri ortaya koymalı, karşı taraftan beklediğimiz eleştirel aklı önce kendi hesaplaşmamız için kullanmalıyız. Birbirimize nutuk atmak, propaganda yapmak yerine sahiden bir tartışmaya girişmek durumundayız.
  • Örgütlenme mantığımızı büyük ölçüde şekillendiren sol/modern jargonu da bir kenara bırakmalıyız. Beraberliği, birlikte durmayı sınırları katı, geçişkenliğe izin vermeyen, farklı katmanlar oluşturmaya kapalı, tek, homojen ve radikal bir kurumsal organizma olarak anlıyoruz.
  • Her konuda bir çözüm üretemesek bile kendi konfor alanımızın ve ezberlerimizin dışına artık çıkmalıyız. Bu, modernliğin bireyciliğine karşı yeniden ümmet düşüncesine tutunabilmek için tahkimli mevzilerimizden çıkıp yeni tartışma alanlarında düşünmek anlamına geliyor. Hem kendimizi hem de bütün bir dünyayı İslam’ın söyleminin esatirül evvelin ya da bir ütopya olmadığını göstermek için daha kavrayıcı bir söylem üzerine düşünmeliyiz.

NOTLAR: Melike Belkıs Örs

“TOKAD 15 Yıl Slayt Gösterimi” buradan izlenebilir.

 

Devamını Okuyun

Videolar

Mücahid Sağman: Yeni Bir Paradigma Üreterek Vâr Olma Tartışmasını Başlatmalıyız

Yayınlanma:

-

Özgür Yazarlar Birliği seminerlerinde 05 Kasım 2022 cumartesi günü Mücahid Sağman, “Post İslamcılık: Vaz Geçiş mi? Vâr Oluş mu?” başlıklı bir söyleşi gerçekleştirdi.

Programdan notlar şu şekilde: 

Yeni bir süreç, yeni bir dönem demek… Yeni bir kırılma dönemindeyiz şimdi de. Belli dönemler politik kırılmalardır, belli dönemler sosyolojik kırılmalardır. Bugün genel bir kırılma dönemindeyiz.

Kırılma dönemlerini net tanımlayamamak ve getirdiklerini net tanımlayamamak, bugünkü İslamcılığın sorunlarından biri.

Tartışmalar bir sonraki aşamada neyin olacağını bulmada önemli bir role sahip.

İslamcılık da kendi bâbında kırılmalar yaşadı.

Post İslamcılık – Oliver Roy, İslamcılığın öldüğünü söylüyor.

150 yıl önce İslam dünyasının, bir siyasal algı biçimi olarak eksikliğine vurgu yapılıyordu. Dindarlığı oluşturan varsayımlarda eksiklikler yoktu. Onlar peygamberin vefat ettiği günden beri tartışılıyor.

Fakat olayın siyasal paradigma boyutunda sıkıntılar var, güçlü ve zayıf olduğunuz zamanlar var.

Modernleşme dediğimiz süreçte – Kopernik devrimi şöyle bir kırılma yapmıştı: Batı için 1600-700’lere kadar, bir tanrı, bir de temsilcisi var, İsa. Yani tanrının temsilcisi, tanrının neredeyse bütün vasıflarını taşıyan biri. Evrenin merkezi dünyaydı Kopernik’e kadar o yüzden. Sonra, merkezin dışarıda olduğuna dair tartışmalar… Güneş merkezli. Eğer dünya merkezli değilse, “İsa merkezli de değil”e geliyor mesele yani.

Bu aslında Müslüman dünyanın da karşılaştığı bir denklemin sonucu. 80lerin-90ların İslam devleti tartışması, böyle bir tartışma. Devlet ne kadar Allah’ın hükmünün geçtiği bir otoritedir vb.

Kendini var etmek zorunda olan tartışmalardı bunlar 1600-1700lerde.

Devlet-toplum-halk tartışmalarında parçalarının ortaya çıktığı dönemdi.

1800’lerde, Cemalettin Afgani, iki boyutlu bir tanımlama yapıyor.

Gelenek dediğimiz şeyin ıslahı. Çünkü gelenek, nötr bir kavramdır. Tarihsel olarak yaşadığımız, algıladığımız her şeyi temsil eder. Hatta medeniyet kavramının, kültür kavramının üretiminde de böyle bir süreç var. Medeniyet dediğimizde de olumsuz kavram atfetmezsiniz.

Modernitenin yarattığı yeni dünyaya karşı bu kadar refleksif davranamazsınız ama antiemperyalist bir direniş sergilemelisiniz, kültürünüzden kopmadan.

Geleneği ıslah etmelisiniz.

Hem geçmişe hem geleceğe söz söyleme gücünü hiçbir zaman üretemedi İslamcılık. O yüzden Afgani’nin böyle bir önemi var. Bulunduğu anı geçmişle kıyaslayarak serzeniş hali var.

Ama bu iki boyut, bugün ne ortaya çıkarılacak, bunu çıkaracak arka plânda ne olacak.

İslamcılık, Afgani ile başlayıp onunla ölen bir süreçtir, bu bağlamda.

Tekil isimler var arada ama böyle bütünsel olarak ikili bir bağlamda inşa etmeyi Afgani’den sonra göremiyoruz.

İran devrimi kritik bir aşama. Çok da İslamcı sayamayacağımız bir kitle, kırılma yaşıyor.

79’lara kadarki muhafazakârlık, sola karşı bir bagaj, set olarak kullanılmıştır.

Metin Yüksel, Sedat Yenigün gibi temel iki isim ortadan kaldırılarak, 80 sonrası da iktidarın zeminini oluşturmak üzere kullanılmıştır İslamcılık.

İran devrimi, darbe… O sürece kadarki İslamcılığın içindeki emeği heba etmeden söylüyorum, o zamana kadarki muhtemel bir sola karşı kullanılan İslamcılık, 80’lerden sonra marjinalleştirilerek, muhafazakârların yönettiği bir iktidara zemin hazırlamıştır.

Üsame bin Ladin bir farklılık getiriyor, bu savaşı burada yapalım, diye batıyı işaret ediyor.

80 sonrası marjinal söylemleri kullananları, bir şekilde batıya göç etmiş Müslümanların varlığıyla kurmuş bir denklem var.

İran’daki devrim sonrası İslam dünyasındaki artan özgüveni kendisine güç edinen bir bağlam var.

Bu bağlam bir şekilde marjinal bir söylemle, uluhiyeti ve sınırları belirlenememiş bir çatışma başlatıyorlar.

Devlet meselesini tarihsel kökenleriyle anlamamız lazım. Abdurrahman Arslan diyor ki, tanrı inancımız, bu coğrafyada, Müslümanların daha çok yaşadığı bölgede, içkin bir tanrı inancı vardı. Kuralların vb. süreçlerin sokakta oluştuğu bir tanrı inancı vardı. Bugün aşkın bir tanrı inancı var. Öte dünyada olan. O aşkın ilahın buradaki işlerini yapan Müslüman profiller var.

Sınıfsal olarak ruhbanları olarak, onun işlerini yöneten insanlar var.

Nesne-özne ilişkisinden ziyade, doğayla çatışmadan, birlik olarak yaşama vardı doğayla.

Ulusla birlikte, ben ve öteki kavramları ortaya çıkmıştır. Ben ve öteki ilişkisiyle devlet ortaya çıkmıştır.

Post İslamcılık meselesi bizim için, İslamcılığın ortalama ürettiği cevaplar ne olacak tartışmalarıyla yürüyor.

Roy, İslamcılık öldü diyor.

Tarih bitti – eğer yeni bir arayış olmayacaksa, Arap baharı gibi olaylarla demokrasi yerleşecekse İslamcılık ölmüştür.

99’daki makale: iyi üniversiteleri bitiren ya da buralarda okuyan Arap gençleri, radikalize olarak ülkelerine geri dönüyorlar? Gördük ki, 2001 saldırılarını yapanlar iyi eğitimli adamlar. O demokratik ülkelerden kaçarak burada o dünyanın varlığının imkânını tartışıyorlar.

2000’lerden itibaren estirilen o demokratik ortam daha faşist bir zemine bıraktı burada da.

İslamcılık sonrası – artık bu kırılma aşamalarında kendilerinden önceki kullanılan anlamlarında kullanılamaz.

Bugünün dünyasıyla muhatap olan insanlar yeni kavramları üretmeli.

Ana paradigmanın ürettiği kavramı kullanırsınız yoksa.

Heidegger, insan kavramını kullanmıyor. Yoksa bu paradigmanın içinde kalarak konuşurum, diyor.

Sonra bırakıyor bunu. Çünkü insanlığın başından beri kullanılan şeyler bunlar.

Yeni bir paradigma üreterek var olma tartışmasını başlatmalıyız.

Güçlü bir kavram çerçevesinin tartışılması gerektiğini düşünüyorum İslam dünyasında.

3 kavram:

Akıl

Bilgi: 90larda bunu tartıştı İslam dünyası

Perspektif: batının bugünün dünyasını inşa ederken kurduğu perspektif.

Aklın yerine tahayyül eksenli bir çerçeve oluşturulabilir. Tahayyül, çerçevesi belirlenmemiş, sınırsız tartışma evrenine karşılık gelebilecek kavram.

Bilgi yerine, dil kavramı konuşulmalı. Anlam dünyamızı geliştiren şey dildir. İslam dünyası bugün, Müslüman bilgi kavramı yerine dili merkez almalı.

Perspektif yerine estetiği inşa etmek.

Aslında, sırtımızı yasladığımız mekânsal bir bütünlüğümüz yok.

Kabe, bir merkez inşa eder.

Musa’nın kıssası anlatılan bir kıssa zaten. Ama Kur’an, “Allah Musa’ya dedi ki-, Allah şunu dedi ki” diyor, olayın merkezinde Allah var. Dinin temel olayı Allah üzerine inşa edilir. Merkezde Allah olması, tek eksende hareket etmek anlamına geliyor.

Hacc’ın böyle bir metaforu var.

İslam dünyasının böyle bir merkez problemi var bugün. Belli bir mekân yok.

Modernlikte bilim atomu merkeze koydu. Sonra atom da parçalanınca, post modernizmde merkezsizlik ortaya çıktı. Bir evin olmaması.

Haliyle, kardeşlik vb. gibi soyut kavram anlamını yitiriyor.

Kendi evimizi inşa edemediğimiz için, kendi kavramlarımızı da inşa edemiyoruz.

Son elli yılın İslamcılık tartışmaları, devlet merkezli tartışmalarıdır. Devlet dışında bir tartışma üretemediğimiz için, devletin içinde olanlar da dışında olanlar da devlete hizmet ediyor.

Temel kavramların gerçekçi bir bağlamda yeniden inşa edilmesi gerekiyor.

Üçüncü yol tartışmaları – muhalefetin ve iktidarın dili dışında tartışamıyoruz. Kadın, Kürt meselelerini devlet bağlamı dışında tartışamıyoruz.

İslami bir değer olarak inandığımız bütün kavramları yeniden masaya yatırmalıyız.

İslam’ın temeli ailedir, mesela. Öyle midir? Kullandığımız böyle merkezi kavramların içlerini gerçekten biz mi oluşturduk yoksa başka kaynaklar tarafından inşa mı edildi?

Ali Şeriati’nin batılı paradigmanın dışına çıkarak konuşmaya çalışması mesela, özgün bir dokunuştu.

Doğru soruları sormak asıl mesele. Antik Yunan felsefesine dönüş var şu dönemde. Bu krizden dolayı. Ama krizler, üretim için bir fırsattır, yeni bir paradigma inşası için. Fakat İslam dünyasının yeni paradigmalar üretememesi sorun şu an. Sembolik düşünce biçimlerinin dışına çıkmak için uğraşıyor İslam ama bugün öyle değil. Önder figürler mesela sembol haline geliyor. Günlük hayat semboller üzerine kurulu.

Sembollerden vazgeçip, dinin tartışmalara çok müsait canlı bir zemin olduğunu fark etmemiz lazım. Normal konulara dair bir şey dediğinde peygamber, toplumsal zemin onunla tartışmaya müsait bir zemindi. Toplumsal hayatta tartışılması, özerk bir hayattı. Artık, İslam dünyasında tartışılmaya müsait olmayan binlerce konu üretildi. Tartışma konuları, önemine ve coğrafyasına göre inşa edilebilirdi. Artık öyle değil. Bugün, tartışan isimlerin mesela batıyla problemi yok. Orayla problemi olan adam da burayla ilgili statüko üretiyor.

Örgütlü hareketliliği üreten düşünce olmadığı için örgütlülük yoktur. Eğer bir toplumda kimse emekten yana hareket etmiyorsa, toplumun zihninde teorik olarak bir karşılığı olmadığı içindir. Bir tartışma yoksa zihinlerde, pratikte vuku bulması beklenemez. Olursa da statüko üretir.

Notlar: Melike Belkıs Örs

Devamını Okuyun

Videolar

Eğitim Sendikaları 2 Kasımda İş Bırakıyor

Yayınlanma:

-

Eğitim sendikaları, Öğretmenlik Meslek Kanunu ve Kariyer Basamakları sınavına itirazlarının değerlendirmeye alınmaması nedeniyle 2 Kasım 2022 çarşamba günü iş bırakma eylemi gerçekleştirecek.

İş bırakma eylemine katılan sendikalardan Eğitim İlke-Sen başkanı Ahmet Örs de bir mesaj yayımlayarak eylem kararlarının gerekçesini açıkladı.  Açıklamasında Ahmet Örs hukuk ve adalet mücadelesini destekleme çağrısında bulundu.

Devamını Okuyun

GÜNDEM