Connect with us

Söyleşiler

Tarım işçileri salgında da sahipsiz!

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Bir tarım işçisi arkadaşımız tarım işçilerinin virüs salgını sürecinde nelerle karşılaştığını anlattı.

Merhabalar, ben Ahmet, tarım işçisiyim. Ailemle beraber yirmi yıldır tarım işçiliği yapıyorum.

Covid-19 salgını bizim tarım işçiliği sektörünü de etkiledi. Memleketim olan Urfa’dan ayrılmadan önce salgından dolayı almamız gereken izinler oldu. Biz, bu izinleri bulunduğumuz illerin Tarım Orman ve Hayvancılık müdürlüklerinden alıyoruz. İzinleri almadan önce gideceğimiz yerin işvereniyle irtibata geçip onu da haberdar ediyoruz ve onun iletişim bilgilerini Tarım müdürlüğüne veriyoruz. İzinlerin alınması ortalama 20-25 gün sürmektedir.

İzinler alındıktan sonra sağlık taraması yapılıyor. Sağlık taraması da şehrin otogarında yapılıyordu. Oraya ailemle gittim, sadece ateşler ölçüldü, evraklar dolduruldu. Yolculuk için maske dağıtımı yapılmadı. “Nasıl oluyor?” derseniz, oradaki görevliyle görüşüp yolculuk için maske rica ettim. Görevli ise “Maske dağıtımı sadece 20 yaş üstü erkekler için!” deyince “Çocuklar ne olacak?” diye sordum. “Onlara bir şey olmaz!” dedi. Bu defa ben “Peki ya kadınlar?” diye devam ettim. “Kadınlar ağızlarını yazmalarıyla kapatır.” dedi. “Olur mu öyle şey!” dedim.  “Elimizden bir şey gelmiyor.” diye cevapladı, tartıştık, yine de vermedi. İsyan mı edeyim, şikâyet mi edeyim, ama nereye, siz söyleyin!

Ertesi gün sabahın 3’ünde Tokat’ın Turhal ilçesine yolculuğumuz başladı. Yolculuk esnasında yanımda altı kardeşim, annem ve babam, yengem, yeğenim (o da altı aylık) ve ben, toplam 10 kişi bir minibüste yolculuk ettik. Büyük şehirlerin giriş çıkışlarında bizi gören trafik veya jandarmalar sadece izin belgemize baktılar. Maskemizin olup olmadığını veya yolcu sayısını kontrol etmediler, devam etmemizi söylediler hatta bir yerlerde durmamamızı tembih ettiler. 12 saat süren yolculuğumuz, sonunda bitti ama nasıl bitti! Minibüste eşyalarımız da olduğu için çok sıkıştık ve çok yorucu bir yolculuk oldu diyebilirim. Tabi, bütün mesele bunda ibaret değil. Asıl iş, yerleşme, barınma, kişisel hijyen alanları kurmak ve yine yapılması gereken irili ufaklı diğer uğraşlar…

Barınma ve kişisel hijyen alanlarını kurmak çok güç oldu. Yağmurun da azizliğine uğradık tabi, o da ayrı bir dert. Yerler çamur olduğu için biraz zorlandık. Bütün gün güzel oldu ama rutubet kokan evimiz kadar güzel olmadı. Bez parçaları deyip geçmeyin, emek istiyor. Güneş karlı tepelerin arkasında batarken akşam rüzgârıyla, soğuğuyla bize adeta ‘hoş geldin’ der gibiydi. 6 aylık yeğenim üşümesin diye yengem bulduğu çalı çırpıyı kırıp köz edip bir tepsiye koyup çadıra, çocuğun hemen yanı başına indirdi.

Ertesi sabah hemen yanı başımızda korna sesleri duyunca çadırdan dışarı çıktık. Jandarmalar gelmişti ve “Kaldırın bunları, gidin buradan, memleketinize dönün, burada kalamazsınız!” diyorlardı.  Güler misin, ağlar mısın bu işe! Bizimkisi Gazap Üzümleri romanındaki meseleye döndü.

Jandarmalara gerekli evrakları gösterdik, onlar da bizden oturma izni istediler. Aramızdaki sosyal mesafeyi korumadığımızdan dolayı ceza bile yazacaklardı ama yazmadılar.  Oradan hemen gitmemizi istediler. Daha sonra İlçe Tarım müdürü geldi ve burada kalabileceğimizi söyledi. Ertesi gün de İlçe Sağlık müdürlüğünden birkaç görevli geldi. Bize sosyal mesafenin önemini anlattılar ve gittiler.

Çadırlarımızın önündeki moloz yığını İlçe Tarım müdürünün yetkisiyle kaldırılıp çadırlarımızın önü düzeltildi, yerine çakıl taşları döküldü. İlçe Tarım müdürüyle görüşüp elektrik istedik. Bu isteği değerlendirmeye alacağını söyledi.

Aradan hayli bir zaman geçti, yaklaşık olarak bir ay diyebilirim. Çadırlarımızın önüne bir araba yaklaştı. Tokat Tarım il müdürüydü, etrafına baktı. Yanına gittim, “Buyurun, hoş geldiniz,  şöyle oturalım.” dedim, reddetti. Konuşmaya başladı, bir ihtiyacınız var mı, gibisinden…  Elektrik ihtiyacımızı dile getirdim, kendisinin yetkisi dışında kaldığını ve elektrik dağıtım işinin özel şirketlere devredildiğini söyledi. Etrafına bakındı ve çadırların kenarına yerleştirdiğimiz güneş enerjisi panellerinin yetip yetmediğini sordu. Hâlbuki o küçük enerji panelleri sadece gece karanlıkta kalmamak için ancak yetiyor, telefonlarımızı bile dolduramıyoruz.

Herhangi bir sağlık taramasından faydalanamamış ya da salgına karşı bir tedbir için yardım alamamıştık. Bir umudumuz elektrik bağlanmasıydı, o da yok artık. Bu durumda koskoca bir yazı elektriksiz geçirmeye devam!

Devamını Okuyun
Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Söyleşiler

Tabiatın Bağrında Hayvancılık: Güzellikler ve Sorunlar

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Eynesil’de küçükbaş hayvancılık yapan Bahri Sofu ile konuştuk. Yaz kış tabiatla iç içe meslek icra eden Sofu, sosyal ilgilerini de aktif bir şekilde sürdürüyor.

Kendinizi tanıtabilir misiniz?

1965 Eynesil-Giresun doğumluyum. Altı çocuk babasıyım. 1988’den bu yana çeşitli İslami dernek ve vakıflarda yöneticilik ve yardım faaliyetlerinde yer aldım. Halen yerel bazda İyinesil Kardeşlik Derneğinde başkan olarak çalışmalarımız devam etmektedir.

Hayvancılık bizde, nesilden nesile süregelen bir meslektir. 1987 tarihinde babamın bu meslekten el çekmesiyle bireysel olarak ben devam etmekteyim.

Hayvancılık nasıl bir uğraş? Anladığımız kadarıyla tabiatla iç içe yürütüyorsunuz mesleğinizi. Biraz bahsedebilir misiniz?

Her meslekte olduğu gibi bu mesleğin de çok güzel, bir o kadar da sıkıntılı yönleri var.

Günümüz dünyasında herkes dört duvar arasında beton yığınlarının içinde yaşarken doğayla iç içe olmak, her sabah çiçek kokularıyla, böcek, arı vızıltılarıyla uyanmak başka bir his bırakıyor insanda. Tabiat ayetlerini birebir yaşamak ve tefekkür etmek, tarif edilemez bir lütuftur.

Gördüğünüz tabiattaki muazzam bitkiler, şırıl şırıl akan dereler, anasına meleyen kuzular, aklıma gelen her şey insanın ne kadar aciz olduğunu, yüce Yaratıcının sonsuz kudretini her gün hatırlıyoruz. Allah’a yakınlığı iliklerimize kadar yaşıyoruz. Ne kadar şükretsek azdır.

Yüce Kur’an’da, Nahl Sûresinde hayvanlardan bahsedilir. O hazzı çok çok daha iyi anlıyor insan.

Peki, sorunlardan bahsedelim biraz da. Emeğinizin karşılığını alabiliyor musunuz? İşinizi yaparken hangi sıkıntılarla karşılaşıyorsunuz?

Maddi anlamda, helal kazanç ve alın teri bir başka… Kimseye muhtaç etmez hakkıyla yapılırsa. Altı tane çocuk okuttuk hamdolsun. Kısaca, benim hayatımda bu mesleğin tüm zorluklarına karşı bir başka yeri var.

Ticari anlamda, bizim buralarda pazar sorunu var. Bu konuda çok zorluklar çekiyoruz. Aracılar bizlerden çok kazanıyor. Kuzu eti piyasada 70 lira, bizden 45 liraya alıyorlar. Kapitalist sistem, sömür sömürebildiğin kadar! Seçenek olmayınca mecbur kalıyoruz, ne yaparsın!

Mesleğin zorluklarına gelirsek… Hava şartları soğuk kış günlerinde. Bilhassa kar yağdığında meraya çıkmak hayli zorlaşıyor. Ağılda bakmak içinse bir sürü meşakkat gerekiyor. Hayvanlara yiyecek temini bir yana, altlarını kuru tutmak için çekilen sıkıntı ve zahmet anlatılmaz bir çile desek yeridir.

Ama Rabbimizin nârı da hoş, nûru da hoştur bize! Büyük nimetlerin büyük külfetleri olur tabii ki.

YeniPencere

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Yaşadığımız çağa şahitlik etmek gibi bir görevimiz var

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Mustafa Başpınar, 1979 yılında Tokat’ta doğdu. Bursa’da edebiyat öğretmenliği yapıyor. Meleğin Gölgesi, Annemin Gözleri adlı öykü kitaplarından sonra hakkında söyleştiğimiz üçüncü öykü kitabı Eksile Eksile’yi yayımladı. Başpınar’ın ayrıca Öykülerle Bursa, Mekânların Diliyle Bursa adlı antoloji çalışmaları var.

Tebrik ediyoruz, üçüncü öykü kitabınız çıktı. Bu kitabınız öykü yolculuğunda sizi nereye getirdi?

Teşekkür ederim. Eksile Eksile, öykü yolculuğumda nereye tekabül ediyor, beni nereye getirdi sorusuna sanırım net bir cevap veremeyeceğim. Neden derseniz? Türk edebiyatında eleştiriden bahsedebiliyorsak bu soruya cevap vermesi gerekenler eleştirmenler olmalı. Ancak günümüzde eleştiri kurumu ne durumda, hakikaten eleştiri yapılıyor mu? Bu sorulara olumlu cevap vermem mümkün değil.

Kendi açımda şunu söyleyebilirim. Yazar anlatacak şeyleri olan ve bunları yazıyla ifade etmeye talip olan kişidir. Ben, Eksile Eksile’de anlatmak istediğim hususları, öykü formunda gerçekleştirmeye çalıştım.

Öykülerinizde, yakıcılığından hiçbir şey kaybetmeyen toplumsal mevzular ana temalar olarak yer alıyor. Yakılan köylerden Ceylan’a, oradan şehirlere uzanan çatışmalara kadar Kürt meselesinin işlendiğini görüyoruz. Sonra madenlerde iş cinayetlerinde can veren emekçiler, KHK’ların yarattığı mağduriyetler, mülteciler, çürüyen adalet sistemi, siyasal yaşamın boğucu figürleri sokuluyor öykünüze. Yazarın toplumsal-siyasal mevzularla ilişkisinin sanatçı kişiliğinin oluşumundaki yerini sizin kişisel serüveninizdeki karşılığı üzerinden ele almanızı istesek neler söylersiniz? Bu çerçevede yaşayan edebiyatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yazarı her şeyden evvel toplum içerisinde yaşayan, vicdan sahibi bir insan olarak değerlendirdiğimizde taşları yerli yerine oturtmak daha kolay olur sanırım. Her şeyin güllük gülistanlık olduğu bir ülkede ve dünyada yaşamıyoruz. Öte yandan yazar olmak gibi bir vasfımız olmasa dahi bizim yaşadığımız çağa şahitlik etmek gibi bir görevimiz var insan olarak. Bu iki cümleyi bir arada düşününce öykülerimdeki toplumsal ve yer yer siyasal mevzulara neden yer verdiğim anlaşılacaktır. Bazen şöyle düşündüğüm oluyor: Her insan çağına şahitlik etmek zorunda mı? Her yazar, her sanatkâr bu şahitlikle yükümlü mü? Cevabım “elbette” oluyor. Peki, kendi sırça köşklerini inşa edip orada yaşayanlar? Tarihin her döneminden dünya üzerinden her türden insan olmuştur. Ve olmaya da devam edecektir. Çok umursanacak şey değil benim için artık. Ancak şunu ekleyeyim: Soldan bir isim siyasal ve sosyal hadiselerle ilgili sıkı bir metin ortaya koyduğundan ona sarılan yazarlarımız söz sırası kendilerine geldiğinde klasik cümlelerini kuruyorlar: “Sanatçının siyasetle ne işi olur?” Bu kaçamak cevap esasından üzerinde uzun uzun durulması gereken hususları içinde barındırıyor. Muhafazakâr camianın şair ve yazarları acaba kafaları kuma gömülü olarak daha ne kadar yaşayacaklar, merak ediyorum.

Bir öğretmensiniz ve bunun yansımalarını farklı şekillerde öykülerinizde görmek mümkün. Mesleğinizin öykünüzün oluşumunda nasıl bir yeri var? Bu durumu bir avantaj olarak görüyor musunuz? 

Öykülerimde okul, öğrenci ve eğitim anlayışları var. Çarpık düzenin bir parçası olup da oradaki eksikliği, zihin yoksunluğunu ve bunun sonucu ortaya çıkan ürünleri görmemek için kör olmak gerek. Avantaj kısmına gelince: İnsan bildiği, yaşadığı ve şahidi olduğu şeyleri en iyi anlatır.

Kitabınızdaki Adam ve Melek adlı öykünüzde Kafka’nın Gregor Samsa’sı başka bir coğrafyada sizin öykünüz aracılığıyla bir kez daha ortaya çıkıyor sanki. Modern kapitalist işleyişin kişiler üzerindeki baskısı Mustafa Başpınar öyküsü için ne mana ifade ediyor? Edebiyatın bu kişiler ya da toplum için diyelim, karşılığı nedir?

Modern kapitalist işleyiş çok ahlaksızca insanları sömürmeye, köleleştirmeye bütün hızıyla devam ediyor. Eskiden kölelik başka türlü idi. İnsanlar cebren köle edilirdi. Ve köleler köleliklerinden hoşnut değildi. Günümüzde insanlar gönüllü kölelik yapıyorlar. Fakat bunun farkından değiller. Parasıyla her şeye sahip olduğunu düşünen zavallı insanoğlu esasından harcadıkça devasa kapitalist çarkın parçası olmaya devam ediyor. İslamcı sanatçıların, günümüzde kapitalist düzenin yıkıcılığına dair daha sahici ve sarsıcı şeyler yazmalılar.

Metin Önal Mengüşoğlu, Mustafa Kutlu ve Cihan Aktaş’a birer öykü ithaf etmişsiniz. Belli ki bu isimlerin sizin için kıymeti büyük… Nedir bu kıymet? 

Saydığınız isimlerin elbette dünyamda karşılığı büyük. Enteresan bir şekilde hem kitapları üzerinden hem de yüz yüze tanışıklık sıralaması şu şekilde: Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş ve Metin Önal Mengüşoğlu. İlk öykülerim biliyorsunuz Tasfiye’de yayımlandı. Ancak biraz daha geniş kesimlerce tanınmam ve öykülerimin okunması Mustafa Kutlu’nun elimden tutmasıyla oldu. Uzaktaydım ama Mustafa Bey arardı, mesaj yazardı öykülerime dair. Umut verir, yol gösterir, eleştirirdi. Sonrasında ilk iki kitabımın çıkışında emeği büyüktür. Ayrıca ilk kitabım Meleğin Gölgesi’ne isim veren de Mustafa Kutlu’dur. Hoş sohbeti, şen kahkahasıyla, babacan tavrıyla güzel insandır vesselam.

Cihan Aktaş, eserlerini birkaç kez okuduğum ender isimlerden biridir. Bursa maceramdan sonra tanışıklığımız ve aramalarımız sıklaştı. Onun insanı yüreklendiren, insana umut aşılayan yönlerini hep önemserim. Duyarlı oluşu, bir misyon sahibi ve ilkeli oluşu elbette bizim için çok kıymetli. Bursa’ya yol düştüğünde arayacağı, görüşmek isteyeceği iki insandan biri olmak hayatta beni mutlu edecek nadir şeylerden biridir.

Metin Önal Mengüşoğlu’na gelince söz uzar. Edebiyat dünyamızda pek çok kıymetli şair var. Bazılarıyla tanışma imkânı buldum. Tanıştığım şairlerden bazılarını tanıdığıma ve yanlarından kısa süre de olsa bulunduğuma pişman oldum. Onlarda bulamadığım ama Metin Bey’de bulduğum nedir? Kimselerin dedikodusunu etmez Metin Bey. Kibirlendiğini görmedim. Özü sözü doğru bir insandır. Hoş sohbettir. Bursa’da yaşayıp da onun rahle-i tedrisinden geçmeyen pek kimse yoktur sanırım. Kapısı her zaman, herkese açıktır.

İlk iki öykü kitabınızda yoğun bir içsel anlatım öne çıkıyordu. O dil yer yer bu kitaptaki toplumsal meselelerle ilgili öykülere sinmişken birçok öyküde ise sakınımsız bir ironi göze çarpıyor. Bu bağlamda dil ve anlatımınızın yıllar içinde nasıl bir seyir izlediğini düşünüyorsunuz?  

Esasında bu sorunun cevabı insan yaşamıyla bağlantılı. Zaman değiştikçe yaşadıklarımıza, görüp işittiklerimize bağlı olarak görüşümüz, duyuşumuz ve tabii yazılarımız da değişiyor. Bunu söylerken ki tavrım çok net: İnsan önemsediği şeyi dillendirir. Ben esasından edebiyatın bireysel yahut sosyal ve siyasal bir yönünün ağır basmasını değil edebiyatın insanı ele almasını önemsiyorum. İnsanı anlatabiliyorsak ne güzel.

“Amcamdan Mektup Var” öyküsünde sinematografik bir tad var, zaman-imge bağlamında filme alınsa yeridir! Başka bir öyküde de bir sinema filminden bahsediyorsunuz. Öykünüzün oluşumunda sinemanın etkisi nedir ya da öykünüzle sinema arasında bir yakınlık kuruyor musunuz? 

Çok fazla film izlediğimi söyleyemem. Ancak fırsat buldukça film izlemeye çalışıyorum. Öte yandan filmler hususunda çok seçiciyim. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim: İzlemekten keyif aldığım filmler izleyicisi az olan filmlerdir.  İzlediğim filmlerden etkilenmek kaçınılmaz. Bunların öyküm üzerinde etkisini açıkçası çok düşünmedim. Fakat etkilendiğim filmlerin illaki öykülerim üzerinde etkisi vardır.

Söyleşi: Ahmet Örs

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Yusuf Şanlı: Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini öğretiyor

Yeni Pencere

Yayınlanma:

-

Şanlı ailesi, bir müddettir tabiata dönüş pratiğini tecrübe ediyor. Büyükşehirden kırsala hicretin imkânları ve süreç hakkında Yusuf Şanlı ile konuştuk. Yusuf Şanlı, aslen Adanalı ama doğma büyüme Ankaralı… Kendini bildi bileli serbest ticaretle uğraşıyor. Son 14 yıldır da Ankara’ya yolu düşenlerin bileceği Mekân Kıraatevi adında bir kültür-kafeyle meşgul olup esnaflık yapıyor. Üç kız babası, kendi ifadesiyle “İslam üzere yetiştirip cenneti kapma” peşinde. Süregiden bir sorumluluk olarak da yine kendi ifadesiyle “İslami câmianın içinde inkılâbî bir dönüşüm arayışı için çırpınıyor.”

– Ankara’dan kuzeye, tabiatın bağrına, küçük bir ilçeye yakın bir bağa göçün sebepleri neydi? Niçin böyle bir seçim yaptınız? Daha önce bir köy, bir çiftçilik geçmişiniz var mıydı?  

Birçok sebebi var tabi, en mühimi çocuklarımı şehirde büyütmeyeceğim diye ahdetmiştim. Şehir insanî bir yaşam alanı değil, özellikle çocukların fıtratına aykırı bir yaşam zeminidir, tek kelimeyle kendi rızamızla çocuklarımıza zulmediyoruz. Hâricen, hem çocuklarımız hem kendimiz için özgür ve güven içinde sağlıklı bir hayat sürmeyi amaçlıyoruz; ek olarak kısmen de olsa despotik devlet baskısını hissetmediğimiz huzurlu bir yaşam. Ekmek, su, barınma gibi maddi zaruri haklardan ziyade özgürlük, güven ve huzur ortamı her bir insanın en doğal hakkıdır ve bu maddi-manevi şartlar kişinin insan gibi yaşaması için elzemdir.

Dünya nüfusunun birçoğu gibi ben de şehirde büyüdüm maalesef ama en azından çocukluğum bahçeli bir format olan gecekondu semtinde geçti. Bir köy veya çiftlik tecrübem olmadı diyebiliriz, yalnız ailecek adaptasyonumuz korktuğum kadar zor değildi.

Şehir hayatı içinde köle gibi debelendiğimiz kapital çark dâhilinde değil durup soluklanıp insanlık için, İslami mücadele için artı bir değer oluşturmak, nefes alıp düşünmeye dahi zamanımız yetmiyor! Zaman çok hızlı akıyor, yetişilmiyor ama kırsalda zaman yavaş akıyor ve hırslı bir hayat yok. Sakin, gözü tok, azla yetinmeyi bilen, tüketim çılgınlığından etkilenmeyen, israfın minimum düzeyde olduğu, bereketli bir hayatınız oluyor. Daha ne olsun…

– Bu süreçte ailenizin tavrı ne oldu? Özellikle çocuklar neler hissetiler? Tepkileri nasıl oldu?

Bu geçişin en mühim noktası hanımlar, onların iradesi ve rızası olmadığı takdirde hayal bile etmeyin. Eşim benimle aynı kafadan olduğu için pek sorun yaşamadık. Bu zemin fıtratlarına uygun olduğundan çocukların adaptasyonu öngörülenden çok daha hızlı olmakta. İlk sene Ankara’ya dönüp çevremizde muhabbet ederken hiç unutmadığım bir diyalog olmuştu, büyük kızım Eslem’e “Niye Tosya’yı seviyorsun?” diye sorulduğunda “Annemden izin almadan dışarıya çıkabiliyorum!” diyordu hep. Ayrıca eşyaların bahçede bırakılması, kapının kitli durmaması, sürekli baskılanıp “Dur çıkma, uzaklaşma!” uyarılarını almamak çocukta gözle görülür gelişmeler uyandırdı, güven ortamını hissediyor ve kendine has özgürlük alanları var çokça. Çocuk gelişimi için bunlar olmazsa olmaz kaidelerdir zannımca. Bu geçiş sürecinde okulsuzluk önemli rahatlık sağlıyor, bize her gün tatil olduğundan pek sorun yaşamadık ama çocukların okul dönemleri kişinin elini kolunu bağlıyor kısmen. Mevzu uzun ve derin, söylenecek çok şey var ama buranın sınırlarına sığmaz sanırım.

– Uyum sürecinden bahsedebilir misiniz? Ne gibi zorluklarla karşılaştınız? Komşuların ilgisi nasıldı? 

Biz kendimizi zihnen bu minvalde kodladığımız için pek zorlanmadık geçiş evresinde, tabi ki biraz afallıyorsunuz. Alışkanlıklarınız, zamanı kullanım tablonuz değişiyor. Misal, hava karardı mı dışardaki işlerin biter, ailenle insan gibi görüşme imkânın oluyor, çocuklarınla zaman geçiriyorsun. Komşular, Anadolu insanının özelliklerinde genellikle, arada şark kurnazlığına yatıyorlar, küçük hesaplar yaptıklarından bazı sorunlar yaşayabiliyorsunuz tabi, hele bir de dargınlık girdi mi araya bir ömür sürüyor. O kadar küçük ve anlamsız nedenleri oluyor ki çoğu zaman hatırlayamıyorlar dahi! Genel olarak onların da ihtiyaç hissettiği farklı ilişki ağlarına girmek onları da memnun ediyor, müspet ilerliyor süreç.

Fiziken yorucu, şehirde konformist yetişiyoruz, oranın en ağır işi buranın normal işlerine denk gibi ama zihni sekinetle birlikte bu fiziki yorgunluklar çok yıpratmıyor, güzel yorgunluklar yani. Demişlerdi ama tecrübe edince tam anladım, iş bitmiyor! Yıl içerinde aynı işler olsa da her gün farklı işler çıkıyor. Orayı topla, burayı topla; hayvanların uğraşı ayrı… Bostan zamanı hazırlık ekip ot yolma, hasat, her haftanın her ayın işi belli ve bitmiyor.

– Anladığımız kadarıyla yeni hayatınıza biraz alışmış görünüyorsunuz. Ankara’yla ilişkiniz nasıl? Geleceğe ilişkin tutumunuz ne olacak acaba?

Ankara’da doğdum büyüdüm. Tabi ki ailem, çevrem, sosyal siyasal ilişkilerim sürekli çağırıyor beni, buranın tadını aldıktan sonra geri dönüşüm zor olur ama bağımız hep olacaktır. İki yıldır yedi-sekiz ay Tosya’da kalıp kışın geri dönüyorum zaten, önümüzdeki dönemlerde yaz kış buraya tamamen göçmeyi planlıyoruz, kontrollü bir geçiş evresindeyim. Tam olarak kalmadığımdan bazı teknik şeyler noksan kalıyor, hâricen özellikle çocukların kafası karışıyor bu gel-gitlerde ama idare ediyoruz. Çocuklar da, biz de Ankara’yı da sevdiğimizden ve dolu dolu geçtiğinden pek sorun olmuyor.

 – Hayvan bakımını, bahçe bitkileri yetiştirmeyi öğrendiğinizi söyleyebilir misiniz? Şehir yaşamından sonra bu uğraşların sizdeki karşılığı nasıl oldu? Neler hissettiniz?

Hala öğrenmiş sayılmam, sağ olsunlar komşuların tavsiye ve eğitimleri ışığında yapıyoruz tarımı da, bostanı da, hayvan bakımlarını da… Şunu söylemeliyim ki en mühendislik uğraştan bile daha ince işler: Başta canlı bir olgu var karşınızda, hele bitkiler ayrı bir âlem! En zoru ineğin altını kürümek, kentteki birçok kişi bu işi yapmaz sanırım.

Dediğim gibi fıtratımıza uygun bir yaşam alanında negatif bir şey hissetmeniz zaten çok zor. Her aşamasında ayrı bir haz var. Emek, tevekkül, teslimiyet, şükür, sabır nedir burada öğrendim. Misal, icar usûlü bir tarla kiraladık. (Aspir ektim.)  Tarlayı hazır hale getirip ekme evresi tam bir emek, sonrasında sabırla altı ay bekliyorsunuz.  (Şehir hayatı bir fiiliyata karşın altı gün beklememeye endeksli!) İlk başta uzun geldi ama sabredip filizini, gelişimini gözlemledikçe hem seviniyor, hem şükrediyorsunuz. Sonra Rabbim ne kadar verirse! Buradaki ahalide gözlemledim, inanılmaz bir tevekkül var. Meyve ağaçlarında, tarımda, hayvan üremelerinde ahali “Ben işimi yaptım!” diyerek sonrasında tamamen Rabbine sığınmış durumda. Geçen sene alt komşumun danası oldu ama üç gün sonra öldü maalesef. (Burada bir dana, şehirdeki bir kişinin misal, arabası değerindedir.) Onu büyütüp, sezonda satıp bir sonraki senenin birçok giderini temin etmekte… Ertesi gün yanına gidip (Aklımca teselli ve teskin edeceğim işte!) “Geçmiş olsun!” falan diye girdim lafa, o sadece kendinden emin ve sağlam bir şekilde “O verdi, O aldı, seneye hayırlısıyla…” dedi ve bunu derkenki yüz ifadesinden iliklerine kadar gözlemleyebilirdiniz samimiyeti!

Doğa, insana nereden geldiğini, nereye gideceğini, ne yapıp ne yapmaması gerektiğini öğretiyor ve öyle kurguluyor hayatını ama şehirde hepimizin iliklerine kadar işlemiş materyalizm, modernizm, kapitalizm! Bizim camianın en baba adamında bile yukarıdaki kişinin tevekkülü yoktur! Hepimiz materyalizmin, modernizmin çocuklarıyız, yıllardır savaştığımız kapital kodlarla çalışıyor zihnimiz!.

– Son dönemde tabiata, kırsala dönüş yönünde yükselen bir trend var. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu, bilinçli bir tercihten mi kaynaklanıyor yoksa geçici bir heves midir? Sizin insanlara çağrınız, öneriniz nedir?

Çok daha fazla olacak, son üç ayki bu virüs tecrübesi insanlara belletti ki, artık şehirde yaşama imkânı kalmamıştır. Hâricen, o çok güvendikleri, rab olarak addettikleri devlet babaları çaresiz ve yetersiz kalmıştır karınlarını doyurmakta. Bu tam gerçekleşmemiş olsa da böyle olduğu ve olacağı gözlemlendi ve hissedildi. Nüfusun %80’i daha vahim bir tabloda, zaruri yaşam olasılıklarına ulaşamayacak. Aksine doğa insanı aç bırakmaz, konformist bir hayat vadetmez ama yaşamsal ihtiyaçlarını karşılıksız, bereketli, lütfedip minnet altında bırakmadan, baskılamadan, ezmeden bonkör bir şekilde dağıtır. Ama birçok kişi yine şehirdeki kapitalist çarkın ve devlet mekanizması içindeki yerinde sabit kalacak gözükmekte, aslında birçok insan bu şehir hapishanesinden kurtulmak istiyor ama bunun için de kısmen ekonomik imkânı yok, Rabbim herkesi kurtarsın bu mahpusluktan. Yalnız ekonomik imkândan önce her ne olursa olsun alışkanlıklarımızı yıkacak bir zihnî kıvama gelmemiz gerekiyor, vazgeçemediğimiz bu şehir hayatı tamamen alışkanlıklar, sosyal statülerimizi kaybetme korkusu, sahte ve boş sosyal imkânlar, konforlarımız, vb…

Son dönemden azade, sadece ülkemizde değil dünya çapında kentlerden kırsala göç dalgası başladı. Artık kentlerde insan gibi yaşam şartları kalmadı. Bu başlıkların altını sayfalarca doldurabiliriz ama kısaca güven ortamı yok, sağlık sorunları had safhada! Âfâki olarak değerlendirirsek iç-dış savaş/kitle imha saldırıları, doğal afetler, asayiş, kişinin evine ekmek götürme olasılığının azalması… Halklar devletlerin baskısını her zerresine kadar hissetmekte ve boğulmuş durumda. Tabi “Köyde veya küçük bir ilçe kıyısında bunlar yok mu? Oralar T.C. dâhilinde değil mi?” diyebilirsiniz, kentlerden ziyade buralarda yukarıdakilerin etki oranı %80 daha az durumda diyebiliriz.

Bu yeni dönemde kontrollü olarak alternatif yaşam alanları oluşturmalı herkes kendisi ve ailesi için, bu artık keyfi bir ihtiyaç değil ontolojik bir vaka durumundadır. Üç-beş yıla kadar maddi olarak çok daha zor olacak ve belki de zamanınız kalmamış olacak, tabi bir nebze imkânı olanlar buna fırsat bulmakta ama kolektif bir çalışmayla şartlar oluşturulabilir. Benim için yeni bir süreç değildi bu, beş yıl öncesinde başlayarak hayata geçirmeye çalıştığım 35-40 hanelik bir köy projemiz vardı, girişim ve görüşmelerim sonuç vermeyince, planı olarak 8-10 hanelik bir topluluk kurma yoluna geçtik ama o da olmayınca tek tabanca kaçtım.

Yarınlarımız için hep birlikte özgür, güvenli, huzurlu bir yaşam kurmalıyız. Bu arada ilk kurulum ve aylık/yıllık giderleriniz, şehirdekinin aksine çok daha aza mâl olmaktadır, hele bunu bir de başkalarıyla ortaklaştırırsanız çok daha az olacaktır. Ferdî hareket edenler bir araya gelse ne tür güzelliklere gebe, tahayyül dahî edemezsiniz. Ki, şunu da belirtmem gerek, orta ve uzun vadede tek başına/tek hane imkânsız gibi çünkü hem sosyal, hem kültürel, hem ekonomik, hem eğitimsel, hem iş gücü açısından, hem İslami olarak topluluk şart. Nihayetinde toplu halde yaşayan varlıklarız ve şehirdeki ilişki tarzından birden kopmak da sorun olabilir ama bir topluluk içinde büyük ölçüde yalnızlaşmış olunmaz. Bu husus da uzun, vesselam…

Söyleşi: Ahmet Örs

Devamını Okuyun

GÜNDEM