Connect with us

Söyleşiler

Grup İslami Direniş: Direniş marşları nesilden nesillere aktarılsın istiyoruz

Yayınlanma:

-

Grup İslami Direniş, Haykır adını taşıyan ilk albümünü çıkardı. Grup üyesi genç sanatçılar Recep Abdülmetin Gezer, Halil İbrahim Ertan ve Muhammed Osman Kıvanç’la grupları ve müzikleri hakkında konuştuk, kendilerine ilk albüm heyecanını ve albüme ilgiyi sorduk.

Öncelikle albümünüz hayırlı olsun, tebrik ediyoruz. Albüme geçmeden önce okuyucularımız için Grup İslami Direniş’in serüveninden bahsedebilir misiniz?

Muhammed: Allah razı olsun. Grup İslami Direniş, 1992 yılında çıkardıkları ilk ve tek albümden sonra müziğe ara vermiş bir gruptu. Grubun üyeleri daha sonra Grup Kıvılcım ismi ile müziğe devam ettiler. Biz de 2010 yılında bir müzik grubu kurma kararı aldığımızda abilerin de izni ile bu grubu devraldık. 2015 yılında grup şu anki haline kavuştu. O zamandan beri de gerek sosyal medyada, gerekse çeşitli organizasyonlarda müziğimizi yapıyoruz. Bu sene de geçmişten beri hayalini kurduğumuz albümümüzü çıkardık.

“Haykır” albümü nasıl bir sürecin meyvesi olarak çıktı? Bu albümün en büyük amacı, iddiası nedir?  

Muhammed: “Haykır” albümü yukarıda bahsettiğim kuruluş sürecinden bu yana bir hayaldi ve o zamandan bu yana maddi-manevi olarak hep buna hazırlandık. Biz müzik yapmadan önce iyi birer marş ve ezgi dinleyicisiyiz. Geçmişte ve halen biz hep marşlarla heyecanlandık, heyecanlanıyoruz. Sevincimizi, hüznümüzü, öfkemizi ve nice duygularımızı bu marşları haykırarak yaşadık. Bugün mücadelenin, direnişin ve beraberinde bunu anlatan duyguların yok olduğunu görüyoruz. Biz de bu albüm vesilesi ile tüm duygularımızı eserlerimizde anlatmaya çalıştık. Bir meşale yakmak istiyoruz. Direniş marşları nesillerden nesillere miras olarak aktarılsın ve katlanarak bir marş ve ezgi kültürü oluşsun istiyoruz.

Albümdeki eserler güfte ve bestesiyle büyük oranda size ait. Bu bir tercih midir yoksa benzer çalışmaların yapılmamasından mı kaynaklanıyor? Bu mevzuya girmişken, sizin çizginize yakın çalışmaların durumu hakkında bizi bilgilendirebilir misiniz? Yeterli bir üretim var mı?

Recep: Evet, bu bir tercih. Albümün tamamının kendi çalışmamız ve çabamız olmasını istedik. Sadece bir eser yakın arkadaşımıza ait. O da, ‘bizden’ diyebileceğimiz kadar yakın bir dostumuz. Gerçekten gönül vererek, dert edinerek, herhangi bir eser değil, iyi bir eser dinleyicinin yüreğine dokunan bir eser olması için elimizden geleni yapmaya çalıştık. Böylece yapılan benzer çalışmalardan ayrılacağına inandık. Şu anda bu tarzda yeni çalışmalar yapan arkadaşlar var hatta bize yazan, akor isteyen kardeşlerimiz oluyor. Ancak mevcut yapılmış yeni çalışmalar maalesef çok az ve azaldı. Daha kat etmemiz gereken çok yol olduğuna inanıyoruz.

Yaptığınız müziğe ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Durduğunuz yerle ilişkide olduğunuz sosyolojiyi birlikte değerlendirirsek karşılıklı etkileşimin sanatınıza yansıması hakkında neler söylemek istersiniz?     

Recep: Tabii bu müziğin belli bir dinleyici kitlesi var. Biz bu kitlenin ilgisini yaptığımız çalışmalarla çektiğimizi düşünüyoruz. Biz bulunduğumuz toplumda da bir mücadelenin içindeyiz ve esas görevimizin dava adamı olmak olduğunu düşünüyoruz. Bu mücadele içinde hayatı nasıl okuyorsak ezgilerimizde de onu anlatıyoruz. Ekinler ifsat edilirken, pınarlar kururken, emekler sömürülüp çalınırken ve tertemiz canlar yitip giderken bizim de buna sessiz kalmamız mümkün değil. Biz de tüm bunları eserlerimizde anlatıyoruz.

Bununla beraber bu duyguları paylaşan herkes burada kendinden bir şeyler buluyor. Biz hiçbir zaman “insanlar neyi daha çok dinlerler”den yola çıkarak bir eser ortaya çıkarmadık. Biz, yüreğimizden geçenleri, bizi anlatabilecek şeyleri yazmaya gayret ediyoruz. Yaptığımız işlerde yalnızca Allah’ın rızasını aramaya gayret ediyoruz. Sonuç olarak her şeyin sahibi olan Allah, nasip ederse bir takdir ortaya çıkıyor. Bizi mü’minlerle kardeş kılan Allah, kalplerimizi diğer kardeşlerimizle bir kılıyor. Aynı yüreği, aynı derdi-tasayı taşıyan herkes burada kendinden bir şeyler buluyor ve tüm bunların sonucunda sağ olsunlar bir teveccühte bulunuyorlar. Bizi kardeş kılan Allaha hamdolsun.

Albüm nasıl karşılandı? Albümün Coronavirüs salgınına denk gelmesi tanıtımı etkiledi mi?

Halil: Hamdolsun, albümümüz genel olarak güzel karşılandı, beğenildi. Her parça için ayrı ayrı, güzel yorumlar aldık. Haykır albümü farklı tarzda parçaları bir arada barındırıyor. Bu parçaları yaparken biz çok beğenerek yapmıştık, dinleyicilerimizde de aynı etkiyi uyandırması açıkçası bizi çok sevindirdi. Tabi olumlu eleştirilerin yanında olumsuz eleştiriler de gelmiyor değil. Biz bunları da ayaklarımızın yere daha sağlam basması için çok önemsiyoruz. Eksiklerimizin farkına varmış oluyoruz. Bu noktada bize olumlu, olumsuz eleştiride bulunan, her daim destek olan takipçilerimize de teşekkürlerimizi iletmiş olalım.

Virüs salgını, hem albüm sürecimizi hem de tanıtımımızı biraz etkiledi tabi. CD basım ve bandrol gibi resmi işlemler virüs sebebiyle aksayınca Haykır albümünü mecburen ilk etapta yalnızca dijital ortamda yayımladık. Şu an CD’lerimiz elimize ulaştı ve dağıtımına başladık.

Virüs sebebiyle kültür etkinliklerinin iptal edilmesi de çok istediğimiz albüm tanıtım gününü yapamamamıza sebep oldu. Güzel bir gece tertip etmeyi istiyorduk ama hayırlısı böyleymiş. İlerleyen süreçte bu isteğimizi gerçekleştirebiliriz inşallah. Tüm bunlara rağmen şükürler olsun ki hem dijital ortamdaki dinlemelerde, hem de CD satışında güzel ilerliyoruz. İnşallah böyle ilerlemeye devam eder.

Grup İslami Direniş’in bundan sonraki hedefleri nelerdir? Nasıl bir yol haritası var önününüzde? 

Halil: Biz bu yola çıkarken birçok hedef, amaç uğrunda yola çıkmıştık. Bunun en büyüğü tabi ki Rabbimizin rızasını kazanabilmekti. Bu amacımızı gerçekleştirebilmek ve ömrümüzü bu yolun yolcusu olarak tamamlamak nasip olur inşallah. Onun dışında grup olarak sosyal medyaya büyük önem veriyoruz. Kurulduğumuzdan beri genel olarak sosyal medyada çok aktif olduğumuzu düşünüyorum. Dijital dünyanın özellikle çocukları ve gençleri bu kadar sarıp sarmaladığı, içine çektiği günlerde onlara bir nefes olmayı umut ediyoruz. Buradaki amacımız bir alternatif oluşturmak değil. Müslümanlar olarak bizim müziğimizin, sanatımızın vb. bir alternatif değil başlı başına bir kültür olduğunu düşünüyoruz. Bu sebeple sosyal medyada varız ve hamdolsun güzel bir şekilde ilerliyoruz.

Bundan sonraki süreçte yeni eserler, albümler ortaya koymak, yeni içeriklerle sosyal medyada devam etmek istiyoruz. Bir yandan da müzik/enstrüman olarak kendimizi geliştirmek için çabalıyoruz.

Tıklayın, yorumlayın

Yorum yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Söyleşiler

“Hapsetme Onur Kırıcı Bir Cezalandırma Biçimi”

Yayınlanma:

-

Hapishaneler Türkiye’nin güncel ve yakıcı sorunlarından biri. Tarafsız, bağımsız, adil bir yargının bulunmadığı Türkiye gibi bir ülkede herkesin her an hapsedilebileceği gerçeğini görmezden gelemeyiz. Gazeteci yazar Münker Odabaşı ile Hapishanesiz Toplum Arayışı’nı konuştuk. Milyonlarca insanın hayatını doğrudan ve dolaylı olarak etkileyen teşhis ve tedavi içeren sıkı bir ilk kitapla karşı karşıyayız.

Türkiye’deki cezaevi sisteminin, mahpusa ceza içinde ceza çektiren bir nitelik arz ettiğinden şikâyet ediliyor. Bu tespit ne derece doğru?

Aslında fazlasıyla yerinde bir tespit çünkü Türkiye’deki cezaevi sistemi özellikle de kampüs “cezakent” sistemi fıtrata ters olan kapatılmayı daha da ceza içinde cezaya dönüştürüyor. Örnek vermek gerekirse, 3-5 kişilik olan oda sistemi koğuşa göre daha dar bir tecrit mantığıyla inşa ediliyor ve zaten toplumdan soyutlanan mahpus hapishane içerisinde de ikinci bir tecrite maruz kalıyor. Sadece mahpusu değil, mahpus yakınlarını da cezalandıran bir sistem bu. Çünkü, şehrin çok uzağına inşa edilen bu kampüs “ceza infaz kurumları”na görüş günlerinde ulaşım sağlayan aileler ciddi sorunlar yaşayabiliyor. Ayrıca, çok konuşulmayan ama ciddi bir emek sömürüsünün olduğu iş yurtlarında da işçi mahpuslar asgari ücretin çok çok altında bir ücretle çalışmak zorunda bırakılıyor. Velhasıl, neresinden tutarsanız tutun elinizde kalan bir sistem.

Cezaevlerinin mahpusları “ıslah amacı” taşıdığı, onların “topluma kazandırıldığı” gibi iki temel tez, ceza infaz sisteminin meşruiyet ayaklarını oluşturuyor. Öte yandan, bu tezlerin süslü laflardan öte pek bir anlam ifade etmediği de toplumda belli düzeyde kabul görmüşe benziyor. Cezalandırma işinin esasında ne murad ve elde ediliyor?

Esasında ceza infaz sisteminin meşruiyetini sağlayan üçüncü bir ayağı daha var. Bu da ceza infaz kanunlarıdır, ki sistem, kanunlar ile “hastayı” buluyor, teşhisi kendisi koyuyor ve tedaviye yönelik “reçete”yi de yine kendisi sunuyor. Böylelikle kapatılma mekânlarına kanunlarla meşru bir zemin oluşturuluyor aslında. Toparlayacak olursam, hapishanelerin bireyi ıslah etmediği, topluma sağlıklı bir şekilde kazandırmadığı ele ayağa düşen bir gerçek. Hatta birey, içeri girdiğinden daha gerilemiş bir şekilde çıkıyor. Yani kapatılma mekânları mahpusu hem bedenen hem de ruhen sakatlıyor. Dolayısıyla tüm bu sorunlara rağmen kapatarak cezalandırmada ısrar edilmesi anlaşılır bir durum değil. Ayrıca, hapsetmenin giderek “öteki”ye karşı birer susturma/sindirme aracına dönüştüğü de söylenebilir. Nitekim 300 binlere ulaşan bir mahpus nüfusundan bahsediyoruz.

Şu an kendisi de hukuk dışı bir kararla cezaevinde bulunan milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, “cezaevlerinde çıplak arama” konusunu meclise taşımış, o dönem ciddi bir tartışma yaratmıştı. Cezaevlerinde “onur kırıcı” muameleler oluyor mu? Bunlar ne derece sistematik veya münferit vakalar?

Hapsetme zaten başlı başına onur kırıcı bir cezalandırma yöntemidir. Çünkü hür yaratılan insanın fıtratına ters olan ve biricik olan özgürlüğüyle sınayan bir yöntem bu. Ve bu dört duvarın arkasında nelerin olup bittiğini “dışarıdakiler”in tam manasıyla bilemediği, bir kara kutudur bu mekânlar. Dolayısıyla bir bilinmezlik olan bu durum, “içerde” her şeyin olabilmesine, yapılabilmesine imkân tanıdığı gibi her onur kırıcı davranışı da “mümkün” kılar. Gergerlioğlu da hak savunucusu olarak bunu dile getirdi ve maalesef Demokles’in kılıcı ona da gösterildi. Sadece bugün değil, dün de öyleydi. Sinop’a, Bayrampaşa’ya, Metris’e, Diyarbakır 5 No’luya, Ulucanlar’a, Mamak’a vs. baktığınızda ve bugünle kıyasladığınızda değişen pek de bir şeyin olmadığı söylenebilir. Bugün insan dışkısı yedirilmiyor belki ama plastik sandalyelerde, sesini duyurmak için açlık grevlerinde olan insanlar öl(dürül)meye terk ediliyor.

Türkiye’deki cezaevlerinde ne gibi hak ihlalleri söz konusudur? En yaygın ve ağır olanlarından başlamak üzere açıklar mısınız?

En yaygını giderek artan kapatılma ki cumhuriyet tarihi boyunca 50 binlerde olan mahpus sayısı son 15 yılda 300 binlere ulaştı. Bu artan kapatılma ile birlikte kapasite üstü doluluk oranları yaşanmaya başlandı ve bu da zaten var olan mevcut ihlallere yenilerini eklemiş oldu. Bu nedenle aslında her biri yaygın ve ağır ihlaller içeren uygulamaları aklıma ilk gelenler şeklinde sıralamış olayım: mesela, 500 civarı mahpus bebek ve 2 bin civarında çocuk mahpusun olması, işçi mahpusların emek sömürüsü, hücre cezası, keyfi sınırlamalar, hamile mahpuslar, LGBTİ+ mahpus bireylerin tecriti, öğrenci mahpusların eğitim hakları, suların kesilmesi, hasta mahpusların geciktirilen tedavileri, engelli mahpusların yaşadıkları zorluklar, ayakta sayım dayatması, psikolojik-fiziksel işkence veya darp/kötü muamele, kötü veya yetersiz yemek çıkarılması, aşırı doluluk nedeniyle yerde yatmalar, kitap-gazete-mektup yasağı veya bunların keyfi sınırlandırılması, çıplak arama vs. gibi bir dizi ihlalden söz edilebilir.

İnsanın var olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde ceza gerektiğine göre, kitabınızın adı olan “hapishanesiz toplum arayışı” ile tam olarak ne kastediyorsunuz?

Çok derin bir soru ama kısaca söyleyecek olursam, elbette insanın olduğu yerde suç, suçun olduğu yerde de kuşkusuz ceza gerekir. Hapishanesiz toplum arayışının ortaya attığı tez cezasızlık veya cezalandırmamak değil, tam aksine bireyi kapatmadan cezalandırmaktır. Başka bir ifadeyle, hapishanesizlik cezasızlık demek değildir. Bireyi toplumsal yaşamdan koparmadan, sakatlamadan, özgürlüğüyle “terbiye” etmeden cezalandırmak ve seçenek yaptırımlar uygulamaktır. Aslında şu soruyu da sormak gerekiyor, suç üreten toplumsal zemin yok edilmeden suç önlenemeyeceğine göre, suçlu olduğu varsayılan birini fıtratına ters olmasına rağmen kapatmanın, hapsetmenin suçun yaygınlaşmasını veya tekrarlanmasını önleyici bir etkisi var mıdır?

Dolayısıyla suç varsa ceza da olmalı, nitekim Yaratıcı da Âdem ile Havva kıssasında insanlığa şu iki mesajı verir. Birincisi cezasızlık ile ilgili olan, yani Yaratıcı tarafından konulmuş olan kuralın ihlali neticesinde yaptırım gerçekleşmiş ve cennetten çıkarılmışlardır. İkincisi ise hapsetmeme ile ilgili olan, yani Yaratıcı kapatmadan cezalandırmıştır. Çünkü hapsetme özgür yaratılan birey için ceza olamayacak kadar ağır bir yaptırımdır ve insan onuruyla bağdaşmayan, gayriinsani bir yöntemdir. Hatta kapatma, idam ve işkence de olduğu gibi kişiyi bedenen ve ruhen sakatladığı için de insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Çünkü bu, türün sakatlatılması demektir.

Türkiye’de basının cezaevlerine bakışını eleştiriyorsunuz. Bu ülkede yaşayan ortalama bir vatandaşın bakışı ile kıyaslayarak açıklar mısınız, sorun nedir?

Türkiye basınında özellikle de ana akım medyada kapatılma mekânları haberlerde çoğunlukla olumlanarak yüceltiliyor ve hapishaneler “fabrika gibi cezaevi”, “modern cezaevi”, “ev tipi cezaevi” vs. gibi söylemlerle okuyucuya sempatikleştirilerek aktarılıyor. Dolayısıyla “fabrika gibi” metaforu okuyucuda yanlış bir algının oluşmasına neden oluyor. Yaşanan ihlaller, sorunlar görmezden gelindiği gibi üretim vurgusuyla da bu mekânlar deyim yerindeyse haklılaştırılarak/meşrulaştırılarak kitlelere sunuluyor. Yani sonuç olarak sorun, bu yanlış dil ve söylem neticesinde egemen iktidar bakış açısı medya aracılığıyla yeniden üretiliyor.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Hakikati Felsefeye Emanet Edemeyiz”

Yayınlanma:

-

Mecit Ömür Öztürk insanın iç dünyasına, maneviyatına dönük kitapların yazarı bir felsefe öğretmeni. Kendisiyle çok okunan ve sevilen kitabının hikayesi, z kuşağı ve felsefe üzerine kısa bir röportaj gerçekleştirdik.

Dervişin Teselli Koleksiyonu‘nu eline alan biri, kitabın geniş bir alanda yoğun bir okuma faaliyetinin mahsulü olduğunu hemen fark edecektir. Okumak sizin için ne anlam ifade ediyor? Nasıl bir okursunuz?

Kendimde ihtiyaç olduğunu düşündüğüm, eksikliğini hissettiğim şeyleri okurum. Bir sorunumu çözmek, bir konudaki tıkanma noktalarımı açmak için okurum. Sadece okumuş olmak için okumak istemem. Çok şey okumuş olmak için de okumak istemem. Çok okuma meselesini büyük bir hedef olduğunu da düşünmüyorum. Yaşamımı değiştirmeye yarayan bir okuma tarzı, sayfa sayısı bakımından az bile olsa bana daha değerli geliyor. Fakat tek bir kitabı elime alıp sonuna kadar da götüremiyorum. Masamda dört beş kitap birden oluyor ve birinden yeterince bir şey aldığımı hissedince diğerine geçerek aynı anda dört beş kitabı ilerletmek, zihnime daha rahatlatıcı ve verimli geliyor.

2017-2019 yılları arasında yayınlanmış dört kitabınız bulunuyor. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun okurdan gördüğü rağbet diğerleriyle kıyas kabul etmeyecek denli yüksek. Bu kitabın fark yaratmasının, bizim insanlarımıza, bu topraklara has bir açıklaması olmalı diye düşünüyorum. Ne dersiniz?

Diğer kitaplarım Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanıyor elbette. O kitaplarla ilgili yorumlar da genelde olumlu ancak Dervişin Teselli Koleksiyonu ile mukayese edildiği için onun gölgesinde kaldı da diyebilirim. Dünya edebiyatında birçok kitabı olduğu halde tek kitapla bilinen yazarlar olduğunu okuyoruz. Diğer kitapları hep gölgede kalmış kişiler de var. Hatta öne çıkan bir şiiri sebebiyle diğer şiirlerinin ilgi görmemesinden hoşnutsuzluk duyan şairler de biliyoruz. Bundan sonra ne yazsam Dervişin Teselli Koleksiyonu ile kıyaslanacak ve hep onun gölgesinde kalıp unutulacak gibi gelse de işin özü yazmaya devam etmek. Kitapların alaka görmesi için değil de Rabb’in razısını aramak, o istikamette çalışmalar ortaya koymak için devam etmek gerekiyor. Bir kitabın yayınlanması da bir okur kitlesine ulaşması da Allah’ın ayrı bir ikramıdır. Ancak meselemiz o olmamalıdır.

Dervişin Teselli Koleksiyonu’nun daha fazla ilgi görmesinin bir sebebi ortak bir yaraya parmak basması olsa gerek. Herkesin kendi dünyasında, kendine has sorunları var. En yakın çözüm noktalarından biri de kitaplar. Kitaplar, sıkıntı içerisindeki insana elbette bir çözüm sunar, bir yönlendirme yapar ve bir teselli verir. Ancak hangi kitabın hangi satırının kendisine iyi geleceğini herkes bilemeyebilir. Arayıp bulamayabilir de… Ben bunu okurların yerine yaptığım için, yani o kitapları bulup, o satırları çıkarıp sunduğum için etkili oldu diye düşünüyorum. Bu yol başka yazarlara da açık elbette. Keşke bu temayı işleyen, bu işi yapan daha çok kitap olsa…

Tesellileri örerken doğudan ve batıdan yazarların, şairlerin, filozofların sözleri kadar Kur’an ayetlerine de yer veriyorsunuz. Öte yandan kitap “herkes için tasavvuf” serisi içinde okura sunuluyor. Eserinizi bir tasavvuf kitabı olarak mı nitelendiriyorsunuz? Bunu şunun için soruyorum: Bugün tasavvuf ekollerine genel olarak baktığımızda, kuşatıcı ve diriltici bir söylem göremiyoruz. Yanılıyor muyum?

Diriltici söylemi evet ben de hissedemiyorum. Tasavvuf, kitaplarla yürüyen bir tarza bürünmüş olmamalı… Tasavvuf bir hâl ilmidir, o hâl de insandan alınır. İnsan bence insanla pişer. Kitaplar bu noktada ancak eksik kısımları tamamlayabilir. Dervişin Teselli Koleksiyonu’nu tasavvuf konularını da işleyen bir edebiyat kitabı olarak görüyorum. Yazarlıkta önemsenen bir kural vardır. Bildiğin şeyi yaz, denir. İnsan en iyi, bildiği şeyi yazabilir. Ben bir edebi eser üretebilmişsem, ki onu zaman gösterecek, en çok düşündüğüm, üzerinde en çok durduğum meseleyi ele almalıyım. Ele aldığım konunun manevi içerikte olmasının sebebi, kitap için seçtiğim türün bu olmasından değil, kafamda en çok yer kaplayan meselenin, -her ne kadar layıkıyla gereklerini yerine getiremesem de- maneviyat olmasıdır. Yöntem olarak, hem tasavvuf hem felsefe, birlikte ilerleyen bir tarz ortaya çıktı. Bu da önceden planladığım bir durum değildi. Kitabın ileride Türk edebiyatında konumlanmasını daha çok arzu ederim.

2000 sonrası doğan ve sosyal medya ortamlarında kendini bulan, kitaplara uzak ama bilgiye daha hızlı ulaşan bir kuşak var. Z kuşağı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bilim ve teknoloji bir şeyi üretmeden evvel insanlık üzerindeki zararları üzerinde pek durmuyor. Belki öyle bir görevi de yok, ayrı mesele. Ürettikten sonra uzun süre yine durmuyor. Bir gelişme bilimden geldiyse, teknolojiden geldiyse doğrudur hatta iyidir, daha ötesi insanlık için gereklidir düşüncesinden dolayı sadece Z kuşağı değil, hepimiz garip bir yaşam biçiminin içine düşmüş durumdayız. Fakat Z kuşağı böyle bir yaşam tarzına hayatının ilk yıllarında maruz kalınca elbette ortaya acınacak bir tablo çıkıyor ve çıkacak gibi görünüyor. Bu çocukları doğaya çıkaracağız, onlarla göz göze iletişim kuracağız, cihazlar olmaksızın yaşanan duyguların da çok özel ve güzel olduğunun deneyimini yaşatacağız. Yoksa anons ve sloganlarla hiçbir yere varamayız. Onlara hep ne yapmamaları gerektiğini söylüyoruz, ne yapmaları gerektiğini söylemiyoruz. Söylemek de yetmez, ne yapmalarının daha değerli olduğunu onlara tecrübe ettirmeliyiz diye düşünüyorum.

Felsefe öğretmenisiniz. Felsefe ile iştigal etmek bir insanı nasıl değiştirir, dönüştürür?

Ben felsefenin, vahyin hakikatlerinin kabulünden sonraki süreçte çok yararlı olduğunu düşünüyorum. İlahi olanı kalben, ruhen kabul edersiniz veya etmezsiniz. Fakat kabul ettikten sonra mesajı doğru anlamak, hayata doğru tatbik etmek için felsefeye ihtiyacınız olur. Fakat hakikate erişmek konusunda felsefeyi özel bir konumda görmüyorum. Hakikatin, insanın onu arayıp bulmasına bırakılacak kadar basit bir mesele olmadığına inanıyorum. Nasıl ki nefes almamız için gereken havayı arayarak, çabalayarak bulmuyorsak, hakikati de insan arayışına emanet ederek bulamayız. Bulduğumuz hakikati felsefeyle test edebiliriz, o ayrı. Hakikate nüfuz etmek de felsefeyle olabilir. Ama hakikati ona emanet edemeyiz ve onu ondan emanet alamayız.

Şu sıralar neler okumakla meşgulsünüz?

Ölümle ilgili yayına yaklaşan bir kitap çalışmamdan dolayı son dönemlerde ölümle ilgili şeyler okudum. Şu an İmam Gazali’nin Ölüm ve Ölüm Ötesi Hayat kitabı ve Kaan H. Ökten’in Ölüm kitabını okuyorum.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

“Huzurevi Algısının Değişmesi Lazım”

Yayınlanma:

-

Yaşlılık, yaşlı istismarı, adli psikoloji, travma gibi alanlarda 10 yıldan beri çalışmalar yapan Mardin Artuklu Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi Deniz Işıker Bedir ile yaşlı istismarı ve psikoloji bölümü üzerine konuştuk.

Bu yılın şubat ve mart aylarında “28 Şubat’ın Psikolojik Etkileri” (Muhit Kitap) ile “Yaşlı İstismarı Ve İhmali” (Nobel Yayıncılık) adlı kitaplarınız yayınlandı. Kısaca yayınlanma süreçlerini ve neler hissettiğinizi sorarak başlamak isterim.

Aslında farklı zamanlarda başlayan yazım süreçleri var iki kitabın da. Ama art arda yayımlanması sürpriz oldu benim için de. Tabi çok güzel bir duygu. Çok emek verdiğiniz eserleriniz somut olarak elinizde duruyor. 28 Şubat ile ilgili kitabımın 9 yıllık bir hikayesi var, basılmasını daha önce de çok istemiştim ama başvurduğum birkaç yayınevi sıcak bakmamıştı konu güncelliğini yitirdi diye. Muhit Kitap özellikle tarihe not düşmek adına kitabımı bastı. Çok mutluyum o yüzden. Ama kitapların konu itibariyle duygusal yükleri de oldu benim için. Biri benim bizzat yaşadığım “28 Şubat” sonrası psikolojik süreçlerle ilgili, diğeri de istismar gibi duygusal ağırlığı olan bir konu. Ama daha önce hakkında az çalışma olan bu iki konuyu ele almış olmak benim için hem anlamlı hem de heyecan verici.

Yaşlı İstismarı Ve İhmali kitabınızı hazırlarken 50 yaşlıyla derinlemesine mülakat gerçekleştirdiğinizi belirtiyorsunuz. Söz konusu yaşlı istismarı ve ihmali olduğunda Türkiye’de ve dünyada öne çıkan sebepler neler?

Aslında elbette çok faktör var istismarı etkileyen, ancak en bilinen sebepleri yaşlıların bağımlı, eşi ölmüş ya da boşanmış olması, bedensel ya da bilişsel sorunlar yaşaması, düşük gelir ve eğitim düzeyine sahip olması, sosyal olarak izole olması var. Birçok istismar kuramında, bakım verenin de önemi vurgulanır. Bakım verenin psikolojik durumu, madde ya da alkol bağımlısı olması, kendisinin istismara uğramış olması ki şiddet konusunda daha önce şiddete maruz kalmış olma önemli bir etken çünkü şiddet öğrenilen bir şey aynı zamanda. Bir önemli neden de bakım verenin fiziksel ve psikolojik olarak desteklenmemesi. Yani bakım veren kişi yaşlının çocuğu da olsa bazen kendini yorgun ve sıkışmış hissedebiliyor. Dolayısıyla bakım verene destek şart. Hatta geçenlerde izlediğim “The Father” filmi demans hastası bir adamı anlatması ve kızının yaşadığı sıkışmışlığı göstermesi açısından çarpıcı bir film. Pandemi sonrası şiddet ve istismar oranlarının da arttığını okuyoruz çünkü pandemi ile beraber yaşlılar tamamen eve mahkum edildi. Sokağa çıkma kısıtlamaları zaten sınırlı sayıda ve sınırlı zamanda dışarı çıkan yaşlıları tamamen eve kapattı. Bu ageism dediğimiz yaş ayrımcılığının bir çeşidi aynı zamanda. Stres yükü ve evde geçirilen zamanın artması şiddet oranlarını da arttırıyor maalesef. Bir de yaşlıların hareketsiz kalması, dışarı çıkmamaları sadece bedensel sorunları değil örneğin depresyon oranlarını da arttırdı ve arttıracak. Bu belirsiz hal belki de en çok yaşlıları ve okula gidemeyen çocukları etkileyecek gibi görünüyor maalesef.

İçinde bulunduğumuz toplumda yaşlılara hürmetin üst düzeyde olduğu yaygın kabul gören bir inanış. Alanda çalışmış, yerli ve yabancı kaynakları taramış biri olarak, bu inanışın gerçeği ne oranda yansıttığını düşünüyorsunuz?

Türkiye görece birçok ülkeye göre daha iyi durumda diyebiliriz. Yaşlıların aile içinde yerleri var hala, bakımevine ve huzurevlerine talep artsa da yaşlılar aile içinde önemseniyor. Ancak bu istismar ve ihmal olmadığı anlamına gelmiyor. Bir kere gösterilen oranlar gerçeği yansıtmıyor. Çünkü açığa çıkması zor bir şey istismar. Bu, çocuk istismarında da böyle. Özellikle duygusal istismar gibi (hakaret, yok sayma vb.) istismar türleri somut bulguları olmadığı için daha az açığa çıkıyor. Fiziksel istismar bile çoğu zaman sağlık kuruluşlarında fark edilebiliyor. Bir de bakıma muhtaç ya da yatağa bağımlı yaşlılarda maalesef oranlar daha yüksek. Yapılan çalışmalar 14 yaşlı istismarı olayından sadece birinin açığa çıktığını söylüyor ki bu oranların bazı ülkelerde görece daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Mesela Çin’de ortalama yaşam süresi çok uzun, okuduğum kaynaklarda istismar oranları da birçok ülkeye göre daha yüksekti. Benim çalışmamdaki oran birden çok istismara maruz kalan 13 kişi olduğunu gösteriyor bu da yüzde 26’ya tekabül ediyor. Duygusal istismarda oran yüzde 42. Türkiye’de yapılmış diğer çalışmalarda da benzer oranlar söz konusu. Ancak en yüksek oranlar duygusal istismar ve ekonomik istismar olarak görülüyor. Tabi benim çalışmam nitel bir araştırma dolayıyla örneklemim dar ve genellenebilir değil. Yine de bu durum oranların yüksek olduğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef.

Kitabınızı okurken Guillermo Rosales’in “Felaketzedeler Evi” adlı romanı aklıma geldi. Bakımevinde geçen bir roman. İlk paragrafında şu cümleler yer alıyor: “Hayattan umudunu kesmiş insanların sığındığı, kıyıda köşede kalmış barınaklardan biriydi. Kaçıklar çoğunluktaydı. Yapayalnız ölsünler, kazananların başına bela olmasınlar diye aileleri tarafından bırakılan yaşlılar da vardı.” Huzurevinde kalan yaşlılar için, terk edildiklerini düşündüğümüzden ötürü üzülürüz. Böyle düşünmekte haklı mıyız? Yaşlılar için nasıl yerlerdir buralar?

Kitabı okumadım ama sizin önerinizle en yakın zamanda okuyacağım. Huzurevleri için böyle bir algı var. Ancak bu algının tamamen doğru olduğunu söyleyemem. Özellikle bakım vereni olmayan kendisine de bakacak sağlığı ve maddi gücü olmayan yaşlılar için huzurevleri önemli mekanlar. Bence huzurevi algısının değişmesi lazım çünkü bazen yaşlılar daha rahat bir yaşam için de tercih edebiliyor huzurevlerini. Çocuklarıyla sorun yaşıyor, gerçekten bakacak kimsesi olmuyor ya da maddi gücü olmadığı için böyle toplu bir yerde yaşamak daha mantıklı gelebiliyor. Ancak yaşlıların gözünden baktığımızda belli bir yaşa gelmiş kişilerin toplu yaşanan bir yerde ailesinden uzakta yaşaması çok da kolay bir şey değil. Benim huzurevinde yaptığım görüşmelerde yaşlıların hemen hemen hepsi huzurevinin fiziksel ortamından çok memnundu. Kişisel bakımlarının yapılması, temizlik, yemek gibi hizmetlerden memnun olduklarını hatta bazı çalışanların onlara çocuklarından bile iyi baktıklarını ifade ettiler. Ama duygusal olarak yaşlıların bir arada yaşamasının zorlukları da var, kendileri de ifade etti bunu zaten. Çok anlaşamadıklarını, bazen aralarında sürtüşmeler hatta kavgalar olduğunu söylediler. Belli bir yaştan sonra hiç tanımadığın biriyle oda arkadaşlığı yapmak, yeni bir ortama uyum sağlamak kolay değil. Çok umutsuz olan da vardı içlerinde, ölümü bekliyorum diyen de, hayatımdan memnunum diyen de… Bir anım var bu konuda. Ben görüşmelerimi yaparken bayramdan birkaç gün öncesiydi. 9 çocuğu olan bir yaşlı ilk başvurusunu yapmıştı. Benim içim burkuldu çünkü bayramı geçirip gelseydim bari demişti, ben şahit olduğum için üzüldüm çünkü kurban bayramıydı ve belli ki bayrama bu kadar kısa süre kala huzurevine gelmek istememişti. Yine de kabul edip yerleşti. Yani duygusal olarak yaşlıları da zorlayan bir süreç bu, bence çok da kolay değil bu kararı almak. Ama çocuğu bakmıyor diye suçlamayı da doğru bulmuyorum. Çünkü kimsenin içinden geçtiği süreçleri bilmiyoruz ve bu yüzden yargılamaya hakkımız yok. Ama Türkiye’de son yıllarda huzurevi ve bakımevi sayıları arttı, bu da bir ihtiyaç ve talep olduğunu gösteriyor.

Yaşlı istismarının asgari düzeylere çekilebilmesi için sosyal devlet anlayışının güçlü biçimde karşılık bulması gerekir, şeklinde bir çıkarım yapılabilir. Teoride mantıklı görünüyor fakat önemli olan pratik. Pratikte durum nedir? Siz ne öneriyorsunuz öncelikli olarak?

Aslında sosyal devlet anlayışı istismarı azaltmada önemli bir etken bence. Bir kere yaşlıların maddi olarak güçlü olması istismarı da azaltıyor. Maddi olarak dışarıya bağımlı olan kendine bakacak gücü olmayan yaşlıların daha çok istismara maruz kaldıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Yaşlılık maaşı çok düşük, özellikle kadınların sosyal güvencesi ya da emeklilik maaşları yok. Fakat sosyal devlet dediğimiz yerlerde de istismar önemli bir sorun. Dolayısıyla yaşlıyı güçlendirmek, şikayet mekanizmalarını kolaylaştırmak ve haklarını arama yollarını öğretmek lazım en başta. Örneğin Türkiye’de 70 yaş ve üstü kişilerde okuma yazma oranı çok düşük, bundan dolayı haklarını, bir istismar durumunda nereye başvuracaklarını bilmiyorlar. Bir etken daha var, şikayet edersem daha kötü duruma düşerim ve ayıplanırım korkusu… Bunu çoğu yaşlı dile getirdi maalesef. İstismarı tespit etmede yaşlı ile çalışan kişilere çok iş düşüyor. Yaşlılarla en çok temas eden doktorlara ve sosyal hizmet alanında çalışan herkese yaşlı istismarının tespit edilmesiyle ilgili eğitimler verilmesi lazım. Bir de televizyon izleyen bir kitle için televizyonda yayımlanan kamu spotları da etkili olacaktır. Benim evinde görüştüğüm yaşlılardan biri onun için şehrinde bulunan huzurevi numarasını bir kağıda yazmamı istemişti. Belli ki çocuklarından bunu talep edememişti.

10 yıldan beri Mardin Artuklu Üniversitesinde Psikoloji Bölümü’ndesiniz. Alanda tecrübeli bir hoca olarak psikolojiye ilgi duyanlara takip edilmesi gerekli birkaç isim, okunması ve izlenmesi gereken birkaç roman ve film önerir misiniz?

En zor soru bu sanırım. Çok fazla öneri görüyorum psikoloji ile ilgili ama ben kitap önerme konusunda biraz zorlanıyorum. Genel bir tavsiye zor, çünkü ilgi alanları ve okuma süreçleri çok kişisel, parmak izi gibi bir şey okuma zevki . Yine de birkaç tavsiye vereyim. Irvin Yalom’un kitaplarını genel olarak çok beğenirim. Engin Geçtan’ın kitapları çok kıymetli alanımız için. Özellikle “İnsan Olmak” kitabını çok severim. Varoluşçu psikoloji bu aralar çok revaçta. Victor Frankl ve Kemal Sayar okunabilir bu anlamda. Psikanaliz için Saffet Murat Tura Türkçe yazan biri olarak alana önemli katkı sunuyor. Bir de Didem Madak okusunlar derim, insanın ruhunu ince ince işleyen en sevdiğim şairlerden biri. Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Oğuz Atay ve Peyami Safa da psikolojiye ilgisi olanların okuması gereken yazarlardan bana kalırsa. Tabi burada isimlerini sayamadığım çok güzel eserler veren hocalarımız var… Film konusuna gelince çok iyi bir izleyici olduğum söylenemez ama psikoloji alanında önerilebilecek çokça film ve dizi var. Guguk kuşu, Otomatik Portakal gibi kült filmlerin yanı sıra psikoloji alanında yapılmış birçok deneyin filmi de var. Das Experiment, Die Welle gibi filmler bunlardan bazıları. Terapi ile ilgili In Treatment tavsiye edilebilir. Ama izlediğiniz her filmde elbette psikolojik öğeler vardır çünkü insanın olduğu her yer psikoloji ile bağlantılıdır esasında. Örneğin The Pianist filmini çok severim. Hayatta kalabilme gücü konusunda oldukça etkileyici olduğunu düşünüyorum. The Pianist filminden bir sözle bitirelim o zaman ropörtajı : “Sanki çok ömrümüz varmış gibi beklemeyi öğretiyor bize hayat…”

Devamını Okuyun

GÜNDEM