Connect with us

Söyleşiler

Allah’ın Sözünün Mehcûr Bırakılması Geleneği Devam Ediyor

Yayınlanma:

-

Şükrü Çelebi arkadaşımız ile Kur’an yolculuğunu konuştuk. Çelebi’nin, Kur’an’a talebe olmanın anlamını, Kur’an’la hayat arasındaki ilgilerin niteliği hakkındaki değerlendirmelerini ilginize sunuyoruz.

Kur’an’la irtibatınızın güçlenmesi nasıl oldu? Sizi Kur’an’a götüren sebep ve yollar nelerdi?

Öncelikle çok teşekkür ederim, tam da üzerinde konuşmaktan son derece mutlu olacağım Kur’an konusunu seçtiğiniz için.

Çocukluk yıllarımda Kur’an kursuna ve İmam-Hatip’e gitmiş olsam da gençlik yıllarımdan itibaren dinden bağımsız, ehl-i dünya bir hayat geçiriyor olduğum için var olan bir irtibatın güçlenmesinden söz edemeyiz.

Sebep ve yollara gelince, biraz klasik olacak belki ama cevap şu: 38 yaşımdayken bir gün aynaya baktığımda sakalımda beyazlık fark ettim. Artık o andan itibaren varoluşun tanrısal bir sebebi varsa bulmam ve buna göre hareket etmem gerektiği bende netleşti. Bu gereklilik, özgürlüğümü(!) kısıtlasa ve benden birtakım sıkıcı(!) ritüeller istese de razıydım. O zamanlar din’e göre yaşamanın tatsız, tuzsuz, sıkıcı bir şey olduğunu sanırdım. İman sürecimden sonraki göğüs genişliği ve dünyevî hiçbir değerin sağlayamayacağı daha pek çok nimetin beni beklediğini bilsem çok daha erken bu arayışa geçerdim.

Bu sorgulama süreci beni, “Kur’an’ın Allah kelamı mı, Muhammed’in uydurması mı?” sorusunun cevabını araştırmaya itti. Okudukça bunun bir insan sözü olamayacağı gitgide iç dünyamda netleşti. Diğer tek tanrılı ve çok tanrılı dinlere yönelmeme neden gerek olmadığı ve İslam’ı seçmemin doğru olduğuna da o süreçte karar verdim. Ahiretin varlığına ise bu sorgulamaların ilk zamanlarında, yatakta yattığımız halde gördüğümüz rüya ile bambaşka bir hayat yaşadığımı, uyandırmasalar pekâlâ bir yaşam olduğunu, uyku ile bambaşka bir yaşama geçebildiğime göre, öldükten sonra da yeni bir yaşamın mümkün olabileceğine ikna oldum. Kur’an okumaya devam ettikçe bu tip netâmeli konulardaki mutmainliğim arttı ve soru ve sorun olmaktan çıktı. Yeniden dirilme Kur’an’da pek çok yerde ele alınan ve cevap verilen bir konudur.

Yoğun bir Kur’an okuma faaliyeti içindesiniz takip ettiğimiz kadarıyla. Elbette bu faaliyetin bir plânı-programı vardır. Paylaşabilir misiniz bizimle? Nasıl bir okuma usûlü öneriyorsunuz?

Teşekkür ederim, teveccühünüz ama ben yoğun bir Kur’an okuma faaliyeti içerisinde olduğumu düşünmüyorum fakat bu konuda aklımdan geçen yönelişler ve hesaplamalar var: gece okumaları,  tuttuğum notların daha derinlikli olması gibi..

Plân – programı şöyle: Her sabah, üzerinde düşüne düşüne okumak… Bu okuma ve not tutma süreci bu aralar ortalama bir saat sürüyor, bazı dönemler bu ortalama iki saat oluyor.

Usûl konusunda ise kitapçıdan rastlantısal ama seçerek aldığım, Seda Yayınlarının, Arapça kelimelerin altında parça meal, kenarda ise ayetlerin meali olan bir mushaf’ı ana kitap olmak üzere, ihtiyaç halinde pek çok mealin bir arada olduğu web sayfalarını da kullanarak bir okuma gerçekleştiriyorum. Nüzul sırası olduğu iddia edilen sıraya göre okuyorum. Konuya odaklı okumalarım da oldu ama bunun pek mümkün ve faydalı olmadığına kanaat getirerek bıraktım.

Kur’an’ın her bir ayetinin diğer ayetlerle bir şekilde alâkalı, bağlantılı olduğunu düşünüyorum, dolayısıyla konu odaklı okumanın toplam faydadan eksiltiyor olduğunu düşünüyorum.

Halkın Kur’an’a dönük genel ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nitelikli bir ilgiden bahsedilebilir mi? Bir de ilginin seyri hakkında neler gözlemliyorsunuz?

Bu konuda halkı pek çok kümelere ayırmak mümkün ama Kur’an’ı ne dediğini anlayarak okumaları gereken, din konusunda tek yetkili merciinin Kur’an olduğunu düşünen nitelikli bir ilgiden bahsetmemiz mümkün değil maalesef. Fakat saygılı bir duruşları var ve Kur’an’ın, bu “din”in kitabı olduğuna ilişkin anlayışları net, her ne kadar kendilerine hoca diyen bazılarının Kur’an dışı kaynakları da Kur’an gibi gösterme çabaları olsa da…

Kur’an’a ilginin seyri, insanların iman etme yönelişleri ile doğru orantılıdır, diye düşünüyorum ve maalesef Allah’ın ‘söz’ünün mehcur bırakılması geleneği devam ediyor. Gerçek bir yönelişle yönelenler için ise hidayet ve mutmainlik kaynağı olmaya devam ediyor, elhamdülillah.

Kur’an mevzubahis olunca ister istemez bir yandan bazı ilahiyatçılar, bir yandan da vakıf ya da dernek merkezli çalışma yürüten hocalarla bazı bağımsız isimler ülke gündeminde öne çıkabiliyor. Kur’an merkezli bir okuma ve söylem içinde olduğunu savunan bu isimlerin oluşturduğu genel tablo sizce verimli mi, derde derman olabilecek bir potansiyel taşıyor mu?

Bence verimli.  Müslümanlar “sözü dinleyip doğrusuna uymak” ilkesine göre hareket ederler, dolayısıyla birtakım ifsad edici söylemler dahî, iman sürecindeki kişiler için, çözdüklerinde kafalarını netleştiren unsurlar olacaktır. Çözemez, takılı kalırlarsa da içtenlikle dua etmeleri, gizli ajandasız bir yönelmeye kendilerini taşımaları faydalı olacaktır. Kalplerinde maraz olanlar için ise maalesef yapacak bir şey yok.

Ülkede Kur’an’a dayalı bir sosyal, siyasal söylem tespit edebiliyor musunuz? Böyle bir söylemin ülke sosyolojisinde yeterli bir karşılığı var mı?

Maalesef hayır, belki İhsan Eliaçık’ta buna rastlamak mümkün ama o da Kur’an merkezli olmak gibi bir kaygıdan ziyade, söylemini destekleyecek her türlü din argümanını kullanmaktan geri durmayan bir anlayışa sahip. Bu durumda Kur’an da bu materyallerden biri oluyor.

Böyle bir söylemin ülke ve dünya sosyolojisinde bir karşılığı olup olmamasından bağımsız olarak biz müslümanlar, Kur’an, “Tâğût’a kulluk etmeyin!” diyorsa, “Sabrı ve hakkı tavsiye edin!” diyorsa, “Allah’ın size verdiklerinden siz de ihtiyaç sahiplerine verin!” diyorsa, “İçinizden zulme karşı duranlarınız olsaydı ya!” diyorsa, bizler “emrolunduğumuz gibi dosdoğru olmak”la mükellefiz. Halk, derdine deva olacak olanın İslam olduğunu bilmeyebilir, tıpkı “insan”ın bilmediği gibi. “Biz”lere düşen ise hatırlatmak, vahyin mesajını insanlara ulaştırmak, daha fazlası değil.

İnsanların Kur’an’la buluşmalarının önünde hangi engeller var? Kur’an’la buluşmak için hani yol takip edilmeli?

Önce “insan”ın kendisi buna engel. Hadsiz hazlarından vazgeçip “din”e yönelmek istemeyen için yapacak pek bir şey yok. İkinci olarak, Kur’an’ın sesi duyulmasın diye gürültü çıkaranların bugünkü temsilcileri olan din adamları, din tüccarları… Ayrıca, vicdanlara ve camiye hapsedilmiş mevcut kurumsal din bu konudaki en büyük engellerden.

Kendi engelini aştıktan sonra, Allah’ın dinini gerçekten en saf haliyle bulma aşkıyla yanıp tutuşan için yol açıktır; Allah, hakk’ı üzerine yazandır, vesselam.

Son olarak buraya kadar okuyan değerli okurlardan, bu tip konuları işlediğim Youtube kanalıma bir bakmalarını, uygun görürlerse abone olmalarını rica ediyorum.

Söyleşi için teşekkür ediyoruz.

Ben de size tekrardan çok teşekkür ediyorum bana bu fırsatı verdiğiniz için, Allah razı olsun.

*Şükrü Çelebi, 1976 Samsun Havza doğumlu. 1984 yılından beri İstanbul’da ikamet ediyor. İmam-Hatip Lisesi ve bilgisayar programcılığı mezunu. Ticaretle uğraşıyor.

Söyleşi: YeniPencere

Tıklayın, yorumlayın
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

Söyleşiler

Murat Kurtuldu: “Yayın Dünyası Tekdüzeleşiyor”

Yayınlanma:

-

Tasarımcı, yazar ve yayıncı Murat Kurtuldu ile kurucuları arasında yer aldığı Tashih Yayınları’nı ve Türkiye’de yayıncılığın içinde bulunduğu zorlu şartları konuştuk.

Tashih Yayınları nasıl kuruldu, hangi eserleri öne çıkıyor?

Yazan-okuyan herkesin zihninden günün birinde kendi sesini, sözünü başkalarına ulaştıracak bir mecra yaratma düşüncesi bir anlığına bile olsa geçer. Tashih’i hayata geçiren temel motivasyonlardan biri de buydu. Dünyada söylenmemiş söz, yazılmamış fikir bulmak zor; fakat hâlâ bunu “sizden” dinleme deneyimi eşsizliğini koruyor.

Tashih, ilk yayınını ortak bir çalışmaya ayırdı. 2018’de yayımlanan Nasihat ile Bozgunculuk Arasında Muhalefet adlı kitap, aslında Tashih’in bir tür yayın manifestosunu da ifade ediyor. Modern toplum içinde gelişen ve yeniden şekillenen muhalefet kavramının dönüşümünü ele alan kitap, kavramın tarihsel serüvenine ve bugüne uzanan pratik sonuçlarına odaklanıyordu.

Muhalefet kitabı, bir bakıma Tashih’in perspektifini yansıtıyor. İslam düşüncesinden modern literatüre kadar uzanan “itiraz etme” pratiğini ifade eden muhalefet kavramı, en çok Müslüman düşünce dünyasında yıpratıldı. Bunun bir sonucu olarak giderek sağcılaşan Türkiye’deki İslamcılık pratiği de muhalefet etme becerisini büyük ölçüde yitirdi. Tashih ise, özgün konumunu hızla kaybeden Müslüman düşüncedeki bu erozyona karşı bir mevzi olabilmeyi düşledi.

Bu noktada, 2019’da yayımlanan ve Tamer Aslan’a ait olan İşi Bittiyse Ölmeli İnsan kitabını da es geçemem. Bir dönemin fotoğrafını çeken, cezaevine kadar uzanan sahici bir hikâyeyi anlatan bu eser, aslında Muhalefet kitabının hemen ardından yayımlanmasıyla da yayıncılık açısından belirli bir bakış açısını yansıtıyordu. Sadece teorik ve kuramsal tartışmalarla yetinmeyen; olaylara içeriden bakmayı, acıtıcı gerçeklerle yüzleşmeyi seçen bir bakış açısıydı bu.

Bugüne kadar Tashih adı altında yalnızca on iki kitap yayımlandı. Bu, bir yayınevi için düşük bir yayın grafiği olarak görülebilir. Ancak Tashih gibi pek çok “butik” yayınevinin yayın performansıyla benzeşen bir durum bu. Yine de her kitabın ortak hafızaya bir “kanca” attığını unutmamak gerekiyor.

Türkiye’de yayıncılığın, özellikle pandemi sonrası zorluklarının arttığı fazlasıyla dillendiriliyor. İşin içinde biri olarak buna katılıyor musunuz? Bu zorluklar nelerdir?

Yayıncılık, özellikle kâr beklentisi olmadan ve herhangi bir fon desteği olmaksızın yürütülüyorsa, başlı başına sürdürülmesi zor bir alan. Buna pandemiyle birlikte Türkiye’de kontrolden çıkan enflasyon ortamı da eklendi. Kitap, artık okuyucunun aylık harcamaları içinde çok daha gerilerde yer alıyor.

Üstelik sorun yalnızca okuyucunun satın alma gücündeki dramatik düşüş değil. Baskı maliyetlerinin neredeyse on kat artması da ciddi bir başka problem. Bir kitabın dağıtıma çıkabilmesi, raflarda yer bulabilmesi, tanıtılabilmesi ve fuarlara ulaşabilmesi için belirli bir baskı adedine ulaşması bekleniyor. Ancak maliyetlerdeki artış, pek çok yayınevini yalnızca e-satış kanallarında kalmaya ve dijital baskıyla, yani ancak satıldıkça basılan bir modele yönelmeye zorluyor. Bu durum da kitabın dolaşıma girmesinin ve okuyucunun karşısına çıkmasının önündeki en büyük engellerden biri hâline geliyor.

Elbette yüksek tirajlı baskılar yapabilen ve yeni yayınlarını finanse edecek kârlılığı yakalayan yayınevleri için sorunlar daha sınırlı. Bu yayınevleri, mali güçleri ve popüler yayınları sayesinde okuyucuyla daha kolay buluşabiliyor.

Bence bu tablo, butik yayıncılar aleyhine bozulan dengenin yeni bir anomali üretmesine yol açacak. Güçlü fon desteğine sahip yayınevleri karşısında küçük yayıncılar giderek geri çekilecek; kitapları okura daha az ulaşacak ve hayatta kalmaları zorlaşacak. Öte yandan popüler yayınevlerinin çok satanlara yönelik ilgisi, yazın dünyasında zaten var olan çölleşmeyi daha da büyütecek gibi görünüyor. Niş bir kitleye hitap eden, okuyucunun radarına girme ihtimali düşük yapıtlara ayrılan kaynak giderek daralacak.

Bu durum, tıpkı siyasette olduğu gibi, yayıncılık alanında da ayrıksı ama yaratıcı yayınları ve bunları basma cesareti gösteren yayıncıları tasfiye edecek; geriye yalnızca merkezde duran, satış garantisi taşıyan ve popülizmin kodlarına uygun yayınları bırakacak. Uzun vadede bunun en büyük olumsuz etkisini ise, popüler olanın dışında sözü bulunan yazarlar ve okuyucular hissedecek.

Butik yayınevi tam olarak nedir, açar mısınız?

“Butik” tanımı, aslında belirli bir alanda daha sıkı yayın politikalarıyla çalışan yayınevleri için kullanılıyor. Az sayıda kitabı ortak bir perspektif etrafında toplayan bu yayıncılık anlayışı, aynı zamanda okuyucu ile yazar arasındaki ilişkiyi de daha kişisel bir zemine taşıyor.

Kitap ve yayıncılık alanının endüstriyel kodlarla şekillendiğini ve günün sonunda bunun bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Büyüyen yayınevleri, yükselen tirajlar, artan telif ve tanıtım bütçeleri; bu endüstrinin işleyen çarklarını ifade ediyor. Ancak endüstrileşen her şey gibi, kitabın ve yayıncılığın da endüstriyel bir üretime dönüşmesinin beraberinde getirdiği sorunlar var. Buna bir tür “aşırı kurumsallaşma” diyebiliriz. Böyle bir durumda, yayınevinin ticari getirisi ve varlığını sürdürebilmesini sağlayacak satış grafiği, yayın politikasını giderek daha fazla belirlemeye başlıyor. Bu etkileşimin satış ve kârlılık lehine gelişmesi ise popülizmi kaçınılmaz hâle getiriyor.

Bu açıdan butik olmak yalnızca küçük ölçekli ya da düşük sermayeli olmak anlamına gelmiyor. Aynı zamanda aşırı kurumsallaşmayı pratikte sınırlayan bir yayıncılık deneyimini ifade ediyor.

Önceki soruyla birlikte düşündüğümüzde, butik yayıncılığın giderek küçülmesi, raflardan çekilmesi ve okuyucuya ulaşmakta zorlanması; endüstriyel üretim baskısını daha da güçlendirecek gibi görünüyor.

Yayıncılığa girerken beklentileriniz nelerdi ve ne kadarını gerçekleştirebildiniz?

Bu soruya net bir cevap vermek zor. Çünkü yayıncılığın hikâyesi hiçbir zaman tam anlamıyla bitmiyor. Sözü kayıt altına alma eylemi bir kez gerçekleştiğinde, onun ne zaman ve nasıl bir etkiye ulaşacağını ya da hangi kırılmaların taşıyıcısı olacağını kestirmek imkânsız.

Bu açıdan Tashih’in durumu da farklı değil. Hikâyesi hâlâ sürüyor ve nelere gebe olduğunu bugünden bilmek mümkün değil.

“Artık kitaba eskisi kadar rağbet yok, kimse okumuyor” gibi söylemler yaygın. Türkiye’de okurun niteliği ve niceliği on yıllar içinde nasıl bir değişim gösteriyor gerçekte?

Tersine, kitapla ilişkinin güçlendiğine ilişkin gözlemler bence daha gerçekçi. Çeşitlenen, gelişen bir yayıncılık her şeye rağmen gözlerimizin önünde büyüyor. Yayınevleri alt markalarla ihtisaslaşma yoluna gidiyor.

Öte yandan teknoloji yüzyılında bile sözü kayıtlamanın hala yegâne yolu kitaplar. Dijital ortam, hem veri güvenliği hem de verinin korunması açısından hala yetersiz. Oysa kitapların kendine has var olma biçimleri binlerce yıldır etkili biçimde sürüyor. Belki de bu nedenle yeni nesil influencerlar bile popüler oldukları dijital mecrada kalmak yerine sözlerini kitaba dönüştürmeye, bir bağlamın içinde tarihe kayıt düşmeye özen gösteriyorlar.

Yine de bu tablonun yayın dünyasındaki tekdüzeleşmeyi engellediğini söyleyemeyiz. Butik yayınevleri ve niş yayıncılık etkisizleştikçe; büyük holdinglerin fonladığı ya da bizzat birer yayın holdingine dönüşmüş yayınevleri güç kazandıkça, tekdüzeleşme de artacak.

Tekdüzeleşmenin temel sorunu ise, insan üretiminin en önemli özelliklerinden biri olan farklıyı, kusurluyu ve ayrıksı olanı baskılayarak herkesçe kabul gören dar bir bant aralığını dayatmasıdır. Bence okuru da, yazarı da, yayınevlerini de bekleyen en büyük tehlike bu.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Ahmet Örs ile 35C Romanı Çerçevesinde Söyleştik: İnsan Haddini Ne Kadar Aşabilir?

Yayınlanma:

-

Ahmet Örs’ün yeni kitabı 35C romanı üzerine kendisiyle söyleşi yaptık.

Soruları romandan alıntılar üzerine oluşturdum. Bu alıntılardaki fikirlerin roman kahramanlarından ziyade yazarın kendisine ait olduğu kabulüyle hareket ettim.

“İşte sizden çocuklar, derdi öğretmeni ortaokuldayken, bir fotokopi gibi olmanızı, anlattığım her şeyi aynen yazılı kağıdına geçirmenizi istiyorum.

Anladı ki o zaman Sinan, bu fotokopi sadece bir makine değildir. Bambaşka zihniyettir. Cevat amcası fotokopiye lanet eden nutuk çekmişti. Sinan alelacele elinde ders notlarıyla fotokopi çektirmesi gerektiğinden bahsettiğinde. Fotokopi, demişti Cevat amcası, bu çağın lanetidir. Emeksizliğin, tefekkürsüzlüğün sembolüdür. Teknolojiden, sahte üretimden girip feylesoflardan çıkmış, düşüncenin namusundan dem vurmuş…”

Teknolojik üstünlüğü elinde tutan müstekbirlere karşı öğrenilmiş çaresizlik, peşinen yenilgiyi kabul etme hâkim olabiliyor. Bu hususun “gayba iman” ile ilişkisini göz önünde bulundurarak teknolojiye bakışımız nasıl olmalı?

Teknoloji aracılığıyla insan sahte tanrısallık iddiasını sürdürmek istiyor, bu açık. Teknolojinin geleneksel teknik usûllerinden bambaşka bir şey olduğu ehlinin malumudur. Şimdi bundan bahsederken aklıma Challenger Uzay Mekiği geldi. 28 Ocak 1986’da infilak etmişti. Haberlerden takip etmiştik. Köydeki insanlar bile bunu izah etmekte zorlanıyordu. Üstün bir güç olarak NASA’nın, ABD’nin teknolojisi nasıl böyle bir sona teslim olabilir? Tabii olan olmuştu. Bu meseleyi durup durup hatırlamamın temel gerekçesi uzay mekiğinin adıdır. Challenger, meydan okuyucu anlamına geliyor. İnsan, âlemlere ne kadar meydan okuyabilir? Haddini ne kadar aşabilir?

35C’deki teknoloji bahsi bu çerçevede, bu zihniyet dolayımında şekillendi. Fotokopi makinesinden uzay mekiğine kadar tanrısal edimleri taklit etmek ve en nihayetinde onu aşmak modern-kapitalist uygarlığın temel hedefi idi. Öte yandan biz de teknolojinin tanrısallık iddialarının büyük bir sürat kazandığı dönemlerin çocuğuyuz yani pek çok şey biz yaşarken oldu ve olmakta.

Tam bu noktada sizin sorunuzun bel kemiğini oluşturan hususa geliyoruz sanırım: İnsan, sahte tanrısallık iddialarına, o meydan okumaya teslim olacak mı yoksa âlemlerin Rabbine teslim olan bir gayba imanla hakikate yaslanan bir meydan okumayı kendi icra edebilecek mi? ABD-İsrail’in İran saldırısı, teknolojinin yeni savaş ve süreçlerdeki hayret kesbedici görünümleri tartıştığımız meselenin ehemmiyetini tekrar ortaya koymuştur. “Ebabil, attığın zaman sen atmadın Allah attı, Rabbimizin üç bin melek ile mü’minlere yardım ettiği” gibi Kur’ânî beyanlara iman, kapışmayı başka bir evreye taşımaktadır.

Yeryüzünü alabildiğine ifsat eden ve ölümsüzlüğü hedefleyerek mutlak tanrısallığı devralmak isteyen transhümanist meydan okuma bu arzuyu ilk insandan bugüne epeyce somutlasa da gayba iman mevzuunda kaçınılmaz olarak bir çıkmaza saplanacak ve Challenger mukadderatına teslim olacaktır. Bütün bu ifsat sürecinden radikal bir hicret bizim için şu aşamada tek seçenek olarak duruyor, diyerek cevabımı tamamlayayım.

61. sayfada dil üzerine şöyle cümleler mevcut: “Yabancı sözcük kullanmayalım. Yabancı sözcük yoktur. Bütün diller Allah’ın ayetleridir.

Dilini yaban eylemek insana yazık etmektir. Diller tanış olunsun diye var edilmişlerdir.”

47. sayfada Canan üzerinden Ali Bulaç’ın “Dil meselesi din meselesi değildir.” tezine sahip çıkılıyor. Devamında da siyasi dilin, dil inşasının geçiştirilebilecek bir mesele olmadığı ekleniyor.

Dil meselesi hangi hâllerde din meselesi olarak değerlendirilebilir?

Geçiştirilemeyecek olan siyasi dile, dil inşasına söylem diyelim. Bu söylemle maddî gerçeklik arasında kopukluk var mı?

İçerisinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyor muyuz? En azından bir kısım müslümanlar olarak diyelim.

Ali Bulaç’ın Düşünce dergisinde kullanılan Türkçeye itiraz edenlere verdiği bir cevaptı bu ve meselenin özüne gelmekten sakınan ya da o bilinci fark edemeyenleri tenkit ediyordu yoksa sizin de çok isabetlice belirttiğiniz gibi “siyasal dil/söylem” bizim için doğrudan dinî bir meseledir.

İdeolojik hatların dili/söylemi ile her zaman maddî gerçeklikle arasında bir gerilim olur. Esasen bu, olmalıdır çünkü o ideolojik hat, bir dönüşümü hedefler. Vahyin, indiği Mekke müşrik toplumunda yaptığı gibi hayatı, insanı, kelimeleri, kavramları, davranışları yeniden tanımlar. Bu yeni hamlenin bir gerilim oluşturması kaçınılmazdır. Muhataplardan bu süreçte birtakım itirazların yükselmesine elbette şaşırmamak gerekir. Bütün her şeyin yapıbozumuna uğradığı bir süreçte büyük bir alt üst oluş yaşanacaktır tabii!

Üretilen söylemin, bu söylemin ana unsurlarından olan dilin varlığı, kullandığınız ifadeyle somut durumu karşılayıp karşılayamadığı onun düşünsel, ideolojik, vahyî yeterliliği ile ilgili olsa gerektir. Son sırada saydığım vahiy, genel geçer bir alımlanışa mazhar olmayabilir, varsın olsun! Bizim durduğumuz yerde en merkezî kavram olduğu için oradan ilerleyelim: Bu zeminlerin muhatap olunan gerçekliği karşılayıp karşılayamamasının insanî cehde bağlı olduğunu tespit etmek muhtemel hayal kırıklıklarının önüne geçmek bakımından son derece hayâtîdir, diye düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız tarihsel birikimler ve yükler eşgüdümlü etkilerde bulunabiliyorlar. Bunların yanı sıra modern bakiye, entelektüel cehdin sorumluluklarını alabildiğine genişletmiştir. İşte tam burada sizin sorunuza “Evet, içinde bulunduğumuz mevcut durumu, somut gerçekliği iyi analiz edebiliyoruz!” diye cevap veremiyoruz elbette lâkin sanatın, ilmin ve farklı eyleyişlerin arayıcılığı ile yol almaktan geri durmama dikkatiyle daha olumlu cevaplar üretmeye gayret ediyoruz diyebilirim.

“Biz Zülkarneyn kıssasıyla biçimledik siyaset felsefemizi canım. Medine sözleşmesiyle. Temel hedefin zulmü parçalamak. Nerede olursa olsun. Sonra insanı serbest bırakmak. Hayatı. Tabiatı. Yazıktır bunlara. Neden tasallut edilesidirler.”

Zülkarneyn kıssası ile Medine sözleşmesinden nasıl bir siyaset felsefesi çıkarabiliriz?

Zülkarneyn kıssası tabiri caizse gadre uğramış bir kıssadır. Zülkarneyn peygamber ve kıssası, mitoloji heveslerine kurban edilmiştir. Hâlbuki öncü mü’minlerin yeryüzündeki rolünü pek güzel bir şekilde örnekleyerek izah eder. Romandan yaptığınız alıntı aslında Zülkarneyn peygamberin misyonunu özetliyor: temel hedef zulmü parçalamak! Ötesini insana, insanların şûrâlarına bırakmak gerekir. Bağlantılı olarak sorduğunuz Medine Sözleşmesi de bu şûrâların oluşumuna dair harika bir misal ve modeldir.

Kur’an’daki kıssaların siyaset felsefesi bağlamında çok güçlü anlatılar olduğunu, okuyan herkes görebilir ancak bir önceki sorunuzla da bağlantılı bir durum var burada: Söylem üretmenin gerek ve yeter şartları ihmal edilince olması gereken neticeler hâsıl olmuyor maalesef. Peygamberlerin “düzen bozucu” rolleri, yeryüzünde sınır tanımayan direniş modelleri, şûrâlar oluşturma örneklikleri siyaset felsefesi bahsinde çarpıcı paradigmatik pratikleri hayranlık uyandırıcıdır lâkin müslümanlar ağırlıklı olarak ya egemen yorumun tarihsel pratiğine ya da entelektüel ilginin yöneldiği Batı düşüncesine demir atmış durumdadır.

“İnsanlık neoliberal faşizme direniyor. Ne pankarttı o öyle. Hem de Gaziosmanpaşa bulvarında, Tokat’ta. Bilirsin o zaman literatür yeni, müktesebat sınırlıydı bu bahiste.”

“Neoliberal faşizm”i nasıl açıklayabiliriz?

Neoliberal faşizm, bizzat tanık olduğumuz bir kötülük biçimi! Hani, “Yaşayarak öğrenmek en etkili öğrenme modelidir.” derler ya, biz de bu etkiye derinlemesine maruz kaldık doğrusu, kalanlara da şahit olduk. Öyle görünüyor ki tanıklığımız devam edecek.

Neoliberalizmi, kapitalist sömürünün gözü dönmüş biçimi olarak tarif ediyorum. Şu anda sermayenin önündeki bütün engellerin kaldırılarak Anadolu’nun her bir noktasının talan edilerek yağmalanması, bu tabirin en iyi izahıdır. Sermayenin önünde hiçbir engel yoktur artık hatta devlet, egemen siyaset kolluk ve yargı imkânlarıyla onun yol açıcısıdır.

Dünya genelinde de durum bundan farklı değil elbette! Pratik birebir örtüşüyor. Şimdilerde pek çok siyasal figürün diline doladığı bir hurafe var: uluslararası hukuk! Bu terane, eğer sermayenin iştihasının önünde bir engel idiyse bile ona hiç uyulmadı ya da uyuluyormuş gibi yapıldı en fazla! Ayak bağı olarak görülünce de tümden iptal edildi.

Karadeniz’in güzelim dereleri, dağları, tepeleri; Ege’nin zeytinlikleri, ormanları nasıl “zor”a dayanarak talana açılıyorsa Hürmüz boğazı da Caracas da Gazze de aynı imkân ve araçlarla talana açılıyor. İçeride polis ve jandarmanın copu, biber gazı yargıyla birlikte talana kol kanat geriyorsa egemen dünya düzeni de bu zoru NATO’su, devâsâ donanma ve uçak filolarıyla yapıyor. Yetmiyor siyasal “zor” ve propagandatif “zor” biçimleri devreye girerek sürece eşlik ediyor. Neoliberal faşizm budur. İnsanlık, bu örgütlü kötülüğe nasıl karşı duracağına gecikmeden karar vermeli.

Devamını Okuyun

Söyleşiler

Hamza Er: “Vicdanın yankısı sınır tanımaz”

Yayınlanma:

-

Yazar Hamza Er’le, Ketebe Yayınları’ndan çıkan yeni kitabı “Siz Dünyayı Affeder miydiniz?” – Rachel Corrie ile Esma Biltaci’nin Hikâyesi- üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. 

Rachel Corrie ile Esma Biltaci… Kitabınızın bu iki ana karakterini hiç duymamış okurlar için ikişer cümleyle tanıtmanızı istesem ne dersiniz?

Rachel Corrie, dünyanın karanlığa karşı sessiz ve ilgisiz tavrına Batı’dan yükselen güçlü ve tesirli bir itirazdı. İnsanlık onunla yeniden çok önemli bir hissi, duyguyu yani vicdanı hatırlamış oldu.

Esma Biltaci ise hayırlı bir ömürdü. Onun ömrü katillerinin ömründen çok daha uzun ve bereketliydi görebilenler için… Esma hayatını değil, inancını ve ideallerini korumaya çalışan, daima iyiliğin ve adaletin peşinde koşan bir kalbe sahipti. O da bizlere hayatın geçiciliğini, Allah için yaşamanın ve O’nun uğrunda ölmenin eşsiz güzelliğini hatırlatmıştı.

İkisi de farklı zaman diliminde, farklı coğrafyalarda yaşayıp ama aslında aynı sözü söylemişlerdi: “İnsan olmak, hissedebilmek ve haksızlığa karşı susmamak demektir.”

 

Her iki ismi de tanıyanlar varsa da yan yana getirenler bir hayli azdır diye tahmin ediyorum. Nedir bu iki insanı birlikte anmanızı ve anlatmanızı mümkün ve gerekli kılan?

Rachel ile Esma, tanık oldukları adaletsizlikleri, haksızlıkları derinden sorgulayan vicdan sahipleriydi. Küçük yaşlardan itibaren çevreye, ötelenmiş insanlara ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan kötülüklere karşı saf bir bilinç ve duyarlılık geliştirmişlerdi. Rachel ve Esma’nın bizleri konfor alanlarımızdan çıkmaya davet eden çağrısını kalıcı kılmak, benim için bir zorunluluktu artık.

İkisi de genç, ikisi de duyarlıydı. Küçük yaşlarından itibaren soruyor, sorguluyorlardı. Gençlik için konuşulan, “konforuna düşkün, miskin, aklı havada” kalıplarını yıkan hayatları vardı. Eğer bugünü kaybedilmiş olarak görüyor ve de geleceği sağlıklı bir şekilde inşa etmek istiyorsak, günümüz gençlerinin önüne kendi çağlarına ait örnekleri koymamız gerekmekteydi.

Farklı iki kıtada yaşayan bu iki insanı bir araya getiren en güçlü bağın “Vicdan” olduğunu düşünüyorum. İnsanlığın ortak dili olan vicdan, zamanı ve mekânı aşarak bu iki genci aynı sayfalarda buluşturmuş oldu.

Kitabınız, gençliğinin baharında hayattan kopartılan bu insanları anlatmaya başlarken önsözden bile önce annelerine bırakıyor sözü. Anneliğin baş tacı edildiği duygusunu verdi bana bu tercihiniz. Bu yönüyle bir “Anneler ve Kızları” kitabı diyebilir miyiz bu çalışma için?

Evlat acısı zor olandır. Hele bu evlatlar Rachel ve Esma gibiyse bu acıyı unutmak daha da zorlaşır. Bu sebeple kitaba bu iki gencin annelerinin sözleriyle başlamayı gereklilik gördüm. “Vefa”, “hürmet”, nasıl tanımlarsanız tanımlayın ama olmazsa olmaz bir başlangıçla kitaba giriş yapmamız şarttı.

Anne sesi, dünyadaki en evrensel dildir; acının da duasının da merkezidir.  Yeryüzünde işgal, savaş, terör ya da darbe hangi isimle karşımıza çıkarsa çıksın, en derin yarayı hep anneler taşır; ben o yaranın sesine kulak vermek istedim.

Ama kitabımıza “Anneler ve Kızları” gibi bir tanımlamayı yapamam, hatta yapmak istemem. Kitabımızın kahramanları iki genç kız farkındayım… Fakat ben onların temsil ettiği değerler üzerinden bir okuma yapılmasını daha gerekli görüyorum. Kitabımızın üçüncü bölümünde, “ilk değillerdi, son da olmadılar” başlığı altında Gazze’de vicdanın temsilcisi olan gazetecilerden, doktorlardan bahsettim. Kitabımızı okurken, erkek, kadın, genç, genç üstü tüm kesimler bir muhasebeye yönelmeli… Kendi hayatlarımızda yapabildiklerimizi, yapmaya gücümüz yeterken yapmadıklarımızı değerlendirmeliyiz.

 

Annesi, Rachel’le ilgili konuşurken, “onun temsil ettiği değerler hâlen yaşamakta” demişti. Bu değerlerin yaşatıldığının ve Filistinlilerin 22 yıl önce ölen bir Amerikalı kızı unutmadıklarının, varsa göstergeleri nelerdir sizce?

Rachel Corrie, Filistinliler için artık sadece bir isim değil, bir sembol. Onun bıraktığı vicdan mirası, Filistin’de sembol hâline geldi.

Gazze’de doğan çocuklara hâlâ onun adı veriliyor; duvarlarda yüzü, dillerde duası var. Filistinli anneler çocuklarına Rachel’in cesaretini, insanlığına duyduğu inancı anlatıyor. İşgalci İsrail ordusunun onu bir buldozerle katletmesinin üzerinden 22 yıl geçti. Ama Rachel’in hikâyesi hâlâ o sokaklarda, enkazlar arasında yankılanıyor.

7 Ekim’den sonra yaşanan soykırıma asla boyun eğmeyen, diz çökmeyen Gazze halkının gözlerine ve sözlerine bakınca, görev yerlerini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen gazetecileri, doktorları görünce, Rachel’in temsil ettiği değerlerin Gazze’de halen dipdiri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Kitabın son başlığı: “Doğu, Batı ve Vicdan”. Bu başlık Aliya İzzetbegoviç’in “Doğu Batı Arasında İslam”ını çağrıştırıyor. Bu son bölümü Nurettin Topçu’nun “Vicdan, Allah’ın kalbimizdeki sesidir” sözüyle başlatıyorsunuz. Sizce vicdan Doğu-Batı arasında ve insan ile İslam arasında yıkılmaz köprüler kurmaya muktedir midir?

Evet, kesinlikle. Çünkü vicdan, insanın içindeki en saf tanıklıktır; kültürlerin, coğrafyaların, ideolojilerin ötesinde bir hakikat duygusudur.

Doğu’nun hikmetini de, Batı’nın sorgulayıcılığını da içine alır; her ikisini de insanın kalbinde buluşturur.
Nurettin Topçu’nun sözüyle ifade edecek olursak: vicdan, kalpte konuşan Allah’ın sesidir; dolayısıyla o sesin yankısı sınır tanımaz.

Bugün insan ile inanç arasındaki en sağlam köprü, hâlâ bu sessiz iç sestir. Eğer vicdan ölmezse, Doğu da Batı da birbirine yabancı kalmaz ve  insan, insana yeniden yaklaşabilir.

Devamını Okuyun

GÜNDEM

0
Would love your thoughts, please comment.x